25 Mart 2011

Fakir Baykurt bugünleri yazmış bize


BİR UZUN YOL

Bir uzun yol inişli yokuşlu, derelerden geliyor
bir uzun yol dikenli taşlı, zorluklarla uçurumlarla dolu uzaklardan geliyor
bin yılların bataklıkları, yüzyıllar ne canlar yuttu
yağmurlar döküle döküle,sular kıvrıla büküle,sel yatakları yarıntılar
gene de duruldu gökler,günlük güneşlik oldu dünya
ilkeldi ama kardeşlikti, avı kuşu bol dağlar, dallar yemiş yüklü
çok uzaklardan uzaklardan geliyor, haramın adı yoktu kondu
avlandı, alındı, satıldı insanlar,gün 18 saat boyundurukta
Spartaküs’le birlikte Roma’ya yürüdüler,mevsimler boyu kollarda zincir
atlarla birlikte kırbaç altında, beyler konakta, çiftçiler yarıcı eski çağlardan, ortaçağlardan geliyor
ne çıkması kolaydı, ne inmesi, dağlara yukarı dolana dolana
günler aylardan uzun zindanda, aklın sürekli tutuklandığı çağlar
güneşin önünde kara bulutlar, haydin sefere sefere derdi büyük annem
uzayıp giden kulluk yılları, düzen güçlülerin düzeni
ne askerlikler, seferberlikler biter, ne sorgular işkenceler
baş eğmeyen asılır, çarşıları dar ağaçları doldurur.
birbiri ardına ipte çarmıhta kurbanlar, düşüneni konuşanı öldüren teraziler
motorize polis örgütleri, teli telsizli jandarmalar
gün görmeyen hücrelerden ayazı bol koğuşlardan geliyorum
gidecek gidecek bu yol duruşu yok
kimi zaman denizlere varacak,yolcular kulaçlayıp aşacak dalgaları
varsın kıyılar bataklık olsun, dağlar kanlı dikenli olsun
durmadan ulusun çakallar, binbir tuzak kursun haramiler
kim çıkarsa çıksın önüne, kim keserse kesin engellerle
varacak insanlık toplumuna, sende bende orada olacağız herkesle
bitmiş senin benim kavgaları, bitmiş sorgular işkenceler acılar yok ayrılıklardan
ne çalışmanın köleliği, ne işsizlik cehennemi
ne beylik ne paşalık, bir büyük sofrada kurulmuş insanların kardeşliği
tokluğa özgürlüğe içeceğiz şaraplarımızı akşamında
yüzyıllardan binyıllardan, nice yiğit canların kurban gittiği bu büyük yol uzaklardan çok uzaklardan geliyor.

Tam da şimdi konuşma zamanı

Dün ne oldu?

Arama yok…
İnceleme yok…
Basılma yok…
Peki ne var?
2011 yılında savcı kararıyla bir yayınevinde,
bir ofiste, bir evde ve bir gazetede
‘basılmamış bir kitap avı’ var…
Dijital çağda basılmamış bir kitaba mahkeme kararıyla yasak var...
Başka söze gerek yok!
Eyüp Can

Genel Yayın Yönetmeni olduğun gazete basılacak, gazetenin yazarının elindeki bir kitap kopyası imha edilecek ve sen "Başka söze gerek yok!" diye, kendince tavır göstereceksin.

"Başka söze gerek var!" Hatta tam da zamanıdır başka sözlerin. Söylenmemiş sözlerin, söylenmeye cesaret edilemeyen sözlerin, söylenemeyen sözlerin tam zamanıdır.

Ama cemaat çemberinden geçmiş, o koltukta hangi pazarlıklarla oturduğu belli olan bir adamın başka bir şey söylemesi de beklenemez.

Türkiye'de eylemler, kelimeler, cümleler, düşünceler yasaklanıyor ve biz "Başka söze gerek yok!" diyorsak, söyleyecek başka söz bulamadığımız içindir.

Herkesin söylemesi gereken sözler olmalı, söyletmeyenlere, yasaklayanlara inat. İpin ucu kaçıyor, sonra yakalaması zor olacak.

24 Mart 2011

Özgürlük tüm onursuzların hakkıdır artık


Polis tutuklu gazeteci Ahmet Şık'ın "İmamın Ordusu" kitabının taslağını imha etmek için Radikal Gazetesi'ni basıyor.

Evet yıl 2011, daha birkaç ay öncesine kadar darbecilerle hesaplaşma sözü veren hükümetin Başbakanı'nın ağzından düşürmediği "Benim polisim" tırnağı içindeki polis, bir gazete binasını basıyor.

Gazete binalarını basmak, sosyalist basın için alışılageldik bir, rutin bir işlemdir fakat bu kez basılan gazete ulusal yayın yapan sermayeye ait bir gazete.

Polisin amacı daha basılmamış bir kitabın, basını engellemek. Hatta kimde kopyası varsa onu imha etmek. Bunun için gece saatlerinde de kitabın basımının yapılacağı yayınevini iki kez basıyor.

Sözümona kitabın tüm doküman ve nüshalarına CMK 121, 122, 123/2 124, 127 uyarınca el koyuyor.

Ülkenin başbakanı daha 10 gün önce "Bizim dönemimizde hangi gazetenin manşetine karışıldı" diyerek, ülkede herkesin gözünün içine baka baka yalan söylerken, bir yandan da "Türkiye'de gazeteci kisvesi altında ne tür kirli oyunlar oynandığını, medyanın terör örgütlerine nasıl değirmen altından kirli su taşıdıklarını görmelerini istiyorum." diyerek, yargı süreci devam eden bir dava sonuçlanmadan bazı gazetecileri terör örgütlerine yardım ettiğini savunuyor.

Darbelerle hesaplaştıklarını söyleyenler; yaklaşık 5 yıldan bu yana kendi sivil darbelerini planlamakta ve uygulamaktadır. İşin garibi bu ülkede, kendine sosyalist, aydın diyen birtakım çevrelerin de bu darbeyi bilinçli ya da bilinçsiz desteklemektedir.

Kitapların yakıldığı dönemlerin geçtiğini düşünüyorduk oysa kitaplar basılmadan suçlu duruma gelmiş ve devlet tarafından imha edilir hale gelmiştir.

Gazeteciler, birer birer terör örgütü üyesi olmakla suçlanıp, ülke için tehdit oluşturma suçlamasıyla karşı karşıya ve tutuklanmaktadır.

İktidar karşıtı milletvekilleri, alanlarda gaz bombaları, basınçlı sularla püskürtülmektedir.

Ülkede her türden muhalif ses, polis ve devlet baskısıyla dayak, gözaltı ve tutuklamalarla karşı karşıya gelmektedir.

Üniversiteli gençler, sadece pankart açtıkları için haklarında yıllarca hapis istemiyle dava açılmakta ve hapishane köşelerine terk edilmektedir.

Ve biz bu olan biten her şeyi sıradanlaştırıp, hayatımıza devam etmekteyiz.

Aslında şu tüm olan bitene en iyi örnek, bugün gazetesine baskın düzenlenen, arkadaşının kendisine verdiği kitabın nüshalarını vermediği taktirde "Terör örgütüne yardım ve yataklık" suçundan hakkında işlem başlatılacağı söylenen Ertuğrul Mavioğlu'dur.

Ne demişti Ertuğrul Mavioğlu bundan birkaç yıl önce; "Türkiye Ergenekon davasıyla bağırsaklarını temizliyor."

Bugün muhtemelen Ertuğrul Mavioğlu, o bağırsakların bir parçası olup olmadığını ciddi anlamda sorgulamaya başlamıştır.

Evet yıl 2011 ve Türkiye'de kitaplar hâlâ yasaklı, örgütsel doküman ve imha edilmesi gereken tehlikeli bir materyal.

Ne demişti Başbakan Erdoğan referandumdan önce, gözyaşları içinde devrimci ve ülkücüleri anarken, "Darbelerle ve darbecilerle hesaplaşmak için referandumda evet oyu istiyoruz."

Sivil darbe ve sivil darbecilerle hesaplaşmak için Türkiye'nin önünde son bir şans olarak sandık konulacak. Herkes gayet iyi biliyor ki, Türkiye'de sandık hiçbir zaman çare olmadı ve yine olmayacak.

Durmak yok, yola devam. Demokratikleşiyoruz ve bağırsaklarımızı temizliyoruz. Öyle değil mi "yetmez ama evetçiler!"

Yetmeyecek, göreceksiniz. Bu kadarla sınırlı kalmayacak. Takke düştü kel göründü. Siyasal iktidar, toplumdaki her tür muhalifi içeri atmak için elinden geleni ardına koymayacak. Ergenekon denen dava, minik bir kartopundan çığ haline ilerliyor. O çığın altında çok kişi kalacak.

Kimler mi o çığ altında kalmayacak?

Onursuz korkaklar,
biat edenler,
köşeye çekilip izleyen gurursuzlar,
ve iktidarın vazgeçilmez destekçileri.

Bunlardan biri olmayı içinize sindiriyorsanız, 'Özgür ve demokratikleşen Türkiye'nin sokaklarında rahat rahat gezebilirsiniz. İsterseniz 70 yaşında tecavüzcü olun, isterseniz insanları boğazlayan, diri diri toprağa gömen Hizbullahçı olun. Sakın korkmayın çünkü özgürlük sizin hakkınız.

Onurunu koruyanlar için hapisane köşelerinde mutlaka bir yer ayırtılacaktır, endişe etmeyin.

23 Mart 2011

Sabahat Tuncel'in tokadı


Kendimi anlatmak zorunda kaldığım zamanlardan hoşlanmıyorum ama sanırım şu "Eline sağlık Sabahat" yazısından sonra bir kez daha anladım ki, bir biçimde durumu anlatmam gerekir.

Baştan belirteyim, bunu milyon kez yazdım, kimsenin beni okuması gibi bir zorunluluk yok. Çünkü birileri okusun diye yazmıyorum. Birileri okusun diye yazsaydım, emin olun şu aşağıda gördüğünüz takip listesi dört haneli olur, her gün gelen giden insan sayısı dört haneyi de geçerdi.

Kendi kendime iç döküyorum burada ve bu iç döküş sırasında rahatlıyorum. Nedeni, niyesi bana kalsın.

"Eline sağlık Sabahat" yazısında anlatılmak isteneni götünüzden anladığınız için ya da daha doğru bir ifadeyle götünüzden anlamak için büyük çaba harcadığınız için olayın özünü anlayamıyorsunuz bile.

Ülkede varolan -varolandan kastım Akp iktidarı değil, genel Cumhuriyet tarihi dönemidir- şiddete bugüne kadar kimse tepki vermeyecek, işkenceleri görmezden gelecek, cezaevinde yakılan insanlar hafızasında yer bile etmeyecek, polisin-askerin her türden sergilediği tavrı eleştirmeye korkacak ama iş bir Kürt milletvekili polis tokatlayınca ülke ayağa kalkacak.

Neden? Çünkü toplumun çok ufak bir kısmı dışında herkesin vurduğu, eleştirdiği, aşağıladığı, yargıladığı insanları vurmak kolay. Onları eleştirmek, ağzına geleni söylemek en uygulanabilir olanı. Öyle değil mi?

Götünüz yemiyor çünkü bu toplumda şiddet sergileyen çoğunluğa, erke baş kaldırabilmek. Herkesin vurduğuna, herkesin aşağıladığına, bir tekme de sizin tarafınızdan atılması daha rahat.

Sabahat Tuncel'in o hareketi, sadece bir polise atılmış bir tokattan ibaret olduğunu sanıyorsanız, kat etmeniz gereken çok yol var önünüzde.

O tokadın anlamı; annesi, ninesi, ezilmiş bir kadının ataerkil toplumda erkeğe isyanıdır.

O tokadın anlamı; kendisini çocukken ezen, kendisini okulda ezen, kendisini sokakta ezen, kendisini gençliğinde ezen ve hatta kendisini milletvekili bile olduğunda ezen devlete karşı atılmıştır.

O tokadın anlamı; köyünde bok yedirilen, kocasının yanından alınıp tecavüz edilen, asker jipine bağlanıp köyde herkese ibret olsun diye gezdirilen, keyfi olarak okuldan çıkan çocukları karakollara alıp işkence yapan, hapisanelerde kafası tuvalete sokulan, götüne cop sokulan Kürt halkının 'yeter' demesidir.

O tokadı hâlâ başkomisere atılan tokat olarak algılıyorsanız, kimseyle oturup da bunu tartışmam bile.

Burada kaç tane delikanlı kadın-erkek şu yazıyı okuyup "siktir git" deyip de, BDP'li Sevahir Bahadır'ın ayağı kırılırken tepki gösterdi.

Kaç kişi Batman'da neler yaşandığını biliyor? Kaçınız gazla boğulan milletvekilleri için "Olur mu böyle şey?" dediniz?

İsteyen kabul etsin, isteyen etmesin; ilkokuldan bu yana devletin resmi olarak pompaladığı faşizm çizgisindeki milliyetçilik damarlarınızda dolaşıyor. Beyninizde bir yerlerde Kürt derken bile tüyleriniz diken diken oluyor. Bir yanınız onlara hak vermek istese de, diğer yanınız hemen susturuyor o akil sesi.

Kendisinin muhalif olduğunu söyleyip de, o tokadı eleştirenler, Sabahat Tuncel attığı için mi, Sabahat Tuncel Kürt olduğu için mi eleştiriyor önce bir onu düşünsün.

Sabahat Tuncel değil de, o tokat bir öğrenci eyleminde öğrenci tarafından ya da memur eyleminde memur tarafından atılsa "Eline sağlık" der miydiniz, demez miydiniz?

Hah! İşte ırkçılık dediğiniz şey tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Şu yukarıdaki fotoğrafa bir bakın. Bu insanların üstüne basacaksın gazı, basacaksın tazyikli suyu, basacaksın boyalı suları sonra hiçbir şey olmamış gibi kaçıp gitmelerini ya da boyun eğmelerini bekleyeceksiniz.

Kimse kusura bakmasın ama boyun eğmek onurlu hayvanların bile yapacağı şey değildir.

Ve yine kimse kusura bakmasın, her şeye sessiz kalıp, bir köşede sinip, bir Kürt kadınının polise attığı tokadı eleştirmek, benim adıma faşistlikten başka bir şey değildir.

Bütün dünyadan ayrı da düşünsem, kimse hak vermese de, umrumda bile değil. Böyle düşünüyorum ve düşünmeye devam edeceğim.

22 Mart 2011

Eline sağlık Sabahat


Şiddetin tanımı nedir? Şiddet, kimin tarafından uygulanmasına göre değişir mi?


Polis, eylemdeki öğrenciyi 3 kişiyle yere yatırıp, ayaklarıyla boğazına ve kulağına basarsa şiddet değil!


Anayasal hak olarak sokağa çıkan öğrenciye derdest etmesi şiddet değil!


Gencecik çocukları yaka paça yerlerde sürüklerken şiddet değil!


Kaldırımlara dayayıp, nefes bile alamaz noktaya getirene kadar suratına basmak şiddet değil!


İtfaiye hortumu gibi çocukların üstüne, savaşta bile kullanılması yasak olan kimyasal gazları kullanırken, şiddet değil!


Kız, erkek demeden sokaklarda dayak atmak, genç kızların karınlarına tekme atarak bebeklerini düşürmek şiddet değil.


Devletin üstlerine çektiği üniformalara dayanarak, herkese saldırgan tutum sergilemek şiddet değil.

İşçiye, emekçiye, memura gazı basmak, suyu sıkmak, tekme atmak, şiddet değil!



Ama milletvekilinin polisi tokatlaması şiddet!

Yok ya! Şiddet şiddeti doğurur, bunu birilerinin Nurcu, Fethullahçı, tarikatperver polise ve onun kollayıcı devletine anlatması gerekir.

Ne kadar şiddet uygularsanız, daha fazlasını karşınızda bulursunuz. Çok doğal bir tabiat kuralıdır bu. Hatta fizikte etki-tepki prensibiyle de açıklayabiliriz.

Polis ne zaman şiddet uygulamaktan vazgeçer, o zaman Sabahat Tuncel'in yaptığına 'şiddet' deriz.

Ama polis ülkenin her yerini ringe çevirdiği sürece, Sabahat Tuncel'e 'eline sağlık' deriz.

19 Mart 2011

Bu gurur hepimize yeter de artar bile



UEFA şampiyonluğundan, desibel rekoruna.
Galatasaray'ın resmidir şu desibel rekoru hikâyesi.
Övünülecek başka şey kalmadı çünkü.

Sezon başı 3 kupa, birkaç hafta sonra 2 kupa, lig bitmeden tek kupa, Şubat ayında "Şampiyonu biz belirleyeceğiz", Mart ortasında desibel rekoru.

Önümüzde Nisan var; tribünden en iyi rakı şişesi gönderen özel ödülü, Nisan ortası sahaya en ilginç materyali atana jüri özel ödülü, Mayıs başında Florya'yı en iyi basan taraftar ödülü, Mayıs ortasında kapanan stadın yeniden açılması şerefine stadı en farklı biçimde kapatma ödülü, Haziran başında da en iyi başı tutma ödülüyle sezonu kapatırız.

Haziran gelir ne mi olur? Drogba gelir, Volkan Şen gelir, Kallström gelir, Arda gider mi gitmez mi papatya falı açılır, Diarra gelir, Kalou gelir. Eylül'e kadar Galatasaray'da transfer bitmez. Eylül gibi iki fason yabancı transferi, üç yerli, iki kızılderili ile sezon kapatılır.

2 kupa hedefi ile başlar, kısır döngümüze yeniden kaldığımız yerden başlarız.

Vay lan, desibel rekoru kırmışız. Rekora bak 1 Ekim 2000'den bu yana kırılmamış. ABD'de Denver Mile High Stadyumu'nda Denver Broncos ile New England Patroits maçında 128.7 desibeli biz 131.76'ya taşımışız.

Artık bu gurur senelerce yeter herkese...

Bu gidişle, en iyi siki tutma ödülünü her yıl alırız, kimse endişe etmesin.

18 Mart 2011

Fırat seni o domaldığın pozisyonda ......


Bravo Fırat Aydınus, bravo sana. Maçtan alnının akıyla çıktın.

Herhangi bir sarı-lacivertli futbolcunun kırmızı kart görmesi için muhtemelen kıçını parmaklaması ya da suratının ortasına sıçmasıl lazımdı.

Ama haklısın hakemler de hata yapar çünkü onlar insan değil mi? Hatta Avrupa'daki hakemleri de görüyoruz, öyle değil mi?

26 hafta oldu herkes durumdan memnun olmalı ki, kimse sesini çıkartamıyor sahada olan bitenlere.

Geçen hafta İlker Meral, ondan önce Bünyamin Gezer, daha öncesinde Aytekin Durmaz, şimdi Fırat Aydınus, haftaya başkasına kısmet.

Oğuz Sarvan'ın hakemliği şahaneydi Galatasaray açısından ama takdir etmek gerekir ki, Merkez Hakem Kurulu Başkanlığı'nda fantastik bir çizgi yakaladı.

Rezalet bir kenar yönetimi gösteren Hagi'den, Karpaty Lyiv maçından bu yana 35 maçlık destansı bir performans gösteren Hakan Balta'ya, başkanlığı döneminde Galatasaray'ın borçlarını katlama ve başkanlık yaptığı kulübü küçültme konusunda üstün başarı sağlayan Adnan Polat ve sahaya rakı şişesi atma yetisine sahip, desibel rekoru kıran büyük seyirci; elbirliği ile Galatasaray'ı getirdiğiniz şu konum için sizlere ayrı ayrı teşekkür etmek lazım.

Fırat Aydınus'u da, şu fotoğraftaki domaldığı pozisyonda s....k lazım.

Fenerbahçeli dostlara da tebrikler. Şampiyonluk yolunda başarılar dilerim. İroni yapmadan söylüyorum bunu.

17 Mart 2011

Yaralı Aslan'la oyun olmaz


Galatasaray-Fenerbahçe maçı geldi çattı. Yaklaşık 3 yıldan bu yana tepetaklak inişe geçen bir kulüp halini aldı Galatasaray. Yönetiminden, futbolcusuna, taraftarından, basınına kadar elle tutulur hiçbir şey kalmadı. Kadın ve erkek basketbolcular sarı-kırmızıya gönül veren insanların yüzünü güldürecek hiçbir şey kalmıyor.

Normal şartlar altında bir hafta öncesinden heyecana kapılan ben, içimde zerre heyecan taşımıyorum. İşyerinde Fenerbahçeli arkadaşların, bıyık altından sırıtmalarına, dalga geçmelerine maruz kalsam da tepki vermiyorum.

Rus ruleti kıvamında ama tek kurşuna sığmayacak bir maç olacağını düşünüyorum. Kimin tarafından atılacağını bilemiyorum ama bol gollü bir karşılaşma olacak. Belki Fenerbahçe 4'leyip 5'leyip gidecek, belki Galatasaray 3-2'lik bir galibiyet alacak.

Tanıdığım tüm Fenerbahçeli arkadaşlarda benzer bir tavır var. Sanki şampiyonluğa Galatasaray gidiyor da, Fenerbahçe'nin tek amacı Arena'da ilk galibiyeti alma peşinde olan takım gibi. 3 puanın onlar için önemi Galatasaray'a yeni sahasında ilk mağlubiyetini yaşatmak.

Oysa umrumda bile değil bu statta kimin ilk Galatasaray'ı yendiği. Kasımpaşa da yenebilir, Beypazarı Şekerspor da ya da Fenerbahçe.

Galatasaray için sezon erken bitti. Her yıl, o sonun ucu kısalıyor. Bu yıl, ligin ilk yarısı bitmeden son geldi.

O yüzden Galatasaray'ın daha Mart'ın ortasında kalan tek hedefi, Fenerbahçe'yi yenerek, bütün bir sezonun rezilliğini tek maçla kotarma düşüncesinde. Mantıklı, akıllı bir Galatasaray taraftarı için bunun bir aşağılama anlamı taşıdığını görmek gerekir.

Mart ayında Avrupa kupalarında maç yapma alışkanlığı edinmiş bir takımın, ligdeki rakiplerinden birini yenmek ve onu şampiyonluk yolunda tökezletmek Galatasaray'ın hedeflerinden biri olmamalı. Ya da başka bir deyişle Galatasaray'ın hedefi buysa, Galatasaray tükenme noktasına gelmiştir.

"Yarın ne olur?" kestirmek cidden güç. Sahadaki futbol ve sahanın dışındakiler iyiden iyiye rezalet kokmaya başladı.

Artık herkes Galatasaray hakkında atıp tutuyor, her türden habere imzasını atıyor, birtakım tipler televizyonlara çıkıp "Bu gitmeli, şu kalmalı" türünden fetvalar veriyor.

Şu tablo tam da leş yiyici akbabaları andırıyor. Çölün ortasındaki aslan ölmemek için can çekişiyor ve tepede akbabalar aslanın ölümünü bekliyor, arada yanına kadar gelip taciz ediyor.

Umut fakirin ekmeği. O yüzden Yaralı Aslanı çok fazla tahrik etmemek gerekir. Çünkü ne zaman ne yapacağı belli olmaz.

Maçtan sonra görüşürüz...

15 Mart 2011

Geçmişte pornocuydun, bugün muhafazakârsın, para kazanmak için anneni bile satarsın


Son 10 yıldır Türkiye'de itibarsızlaştırma operasyonu var. 'Yaramazlık' yapan her isim, her kişi, her kurum itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor.

Kimi zaman bir dava sürecine dahil edilerek, kimi zaman bir soruşturmanın parçası yapılarak, kimi zaman medyadaki yalama kalemler aracılığıyla, pek çok kişi ve kurum itibarsızlaştırma sürecinin içine sokuluyor.

Sanki yeniden Soğuk Savaş sürecinde gibiyiz. O dönemde de pek çok isim itibarsızlaştırılarak toplumdan uzaklaştırıldı.

Aslında kişilerden çok, hedef alınan fikirleri itibarsızlaştırma çabasından başka bir şey değil.

Ankara'da yaklaşık 30 bin sağlık emekçisinin "Çok ses, tek yürek" ismini verdikleri eylemde, şu yukarıda gördüğünüz fotoğraf önplana çıktı.

"Doktor Che'nin yolundayız" yazısından sonra birtakım kişiler Che üstünden gerek doktorları gerekse de Che'nin dünya görüşünü yargılamaya başladı.

Bunların başında Emre Aköz geliyor. Bu itibarsızlaştırma sürecinin en keskin kalemlerinden biri oluyor kendisi.

Che'nin eli kanlı bir katil olduğunu, belirten Aköz yazısını da "Dr. Che, normal bir insanın özeneceği bir kişi sayılmaz. Hele hele "Hipokrat Yemini" edenlerin örnek alacağı bir doktor hiç değildir" diyerek, Che öznesinden yola çıkarak, sosyalizm eleştirisi yapıyor.

Oturup Che'nin insanlığını tartışacak değilim. Kimseye de Che'nin kim olduğunu, nasıl bir adam olduğunu anlatmam.

Garip bir ruh hali içinde iktidar destekçisi kalemler. Yazdıklarını okuduğunuz zaman, sanki Akp'nin iktidar değil de muhalefet olduğu hissine kapılıyorsunuz. Bütün bir ülkede şu an yaşadığımız tabloda sanki ezilenler kendileriymiş gibi cümleler kurup, insanlara da bunu anlatmaya çabalıyorlar.

Bugün tıpkı dün olduğu gibi sermaye ellerinde, eskiden sürekli ağladıkları gibi asker artık siyasetten soyutlandı, Yargıtay ve Danıştay'a 200'ü aşkın hakim ve savcı atandı, medyada artık azınlık değil çoğunluk durumundalar, ülkenin tüm kamu kuruluşlarında kendi yerleştirdikleri adamlar görev yapıyor, pek çok Sivil Toplum Kuruluşu'nu ele geçirdiler...

Peki geriye ne kaldı? Geriye kalan siyasi fikirlerin tamamını da bir biçimde itibarsızlaştırıp, dikensiz gül bahçesi yaratma çabasından başka bir şey değil.

Eğer siyaset yapmak istiyorlarsa da, Akp çatısında yapsınlar. Ne hoş ama!

Mesela Hüseyin Üzmez 17'sinde gazeteci vurdu, 70'inde 12 yaşındaki ufacık bir kıza tecavüz etti.
Çıkıp yazıyorlar mı?
Yok.
Niye?
Çünkü Hüseyin Üzmez bugün oluşturulmaya çalışılan sistemin destekçisidir. Hüseyin Üzmez adam öldürebilir, tecavüz edebilir, bu suçlarla dışarı çıkabilir ama kimse eleştirmez, kimse hakkında yazmaz.


Che konusuna gelince, devrimlerde insanlar öldürülür. Kan dökülmeden devrim yapılmasını beklemek aptallıktan başka bir şey değil.

Emre Aköz'e tavsiye olsun, yalamak için başka alanlar bulsun. Devrimci kızlar, doktorlar, Che... İçindeki nefreti kusmak istiyorsa, geçmişine dönüp bir baksın.

Biz Emre Aköz için her gün, "Geçmişte başında olduğun Penthouse dergisinde eline cetvel alıp, önüne gelenin aletini ölçtün" diye suçlama yapıyor muyuz?

Ya da Emre Aköz için her gün "Dünyanın en iğrenç para kazanma yöntemlerinden biri olan kadını metalaştırıp, sikindirik bir derginin genel yayın yönetmenliğini yaptın" diyor muyuz?

Veya Emre Aköz için her gün
"Geçmişte pornocuydun,
bugün muhafazakârsın,
para kazanmak için
anneni bile satarsın"
diye dörtlük yazıyor muyuz?

Bak itibarsızlaştırmaysa, en alasını yaparız ama yapmıyoruz.

O yüzden sus biraz! Engin'le birlikte bir adaya kapanın, artık sırayla birbirinize ne isterseniz yapın. Sen aletten iyi anlarsın...

Boş kalmasın...

Teknik direktör mezarlığı ve mezar kazıcılar