24 Şubat 2011

Başbakan yalan söyler mi birader!


Recep Tayyip Erdoğan: Seyrantepe Stadı’nın yapımında Galatasaray Kulübü’nün bir Allah kuruşu yoktur. Stadı TOKİ (toplu Konut İdaresi) yapmıştır. Sadece 310 trilyonluk (milyon) yatırımla kalmadık. Stada yaptığımız bu 310 trilyonun yanında gerek metro gerekse oradaki kavşak düzenlemesiyle birlikte oradaki yatırımın toplam bedeli 600 trilyon (milyon) lirayı bulmuştur.
Herhalde böyle bir yatırımın karşılığı bu olmamalıydı diye düşünüyorum. İyilik yap, at denize, balık bilmezse halik bilir.


Koskoca ülkenin Başbakanı yalan söyler mi? Ben yalan söylediğini iddia etmiyorum, hatta bunu ima bile etmiyorum (!) Ama kendi bakanı, Başbakanın yalan söylediğini rakamlarla anlatıyor.

Nasıl mı?

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak’ın soruları üzerine TBMM’ye gönderdiği yazıda, hangi kurumun ne kadar harcama yaptığını ve kazanç elde ettiğini bildirdi.

Cemil Çiçek’in verdiği bilgiler:

Ali Sami Yen Stadı’nın bulunduğu arsa, Torunlar- Aşçıoğlu-Kapıcıoğlu ortaklığına 1 milyar 25 milyon 555 bin liraya ihale edildi. TOKİ’nin buradan alacağı pay 475 milyon lira. Sözleşme şartlarından fazla gelir elde edilirse, 475 milyon liraya ek olarak bu gelirin de yüzde 46,3’ü TOKİ’ye aktarılacak.

Elde edilecek gelirden, maliyet düştükten sonra kalacak paranın yüzde 39’u TOKİ’ye, yüzde 61’i ise Gençlik Spor Genel Müdürlüğü hesaplarına aktarılacak. Para GSGM tarafından Türk sporunu geliştirmek için kullanılacak.

Galatasaray Spor Kulübü’nden idaremize herhangi bir menkul ve gayrimenkul devri söz konusu olmamıştır. Galatasaray imzalanan protokolle Ali Sami Yen alanını verdi, Seyrantepe alanını aldı. Takas protokolüne İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve GSGM de dahil oldu.

Türk Telekom Arena ruhsatsız değil. Stadın inşaat ruhsatını Şişli Belediyesi 12 Aralık 2007’de onayladı.

Haa, gel şimdi 40 gün önce yaşananlara, hatta Türkiye'de herkesin rüzgâr estirdiği "Madem devlet Galatasaray'a stat yaptırdı, o zaman bize de yaptırsın", "Galatasaray'a beleş stat yaptırıldı, biz de bilmem nereyi isteriz" diyen yavşaklar, yukarıda Başbakan Yardımcısı'nın verdiği rakamlara bir daha baksın bakalım.

1 milyar 25 milyon TL'ye arazi satılıyor sadece. Yani Ali Sami Yen'in arazisi 1 milyar 25 milyon TL'ye satılıyor.

Anlamayan gerizekâlılar varsa tekrar ediyorum: ALİ SAMİ YEN'İN ARAZİSİ 1 MİLYAR 25 MİLYON TL'YE SATILDI

Hâlâ anlamayan embesiller varsa, konuyu bir daha açmasın da, aptallığını alnına damga olarak koymasın.

Galatasaray hemen her projede olduğu gibi devlet tarafından aleni olarak kazıklanmıştır. Üstüne Başbakan tarafından "Daha imzaları atmadık haaa!" diye tehdit edilmiştir. Ve o tehdidi paşa paşa sindirip, üstüne Galatasaray Başkanı muhalefete efelenmiştir.

Bakın ben şu kadar eminim. Ali Sami Yen arazisi Fenerbahçe'nin olsaydı, emin olun stadı yaptırır, üstüne yanına basketbol salonu yaptırır, onun üstüne alışveriş merkezleri yaptırıp, bir de üste para alırdı.

Ama ne yazık ki, bizim yönetenlerimiz büyük becereksizlik örneği göstererek, 191 milyon TL'lik bir stata kanıp, üstünü bile kapattıramayıp, kendi üstlerine alıyorlar, yaptıkları stadın neredeyse yarı işi kulübe bırakılıyor.

Hakikaten salağın önde gideni Galatasaray yöneticileri. Millet Aziz Yıldırım'a kızıyor filan da, eleman çatır çatır hakkını alıyor, fazlasıyla birlikte.

Siz siz olun, Türkiye'de herhangi bir proje yapılmadan önce götünüzü yırtın ki, millet yırtılan kıçınızdan hadisenin gerçek olduğunu anlasın. Sonra projeye ufaktan başlandığında yırtılan kıçınızla birlikte, ebeniz sikilene kadar bağırın, ki o zaman da taraftar toplarsınız.

Devlet, sikindirik bir stat yaparak, Galatasaray'ın böbreklerine kadar yoklama çekmiştir. Üstelik bir de bütün ülke önünde rezil ederek.

Başkan diye geçinen saçlarına ak düşmüş arkadaş da, muhaliflere ayar vermek kaydıyla olayı kapatmaya çabalamıştır.

Hâlâ o koltukta oturuyorsunuz ya, helal olsun lan size. Gaza gelip, küfretmeyeceğim.

Küfretme, küfretme, küfretme, küfretme, küfretme.

10 soru 10 blogla haftanın değerlendirmesi



Giriş notu: Bugüne sarktığı için özür dilerim, iki gündür yorgan döşek durumdaydım, o yüzden hadiseye giremedim bile. Bundan sonra daha özenli olacağımdır. Tekrar kusura bakmasın, takip eden ve kafa patlatan herkes...

Fenerbahçe'nin derbide Beşiktaş'ı 4-2 yenmesinin başat faktörü senin için ne oldu?

Jesus Almeyda: Skora takılmamak lazım öncelikle. İlk devre Dia'nın direkten dönen topu, Ekrem'in oyundan atılmaması ve Rüştü'nün müthiş oyunu olmasa ilk devre 3 farkı bulabilirdi Fenerbahçe. Beşiktaş'ın Quaresma-Guti'den oluşan topsuz oyunda gözükmeyen ileri hattı müdafaya gelmeyince arkalarında Toraman ve Ekrem gibi iki vasat defans varsa -ki maçın sıradışılığı bu ikisinin de şu rezil oynadıkları maçta gol atmalarıdır- Fenerbahçe'nin Niang-Dia ikilisi ile ilk devre rakibi sürklase etmeleri çok normal.

30'dan sonra maç başındaki pres gücü kalmayan ve geriye yaslanan Fenerbahçe manzarası normaldi. O şekilde prese devam edemezlerdi. Lakin anormal olan Beşiktaş'a göre çok daha motive çok daha soğukkanlı ve çok daha "takım" olan Fenerbahçe'nin, Toraman'ın ikinci golünden sonra dağılmasıdır. Evet Beşiktaş ne kadar dağınık bir takım olursa olsun şu kadrosu ile en kötü ihtimal kontra hücumlarda rakibin darmadağın edebilir. Ekrem'in golünü de bir kontra golü sayabiliriz.

Almeida'nın kaçırdığı gol ciddi bir kırılma noktasıydı. Fenerbahçe öyle bir dağılma eşiğine gelmişti ki Almeida o golü atsaydı muhtemelen bu 4 gollü galibiyet Beşiktaş hanesine yazılmış olacaktı. Kaldı ki oyunun ilerleyişine baktığımızda Ferrari'nin saçma sapan kırmızı kartı ve penaltı olmasaydı da Fenerbahçe'nin gol atması ya da en azından gol yemeden bu golleri atması pek ihtimal dahilinde değildi. 2-2'den sonra ise Beşiktaş'nın berabere bile kalamayacağı aşikardı.

Hani bu durum Fenerbahçe'nin başına gelseydi 2-2'yi koruma ihtimalleri daha yüksekti. Ama Alex penaltıyı attığı an maçı Fenerbahçe'nin kazandığı da belli olmuştu. Fenerbahçe'nin önümüzdeki 3 hafta boyuna rakipleri şu dönemde üst üste yendikleri rakiplerine göre çok daha zayıflar. Bu 3 hafta sonunda Fenerbahçe TS'dan liderliği alıp puan farkını bile açmış olabilir.TT Arena'daki Galatasaray-Fenerbahçe derbisi çok enteresan sonuçlara yol açabilir diyeyim son olarak.

Son haftalarda alınan sonuçlar ve oyun görkemli Barcelona'yı aratır düzeyde. Barcelona'da bir düşüş mü var mı?

Eren Loğoğlu: Aslında yok.

Barça'nın kusursuzluk / başarı / kötü grafiğini belirleyen çok ince bir çizgi bulunuyor, ara pasının geçip geçmemesi, pasın şiddetinin her zamanki gibi ayarlanamaması, boşluklara sızan oyuncunun fark edilip, fark edilmemesi gibi eylemler üzerinden değerlendirme yapılabilecek. Bu liste uzar gider, gel gitleri olan bir anlayış onların oyununa bakış açısı, az gol attıkları zaman kötü oynuyor sanrısı yaratan.

Barça, aynı oranda topa sahip olmasına karşın 2. golü atamadığı iki maç yaşadı ve zorlanıyor gözüktü, pozisyonları değerlendirse muhtemelen bunlar konuşulmuyor olacaktı. Sadece Gijon maçında geriye düştüler, ona da geleceğim.

3 maçlık durumu maddeleyerek anlatacak olursam;
- Gijon maçında aşırıya kaçan rotasyon, Milito, Maxwell, Mascherano ve Afellay ile.

8 Dünya Kupası kazananı + Messi + Alves + sol bek = "Kusursuz Teorik Oyun" denklemi, kişisel tespit olarak söylüyorum ve eğer bu yapının herhangi bir parçası eksik olursa, kusursuzluk bozuluyor çünkü yerine konan ismin adaptasyonu sağlaması çok zor bir seviye var ortada.
Gijon maçında rotasyona giren oyuncuların hangi birine yetersiz denilebilir ki! Barça'nın felsefesine uyum sağlayıp verimli olmak bambaşka bir olgu ve Barça, kendisini altyapıya mahkum ediyor, yetişmek zorunda doğru, hatasız oynamak için ya da Arsenal, Villarreal gibi kendisine benzeyen takımlara yönelmek.

Onların en güzel özelliğiyse bizden farklı olarak, sabırlı olmaları, Afellay'ı da, Javier'i de zamanla çok daha iyi göreceğiz, felsefeyi kavramaları adına saatlerce Barça maçı seyrettiğinden bahseden oyuncular bunlar, pes etmeyen türden, yeryüzünün en güzel oyununu sergileyen takımının parçası olmak isteyenler.

- Gijon maçıyla ilintili, FIFA Virüsü, konsantrasyon kaybı ve erken yenilen gol ile yapılan soğuk duş.

- Puyol'un yokluğu. Savunmada rakibe, o ilk müdahaleleri yapan ve hücumları olgunlaşmadan bitiren savaşçı takımıyla sahaya çıkamıyor sakatlığından ötürü, Pique'nin üstün top tekniğine karşın, Puyol kadar savunma yönü güçlü bir oyuncu olmadığını Llorente karşısında gözlemledik.

- 2. golü bulamama hastalığı. Arsenal ve Bilbao maçları, cömertçe harcanan fırsatlar sonucunda, oyunu tehlikeye sokmak ve rakibe cesaret aşılamak.

- Guardiola'nın fanteziye kaçan bazı formasyon ve oyuncu denemeleri. Bilbao maçında 3 - 3 - 3 - 1 oynattı, Gijon maçında 65. dakikada yapılan değişikliklerle Xavi'nin daha geride oynatılması.

- Iniesta'nın bir süredir -hangi maçta olduğunu anımsayamadım- omzundan sakatlığı var ve maç sonlarında çıkmak zorunda kalıyor, Gijon maçında ona çok ihtiyaç varken oyundan çıkarılması. Sanırım atlattı, Bilbao maçında çok korkusuzdu.

- Ve belki de en önemlisi Messi'deki görece performans düşmesi. Pas hataları arttı, akıl almaz goller kaçırdı, driblingleri daha bir etkisizdi ancak onun da dün gece düzelme izlenimi uyandırdığını rahatlıkla belirtebilirim. Barça öyle zirvede duruyor ki, düşünün Messi'yi eleştirebiliyoruz, seviyeyi belirlediler çünkü.

- Arsenal maçı, ayrıca değerlendirilebilir. ŞL eleminasyon maçlarında hiç kazanamamak, Arsenal'in performansı gibi maçın kendine özel faktörleri de vardı.

- Pep'in sezon planlaması. Son 3 sezondaki puan kayıpları, aynı üç ay içersinde gerçekleşiyor. Sezonun başlangıcı Eylül, ortası Şubat ve sezon sonu,Mayıs. Barça, Hercules'e yenildiğinde ve Mallorca'ya puan kaybettiğinde de aynı endişeleri taşımıştı Barça sevdalıları, benzer argümanlar yine vardı ve Pep, Kasım sonunda zirve yapacağız söyleminde bulunuyordu, bir programı olduğunun işaretiydi bu açıklama.
Mayıs kayıpları, kesinleşen şampiyonluk sonrası gerçekleşti, ciddiye almamak gerekir. Şubat da bitmek üzre, tek maç kaldı, Mallorca, çok önemli.

Endişeye mahal yok! Tarihin en güzel futbolunu oynayanlar, bunun hazzını bizlere yaşatmaya ve futbolun adaleti için kazanmaya devam edecekler.

Futbolda haftanın en önemli gündem maddesi neydi?

Kayıp Zamanın Peşinde: Medyanın veyahut futbol ile ilgili olan mecraların yarattıkları gündemler vardır muhakkak. Ama benim gündemim farklı meselede takılıp kaldı geçen hafta itibariyle. O da dünya yıldızlarıyla bezeli ve başkanlarının ‘Dünya bizi konuşuyor’ dediği Beşiktaş’ın, bir hafta içerisinde kendi sahasında sekiz golü kalesinde görmesidir.
Beşiktaş’ın Fenerbahçe maçındaki skoru hak edip etmediği meselesi bir yana, ortada iki maçlık bir netice var. Bu bağlamda bana göre gündemi oluşturan en önemli şey, bazı hatalardan ders alamamak ve popülist adımların bir takımın kaderini olumsuz yönde çok etkilemesidir.
Siyah-beyazlıların en önemli rakiplerinden olan Sarı Kırmızılıların iki sezonda yıldızlarla neler yaşadığını dikkate almaması ve futbol yönetiminde söz sahibi olanların mantıklı atılımlardan ziyade koltuğu koruma derdinde olup popülist adımlar atması ilgi çekicidir.

Sarı-Kırmızılılar da zamanında bir çok yıldızı kadrosuna dahil etmiş ama kadronun bütünsel kalitesine önem vermeyip rotasyona yeterli kapasitedeki oyuncuları dahil etmediğinden asla bir takım olamamıştı.
Bu yüzden önü başka arkası başka telden çalıyordu. Bir futbol takımında ortak dilden konuşabilmek çok önemlidir. Bu dilin daha güzel, şiirsel ve sanat dokunuşlu olabilmesi için yeşil zeminde topun peşinde koşturanların aynı kalibrede yeterliliğe sahip olması gerektiği söylenebilir.

Galatasaray bunu başaramadığı için dengesiz ve başarısız bir takım olup çıkmıştı. Keza takım bile olamamıştı. Beşiktaş’ın bunlardan ders çıkarmayıp birkaç yıldız alarak kendisini dünya kulübü ilan etmesi, şampiyonluğun ve hatta UEFA Kupası’nın en büyük adaylarından biri olarak görmesi Türk futbolunun hayalperestliği olsa gerek. Ne de olsa hayal. Kurması bedava. Mantığa gerek bile duyulmaz.

Türk futbolunun yaşadığı büyük düşüş ortada. Bir çok insan nedenlerini sorgulasa da o kadar uzaklarda aramak gerekmiyor. Büyük takımların son yıllarda yaptıkları yanlış atılımlar ve dengesiz kadro kurmaları, onlarla özdeşleşmiş olan ‘kazanan takım’ olgusunu yerden yere vurmuş durumda. Artık peş peşe üç, dört maçını kazanan büyük takımlardan pek bahsedemiyoruz.
Bazen herhangi bir Anadolu takımından farksız top peşinde koştururken görüyoruz onları. Bazı Anadolu takımlarını da çok iyi atılımlar yaparken görüyoruz; Kayserispor ve Gaziantepspor gibi. Temelde, olayı sadece yabancı kalitesine bağlamak büyük bir yanlış.
Yerli kadro kalitesini sağlayan takımların daha dengeli olacağı su götürmez bir gerçek. Dinamo Kiev karşısında iki yerli oyuncuyla oynayan Beşiktaş’ın durumu ilginç bir anekdottur. Artık takımlar yıldızlara tomarla para harcayacaklarına, kendi öz kaynaklarından kaliteli oyuncular üretmenin peşini de bırakmamalıdır.

Nihayetinde gerçekler ortada. Dünya yıldızlarıyla bezeli olan ve dünyanın konuştuğu Beşiktaş, bu yıl yerden yere vurulan, bazen garibanları oynayan Galatasaray ile aynı puanda. Her iki takım da daha sağlıklı atılımlar yapan Kayserispor ve Gaziantepspor’un altındalar.
Ve an itibariyle iki büyük takımın durumu pek iç açıcı değil. Her ne kadar ileriki yıllara atılım yaptıklarını söyleseler de! Umalım ki sezon sonunda doğru adımları atarlar ve popülist kadro kurmanın peşine düşmezler. Sonrasında mı? Kendi düşen ağlamaz...

Trabzonspor 2 deplasman maçından sonra Kayseri ve Beşiktaş'la karşılaşacak. Bu iki maçta alınacak 6 puan Trabzonspor'un şampiyonluk şansını ne derece etkiler?

Ceza Sahası: Trabzonspor çok kritik bir dönemeçten geçiyor. İlk yarıda formu tavan yapmış Trabzonspor için geçerli değil elbette ve o Trabzonspor bu iki maçtan alınacak -en kötü- 4 puanla birlikte geri gelecektir. Ligin gidişatına baktığımızda zirvedeki iki takımdan biri en üst düzey formunu yakaladı.

Diğeriyse kendi formunun yarısında henüz. Trabzonspor ve Fenerbahçe'nin durumu bu. Fenerbahçe'nin bu tempoyu sürdürebilmesinin zor olduğunu tüm futbol tarihi istatistikleri söylüyor. Ve çok uzağa değil, ilk yarıya baktığımızda Trabzonspor'un formunu bulduğunda neler yapabileceğini de herkes görüyor.

Kısacası şu anda Fenerbahçe formuyla, Trabzonspor formsuzluğuyla şaşırtıyor ve her şey sezon normallerine döndüğünde -ki bu maçlar kritik bu normallere dönüşte- Trabzonspor'un ipi göğüsleyeceğine inanıyorum. Bu maçlarda kazanılacak 6 puan sadece Trabzonspor'u sezon normallerine döndürmeyecek, Fenerbahçe'nin de moralini bozacaktır mve dolayısıyla şampiyonluğa etkisi fazla olacaktır.

Beşiktaş taraftarı, hemen herkes tarafından maçın kaybedilmesinin sorumlusu Ferrari'yi çıkarken alkışladı. Benzer tavırlar diğer tribünlerde de oluyor. Rakibine vuran, tüküren, iten oyuncular neden baştacı yapılıyor. Taraftarın kötü anlamda bu denli baş aktör oyuncuyu alkışlarla uğurlaması için neler söylersin?

Evrensel Blok: Soruya, "taraftar" olmanın getirdiği psikolojiyi iyice anlayabilmek için okunması gerektiğini düşündüğüm ufak bir tavsiye ile başlayabilirim sanırım.

Sosyolog Roland Girtler'in Terbiyesizliğin Teorisi isimiyle türkçeye çevrilen kitabında, "futbol taraftarlarının terbiyesizliği" üzerine yerinde tespitler mevcuttur. Taraftar, esas itibariyle taşkın davranışlarda bulunan, terbiyesiz ve serseri toplulukların ismidir. Kendine özgü ritüelleri, alışkanlıkları söz konusudur.
Daha fazla klişe söz etmeden, çoğu taraftarın, maç saatleri dışındaki vakitlerinde gayet "normal" bireyler olduklarına dair hikayeleri de sıkça okuyoruz. Yani, taraftarlık, bir kısmi özgürlük alanı olarak, bireyin gündelik hayattaki sıkışıklığını küstahça sergileyebileceği bir mecra görevi görüyor. Bu yüzden, tükürmek, itmek, çekmek gibi "serserice" eylemler tabii ki taraftarlarca onay görecektir.

Bunun yanında, dizilişlerinin dahi basit savaş stratejilerine göndermede bulunduğu bir spor olan futbolda, tabii ki, diziliş veya takım tertibinin yanı sıra, oyun içi mücadele sırasında da sertlikler en hafif ifadeyle "gereklidir."
Çünkü az evvel bahsettiğimiz gibi, en başından, dizilişlerden itibaren, futbolda bir savaş atmosferi mevcut. Dolayısıyla, bir futbolcunun sırf rakibe zarar verdiği için alkışlanması, biraz da futbolun doğası gereğidir diyeyim daha fazla uzatmadan.

Beşiktaş ve Fenerbahçe arasında futbol açısından harika bir maç yaşadık. Neden sürekli başka şeyleri tartışıyoruz ve protokol tribününde yaşanan yumruklaşmalar için ne söyleyebilirsin?

Futbol Muhalifi: Bundan yaklaşık tam 20 sene önce yabancı takımlara karşı maç yaptığımızda şayet yağmur yağıp, saha çamura dönerse abimle söylediğimiz bir söz vardı: "Bizimkiler çamurda oynamaya alıştığı için bu maçı kaybetmeyebiliriz."

Günümüze bakınca da çamur yerini kaos ortamına bırakmış durumda. Nerede kaos orada biz. Gerek medya, gerek yöneticiler, gerekse biz izleyiciler bu kaos ortamından besleniyoruz. Yani bir futbol maçının olmazsa olmazı bizim için “kargaşa”dır. Maç oynandı bitti, ama hâlâ kartlardan bahsediyoruz. TRT tadında bir klip yapsa bir kanal inanın kimse izlemez. Ben bile izlemem arkadaş!
Yarım saat boyunca Lugano ve Ferrari’nin birbiriyle olan itişmesini izlemek daha keyifli. Şaka bir yana iyi maçlar oynandığı sürece işin kötü tarafı elbet azalacaktır.

Protokol tribününde yaşanan kargaşa için söyleyeceğim tek şey, o insanların egolarını başka yerlerde tatmin etmesidir. Sürekli sorun çıkartan bu tiplerden inanın nefret ediyorum.

Fenerbahçe derbiden 4-2 galibiyetle ve maç fazlasıyla liderliği olarak döndü. Bundan sonra ne olur?

Tribünsel Sevda: Derbinin ardından F.Bahçe'nin Kasımpaşa ve Konya'yla içerde, G.Birliği ile deplasmanda yapacağı 3 maçı var önünde. Sonrasında G.Saray deplasman ve Bursa'yla Kadıköyde karşılaşacak.

G.Saray maçına kadar yapılacak 3 maçtan kayıpsız çıkarsak eğer Arena'dan alacağımız beraberlik ve Bursa karşısında gelecek galibiyetle şampiyonluk yolunda çok büyük bir yol katetmiş oluruz.
Fikstüre baktığımızda tablo bu şekilde gözüküyor. Futbol olarak değerlendirdiğimizde şuan şampiyonluk mücadelesi veren takımların içerisinde birlik beraberlik bakımından en iddialısı F.Bahçe gözüküyor. Bu hava kaybedilmezse sene sonunda şampiyon olamamamız için hiçbir neden yok.

Schuster'in Sivok ve Bobo kararı derbinin sonucunu direkt olarak etkiledi mi?

Rakamla10: Bobo ve Sivok'un ilk on sekizde bile olmadığını vapurla Beşiktaş'a geçerken telefonuma gelen smsten öğrendim. Schuster'in oyuncu tercihlerine şaşırmıyoruz artık ama anlamak için de bayağı bir kafa yoruyoruz açıkcası.

Balık Pazarı'nda demlenirken eldeki mevcut kadro, ligdeki konum, üç gün önceki Avrupa hüsranı vesaire konuşulduktan sonra hepsi bir kenara bırakılıp maça dair umutlar tazelendi her maç öncesinde olduğu gibi. Kimileri kafasındaki "Yener miyiz?" sorusuna cevap ararken, ben nedense epey bir umutsuzdum. Nedense demek yersiz aslında nedenleri belliydi. Üç gün önceki oyun, ligin ikinci yarısındaki düşüş, Fener'in çıkışı, son yıllardaki bize karşı olan üstünlüğü ve Alex.

Fenerbahçe bir yana Alex bir yana bence. Bu adamın heykelini dikmezlerse ben üzülürüm. Neyse konu dağılmasın bize dönelim. Maç dün akşam iki kere gitti geldi.Uzun uzadıya maçın kritiğini yapmadan sorunun cevabına gelirsek ben tartışmasız olarak 'Evet' derim.

Maç 2-1 iken bariz bir üçüncü gol şansını kaçıran Almeida ve yok yere hem penaltıya sebebiyet verip hem de kırmızı kart görerek hüsranla bitecek olan gecenin fitilini ateşleyense Ferrari olunca bu soruya hayır demenin imkanı yok zaten. Ha tutup da denilirse "Canım hoca nerden bilsin Ferrari'nin böyle bir kart göreceğini?" buna bir şey diyemeyebiliriz belki ama Almeida tercihinde aynı durum söz konusu değil.

Altı senedir Türkiye'de oynayan, Fenerbahçe maçlarının atmosferini iyi bilen, bu takıma karşı bir çok kez gol bulan bir Bobo en azından kadroda olmalıydı. isim olarak bakıldığında belki yüz kere Almeida tercih edilir ama Fener maçı olunca iş farklı. Beşiktaş dün maçı iki değişik golle çevirdi, ilkinde Ekrem hayatı boyunca bir daha atamayacağı güzellikte bir gol bularak soyunma odasına daha az stresli gidilmesini sağladı.

Toraman da şanslı bir golle öne geçirdi Beşiktaş'ı. Bu dakikadan sonra öyle bir döndü ki oyun, eğer üçüncü gol gelse Beşiktaş farka koşacaktı, olmadı. Genele bakıldığında sağ kanadı koridor gibi kullanan Fenerbahçe Alex'in önderliğinde on kişi kalan rakibini rahat geçmiş oldu. Eksik kalınmasa ne olurduyu bilememenin gerçekliğiyle herhalde çoğunluk Beşiktaş'ın kazanacağında hem fikirdir.

Hakem de es geçtiği penaltı dışında kartlarında hep bize karşı bonkördü, UEFA hakemi ya (!) gördüğünü verdi, görmediklerini konuşmak da bize kaldı.

Bu insanların hakkı için de ödül almanız yerinde olur











Birkaç gündür hastaydım o yüzden internetin başına bile geçmedim, o yüzden ortalarda yoktum.

Farkındayım sabah sabah pek iç açıcı görüntüler değil bunlar ama neler yaşanıyor görün..

Haa, Tayyip'in İnsan Hakları Ödülü aldığı adamın emriyle öldürülen, kesilen insanlar bunlar.

Öyle başa, böyle tarak.

21 Şubat 2011

Türk anasına küfredilmez, Gineli anaya geniş geniş sövülebilir


Bak şimdi kimse alınmasın, darılmasın.

Yıl 2008, aylardan yanılmıyorsam Şubat Galatasaray, Ümit Karan'ın son dakika golüyle Fenerbahçe'yi yener ve Türkiye Kupası'nda üst tura çıkar. Gol atıldıktan sonra saha karışır ve Volkan Demirel, Lincoln'ü saha ortasında döver, kovalar, tekme atar, yumruk sallar.

Maçın sonunda Volkan şu açıklamayı yapar: "Maçı fazla konuşmamak gerek, sonuçta kupa maçıydı Galatasaraylı arkadaşları tebrik ederim. Burda önemsenmesi gereken bir Brezilyalı'nın bana ana, avrat, kız kardeş, kız arkadaş hiçbirşey kalmadan küfür etmesidir.

Ben bunu Türk Halkı duysun diye söylüyorum, hangi Türk insanına birisi gelip küfür ederse, tepki koyar. Ben belli bir yere profesyonel bir futbolcuyum, benim annem, kız kardeşim girerse bu olayın içine tepki gösteririm ve tepkimi de koydum.

Lincoln'e bu olaydan sonra bakış açım çok farklı. Lincoln'den o küfürleri dışarıda da yüzüme tekrarlamasını istiyorum. Sahada birşey yapamayacağımı bilip bu harektleri yaptı, saha dışında da aynı küfürleri yüzüme söylemesini istiyorum.
Galatasaraylı arkadaşları, taraftarları tebrik ediyorum. 8 kişi kaldık, turu geçmek istiyorduk ama olmadı. Maçtan önemlisi Lincoln'ün bana küfür etmesiydi. Zaten turu geçmişsin, niye küfür ediyorsun.

Lincoln İngilizce küfür etti, bu kelimeleri kullanması yakışmadı. Ama dediğim gibi azcık yüreği varsa bu küfürleri gelir bana dışarıda söyler. Hakemin kırmızı kart göstermesi normal, hangi Türk insanına bu küfürleri etseniz bu adam öldürme sebebidir."


Yıl 2011, aylardan Şubat, Fenerbahçe deplasmanda Beşiktaş'ı 4-2 yener. Maçın dönüm noktası Ferrari'nin kırmızı kartıdır.

Ferrari'nin açıklamaları; "Lugano maç boyunca İtalyanca küfür etti. Bunu Emre de duydu ve Lugano'yu birkaç kez uyardı. Lugano, Emre'nin uyarılarına göz kırparak karşılık verdi. Hakem Lugano'nun yaptığı hiçbir hareketi görmedi.

Lugano tüm aileme küfür etti, sadece İtalyanca değil İspanyolca, Portekizce hatta İngilizce bile sürekli küfür etti. Kışkırtmak için her yolu denedi.

Lugano tarafından sürekli yumruk ve çimdik darbeleri aldım. Kollarımın ve vücudunun üst kısmı bu darbeler sonucu mosmor oldu."


İki olayı şöyle bir tartın, üstünden geçin, yaşananları hatırlayın.

Fenerbahçe'nin başarısı budur. Neyin konuşulup, neyin konuşulmayacağını, hakemin tartışılıp, tartışılmayacağını, soyunma odasının basılıp basılmayacağını, yürütülen sinir harbinin kimin tarafından kazanılacağını onlar belirler.

Volkan'ın anasına küfredildi mi, bütün Türkiye ayağa kalkar, "Nasıl olur da milli kalecimizin anasına küfredilir?" diye feveran edilir.

Ama Ferrari'nin anasına küfredildi mi umrumuzda bile olmaz. Neden, öncelikle Ferrari İtalyan, anası da Gineli, o yüzden ana-avrat sövebiliriz.

Maçı izledim, Lugano'nun Ferrari'yi arkadan kafasını okşamasını, kolunu çimdiklemesini net biçimde gördüm.

Tabii Ferrari de akıllı olacak ve bu oyunlara gelmeyecek. Sinirlerine hakim olamıyorsan sahada kalamazsın. Ki daha 10 dakika önce yine sinirden Lugano'yu kündelemişsin ve hakem görmesine karşın verememiş.

Fenerbahçe'nin son yıllarda derbilerdeki net üstünlüğünün altında yürütülen sinir harbini çok başarılı geçmeleri yatıyor. Ya maç başında futbolcular birbirine giriyor ya da maçın ortasında birileri yumruklaşmaya başlıyor.

Hatırlayın Emre Aşık ile Lugano arasındaki olayı ve sonuçlarını.

Fenerbahçe'yi oyun dışında da alt etmek istiyorsanız, kesinlikle sinir harbinden başarılı geçmeniz gerekiyor. Yoksa zaten maça 1-0 yenik başlıyorsunuz.

Lugano hakkında hâlâ aynı şeyleri düşünüyorum. Çok büyük bir piç ama yetenekli bir futbolcu. Gerçi yeteneğinin yarısı o sinir harbinden kaynaklanıyor.

Şimdi buraya yazsam, Alex Beşiktaş 10 kişi kalana kadar sahada görünmedi bile, gücü ancak rakip eksildikten ve risk aldıktan sonra ortaya çıktı, çünkü gücü ancak bu kadar, Alex ile Guti'yi karşılaştırmak gerizekâlılıktır diye, Fenerbahçeli dostlar alınacak.

Her galibiyet bir biçimde örtülüyor. Her konuda dediğim gibi, "Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner"

Zaman mutlaka değişecek ve bu olaylar Fenerbahçe'nin başına gelecek. O zaman kimse ağlamayacak çünkü fil hafızam her daim hazırolda bekliyor.

Bak konu nereye sarktı. 'Ahlaksız' diye Keita'yı yolladık, Lugano kaç sezondur Fenerbahçe'de. Olmuyor böyle.

Neyse çok şey yazasım var ama yazmayacağım...

Acaba onlara ne anlatırdı?


Erdoğan yakınları ile görüşür ve nasıl işkence gördüğünü anlatır;

"Bizi de dizimize kadar suyun içinde bıraktılar. 6 kişiyiz, bu kadar bir yer (uçağın röportaj yaptığımız küçük bölmesini işaret ederek) bir tane bank var. Üç kişi ancak sığabiliyor oraya. Bir müddet üç arkadaş oturuyor, sonra yer değiştiriyoruz. Biz oturuyoruz, onlar suyun içine giriyor. Onlar oturuyor biz suyun içine giriyoruz. Bu şekilde gece geçiyor. 'Tuvalete gideceğim' diyorsunuz. Tuvalete bile izin vermiyorlar!.. Gece geçtikten sonra, bizi yan odaya aldılar. Orada esrarkeşler filan var. Ama o oda sımsıcaktı. Soğuk, kış"

Başbakan Erdoğan hayvan hakları savunucuları ile görüşür ve hayvanlara karşı nasıl duyarlı olduğunu anlatır;

"Eskiden köpeklere dokunamazdım bile ama sonra oğlum bir köpek aldı. Şu anda çok iyi anlaşıyoruz."

Minik Not: Metin Özülkü'yü görünce "Ercan Saatçi'yi mi besliyor?" diye içimden geçirdim.

Başbakan Erdoğan edebiyatçılarla buluşu. Faili meçhul cinayetlere kurban giden yazarların isimlerini tek tek sayar ve şiiri ne çok sevdiğini anlatır.

"Yazar, bir toplumun şuurudur. Yazar, tüm sanatçılarımız gibi görülemeyeni gören, duyulamayanı duyandır. Söz uçar, yazı kalır. Bugün bizi hep birlikte biz yapan, o eşsiz sanat eserleridir."

Başbakan Erdoğan eski sporcularla ve spor adamlarıyla buluşur. Tabii ki futbolun ne kadar önemli olduğunu ve futbolculuk anılarını anlatır.

"Çok seviyordum futbolu. Fakat ilk dönemlerde babam futbol oynamama asla müsaade etmedi. Uzun bir süre futbolu babamdan gizli oynadım. Mesela top ayakkabılarımı hiç eve getirmezdim. Evimizin dışında kömürlüğümüz vardı. Babam görmesin diye kramponlarımı kömürlükte saklardım."

Başbakan Erdoğan, acaba bir gün fuhuş sektöründen birileri ile buluşsa, onlara ne anlatırdı?

20 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -3-


Orhan Abi’nin arkamda durmasını bile fark etmemişim. "Anlaşıldı, bugün sen çalışmayacaksın. Oğlum, haber ver bari, idare edelim."
"Yok be abi dalmışım."
"Nereye daldıysan çıkmak bilmedin. Üçüncü kez geliyorum yanına kadar, görmüyorsun bile."
"Kusura bakma Orhan Abi cümlesini tamamlamadan, sol eliyle omzumu okşadı.
"Olur, olur, Yürü kahveye inip, birer cigara tüttürelim."
"Bu kez affet, şu elimdeki haberi bitireyim, öğleden sonraya borcum olsun."
"İyi madem öyle olsun bakalım" dedi. Adanalı’ydı Orhan Abi, hep gurur duyarak anlatırdı. Yaklaşık 7 yıldır birlikte mesai veriyorduk.
Bilirdi, ne kadar derdim, sıkıntım varsa. Kendi anlatmazdı ama rakı masasına oturduk mu, karşısındakini tanısın tanımasın bülbül gibi öttürürdü. Hoş, ben hep bilinçli anlatırdım. Dertleştiğimde, rahatladığım birkaç kişiden biriydi. Hiçbir şey söylemese bile, bakışlarındaki içtenlik, bana iyi geliyordu.

İlhan Abi, bana doğru geliyordu, "Barış hadi çıkalım. Var mı işin?"
Aslında yoktu ama olsa bile ağzından dökülenler, "Hadi çıkalım" anlamına geliyordu.
"Yok İlhan Abi, sen tamamsan çıkalım."
Koridorda yürürken, "Nereye gidelim? Kafanda bir yer varsa söyle. Yoksa Sarıyer’e inelim, iki tek atıp, geri dönelim. Uyar mı sana?"
"Valla patron sensin. İki tek de olur, bir büyük de olur. Sana kalmış" dedim.
Kendimden tiksindim. Sanki yalakalık yapar gibi hissettim ama niyetim o değildi.
"Patron oymuş. Ulan senelerce gerçek patronun, onlar değil biz olduğunu savundun, şimdi söylediğin lafa bak" diye söylendim.
"Pekala o vakit Sarıyer’e inelim. Sen ön kapıya çık istersen, ben arabayı garajdan alayım."

Ağzımdan onun bile fark edebileceği isteksizlikte "Peki" kelimesi dökülüverdi. Bir sigara çıkarttım gömleğin cebinden. Hava alabildiğine soğumuştu. İliklerime kadar hissettim, üşüdüğümü. İlhan Abi siyah jipiyle köşeden kornaya bastı. Arabanın terse giremeyeceğini düşünmemiştim, bir an için. Hızlı hızlı yürümeye başladım. Kapının kolunu çekip, koltuğa oturduğumda yüzüme vuran sıcaklıktan rahatsız oldum.

"Abi ne yaptın sen ya? Cehennem olmuş içerisi, biraz kapatabilir misin?"
"Kapatırım tabii ama sen dışarıdan geldiğin için böyle güçlü hissettin, yolumuz uzun olsa ‘Abi biraz açabilir misin’ derdin." Ters yöne gitmemiz gerekiyordu, o yüzden yolu uzatıp, epeyce uzak bir mesafeden dönerek, şirketin oradan geçerken, ışıklara takıldık.

Polis otosu her zamanki gibi ışıklarda mevzilenmiş, bekliyordu.
"Yavşaklar, pusuya yatmış yine."
"Açtırma benim ağzımı abi. Küfür etmek istemiyorum."
"Ne kadar etsen az kalır. Yorma hiç kendini. İbnelerde ne gurur, ne haysiyet var. Doldurdular cemaatperverleri."

Benden yanıt bekliyordu oysa sustum, böylesi bir muhabbete girebilecek durumda değildim çünkü. Dün atıştıran kar, izlerini sadece kırmızı kiremitlerin üstünde ve kaldırım kenarlarında belli ediyordu. 'Ne konuşacağız acaba' diye düşünürken, geldiğimizi fark etmedim.

"Barış, dalgınsın. Hayrola?"
Ne diyecektim ki şimdi?
"Yok be İlhan Abi. Klasik hafta sonu yorgunluğu."
"Haa, iyi o zaman. Rakıyı içelim bir şeyin kalmaz." Gevrek gevrek sırıttı, yine sinirlendim.
Arabadan indik, anahtarları kapıda bekleyen görevliye verdi. Yürümeye başladık, o kısacık yol bitmek bilmeyen bir çileye dönüşmüştü.

"Nasılsınız İlhan Bey?" İçeriye girdiğimizde bizi karşılayan şefin sesiyle kendime geldim. ^
"Şöyle alayım sizi, deniz manzarası da gözünüze hitap etsin."

Sanki içerisi tıklım tıklım da, en iyi yeri bize ayarlamış havasından hoşlanmadım. Zaten bizden başka kimse yoktu. Oturduk.
Bir an önce bitsin, ne söyleyeceğini merak bile etmiyordum. Üstelik hiçbir fikrim bile yoktu.

Mezelerin içinde sıralandığı tepsiyle birlikte gençten bir çocuk geldi. "Ne yeriz Barış?" dedi fakat benden bir yanıt gelmeden sıralamaya başladı.
"Pilaki alalım, börülce, fava, acılı ezme, patlıcan salatası. Kavunumuz var mı?"
"Tabii İlhan Bey."
"Beyaz peynir de alalım. Barış, sen bir şey söylemedin."
"Enginar var mı?"
"Konserve enginarımız var. Arzu ederseniz getireyim."
Oldu bitti, sevmem konserve yiyecekleri. "Kalsın" dedim sadece.

İlhan Abi’nin gözü doymamış olacak ki, "Paçanga getir. Başka ara sıcak olarak ne getirirsin. Haa, senin şu mezgitten yapılan balık böreği vardı. Ondan da getir. Balıkları söyleriz."
"Hemen efendim" diyerek, uzaklaştı.

"Eeee, Barış, ‘Ne konuşacağız’ diye geçiyordur içinden şimdi."

Umrumda bile değildi. Bambaşka şeyler düşünüyordum. Yağmur’la gelmek isterdim buraya. Öğrencilik yıllarında elimize geçen üç kuruşla, Beyoğlu’nda en ucuz bira nerede, oraya damlardık. Bunun hayalini kurmuştuk hep. Para kazanacaktık ileride.
Öyle çok lüks yerleri istemezdik ama mükellef bir rakı masası da fena olmazdı hani.

Ne çok hayalimiz vardı. O gittikten sonra en kötüsü, hayallerimi rafa kaldırmak oldu. Ne bir hayalim, ne de hayata dair ümidim kalmıştı. Hayatı eskilerin deyimiyle insiyaki yaşamaya başlamıştım.

"Elbet anlatırsın, diye bekliyorum."
"Tahmin etmiştim merak ettiğini. Barış, biliyorsun İbrahim ayrılmayı düşünüyor. Burada ne kadar yol kat ettiğini, işini ne kadar iyi yaptığını gayet iyi biliyorum. Yönetimden Cemil Bey’le de konuştuk. Seni İbrahim’in yerine haber müdürlüğüne getirmek gibi bir fikrimiz var."

"Abi olmaz. Orhan Abi varken, bana düşmez. Eyvallah, teklif için ama olmaz."

Şaşırdı ilkin, "Oğlum dur, hemen celallenme. Bir düşün, taşın önce. Hem biz Orhan’ı değil, seni uygun gördük."

Uygun görmüşler, siktirin! Kimsiniz lan siz, neyin doğru olduğu hakkında fikir yürütüyorsunuz. Orhan Abi’den daha iyisini bulacaklardı sanki. Buradaki en tecrübeli gazeteci oydu. Ne İbrahim, ne ben, ne de bir başkası hak ediyordu.

"Bak abi; Orhan Abi’yle 7 yılım geçti. Üstümdeki emeğini yok saymam, birlikte çalışırken onun üstünde bir pozisyonda çalışmam mümkün değil. İnsan olarak da, benden daha sağlıklı ve mantıklı biri. Bence siz tekrar düşünün derim."

Suratındaki memnuniyetsizlik, sözlerine de yansıyordu, "Barış, Orhan yaş itibariyle internet haberciliği için çok uygun değil. Tamam, kabul ediyorum. İşini iyi yapıyor fakat bize daha enerjik, daha genç bir beyin lazım."

Beni tanımadığı, hakkımda doğru düzgün bir fikri olmadığı nasıl belliydi. Enerjik ve genç beyinmiş! Bir odadan, diğerine geçmeye üşenen ben, enerjik insan izlenimi vermiş insanlara.
"Çabuk karar verme, bir düşün etraflıca. Zaten İbrahim’in gitmesine 20 gün var. O zamana dek, iyice ölçüp biçip tartarsın. Kariyerin için önemli bir adım olacak. Hem maaşın da hatırı sayılır derecede artacak."
"Ben yanıtımı vermiş gibi oldum aslında. Yine de hatırını kırmayayım hafta sonu düşüneyim. Pazartesi günü sana cevap veririm."

Mezeler gelmişti, garson rakıları tam doldurmaya çalışırken, "Mümkünse rakımı kendim koymak istiyorum." Birilerinin benim için hizmet etmesi çok rahatsız ediciydi. Üstelik benim ne kadar rakı, ne kadar su koyacağımı nereden bilecek.

İlhan Abi dalmıştı şimdi. Denize doğru uzandı gözleri. Masanın üstüne bıraktığım sigara paketine uzandı ellerim. Dudaklarımın arasına aldığım sigarayı yakıverdim. Çok derin bir nefes çektim, ciğerlerime kadar yolladım dumanı. Söz vermiştim Yağmur’a, 'Bu mereti bırakacağım' diye. Olmadı, bırakamadım. Verdiğim hiçbir sözü tutamamıştım zaten.

Dalgalar, kaldırıma kadar çarpıp, daha kuvvetlice geri dönüyordu. Hava, gri mi giri, iç bunaltıcıydı. Nasıl da sıkıldım, bir an önce eve gitmek istiyordum, telefon çaldı..
"Alo!"
"Barış, oğlum nerelerdesin sen?"
"Kaan sen misin?"
"Yok ebenin amı! Lan oğlum sesimizi de mi unuttun?"
"Bakmadım numaraya, direkt tuşa bastım."
"Özrün kahabatinden beter. Sesimi unuttun mu diyorum? Herif bakmadım kimin aradığına diyor."
"Kaan, küfredemiyorum şimdi, bilahare görüştüğümüzde, en iyi dileklerimi sunacağım."

Patlattı kahkahayı, "Ben de onu diyecektim. Akşam var mı işin? Eğer yoksa üniversite tayfasıyla buluşacağız Nevizade’de. Senin yerine ‘Barış gelir’ dedim."
"Şu patavatsızlığından hiç kurtulamayacaksın. Rakıdayım şimdi. Akşam da içersem, üstümden kamyon geçmişe dönerim."
"İçersin, içersin. İtiraz yok, geliyorsun. Madam Eleni’nin yerindeyiz. 10 kişilik masa ayarladım."
"Kim var kim yok?"
"Bizim tayfa işte."
"Nihal de geliyor olmalı!"
"Oğlum manyak mısın 5 ay sonra evleniyoruz. Tabii ki gelecek. Hem ‘Barış mutlaka gelsin’ dedi."

Yıllarca Yağmur’un hatrına katlanmıştım, yetmiyormuş gibi şimde de Kaan’ın hatrı için katlanacaktım.
"Gelmesem, olmaz mı?"
Sert bir ifadeyle, "Olmaz! Akşam saat 9’da oradasın. Kapattım" dedi ve kapatıverdi.

İlhan Abi telefon konuşmasından anlamıştı, "Akşama da rakı var demek. Bugün benden sana izin. Bitirelim rakılarımızı, gidersin eve, dinlenirsin. Hem biraz şu teklifi düşünmek için fırsatın olur" dedi.
Geri çevirecek durumda değildim. İçimden çalışmak gelmiyordu, sabahtan itibaren.

"Teşekkür ederim. Dinlenmeye ihtiyacım vardı epeydir. Gitmek istemiyorum ama üniversite bittikten bazılarını görmedim bile. Bir yanım gitmek istiyor."
Kadehten bir yudum daha aldım. Tabağın ucunda duran çatalı elime alıp, bir parça patlıcan alıp, ağzıma attım. Yoğurdun tadı ekşi miydi ne? Daha yutar yutmaz midemde bir acıma hissettim.
"Barış, balık ne yeriz?" sesiyle İlhan Abi’yi döndüm, "Lüfer."

Eliyle, şefi çağırdı.
"Lüferimiz var mı?"
"Olmaz mı efendim. Nasıl alırsınız?"
Kızdım. Her şeye o kadar çok kızıyordum ki, kendime de kızdım.
"Izgara olsun benimkisi."
"Yılmaz, bana da aynısından ver o zaman. Bak salatayı unuttuk, şöyle rokası teresi bol bir salata yaptır bize ortaya. Seversin değil mi Barış?"
"Hı hı!"

Yılmaz uzaklaşırken İlhan Abi daha önce beyninde kurup, tasarladığı cümleyi döküverdi ortaya, "Barış, ‘istemiyorum’ dedin ama enikonu düşün, bu müdürlük meselesini. Senin kaygılarını da anlıyorum.
Orhan’la ne kadar yakın olduğunuzu, senelerdir birlikte çalıştığınızı, ona nasıl saygı duyduğunu filan. Hepsini biliyorum, bilmediğimi, bilmediğimizi sanma sakın. Ama senin yaşın itibariyle de, ileriye dönük bir adım atmanın zamanı geldi. Hem sen ‘Orhan Abi varken ben olamam’ diyorsun ama onun ne çok sevineceğini hiç tahmin etmiyor musun? Senden çok mutlu olacak."


Haklıydı, şimdi gidip Orhan Abi’ye anlatsam "Barışım, deli misin sen? Biz unumuzu eleyip, eleğimizi asmaya başladık. Zaten ben buradan çıkınca kardeşimin kitapçısına takılıyorum. Zamanım da yok. Bak kabul etmezsen hakkımı helal etmem" derdi.

Elimdeki rakı kadehiyle oynarken, yüzüne bile bakmadan cevapladım, "Yok, düşüneceğim ama kafamın içindekini soruyorsan, çok niyetli olduğumu söyleyemem."
"Ama düşünürken, sadece bugünü değil, bu meslekteki geleceğini de düşün. Bak İbrahim’i görüyorsun. Yalan yok, senin yarın kadar değil. Üstündeki haber müdürü etiketiyle gittiği yere bak şimdi."

'Etiketinizi sikeyim!'
Çok önemli sanki ya da çok önemsiyorum. Herkesi kendileri gibi görüp, ona gore değer biçmek, tam da size gore davranış. Kalabalığı buldu mu, "Adana Cezaevi'nde şöyle işkenceden geçtik, böyle baskılara karşı koyduk" diye mangalda kül bırakmaz. Şimdi altında siyah jipi, Ulus’taki milyon dolarlık evi, her ay oturtuğu yerden aldığı onbinlerce dolarlık maaşla bana akıl vermeye çalışıyor.
"Eyvallah abi, düşüneceğim merak etme."

Elinde koskoca bir tepsiyle yanımızda beliriverdi garson çocuk. Kayık tabaktaki balıkları büyük bir özenle önümüze koydu. Balıklar fırından yeni çıkmış olmalı ki, üstünden dumanları tütüyordu. Bir anlık da olsa içimi rahatlatmıştı, duyduğum koku.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim efendim."
"Of! Balıklar müthiş leziz görünüyor Barış. Soğutmadan yiyelim, yazık etmeyelim."

Nasıl yeneceğini bilmiyorum ya, bana öğretiyor aklı sıra. Çatalı bırakıp, elimle yemeye başladım. Annemin, "Balık ve tavuk elle yenir oğlum. İleride çatalla yemen gereken yerler olduğu için pek tabii öğreneceksin, nasıl yenmesi gerektiğini. Yine de samimi yerlerde ellerinle ye. Lezzetini daha iyi alırsın hem." sözünü hatırladım.

Samimi bir ortam değildi, hatta tavırlarım ve davranışlarım gayet soğuktu. Fakat çatalle balığın mundar olmasına izin veremezdim. İki elimin parmakları arasına aldığım balığı büyük bir iştahla yiyordum. Ne vakit böylesi tat almamıştım, yediğim, içtiğim şeylerden. Ağzıma büyük bir balık parçasını attıktan sonra tabaktaki soğanın üstüne biraz limon, biraz tuz ekleyerek ısırdım.

"Bakıyorum neşen yerine geldi Barış."
Hah! Ben balığı limon sıkmayarak, tadını kaçırmamıştım, İlhan Abi sağolsun, masanın tadını kaçırmayı başarmıştı. Cevap bile vermeden, yemeye devam ettim. Ellerim yağ içinde kalmıştı, neredeyse nefes bile almadan, balığın soğumasına fırsat vermeden bitiriverdim.

"Abi, izninle bir ellerimi yıkayıp geliyorum."
"Yiyeceksen bir tane daha söyleyelim."
"Bu kadarı bile fazla bana. Çok yedim, tıka basa doldum."

Yerimden kalkıp, restoranın diğer ucunda, daha girişte dikkat ettiğim tuvalete doğru yöneldim. Niye böyle küçücük yapılır, tuvaletlerdeki bu el yıkama yerleri hiç bilmem. Mimari açıdan bir açıklaması olmalı. Sıvı sabunun akmasını sağlayacak düğmeye 7-8 kez bastım. Ellerimden akmaya başlamıştı. Musluğu yukarı kaldırıp, suyun olanca gücüyle ellerime çarpmasını sağladım. Beğenmedim. Yeniden sabunladım, tekrar suya tuttum. Tamamdı bu kez.
Yüzüme de çarptım suyu, buz gibi su tüylerimi diken diken etti. Kağıt peçete koparttım çokça. Ellerimi iyice kuruladım. Masaya baktım, İlhan Abi telefonla konuşuyordu. Muhtemelen sevgilisi ile konuşuyor. Eşiyle konuşsa bu kadar yayılmaz suratı. Beni fark etmesiyle, telefonu kapatması bir oldu. Masaya oturdum.

"Tatlı yeriz değil mi? Bak buranın helvası enfes olur. Sonra uyarmadı deme."
"Tatlıya yerim kalmadı ama bir kahve içerim."
"Yılmaz, bir bakıversene bize."
"Buyurun İlhan Bey."
"Bize birer kahve. Sen helva da yap. Barış’a paket yap. Evde yesin. Söz ettim, nasıl güzel olduğundan. Yeri kalmamış ama evde yer."
"Sağol abi."

Kahvelerin gelmesini bekliyorduk. Bir an once eve gidip, uzanmak istiyordum. Kaan’ı arayıp, gelmeyeceğimi söylesem, kabul etmezdi. Bin tane küfür işit, sonra naz yapsın. Yok, akıl kârı değildi. İyisi mi, olabildiğince geç gidip, erken kalkmak olurdu.

Kahveler geldi, yanında nane likörü vardı. Ne severim. Küçüklüğümde evsahibimiz Agop Amca ile annesi Madam Teyze, annemden kaçıp, ne zaman onlara sığınsam, o minicik bardaklara koyup verirlerdi. Ne güzel insanlardı. Ne zaman nane likörü içsem ya da görsem aklıma ilk onlar düşerdi. Bayramlarda ilk onlara çıkardım, nane likörü ve çikolata için. Mendil arasında verdikleri yüklü harçlık da cabası.
Çok sonraları, Müslümanların bayramlarını neden kutladıklarını sorguladım hep. Sıcacık bir gülümseme yerleşti içime. Bir dikişte içtim likörü, ardından sanki su içermiş gibi kahveyi bitirdim.

"Hesabı alalım biz Yılmaz."
Abi, birlikte ödesek?
"Yok oğlum olmaz. Ben davet ettim. Ne hesabı?"
"Ne diyeyim, kesene bereket."
"Afiyet olsun. Hadi kalkalım o zaman. Seni şirkete götüreyim. Atla arabaya evine git. Akşam için enerji toplarsın, söylediklerimi de düşünürsün."
"Tamam düşüneceğim."

Yılmaz, deri kaplı bir defter arasında hesabı getirdi. İlhan Abi şöyle bir baktı, cebinden cüzdanını çıkarttı. İki tane 100’lük koyup, "Üstü kalsın Yılmaz" dedi. Yılmaz’ın memnuniyeti gözlerinden okunuyordu. Belli ki, gelen hesap ile İlhan Abi’nin verdiği hesap arasında epey fark vardı.

"Teşekkür ederim efendim. Yine bekleriz. Sizi de beyefendi."
Çıktık restorandan, kapının hemen önünde duran arabaya ilk binen İlhan Abi oldu. Bir süre duraksadıktan sonra atladım arabaya. Sessizdik ikimiz de. Şirketten çıktığımızdan beri konuşma isteklisi olmadığını fark edinde, suskunluğa razı olmak zorunda kaldı.
Her şeye karşın, kötü bir adam değildi, hatta iyi bile sayılabilirdi. Değişen insanları sevmediğimden, istediğim türden bir yakınlık kurmadım. Geldik bile, derin bir ‘oh’ çektim. Eve gidecek olmamın verdiği huzur vardı içimde.

Arabayı garaja bıraktı, birlikte yukarı çıktık. Orhan Abi gitmişti bile Kahve sözümü tutamadığım için üzüldüm. Kimseye bir şey söylemeden, çantamı aldım. İlhan Abi odasından bana bakıyordu, elimi havaya kaldırıp, selam mahiyetinde bir hareket yaptım. Kafasını eğdi, kendince onayladı.

Kaç saat olmuş kimbilir uyuyalı? Vücudumda hissettiğim ağırlık yanlızca yorgunlukla ilintili değil. Evet, kabul ediyorum iki yıldan bu yana hiç tatile çıkmamış olmamın payı yok değildi ancak bu bambaşka bir şeydi.
Omuzlarım ve boynum uyarı yolluyordu bana, hiçbirini umursamıyordum. Yanı başımdaki telefonun saatine baktım, 8’e geliyordu. Aslında çoktan çıkmam gerekirdi, hele ki cuma trafiğini düşününce. 'Tıraş olsam mı olmasam mı?', 'Üstüme ne giysem?', 'Arabayla mı yoksa dolmuşa atlayıp mı gitsem?' diye aklımdan bir dolu soru geçti.
Tıraş olmayı atladım, sanki büyük davete gidiyorum, 'Giyin işte her zamanki gibi.' Arabayı da bırakmak en akıllıcası. Alkolü çok yüklenirsem, arabayı oralarda bırakmak istemedim. Kot pantolonumu geçirdim üstüme, bir de kazak, tamamdı işte.
Evden çıkmam gerekiyordu, bense hâlâ oyalanıyordum. Çabucak giyinmeye başladım, aynaya baktım, gayet iyi görünüyordum. 35 yaşında bir adamdan çok, 25-26 yaşlarındaki bir genç gibiydim. Yağmur hep "Bodur tavuk her daim piliçtir" derdi. Bir biçimde tebessüm etmemi başırırdı. Bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen de avuçlarının içindeki elleri…

Duvarda asılı anahtarları aldım, kapıyı çekip, kilitledim. Bu saatte işin gücün yoksa taksi ara. Yürümeye başladım, bir yandan boş taksi bakınıyordum. Hava kararmaya başlamıştı, taksilerin içinde birilerinin olup olmadığını sezemiyordum. Dolmuşların olduğu durağa kadar yürümek en akıllıca şeydi, zaten az bir mesafeydi.
Adımlarımı hızlandırdım, geç kalacaktım, tam istediğim gibi. Labirent gibi bir yol seçmişim, bir sağa, bir sola, tekrar sola döndüm, sonra yeniden sağa. Sarı dolmuşların önündeki kuyruk neredeyse sokağın başına kadar geliyordu. Cuma akşamı ya, herkes dışarı çıkmasa olmaz.
Ertesi gün anlatacak hikâyeleri olacak. Kimi sevgilisinin koluna sarılmış, kimi tek başına bekliyor. Dolmuşçuları idare eden kahyanın yanına gittim.
"Hani şu taksilerden yok mu?"
"Abim iki kişi bekliyorlar, bak hemen şu sokağın içinde bekliyor."
"Eyvallah, sağolasın."

Karşı sokağa girdim, taksi bekliyordu. Hemen ardımdan biri daha yürüyordu. İkimiz de aynı anda karşılıklı kapılardan bindik taksiye. Belli ki, Taksim’e kadar ortada oturmak istemiyordu benim gibi.
"Ne kadar?"
"6 TL, ablacığım."
"Neredeyse iki katıymış."
"Beklerdin ama en az yarım saat" diye sert bir ses tonuyla, hemen yanındaki koltukta outran kadına çıkışınca dayanamadım.

"Birader, ne zaman taksiye binsem, müşteri azarlıyorsunuz. Her önünüze geleni azarlama hakkını kimden alıyorsunuz?"
Suratı kızardı, beklemiyordu.
"Yok be güzel abim. Kötü anlamda söylemedim. Biz de bütün gün direksiyon sallıyoruz. Haliyle sinirlerimiz harap oluyor."
"İyi o zaman, demek bana öyle geldi."

Cüzdanımı çıkarttım cebimden. En büyük paraya baktım, 200 lira vardı. 'Bokunu çıkartmayayım bari' deyip, 100 lirayı uzattım. Tam piç tipli biriydi.
"Yok mu bozuğun be abi?"
Vardı ama bir kez sinir olmuştum, "Yok" dedim sertçe. Sesini çıkartmadı. Bozuk parası vardı, biliyordum. Neredeyse hepsi aynı şeyi yapıyordu.

Berbat bir şarkı çalıyordu radyoda. Kabanımın iç cebindeki müzik çaları çıkarttım, kulaklıkları taktım, çalan The Doors’tan The Crystal Ship’ti. O iğrenç şarkıdan sonra bir nevi rehabilitasyon olmuştu, zihnime. Tahmin ettiğim gibi Cuma trafiği, insanı canından bezdirmeye yetiyordu.
Ağır ağır ilerliyorduk, üstelik şoför, ara sokaklara dalıp, yolu kısaltıyordu. Sahil yoluna çıktık, balık tutanlara takıldı gözlerim. Üstünden ne çok geçmişti, balığa çıkmayalı. 'Mutlaka yapılmalı' listesine eklenen bir şey daha olmuştu. Yenikapı’ya kadar sorunsuz gelmiştik ama ard arda dizilmiş trafik lambaları yüzünden sürekli duruyorduk. Ağır ağır ilerleyerek, Unkapanı Köprüsü’ne gelmiştik. 'En iyisi Tepebaşı’nda inip, yürümek' diye düşündüm. Beklediğimden hızlı gelmiştik.
"Uygun bir yerde inebilir miyim?"
"Tabii ki!"

İçinden ana-avrat-sülale geçen kelimelerle bezenmiş, küfürleri yağdırdığını o kadar iyi biliyordum ki.
"Buyrun! Müsait yer."
Tepebaşı’na gelmeden merdivenlerin başında indim. Genelde yavaş tempoyla yürüyemezdim ama bu kez istemli bir biçimde hem adımlarımı kısalttım hem de ağırlaştırdım. Umarım, gereksiz konuların öznesi olmazdım akşam boyunca. Üstelik sulu, yılık muhabbetleri de çekemezdim. Kalabalık ara sokaklardan itibaren başlamıştı.
İnsanlar birbirine çarpa çarpa, kimse kimseye yol vermeden, karşıdan gelen var mı, yok mu düşünmeden yürüyordu. Böylesi anlarda, üzerime üzerime yüreyen birinin suratının ortasına patlatmayı, istemiştim hep. En azından biri için ders olurdu. Hoş, dayak yeme ihtimalim de vardı, fena olmazdı, sağlam bir dayak yemek. İkisi de aynı yola çıkıyor benim için.

Nevizade’ye yürürken, Yağmur’la İstiklal Caddesi’ni ne çok adımladığımızı, ne kadar vakit geçirdiğimizi düşündüm. Okuldan çıkıp, gelirdik. Bazı zamanlardaysa okula bile gitmeden, sabahtan akşama kadar sürterdik. Yağmur en çok karda yürümeyi severdi. Hele lapa lapa yağdığı zaman, tutmak mümkün değildi. Eldivenleri paylaşırdık, birini o takardı, diğeriniyse ben. Çıplak ellerimizi sıkıca kavuştururduk.
Hep solundan yürürdüm. En büyük takıntılarımdan biri bu. Birlikte yürüdüğüm insanların birinin bile solumda olmasına katlanamazdım. Yağmur yemyeşil gözlerini bana dikip, küçük bir kedi yavrusu bakarak, "Lütfennnn Barış, lütfen. Bir kez olsun ben oradan yürüyeyim" dediğinde, "Vallahi duvara çıkarım yine de solumdan yürümene izin vermem" yanıtını verirdim.
"Keşke yanımda olsaydın da, hep solumdan yürüseydin. Seni 5 dakikalığına görmek için ömrümün tamamını vermeye hazırım."

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -2-

19 Şubat 2011

Özlenen Galatasaray

Çok olumsuz yazıyorum, yazdıkça da tepki çekiyorum. O yüzden yeni başlangıç yapıyoruz.

Zapata; Buffon, Casillas, Cech ayarında olmasa bile birinci kalitenin hemen altında Galatasaray'a yakışan bir kaleci. Hem bugün o kurtarışı görmediniz mi?

Ya defans, defansa ne demeli? Serkan Kurtuluş, yıllardır aranan sağ bek olduğunu her maç üstüne koya koya gösteriyor.

Avrupa kulüplerini peşinden koşturan Servet'e ise toz bile kondurmam.

Unuttum sandınız değil mi? Çağlar kalibresinde kaç tane sol bek var bu ülkede? Bir de eleştirdi herkes "Ulan PAF takımın tamamını verdik neredeyse" diye.

Cana'yı yazmayacağım, Galatasaray'a yakışan bir futbolcu olmadığını her maçta gösteriyor. Bir an önce gönderilmesi gerekir ve o bölgeye Servet kalitesinde bir oyuncu alınması lazım.

Ya o orta sahamız? Futbol değil adeta şiir gibiler. O alanı daraltan ince zekâ ürünü oyunlar, derinlemesine muhteşem ve şairane paslaşmalar, uzaktan çekilen zımba gibi şutlarla, Sabri'sinden Culio'suna Neill'ından kanatlardaki COK'undan Stancu'suna kadar hepsi ama hepsi muhteşem oyunculardan oluşuyor.

Baros'tan özellikle söz etmiyorum. Karaktersiz herif, yakışmaz Galatasarayımıza. Yakında sakız da çiğnemeye başlar. Golcü filan değil, ne pres yapar, ne kafa vurabilir, nu kaleye top gönderebilir.

Evet teknik direktörümüz ise bundan önce başına geçtiği tüm takımları başarıdan başarıya koşturmuş, her gittiği takıma kendinden bir şeyler aşılamış, disiplin abidesi teknik direktörümüz.

"6 aya ihtiyacım var" dedi, 6 ne be Hacı, biz Rijkaard gibi kimsenin peşinden koşmadığı, bugüne kadar tek başarısı Barcelona'ya kupa kazandırmış bir adama bile 67 maç tahammül etmedik mi? Herif Ledesma, Kalstrom gibi futbolcu olmayan adamları istedi. Anla artık ne kadar futboldan anladığını. 6 ay değil 6 yıl kalmalı Hagi bu takımda.

Ve tabii ki muhteşem başkanımız Adnan Polat. Galatasaray'la uğraşmaktan saçlarına ak düşmüş; genç, yakışıklı işadamı portresinden ak sakallı dede kıvamına gelen büyük başkan Adnan Polat.

Ona çok ihtiyacımız var, stat yaptırdı, GS Bonus, GS Bilyoner gibi işlere imza attı. Sportif başarı da er ya da geç onunla gelecek ve ismi Ali Sami Yen'le birlikte anılacak.

Ayrıca yanından sakın ama sakın adaşı Sezgin'i de eksik etmesin. O tezlere konu olacak transferler yapan, o Galatasaray'ı taktikleriyle şampiyon yapan, o genç futbolcunun götünü kokladığında ne olduğunu anlayan, o Galatasaray'ın bir kuruş parasını boşa harcamayan muhteşem insan yani.

Galatasaray artık Bucaspor'la başabaş mücadele ediyorsa, tünelin ucundaki ışık görünmüş demektir.

Bu takımı oluşturan herkese teşekkür ediyoruz.

Ölüm nasılsa madencinin kaderi (!)



Bursa'nın Mustafakemalpaşa İlçesi'nde Bükköy Madenciliğe ait kömür ocağında 19 maden emekçisi grizu patlaması sonucu hayatını kaybetmişti.

2007 yılında çalışma koşullarındaki eksiklikler nedeniyle hakkında 6 ay kapatılma kararı verilen Maden Ocağı tıkır tıkır çalıştırılmış.

Olaydan sonra Enerji Bakanı, madenin yine 6 ay süreyle kapatıldığını açıkladı. 19 işçinin hayatı için 6 ay kapatıldı sözümona. Sonra yeniden faaliyete geçti.

Ölen işçilerle ilgili dava başladı. Önce işçi ailelerine 15'er bin lira verileceği açıklandı. Dava sürecine girildi ya, bir nevi sus payı.

Ardından dava başladıktan sonra "İşçiler suçlu" savunması yapıldı. İnsanlarla dalga geçer gibi maden sahibi Nurullah Ercan, "Sizi kırbaçla mı çalıştırdım?" diyerek üste çıktı.

Ve geldiğimiz noktada tutuklu yargılanan herkes serbest bırakıldı.

Bu ülkede "Adalet mülkün değil zenginin temeli." Sadece bugüne özel bir durum değil, hep böyle oldu. Adalet tecelli olsa bile aradan geçen yıllar, geç gelen adaletin adalet olmadığını gösteriyor.

19 insan, geride bıraktıkları aileleri.

Daha önce 3 kez ceza almış, faaliyetleri hakkında 2 kez durdurma kararı verilmiş madencilik şirketi işlerine devam ediyor.

Nasılsa işçiden çok bulunur değil mi? 19'u ölür, yerine yenileri gelir. İnsanlar işsizlikten kırılıyor, çooook işçi bulunur (!)

Ölen olursa da 'kader' deyip geçeriz. "Bu işin kaderinde ölüm var" ya.

Bu ülkede insanın pul kadar değeri yok.

Ah ulan ah! Şu madenlerden çıkıp, sokaklara iniverseniz bakalım o zaman o koltuklarda oturabilirler mi? Bu kararları verebilirler mi? Gözünüzün içine baka baka üstelik de pişkinlikle "Zorla mı çalıştırdım?" diyebilirler mi?

Gücünüzün farkında bile değilsiniz ama er geç o güç ortaya çıkacak...

18 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -2-


Maslak’a gelmiştim. Aynaya baktım, gözlerim ne durumdaydı acaba? Güvenlik görevlisiyle selamlaştık, arabayı park ettim. Adımlarımı hızlandırdım, manyetik kartı okutup, merdivenleri çıktım.

"Ne olur bugün bitsin bir an önce."

Koridorun sonuna kadar yürüdüm. İçeri girdiğimde, Orhan Abi klavye başında, kafasını kaldırıp olanca içtenliğiyle "Günaydın" dedi. "Günaydın abi. Ne var, ne yok? Var mı patlama, çatlama bir şeyler", "Yok Barışım neyse ki, sakin. Geceden kalanları toparlıyorum."
Sanki ben bir şeyler sormuşcasına devam etti, "Olur tabii Barışım. Yeni başladı işe, çok tecrübeli de değil, eksiği, gediği olacak. Hepimiz yaşamadık mı?"

Gülümsedim. "Bu laf bana mı?", "Yok sana değil. Biliyorsun, senin hakkında düşüncelerimi. Egolarını okşatma seansı istiyorsun galiba."

Orhan Abi ile birlikte çalıştığımız ikinci işyeriydi burası. 'Meslekte onun eline doğdum' desem yeridir. Az uğraşmadı benimle, açıklarımı kapatmak için yaptığım hataları üstlendiği bile oldu. Zaten buraya da, birlikte geçtik. İkimizin de biraz daha fazla paraya 'Hayır' deme lüksü yoktu.
"Ego mu? O kadar okşattım mı be Orhan Abi? Aşkolsun!"
"Takıldığımı bilmiyormuş gibi konuşma da, bak bakalım geceden benim kaçırdığım haber var mı?"
"Dur bir kahve alayım. Sana da her zamankinden getiriyorum"
"Hay yaşa!"

Orhan Abi’nin yanından geçerek, sola döndüm. Merdivenleri birer ikişer adımlarla bitirdim. "Günaydın Mehmet. Keyifler nasıl bugün?", "Aynı" diyerek, büyük bir yılgınlıkla cevap verdi. "Her zamankinden mi?", "İki tane olsun, Orhan Abi’ye de götürüyorum."
Elimdeki kuponlardan 1.5 liralık kopartıp Mehmet’e verdim. "Haydi kolay gelsin". "Sana da abi."
Sıcak kahveler elimi yaktı, iki adım attıktan sonra sağ tarafta duran, masalardan birine bıraktım. Avuçlarıma üfledim, sıcağını bastırsın diye. Yeniden kavrayıp, merdivenleri çıkmaya başladım. Özlem de gelmişti, ona da "Günaydın" dedim, soğuk bir biçimde.
"Orhan Abi, al bakalım kahveni. Ben kahve diyorum, bakma katran işte."

Bıyık altından gülümsedi. "Sağol Barışım" diye de ekledi. Beni sevdiğini biliyordum ama herkese böyle seslenirdi. "Özlemim, Muratım."

Tek başına yaşıyordu, hiç evlenmemişti. Kendi deyimiyle "Nokta atışı" yapıyordu. O kadar çok konuştuk ama nedenini bilemedim, anlatmazdı kendini, dökmezdi ortaya içini. Açıkçası, kimse bir şeyler anlatmadan, sormazdım. Sevmedim, insanlara "Neyin var?" demeyi. Gereksiz, samimi olmayan, öylesine sorulmuş gibi gelirdi bana.

Bilgisayarın başına oturdum ve düğmesine bastım. Bir yandan gazetelere göz gezdiriyordum. Her zamanki gibi iç sıkıcı, bunaltıcı, insanın tadını kaçıracak cinsten sevimsiz haberlerle doluydu sayfalar. Sağa-sola serpiştirilmiş kadın vücutları da cabası. Bir habere takıldı gözüm. Nişanlı çift, Bolu’da TIR’la çarpışmış, ikisi de ölmüştü. Başlığına baktım, "Acı tesadüf." Her ikisi de, annesini trafik kazasında kaybetmiş. İçimden bir şeyler akıp gitti o an.

"Oooo abicim, biz sana ne dedik, sen öyle ekrana bakıyorsun, boş boş. Şu geceden kalmalara bakıversene Barışım" sesiyle irkildim.
"Pardon be abi. Elektrik faturasını ödedim mi, ödemedim mi onu düşünüyordum" diye, aklıma gelen ilk yalanı söyledim.

İnanmamıştı, "Bilirim ben o faturaları."

Ajansları hızla tararken, arada Orhan Abi’ye, "Şu var mı, bu haber bizde var mı?" diye sordum. Üç soruma da "Var" yanıtını alınca, "Abi hepsini temizlemişsin, ne diye beni yoruyorsun sabah sabah" diyerek, tatlı tatlı çıkıştım.

"İzin ver de, aşağıya inip, boğazımdan birkaç lokma geçireyim."
"Git hadi git. Başımın belası."

Mutlu olmuştum 'başımın belası' deyince. Oldum olası böylesi cümleleri sevmişimdir. Hiç sıcak gelmezdi, içinde vıcık vıcık sevgi kelimeleri barındıran cümleler.

Bir kez daha aşağıya indim, "Mehmet, bana oradan iki tane zeytinli poğaça verir misin?" Yeni yeni moda olmaya başlayan, poşet benzeri eldivenleri, ellerine geçirdi. İkisini birden kavrayıp, kâğıt tabağın içine bırakıverdi.

"Kahve de vereyim mi?"
"Yok be Mehmet. Şu taze sıkılmış ama taze olduğu şüpheli portakal sularından verir misin?"
"Abi bir şey söyleyeyim mi sana? Senin kadar kibar adam zor bulunur vallahi. Bir şey isterken bile kibar kibar konuşuyorsun. O yüzden acayip seviyorum seni."

Kahkahayı patlatıverdim, kaç günden beri ilk kez böylesine gülüvermiştim.
"Ulan Mehmet bana da kibar dedin ya, helal olsun sana. Bilmiyorsun sanki, ağzım ne kadar bozuk."

"Yok abi, ağzın bozuk, orası ayrı. Ama ben dikkat ediyorum, masan silinirken bile, o kadar işinin arasında ‘Teşekkür ediyorum’ diyorsun. Sizin orada, seninle Orhan Baba'dan başka kimse öyle teşekkür, meşekkür etmiyor."

"Kendimi bana sevdirmeye çalışma Mehmet, başaramazsın.

Oturdum, gaz odası şeklindeki sigara odasına. İçeriye sinmiş sigara kokusundan ben bile tiksindim. Pencerelerin açık olmasına karşın, benim gibi birine bile sigaradan nefret ettirebilecek bir kokuydu. Tabağın içindeki poğaçalardan birini elime aldım. Her ısırdığımda, boğazımda düğümleniyordu lokmalar.
Portakal suyunu, bir çırpıda içiverdim. Mehmet’in kâğıt tabağa iliştirdiği peçeteyle ağzımı silip, gömleğimin cebindeki sigaya ve çakmağı çıkarttım. İnsanlar yavaş yavaş Mehmet’i sıkıştırmaya başlamıştı. Kalabalıklara olan nefretim böylesi zamanlarda daha artıyordu.

Sabah kahvaltısı yapmak için kafeteryada bekleyenlerin yüzlerine bakıp, o an ne hissettiklerini tahmin etmeye çalışıyordum. Yağmur’la oynardık bu oyunu. Otobüste, okulda, yürürken, birden soruverirdi Yağmur, "Şu karşıdan gelen kadına bak. Ne düşünüyor sence?"

"2 çocuğu var, biri hayatında bezdirmiş kadını"
"Hayır, şaşkın. Evde eşiyle kavga etmiş. Şimdi işe gidiyor. Akşam, acaba çok mu ağır konuştum, adamın üstüne çok mu gittim diye düşünüyor."
"Sağlam yazdın Yağmur. Sen okul bitince reklam işine gir. Ya da olmadı film senaryosu yaz."

'Reklam' kelimesini biraz da dürtmek için söylemiştim. Yoksa ne çok nefret ettiğini biliyordum.

"Reklam mı? Offf Barış, ne kadar sevmediğimi bilmiyor gibi reklam deyip durmuyor musun? İşte tam o zamanlar deliriyorum. İkimiz de gazeteci olacağız, ben hayat planlamamızı şimdiden yaptım."
"Yok canım, belki ben istemiyorum."
"Tabii tabii, ben de pamuk prensesim."
"Hayat planlamanda neler var? Bileyim de ona göre hareket ederim."
"Hepsi olmaz. Ama kısa özet geçeyim. Okul bittikten sonra ikimiz de çalışmaya başlıyoruz. Aynı gazetelerde değil. Birbirimizi o kadar fazla görürsek, benden sıkılabilirsin."
"Senden sıkılmak mı? Aptalsın sen."
"Niye? Sıkılmaz mısın?"
"Saçmalama, senden sıkılmayı aklıma bile getirmedim, bugüne kadar. Hayatımın sonuna kadar birlikte yaşamak istediğim, tek insansın."
Öpücük kondurmuştu yanağıma, bu cümleden sonra. Sokağın ortasında sıkı sıkıya sarılmıştı, hiç bırakmamacasına.
"Benim de bir tanecik sevgilim. Yaşlı, huysuz, iki aksi ihtiyar olduğumuzda bile, seni yanımda istiyorum."

Sigaranın sonuna geldiğimi, elimdeki sıcaklıktan hissettim. Ayaklarım beni yukarıya doğru götürmeye başladı, beynimse çivi gibi sabitlenmişti, tek bir şeye.
Son basamağı çıkıp, kafamı sağa doğru çevirdiğimde, neredeyse herkesin geldiğini gördüm. "Herkese günaydın" dedikten sonra yerime oturdum. Bir-iki cılız 'günaydın' sesinden sonra İlhan Abi, "Barış bir bakacak mısın bana" diye, odasına çağırdı. Yerimden kalktım, koridorun hafif çaprazındaki odasına gittim.
"Efendim İlhan Abi."
"Barış, seninle ne vakittir konuşacağım, bir türlü fırsat bulamadım. İstersen öğlen birlikte yemeğe gidelim."
"Tamamdır abi, nasıl istersen."
"E, peki o zaman ben sana haber veririm, bir öğlen rakısı yapalım, bokunu çıkartmadan."
"Eyvallah abi, haber vermeni bekliyorum."

İlhan Abi, genel yayın yönetmenimizdi. 12 Eylül döneminde içeride yatmış, solculuğunu şimdilerde sadece kelimelere bırakmış ama insaniyetli bir adamdı. Bütün gün odasında oturur, arada yanımıza gelip "Şu Filipinler’deki sel haberine, doğru düzgün bir fotoğraf koyun" türünden, son derece gereksiz uyarılar yapardı. İyi bir ekip kurmuştu ve bunun bilincindeydi. O yüzden de, kimsenin işine karışmazdı. Zaten o olmasa bile, -ki olmadığı zamanlar az değildi- işler yerli yerinde ilerliyordu.

'Acaba ne konuşacak' diye geçirdim içimden. Serdar, "Barış, şu enflasyon rakamları açıklanacak, sen alabilir misin onu? Biliyorum ekonomi haberi sevmezsin ama elimde TÜSİAD’ın önemli bir açıklaması var." deyince, isteksizce "Peki" kelimesi çıktı ağzımdan. Yine aynı zırvalıklarla doluydu, 'Ülkenin istikrarı ve geleceği için' cümlesiyle başlayıp, 'Toplumun her kesmi, taşın altına elini sokmalı'yla biten, artık ezbere alınmış ve neredeyse kelime kelime aynı cümlelerle örülmüş bir basın açıklaması.

Söylene söylene, haberi yaptım.
"Tamamdır Barış."
"Abi eline sağlık, teşekkür ederim. Bir kahvemi içersin."
"Rüşvetle mi iş yapıyoruz lan?"
"Olur mu öyle şey hiç?"
"Peki peki tamam. Akşama doğru içerim kahveni, madem öyle."

Kulaklığımı kulağıma geçirip, bir yandan da haberleri yapmaya başladım. Bu işe gece çalışmaya başladığımdan, kulaklıkla çok iyi birer dost olduk. Bazen müzik dinlemeden, çalışamadığım zamanlar bile olurdu. Deep Purple’dan Perfect Strangers’dı çalan.

Yağmur’un evindeydik, 7-8 kişi. Üniversite ve çevresinde afiş çalışması yapacaktık. Kendinizce stratejik bulduğumuz noktaları belirliyorduk, Yağmur’un ev arkadaşı Nihal her zamanki ukala tavrıyla "Kim görecek ki bunları. Siz yapıştırdığınızla kalacaksınız sadece" deyince Yağmur’la göz göze geldik. İstanbul’da tek doğru düzgün arkadaşıydı. Bir yıl süren yurt ızdırabından sonra tanışmışlardı.
Biliyordu sert bir kelime ile başlayıp, Nihal’in gözyaşları ile sonlanacak cümle ile bitireceğimi. Gözlerinden "Ne olur bir şey söyleme" dediği anlaşılıyordu.Garip bir iletişimimiz vardı Yağmur’la.İkimiz de, birbirimize söylemek istediğini o an anlayıveriyorduk.

Yağmur hemen atıldı, "Kim kahve, kim çay ister?" Bülent, Özgül, Nihal ve şimdi ismini bile hatırlamadığım bir kız çay istedi. Yağmur, Kaan ve ben, birlikte çokça kahve içtiğimizden, artık biliyorduk. Yağmur elimden tutarak, "Yürü, boş boş oturmak yok. Bir işe yara bari" dedi.

Mutfağa yürürken, ancak benim duyacağım şekilde, "Lütfen Barış, Nihal’ye yeteri kadar tartıştınız. İkinizi de sevdiğimi biliyorsun."

Bakışlarımdaki, ifadeyi sezmiş olacak, odadakilerden uzaklaşmamızın da verdiği rahatlıkla daha yükses sesle, "Şapşal senin yerin ayrı. Her seferinde hatırlatmam mı gerekiyor? Sanki bilmiyormuş gibi davranmaktan vazgeç."
"Off Yağmur, aklımın ucundan bile geçmedi."
"Bilirim, ben o aklından geçmeyenleri. Sevmediğini ve rahatsız olduğunu her hareketinden belli ediyorsun."

Öyleydi, hiç sevmiyordum. Tipik lümpen tavırları vardı ve bu benim çileden çıkmam için yeterliydi bile. Sadece Yağmur’un hatırı için katlanmak, zaman zaman beni yoruyordu.
"Su ısındı galiba. Kahveleri sen koy, ben çayları hazırlarım."
"Peki."

Bozulduğum her halimden belliydi. İçimi, birkaç kelime söyleyememin sıkıntısı basmıştı. En garip huylarımdan biri sayılmazdı fakat taşı gediğe oturtamadığım zaman içimden küfürler savururdum kendime.

"Tamam dedim ama değil mi Barış?"
Ses tonundan, sevgilisini değil de, çocuğunu azarlar izlenimi edinince, "Yağmur, don lastiği gibi uzatmayalım istersen. Sırf senin hatırın için tek kelime etmedim. Sikindirik bir karı için çocuk gibi azarlanmayı da çekemeyeceğim, kusura bakma" dedim.

Yüzü düştü birden. Birkaç saniye önce dünyanın en güzel gülümseyen kadınının yüzünü bu hale getirdiğim için, kendime 'Hay amına koyayım senin. Değer miydi?' diye kızdım.

"Yağmur, özür dilerim, kırmak istemedim. Bir an için, o salak yüzünden laf işitmek ağrıma gitti."
"Barış, Nihal’ı sevdiğimi ve buradaki tek dostum olduğunu biliyorsun. Üstelik hâlâ laf söylüyorsun. Bana ‘don lastiği gibi uzatma’ diyen adam, şu konuyu iki yıldır uzatıyor, hatta üç bile sayılır."
"Tamam bir daha açılmayacak bu konu. Ama once sen gülümse."
"Bu kadar şeyden sonra öyle pat diye gülümsememi bekleme. Beni, senden fazla tanıyan bir kişi daha yok. O yüzden suratımı astığımda hemen sırıtamıyorum" dedi, tüm ciddiyetinle.
"Gülümsemeyeceksin yani? İyi o zaman bunu sen istedin. Şimdi camdan çıkıp, bağırmaya başlarım ‘Bana tecavüz eden yok mu? diye."
Gülümsedi, ardından sıkıca sarıldı, "Bir ömür boyu seninle ne yapacağım? Yarı deli, yarı çocuk bir adamla geçer mi zaman?"
"Geçmez, boşuna mı ben erken öleceğim diyorum sana!" cümlesinin ağzımdan çıkmasıyla, pişman olmam bir oldu.
"Barış, senin bu ölüm merakın, bizi ayıracak tek engel farkındasındır umarım."
O kadar çok ölümden söz ediyordum ki. Önceleri şakayla karışık cümlelere artık ben de inanmaya başlamıştım.
"Tamam, tamam. Ölüm filan yok. Ne ölümü ya. Daha kaç yaşındayız. Oooo, evleneceğiz, iş-güç sahibi olacağız, Eylem doğacak, okula yazdıracağız, ilk erkek arkadaşını pataklayacağım, ikincisi de.."
Kahkahaları, içeriye kadar gitmişti, Kaan’ın sesini duyduk, "Neler oluyor orada?" diye her zamanki zevzekliği ile takıldı.

Yağmur gözlerimin en derinine bakarak, "Biliyor musun? Şu karşımda duran adama sırılsıklam aşığım. Durulmayan bir fırtına gibisin. Bir an beni çok kızdırıyorsun ama aradan saniyeler bile geçmeden kahkahalar atmamı sağlıyorsun. Hayatımdaki en doğru karar seninle birlikte olmamdı" deyince, dudaklarına yapıştım.

Avuçlarımın arasına aldığım yanaklarını tutarak, hiç bırakmamacasına öptüm. Sinsi bir hırsız gibi, dili dudaklarımın arasından geçip, dilime ulaştı. 10 saniye kadar öylece kaldık, geri çekilen Yağmur oldu.
"Deli içeride kaç kişi var. Yürü hadi kahveleri al da gel."

Lan siz komik misiniz?

"Elinizi vicdanınıza koyun, 8 yıl önceki Türkiye'yle bugünkü Türkiye'ye bakın. Demokrasi kalitesine bakın, kararınızı öyle verin. 8 yıl önce dile dahi getirilemeyenlerin samimiyetle tartışıldığı bir Türkiye var. Talimatla manşetler atılırken, -o gazetelerin patronları bunu bize bizzat söylüyorlar, talimatla manşetler attık diyorlar- bu dönemde böyle bir şey geliyor mu bizden? Nedir o zaman bizimle alıp veremediğiniz?"



Bu karikatür hangi talimatla yapıldı?


"Gazeteci yazar Orhan Miroğlu'na yönelik tehditler faşizm değil de nedir? Basın özgürlüğün aleni bir tehdit değil de nedir? Oda TV'yle ilgili bu kadar sahip çıkma gayreti içinde olanlar, niçin Mehmet Metiner, Orhan Miroğlu için kalemlerinizi konuşturmuyorsunuz?"



Bu manşet atılırken, siz neredeydiniz?

"Sayın Kılıçdaroğlu, TSK'ya hakaret eden, sadece 'kartondan kaplan' demekle değil, aynı zamanda 'ABD'nin içini oyduğu' diye ifade eden genel başkan yardımcınızla ilgili hangi işlemi yaptınız?"



Bülent Arınç, "Bu orduyla iyi ki savaşa girmemişiz" dediğinde, siz ne tepki verdiniz?

"CHP yaklaşan seçimlerle birlikte ‘popülist’ vaatler vermeye başladı"



Bu 'yardım'ların kaynağı nereden geliyor? Dağıttığınız, televizyonların, çamaşır ve bulaşık makinelerinin, kömürlerin kaynağı nedir? Açıklar mısınız.

"Çorum’a git, Sivas’a git, Kahramanmaraş’a git, Gazi Mahallesi’ne git, kanlı 1 Mayıs’ın yaşandığı Taksim Meydanı’na git, oralarda, aradığının izlerini bulursun."



Sivas'ı gerçekleştirenlerle aynı partide siyaset yapmadın mı? Gazide kurşun sıkanlara "Rejimin teminatı" demedin mi?

"Sokak sokak direnme çağrısı yapan milletvekillerinizle ilgili nasıl bir işlem yaptınız?"



Mısır'da sokak sokak direnenler için ABD'den aldığınız telefon sonrasında "Halkın halkı talepleri dikkate alınmalı" demediniz mi?

Şu an Bahreyn'de, Libya'da, İran'da, Ürdün'de sokaklara çıkan ve öldürülen halklar için neden bir tepki vermiyorsunuz? Yoksa ABD'den yeni bir telefon gelmesini mi bekliyorsunuz.

Irak'a ABD askerleriyle omuz omuza savaşmak istemediniz mi? Askerlerinizi Irak'a göndermek istemediniz mi?

Lan siz komik misiniz?