28 Mart 2011

"Allah'la ortağım, Muhammed'in yancısıyım"


Jet-Pa'nın patronu Akgündüz 2000’li yılların hemen başında mağdurların şirketten ayrılmaması için kendi el yazısıyla Cenevre’de kaleme aldığı dört sayfalık yazıda, "Ben, Allahü Teala’nın ortağımız olduğuna inanmasaydım, bu mücadeleyi çoktan bırakmış olurdum" diye yazmış.

Deniz Feneri'nde 150 milyon Euro hortumlandı. Almanya'da medya, davayı ve gelişmeleri "Yüzyılın en büyük hortumculuğu" diye duyurdu. Orada ne yapıldı? Dünyadaki Müslüman kardeşlerimize yardım edeceğiz diye gurbetçi diye tabir edilen (Outlaw banko kıl olacak) insanları söğüşlediler. Hadisenin ekseninde yine din var.

Refah Partisi iktidarı döneminde Bosna'ya yardım paraları adı altında, Kadir Topbaş'ın ortağı olan Süleyman Mercümek üstünden cukka yapılan yardımlar vardı. Ki bildiğiniz kayıp trilyon davasıdır. Cumhurbaşkanı Gül'ün yargılandığı, "Her sakallının hesabını biz veremeyiz" diyerek işin içinden sıyrılmaya çalıştığı hadise.

Bu Din-İman-Müslüman üçgeninde sağlam para götürülüyor. Artık iş "Allah'la ortağım, Muhammed'in yancısıyım" noktasına kadar gelmiş.

Benim aklıma pek çok şey geliyor bu hortum hadiselerinde. Dernekler dünyanın birtakım ülkelerinde (kanuni ve hukuki boşlukları bulunan ülkeler) en şahane kara para aklama yöntemidir.

Misal X denen şahıs, Afganistan'dan birkaç ton uyuşturucu getirecek ve bunu da pazarlayacak. Ama herifin hesap bu paralarla inanılmaz derecede şişecek. Eh, peki ne yapacak bu şişik hesabı? Siktiri boktan bir vakıf ya da dernek kur ve bağış olarak göster hepsini. Sonra üçüncü bir şahıs üstünden parayı misler gibi akla.

Din tabii en kolay, söğüş yöntemi oluyor. Herifler aşmış, Allah'la ortaklığa kadar götürmüş bu işleri.

İlginç olansa, bu adamların hepsinin dışarıda elini kolunu sallaya sallaya dolanması. Birileri ülkeye hortum salmış, ne var ne yok vantuz gibi çekiyor. Bunların bir tanesini bile tartışmıyoruz.
Bir bakıyoruz, gazeteciler içeride.
Bir bakıyoruz, Hizbullahçılar dışarıda.
Bir bakıyoruz, arkadan değdiriyorlar bize.
Bir bakıyoruz, hoppp içimize kadar girivermiş.

Dünyanın en büyük illüzyonisti Tanrı. Ve onun adıyla da her kapı açılıyor.
Niye?

Cumhurbaşkanından sufle çalayım ama bir değişiklikle;
"Her salağın hesabını ben veremem."

Not: Dur bakalım bu ifadeye kaç kişi saldıracak...

Türkiye'ye rezil olduktan sonra yapılacaklar listesi



1- Başbakan Erdoğan'ın eli eteği öpülecek. Eğer Başbakan kendisini affetmezse, okyanus ötesi bir gezintiye çıkıp, 'özür' daha büyük bir yerden dilenecek.

2- Stat açılışındaki provokatörler, halen bulunmadı. Bu kadar boş vakit varken, önce Emniyet Genel Müdürü sonra İstanbul Emniyet Müdürü'ne gidilip, kamera görüntülerinden tespit edilecekler ve 'yıldızlı pekiyi' alınacak.

3- Senelerce beleş bilet verip beslenen TırtAslanlarla ortak hareket edilecek. Onları beslemeye devam edip, yeni gelen yönetime ortalık dar edilecek. Böylece onlardan sonra göreve gelmenin zemini hazırlanacak.

4- Adnan'ımı (Sezgin) çok kırdım. Kendisiyle uzun bir tatile çıkıp, başbaşa şarap içilecek. Tatil sırasında, Galatasaray'a ileride yeniden başkan olunduğu taktirde, yol haritası hazırlanacak.

5- Beyazlayan saçlar için bakım uygulanacak. Gerekirse saçlara boya seçeneği masaya yatırılacak.

İşin geyiği bir yana, iktidar hırsının ne menem bir şey olduğunu Adnan Polat da bir kez daha görmüş olduk. Bir camiaya rezil olmanın yanı sıra, koskoca Türkiye'ye rezil etti kendisini.

İnsanları okuyorum, dinliyorum ve halen Adnan Polat'ın başarılı olduğunu söyleyenleri görüyorum. "Neden aptal bir halkız?" burada bile ortaya çıkıyor.

Futbolda başarısız olmuş da, mali tablo iyiymiş! E be yavrum sen malsan, ben ne yapayım? Açın borç hanesine bakın, eğer matematikten zerre anlıyorsanız, durumun hiç iç açıcı olmadığını anlarsınız.

Yiğit Şardan mı? İşte Adnan Polat'ı gerçek anlamda yiyen adamdır. Büyük bir sahtekâr, kulüp sayesinde büyük paralar kazandı ve Adnan Polat'ı ipe son anda asan adam oldu.

İt beslediği için seveni çoktur, bense Adnan Sezgin'i bile daha çok seviyorum...

Herkesi harcamanın bir bedeli vardır. O bedeli dün ödedi Adnan Polat.

Şimdi gidip Egemen Bağış, Tayyip Erdoğan, TOKİ Başkanı ve bilimum Galatasaray'a ağzına geleni söyleyen geçici güç sahiplerinin ellerini eteklerini öpebilir. Çünkü Galatasaray Başkanı sıfatını taşımıyor artık.

Haydi eyvallah Adnan.

Hoşşt! Radyasyon


Recep Tayyip Erdoğan: Riski var mı, tabii var. Patlayabilir. Şimdi patlayabilir diye geçenlerde söyledim, tabii bu malum şahıs ve şahıslar tarafından eleştiri aldık. Şimdi riski var patlayabilir, diye biz tüpgaz kullanmayacak mıyız?

Riski var diye arabaya binmeyecek miyiz? Riski var diye İstanbul'un Boğaz Köprüsü'nün üzerinden geçmeyecek miyiz? Olur ya halatlar kopabilir, geçmeyecek miyiz? Deprem esnasında kopabilir. Geçmeyecek miyiz?


İşte bu zihniyete sorarsanız geçmeyeceksiniz. Boğaz'ın altından tüp geçit yapıyoruz, raylı sistem kuruyoruz oradan geçmeyeceğiz? Riski var, havasız kalabilirsin.

Bu anlayış hiçbir zaman aklın, bilginin, deneyimin tecrübenin ortaya koyduğu eserlere yönelik başında hep olumsuzdur, 'no' tuşuna basarlar, bittikten sonra 'yes' tuşuna basarak geçerler, bunların yapısı bu. Nükleer enerjiye karşı çıkanlar, radyasyon riski olduğu için acaba bilgisayar kullanmıyor mu, televizyon seyretmiyor mu?


Ülkenin başbakanının radyasyona bakış açısı budur. "Bilgisayarda, televizyonda da var."

Tabii bunları konuşurken, bir bakıyoruz, kendisi kimyasal saldırılara karşı korunan ilk başbakan oluyor. Koruma zincirinin yeni halkası olarak, bir konteyner ekleniyor.

Eeee, ne oldu peki? Hani radyasyon bilgisayarda da, televizyonda da vardı? Hani riski var diye otomobile mi binilirdi?

Hayatta en korkacağınız şey, cahilliğini bilmeyen cahiller olmalı. Çünkü cahilin cahil olduğunu bilirsiniz ama cahil olmadığını bilmeyen cahiller ürkütücü olurlar. Her boku bildiklerini sanırlar.

Misal bu ülkenin Çevre Bakanı atmosfere yayılan radyasyon için "Bizi dağlar çevreliyor, dağlara çarpıp geri döner" diye tarihi bir açıklama yaptı.

Bu tartışmaların tam göbeğindeyken, devletin yeni yalama organı Anadolu Ajansı "Japonya’daki deprem ve tsunami sonrası Fukuşima nükleer santralindeki sızıntı ile daha sık gündeme gelen radyasyon aslında yabancımız değil, evrenin ve hayatın bir parçası..." diye haber geçiyor.

Haberde şöyle bir bölüm var ki, beni benden almıştır, "Gıdalar içinde de ayçiçeği, havuç, patates, kuru yemiş, maden sularında diğer gıdalara göre daha yüksek radyasyon bulunuyor."

Yani diyorlar ki, korkmayın radyasyondan, nükleer santralden filan. Otun bokun içinde var. Uyanıklar ya, Başbakan'ın açıklamalarını olumlayacaklar. Emirle haber böyle yapılıyor işte.

Yukarıdaki fotoğraf 'radyasyon çocukları'ndan birkaç örnek.

Umarım radyasyonu bu kadar küçümseyen zihniyetin torunları, çoluk çocukları benzer şekilde doğar.

O zaman evdeki televizyon ve laptopu kapatarak, radyasyonu kovalarsınız.

26 Mart 2011

Vekilliğin yeni kıstası; magandalık


Tam Türkiye'ye yakışır bir milletvekili olur İbrahim Tatlıses.

Okumamış, cahil, üstelik cahilliğinin farkında olmayan, maganda, her türden pis işe karışmış, çetelerle bağlantıları olan, küstah bir adam.

Bu adamı milletvekili yapacaklar popülerliğinden faydalanarak.

Vekili İbrahim Tatlıses olan ülkede, neyin ucundan tutmaya kalksak elimizde kalır.

Menderes "Odunu aday göstersem seçilir" demişti, Erdoğan da yoğun bakımdan yeni çıkan, ne idüğü belirsiz bir türkücüyü aday gösterecek. İkisi arasında pek de fark yok.

İşin ilginci, bu magandaya oy verecek yüzbinlerce insan var bu ülkede. Yakında TBMM'de insana benzeyen bir dolu organizma dolanacak.

Hakan Şükür ve İbrahim Tatlıses. Akp'nin ne olduğunu gayet iyi gösteren vekil örnekleri.

"Yetmez ama daha cahil" sloganı seçimler için uygun düşer.

Seviyesi zaten yeteri kadar düşük olan, kürsüyü düşünemiyorum Meclis'te.

- Saygı duyuyorum.
- Önümüzdeki Genel Kurullara bakacağız...
- NATO'yla MATO arasındaki fark nedir? Hihihihhii.

Lan ne boktan bir ülke olmaya başladı burası.

Bu ülkede açlık yok(muş)







Terbiyesiz medya, adi basın, şerefsiz gazeteler, göt televizyonlar.

Yalanın üstüne yalan söylüyorlar.

Türkiye'de demokrasi var, hem de süper ileri.

Türkiye'de açlık yok, herkes rezidanslarda, villalarda, konaklarda yaşıyor.

Türkiye'de baskıcı rejim yok, herkes dilediğini konuşmakta özgür.

Türkiye'de basın özgürlüğü ABD'den bile ileri, tamamen birtakım medyanın bok yemesi.

Türkiye'de süper güçlü çeteler var. İçinde bilim adamından askere, gazeteciden yazara kadar her türden insanla dünyanın en süpersonik örgütünü kurdular. Hatta aslında içeriye özellikle giriyorlar, dışarıda görüşmeleri tepki çeker diye, plan yaptılar içeride örgütleniyorlar.

Hem bak Bülent Arınç çıktı ne dedi; "Endişe duydum." Endişe duyuyor iktidar, olan biter başka bir ülkede oluyor, kendisi de o ülkenin bakanı ya.

Bugün yarın bir de Cumhurbaşkanı açıklama yapar "Yakından takip ediyorum, yargı dikkatli davranmalı" diye. Tamam işte al sana demokratik tavır (!)

Basılmamış kitaba baskın, sikilmemiş götün davası olmaz. Al bu da benden atasözü olsun.

Daha çok yaslayacaklar, biz kafamızı kuma gömüp kıçımızı havaya kaldırıp, bizi sikmeleri için beklediğimiz sürece.

25 Mart 2011

Galatasaray'ın gerçek sahibi


Hagi gider, o kalır
Rijkaard gider, o kalır,
Bülent gider, o kalır,
Skibbe gider, o kalır,
Cevat Hoca gider, o kalır,
Feldkamp gider, o kalır,
Gerets gider, o kalır,
Hagi gider, o kalır...

Kulübün sahibi Nezihi a.k. Bokunda boncuk var, her kaleciyi devleştiriyor ya herifi göndermiyorlar.

Nedir bu ısrar, nedir bu şizofrenik boyutlara ulaşan Nezihi sevgisi anlamadım.

Yeter lan, yeter. Ne Nezihi'ymiş! Herifin hocalık yapıp da kaleciliğinin ileriye gittiği bir tane kaleciyi görmedi bu gözler.

Kaleciliği bir boka benzemezdi, hocalığı ondan da beter.

Adnan Polat siktirip giderken, yanında Nezihi'yi de götürürse kitleler mutlu olacak. Adeta şampiyon olmuşcasına sevineceğiz.

Nezihi rica ediyoruz, istifa denen mekanizmanın varlığını hatırla ve çek git.

Fakir Baykurt bugünleri yazmış bize


BİR UZUN YOL

Bir uzun yol inişli yokuşlu, derelerden geliyor
bir uzun yol dikenli taşlı, zorluklarla uçurumlarla dolu uzaklardan geliyor
bin yılların bataklıkları, yüzyıllar ne canlar yuttu
yağmurlar döküle döküle,sular kıvrıla büküle,sel yatakları yarıntılar
gene de duruldu gökler,günlük güneşlik oldu dünya
ilkeldi ama kardeşlikti, avı kuşu bol dağlar, dallar yemiş yüklü
çok uzaklardan uzaklardan geliyor, haramın adı yoktu kondu
avlandı, alındı, satıldı insanlar,gün 18 saat boyundurukta
Spartaküs’le birlikte Roma’ya yürüdüler,mevsimler boyu kollarda zincir
atlarla birlikte kırbaç altında, beyler konakta, çiftçiler yarıcı eski çağlardan, ortaçağlardan geliyor
ne çıkması kolaydı, ne inmesi, dağlara yukarı dolana dolana
günler aylardan uzun zindanda, aklın sürekli tutuklandığı çağlar
güneşin önünde kara bulutlar, haydin sefere sefere derdi büyük annem
uzayıp giden kulluk yılları, düzen güçlülerin düzeni
ne askerlikler, seferberlikler biter, ne sorgular işkenceler
baş eğmeyen asılır, çarşıları dar ağaçları doldurur.
birbiri ardına ipte çarmıhta kurbanlar, düşüneni konuşanı öldüren teraziler
motorize polis örgütleri, teli telsizli jandarmalar
gün görmeyen hücrelerden ayazı bol koğuşlardan geliyorum
gidecek gidecek bu yol duruşu yok
kimi zaman denizlere varacak,yolcular kulaçlayıp aşacak dalgaları
varsın kıyılar bataklık olsun, dağlar kanlı dikenli olsun
durmadan ulusun çakallar, binbir tuzak kursun haramiler
kim çıkarsa çıksın önüne, kim keserse kesin engellerle
varacak insanlık toplumuna, sende bende orada olacağız herkesle
bitmiş senin benim kavgaları, bitmiş sorgular işkenceler acılar yok ayrılıklardan
ne çalışmanın köleliği, ne işsizlik cehennemi
ne beylik ne paşalık, bir büyük sofrada kurulmuş insanların kardeşliği
tokluğa özgürlüğe içeceğiz şaraplarımızı akşamında
yüzyıllardan binyıllardan, nice yiğit canların kurban gittiği bu büyük yol uzaklardan çok uzaklardan geliyor.

Tam da şimdi konuşma zamanı

Dün ne oldu?

Arama yok…
İnceleme yok…
Basılma yok…
Peki ne var?
2011 yılında savcı kararıyla bir yayınevinde,
bir ofiste, bir evde ve bir gazetede
‘basılmamış bir kitap avı’ var…
Dijital çağda basılmamış bir kitaba mahkeme kararıyla yasak var...
Başka söze gerek yok!
Eyüp Can

Genel Yayın Yönetmeni olduğun gazete basılacak, gazetenin yazarının elindeki bir kitap kopyası imha edilecek ve sen "Başka söze gerek yok!" diye, kendince tavır göstereceksin.

"Başka söze gerek var!" Hatta tam da zamanıdır başka sözlerin. Söylenmemiş sözlerin, söylenmeye cesaret edilemeyen sözlerin, söylenemeyen sözlerin tam zamanıdır.

Ama cemaat çemberinden geçmiş, o koltukta hangi pazarlıklarla oturduğu belli olan bir adamın başka bir şey söylemesi de beklenemez.

Türkiye'de eylemler, kelimeler, cümleler, düşünceler yasaklanıyor ve biz "Başka söze gerek yok!" diyorsak, söyleyecek başka söz bulamadığımız içindir.

Herkesin söylemesi gereken sözler olmalı, söyletmeyenlere, yasaklayanlara inat. İpin ucu kaçıyor, sonra yakalaması zor olacak.

24 Mart 2011

Özgürlük tüm onursuzların hakkıdır artık


Polis tutuklu gazeteci Ahmet Şık'ın "İmamın Ordusu" kitabının taslağını imha etmek için Radikal Gazetesi'ni basıyor.

Evet yıl 2011, daha birkaç ay öncesine kadar darbecilerle hesaplaşma sözü veren hükümetin Başbakanı'nın ağzından düşürmediği "Benim polisim" tırnağı içindeki polis, bir gazete binasını basıyor.

Gazete binalarını basmak, sosyalist basın için alışılageldik bir, rutin bir işlemdir fakat bu kez basılan gazete ulusal yayın yapan sermayeye ait bir gazete.

Polisin amacı daha basılmamış bir kitabın, basını engellemek. Hatta kimde kopyası varsa onu imha etmek. Bunun için gece saatlerinde de kitabın basımının yapılacağı yayınevini iki kez basıyor.

Sözümona kitabın tüm doküman ve nüshalarına CMK 121, 122, 123/2 124, 127 uyarınca el koyuyor.

Ülkenin başbakanı daha 10 gün önce "Bizim dönemimizde hangi gazetenin manşetine karışıldı" diyerek, ülkede herkesin gözünün içine baka baka yalan söylerken, bir yandan da "Türkiye'de gazeteci kisvesi altında ne tür kirli oyunlar oynandığını, medyanın terör örgütlerine nasıl değirmen altından kirli su taşıdıklarını görmelerini istiyorum." diyerek, yargı süreci devam eden bir dava sonuçlanmadan bazı gazetecileri terör örgütlerine yardım ettiğini savunuyor.

Darbelerle hesaplaştıklarını söyleyenler; yaklaşık 5 yıldan bu yana kendi sivil darbelerini planlamakta ve uygulamaktadır. İşin garibi bu ülkede, kendine sosyalist, aydın diyen birtakım çevrelerin de bu darbeyi bilinçli ya da bilinçsiz desteklemektedir.

Kitapların yakıldığı dönemlerin geçtiğini düşünüyorduk oysa kitaplar basılmadan suçlu duruma gelmiş ve devlet tarafından imha edilir hale gelmiştir.

Gazeteciler, birer birer terör örgütü üyesi olmakla suçlanıp, ülke için tehdit oluşturma suçlamasıyla karşı karşıya ve tutuklanmaktadır.

İktidar karşıtı milletvekilleri, alanlarda gaz bombaları, basınçlı sularla püskürtülmektedir.

Ülkede her türden muhalif ses, polis ve devlet baskısıyla dayak, gözaltı ve tutuklamalarla karşı karşıya gelmektedir.

Üniversiteli gençler, sadece pankart açtıkları için haklarında yıllarca hapis istemiyle dava açılmakta ve hapishane köşelerine terk edilmektedir.

Ve biz bu olan biten her şeyi sıradanlaştırıp, hayatımıza devam etmekteyiz.

Aslında şu tüm olan bitene en iyi örnek, bugün gazetesine baskın düzenlenen, arkadaşının kendisine verdiği kitabın nüshalarını vermediği taktirde "Terör örgütüne yardım ve yataklık" suçundan hakkında işlem başlatılacağı söylenen Ertuğrul Mavioğlu'dur.

Ne demişti Ertuğrul Mavioğlu bundan birkaç yıl önce; "Türkiye Ergenekon davasıyla bağırsaklarını temizliyor."

Bugün muhtemelen Ertuğrul Mavioğlu, o bağırsakların bir parçası olup olmadığını ciddi anlamda sorgulamaya başlamıştır.

Evet yıl 2011 ve Türkiye'de kitaplar hâlâ yasaklı, örgütsel doküman ve imha edilmesi gereken tehlikeli bir materyal.

Ne demişti Başbakan Erdoğan referandumdan önce, gözyaşları içinde devrimci ve ülkücüleri anarken, "Darbelerle ve darbecilerle hesaplaşmak için referandumda evet oyu istiyoruz."

Sivil darbe ve sivil darbecilerle hesaplaşmak için Türkiye'nin önünde son bir şans olarak sandık konulacak. Herkes gayet iyi biliyor ki, Türkiye'de sandık hiçbir zaman çare olmadı ve yine olmayacak.

Durmak yok, yola devam. Demokratikleşiyoruz ve bağırsaklarımızı temizliyoruz. Öyle değil mi "yetmez ama evetçiler!"

Yetmeyecek, göreceksiniz. Bu kadarla sınırlı kalmayacak. Takke düştü kel göründü. Siyasal iktidar, toplumdaki her tür muhalifi içeri atmak için elinden geleni ardına koymayacak. Ergenekon denen dava, minik bir kartopundan çığ haline ilerliyor. O çığın altında çok kişi kalacak.

Kimler mi o çığ altında kalmayacak?

Onursuz korkaklar,
biat edenler,
köşeye çekilip izleyen gurursuzlar,
ve iktidarın vazgeçilmez destekçileri.

Bunlardan biri olmayı içinize sindiriyorsanız, 'Özgür ve demokratikleşen Türkiye'nin sokaklarında rahat rahat gezebilirsiniz. İsterseniz 70 yaşında tecavüzcü olun, isterseniz insanları boğazlayan, diri diri toprağa gömen Hizbullahçı olun. Sakın korkmayın çünkü özgürlük sizin hakkınız.

Onurunu koruyanlar için hapisane köşelerinde mutlaka bir yer ayırtılacaktır, endişe etmeyin.

23 Mart 2011

Sabahat Tuncel'in tokadı


Kendimi anlatmak zorunda kaldığım zamanlardan hoşlanmıyorum ama sanırım şu "Eline sağlık Sabahat" yazısından sonra bir kez daha anladım ki, bir biçimde durumu anlatmam gerekir.

Baştan belirteyim, bunu milyon kez yazdım, kimsenin beni okuması gibi bir zorunluluk yok. Çünkü birileri okusun diye yazmıyorum. Birileri okusun diye yazsaydım, emin olun şu aşağıda gördüğünüz takip listesi dört haneli olur, her gün gelen giden insan sayısı dört haneyi de geçerdi.

Kendi kendime iç döküyorum burada ve bu iç döküş sırasında rahatlıyorum. Nedeni, niyesi bana kalsın.

"Eline sağlık Sabahat" yazısında anlatılmak isteneni götünüzden anladığınız için ya da daha doğru bir ifadeyle götünüzden anlamak için büyük çaba harcadığınız için olayın özünü anlayamıyorsunuz bile.

Ülkede varolan -varolandan kastım Akp iktidarı değil, genel Cumhuriyet tarihi dönemidir- şiddete bugüne kadar kimse tepki vermeyecek, işkenceleri görmezden gelecek, cezaevinde yakılan insanlar hafızasında yer bile etmeyecek, polisin-askerin her türden sergilediği tavrı eleştirmeye korkacak ama iş bir Kürt milletvekili polis tokatlayınca ülke ayağa kalkacak.

Neden? Çünkü toplumun çok ufak bir kısmı dışında herkesin vurduğu, eleştirdiği, aşağıladığı, yargıladığı insanları vurmak kolay. Onları eleştirmek, ağzına geleni söylemek en uygulanabilir olanı. Öyle değil mi?

Götünüz yemiyor çünkü bu toplumda şiddet sergileyen çoğunluğa, erke baş kaldırabilmek. Herkesin vurduğuna, herkesin aşağıladığına, bir tekme de sizin tarafınızdan atılması daha rahat.

Sabahat Tuncel'in o hareketi, sadece bir polise atılmış bir tokattan ibaret olduğunu sanıyorsanız, kat etmeniz gereken çok yol var önünüzde.

O tokadın anlamı; annesi, ninesi, ezilmiş bir kadının ataerkil toplumda erkeğe isyanıdır.

O tokadın anlamı; kendisini çocukken ezen, kendisini okulda ezen, kendisini sokakta ezen, kendisini gençliğinde ezen ve hatta kendisini milletvekili bile olduğunda ezen devlete karşı atılmıştır.

O tokadın anlamı; köyünde bok yedirilen, kocasının yanından alınıp tecavüz edilen, asker jipine bağlanıp köyde herkese ibret olsun diye gezdirilen, keyfi olarak okuldan çıkan çocukları karakollara alıp işkence yapan, hapisanelerde kafası tuvalete sokulan, götüne cop sokulan Kürt halkının 'yeter' demesidir.

O tokadı hâlâ başkomisere atılan tokat olarak algılıyorsanız, kimseyle oturup da bunu tartışmam bile.

Burada kaç tane delikanlı kadın-erkek şu yazıyı okuyup "siktir git" deyip de, BDP'li Sevahir Bahadır'ın ayağı kırılırken tepki gösterdi.

Kaç kişi Batman'da neler yaşandığını biliyor? Kaçınız gazla boğulan milletvekilleri için "Olur mu böyle şey?" dediniz?

İsteyen kabul etsin, isteyen etmesin; ilkokuldan bu yana devletin resmi olarak pompaladığı faşizm çizgisindeki milliyetçilik damarlarınızda dolaşıyor. Beyninizde bir yerlerde Kürt derken bile tüyleriniz diken diken oluyor. Bir yanınız onlara hak vermek istese de, diğer yanınız hemen susturuyor o akil sesi.

Kendisinin muhalif olduğunu söyleyip de, o tokadı eleştirenler, Sabahat Tuncel attığı için mi, Sabahat Tuncel Kürt olduğu için mi eleştiriyor önce bir onu düşünsün.

Sabahat Tuncel değil de, o tokat bir öğrenci eyleminde öğrenci tarafından ya da memur eyleminde memur tarafından atılsa "Eline sağlık" der miydiniz, demez miydiniz?

Hah! İşte ırkçılık dediğiniz şey tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Şu yukarıdaki fotoğrafa bir bakın. Bu insanların üstüne basacaksın gazı, basacaksın tazyikli suyu, basacaksın boyalı suları sonra hiçbir şey olmamış gibi kaçıp gitmelerini ya da boyun eğmelerini bekleyeceksiniz.

Kimse kusura bakmasın ama boyun eğmek onurlu hayvanların bile yapacağı şey değildir.

Ve yine kimse kusura bakmasın, her şeye sessiz kalıp, bir köşede sinip, bir Kürt kadınının polise attığı tokadı eleştirmek, benim adıma faşistlikten başka bir şey değildir.

Bütün dünyadan ayrı da düşünsem, kimse hak vermese de, umrumda bile değil. Böyle düşünüyorum ve düşünmeye devam edeceğim.