6 Mayıs 2011

'Ölümden çekinmiyoruz'


Bunu geçen yıl yazmıştım. Gelip geçen çok olunca, farklı insanların okuması durumu söz konusu oluyor. Geçen yıl, bunu yazdığımda Cengiz Abi yaşıyordu, bugün aramızda yok. Onu da hatırlamak için bir vesile olsun.

Tanıdığım ve çok sevdiğim Cengiz Dinlemez adında güzel mi güzel bir insan var(dı). Daha önce söz etmiş olabilirim. Kendisi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunudur ama uzun senelerce birahane işletti.

Adana işkencehanesinden geçmiş, işkence izleri hâlâ vücudunda duran bir adam. Deniz'lerin 'silah arkadaşı'.

Üniversite yıllarında, 3-4 arkadaş neredeyse her akşam birahanesine gider, içerdik. Birahane dediysem, hayatınızda görebileceğiniz en kozmopolit birahanelerden biriydi. Herkesin masası belliydi, rutini hiç bozulmazdı. Ermeni papaz da vardı (zaten birahanenin üstünde otururdu), öğlen 12'de içmeye başlayıp gece sonlandıran adam da.

Neyse, asıl anlatmak istediğim şey bu değil ama siz yine de gözünüzde canlandırın. Cengiz Abi, eskiyi anlatmayı sevmezdi, hele de sen sorarsan. Hepatit hastalığı nedeniyle alkol de almazdı. Saat 23'ü bulmaya başladığında, mekân usul usul kapanma hazırlıklarına girip, yolluklar masalara gelmeye başladığında, Cengiz Abi kasanın başından kalkar, yanımıza gelirdi. Oktay'a (şef garson) bir tek söyler, hepimize ne içiyorsak onu söyler muhabbete başlardı.

Dedim ya, biz sorarsak anlatmaz, O canı ne zaman isterse o zaman dökülürdü. Bir akşam, el etek çekildikten sonra yine muhabbete dalmışken, dedi ki, "Size Deniz'le ilgili bir şey anlatayım."
Haliyle genciz, ateşliyiz, bekliyoruz ki acayip devrimci bir anı.

Gülümsedi. "Bakmayın öyle fotoğraflardaki ciddiyetine, tanıyacağınız en şamata adamlardan biriydi. Bir gün, ODTÜ'nün yurdu önüne gidelim dedi, bana. Ne yapacağım diye sordum ama 'Görürsün' diye yanıt verdi.

Bir yandan hafta sonu İstanbul'da eylem koyacağız onu konuşuyoruz, bir yandan ben merak içindeyim acaba niye gidiyoruz diye. 'Sen burada bekle' dedi, bana. Kızlar yurdunun olduğu yere geldik. Bu gitti, 10 dakika gelmez, 20 dakika gelmez, 30 dakika gelmez, 40 dakika gelmez. Bekle Allah bekle Deniz yok. Akşam saat oldu 10. Merakım, endişeye döndü. Acaba başına bir iş mi geldi diye. Bir baktım, nereden bulmuşsa midilliye benzer bir sütçü beygiri, tutmuş kemendinden geliyor. Devrimciyiz, ulu orta gülemiyorum da ama yüzüme nasıl yayıldı sırıtma ifadesi. Oğlum ne yapıyorsun sen dedim. 'Cengiz bu yurtta bir kız var, ona bir görüneceğim' dedi. Bindi atın üstüne, başladı serenat yapmaya. Ben nasıl gülüyorum anlatamam. Yurt camlarından kızlar çıktı. Deniz'e bayılmayan kız yoktu o dönem. Bu yurt bahçesinde serenat yapıyor, ben gülüyorum."

Devrimci aşık olmaz, devrimci yemez, devrimci içmez, devrimci sıçmaz v.s. v.s. Devrimcinin insan olduğunu unutmamak gerekir.

Dinlediğimde çok gülmüştüm, şimdi yazarken yine yüzümde belirdi o gülümseme ifadesi.

Dün avukatları Halit Çelenk; Deniz, Hüseyin ve Yusuf'un katledilmelerinin yıldönümlerinde yaşamını yitirdi. Garip bir tesadüf olsa gerek.

Bugün Türkiye'nin demokratikleştiğini söyleyenler, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ı anmak için hazırlanan broşürlere bile soruşturma başlatıyor.
Referandum sürecinde Meclis'te sahtekârca salya sümük ağlayanlar, bakanlık koltuklarında oturup "Deniz benim arkadaşımdı" diyenler, Türkiye'nin karanlık ve karanlıklaştırılmaya çalışılan yüzünün birer örneğidir.

Devletin intikam alma duygusuyla hareket edip öldürdüğü üç genç adam, bugün hâlâ hatırlanıyor ancak idam kararını verenler tarihin karanlık sayfalarına gömüldüler.

Onlar bu ülkeyi sevmelerinin bedelerini canlarıyla ödediler.

"Yaşasın tam bağımsız Türkiye!"

ŞARKIŞLA

5 Mayıs 2011

'Götünüzden siktik mi' mizahı (!)


Bazen ilginç yorumlar geliyor. Şu aşağıdaki yorum da, onlardan biri. Fenerbahçe ve pankartlar hakkındaki yazıya gelmiş, belki yorumları okumayanlar vardır diye, başlık haline getirmek ve zihniyeti anlamak açısından daha iyi olur...

"Fenerbahçe'yi kötülemek için şekilden şekile giriyor insanlar. Sen de onlardan birisin.

Adamların yaptığı terbiyesizliğin suçlusu olarak bizi göstermeye çabalamışsın. O sandalye tribünden sahaya atılmadı, bir futbolcu tribüne attı. Aziz Yıldırım sahaya inip kimseye bir şey yapmadı, olayları sakinleştirdi. Bunda nasıl bi kötülük görmeyi başardın bilmiyorum. Fenerbahçe'yi kötü göstermek için yapmadığı şeyleri yapmış gibi göstermek moda oldu ama yakışmıyor.

Yukarıda gösterdiğin pankartların benzerlerini diğer takımlar açmadı mı? Ayrıca ben yukarıdaki pankartların içinde bir mizah unsuru görebiliyorum. Seviyesiz ve yanlış olduğu kesin ama halk arasında kullanılan ve Galatasaray taraftarıyla karşılıklı olarak yapılan bir şeydi bu. Gün içerisinde arkadaş olan insanların bile birbirlerine bu tarz şeyler söylediğini görebilirsin. Bu pankartlar arkadaşça bir niyetle yapılmış değiller orası kesin ama içlerinde bir mizah unsuru var. Halk arasında birbirine herhangi bir oyundan sonra bile bu lafları söyleyen insanları görebilirsin, bu ülkemizdeki mizah anlayışının bir parçasıdır. Ne yazık ki.

Ama bu ülkede kimse karşısındakine, muhabbet olsun diye günahkar demez. Bu içinde hiç bir mizah unsuru bulunamayacak, tamamen belden aşağı vurmaya yönelik, sahada verilen emeği hiçe saymaya çalışan, başarıları aşağılayan kahpece bir pankarttır. Yukarıda açılan hiç bir pankartta futbolcuların emeğini tam tersi bir kavrama çevirmek gibi bir niyet yok. Günahların takımı Fenerbahçe, Fenerbahçe'yle ilgili tüm değerlere, yapılan her şeye saldıran aşağılık bir pankart. Bu farkı göremiyorsan bu senin sorunun.

Ayrıca Fenerbahçe stadındaki seviyeyi yukarıya çeken ilk Türk takımıdır. Bu tarz pankartlar artık Fenerbahçe stadına giremez, kimse sahaya rakı şişesi atmaz. İnsanlar gayet rahat aileleriyle çocuklarıyla gelip maç izlerler. Fenerbahçe'yi kötü göstermeye çabalamadan önce herkes kendi takımına bakmalı."


fb64 rumuzlu arkadaş, "Götünüzden siktik mi?" gibi bir pankartta mizah unsuru gördüğünü söylüyor.
Tabii herkesin mizah anlayışı farklı oluyor. Kimisi için "Rıza Efendi iki ekmek bir süt" pankartını stada astığında, bir adamın babasının yaptığı mesleği aşağılamayı komik buluyor.

"Zuhahahahhahahahahhaa! Ne komik Rıza'nın babası kapıcı ya, biz de onu pankart yaptık, üstelik stada astık, hem de tribünlerde sallandırdık. Nihohohoohhohohho"

Haaa evet komik (!) Altınıza sıçana kadar gülün. Siz baba parasıyla, nasıl alındığı meçhul Mercedes'lerle, Porsche'lerle, üstü açık arabalarla caddede turlarken, Rıza Çalımbay gibi dünya efendisi bir adamın babasının kapıcılığı ile dalga geçin. İğrenç bir meslek ya, taşak malzemesi yapılacak bir iş ya. Gülün amınıza koyayım.

fb64 rumuzlu arkadaş "Fenerbahçe'yi kötü göstermek için yapmadığı şeyleri yapmış gibi göstermek moda oldu ama yakışmıyor" diyor. Arkadaş, stadı yakan ben değilim ki yakışsın. Daha bir yıl geçmedi üstünden, aile salonu dediğin statı içinde çoluk, çocuk, genç, yaşlı, kadın var demeden yakmak için çabalayan ben değilim ki.

Bunun karşısına "Siz de rakı şişesi attınız", "90 dakika boyunca sahaya su attınız" diye gelmesin kimse.

En az 10 kez buralarda yazıp çizmişimdir, "O sulu maç hayatımın en büyük utancıdır" diye. Rakı şişesini atana senden çok ben küfrettim.

Ama iş Fenerbahçe'ye dayandığında, her şeyi savunma noktasına geliyorsunuz. Şunlardan biri için de "Tamam arkadaş yapılmıştır özür dileriz" demek yerine "Lan zaten herkes yapıyor" diye savunuyorsun.

O sahada benim teknik direktörümün kafasını yardın, "Bunlar bireysel" dedin, benim kalecimin kulağına patlacıyı madde fırlattın, "Bunlar her yerde oluyor" dedin, benim taraftarımın üstüne sidik torbaları fırlattın, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi davrandın, futbolcumun kafasına yumurta attın "Hahahaha, ibne hak etti" dedin, sahaya bıçak atıldı takımın menajeri Kemal Dinçer sumen altı yapıp sakladı, yayıncı kuruluşun kablolarını kestin işin içinden sıyrılıverdin.

E bu kadar şey olup bitmişken, hâlâ "Bunlar mizah" diyorsan, ben sana ne diyeyim! Aşağılamadığın, hakaret etmediğin, sahaya göndermediğin şey yok. Rakibin yedek kulübesine saldırı desen var, soyunma odalarında taciz desen var, daha maç başlamadan rakip oyuncuyu tahrik desen var, hakemin kafasını yararsın. Birader, daha ne yapacaksınız ki? Sahaya el bombası mı atacaksınız, özür dilemek için.

Lan şunların birinde özür dilemediniz ya. Biri için özür dileyin, numune olarak. Yaptığınız her boku gizlemeye çalışıp, hiç utanmadan sıkılmadan karşı saldırıya geçerseniz tabii Şükrü Saraçoğlu mutluluk yuvası olur.

"Günahların takımı Fenerbahçe, Fenerbahçe'yle ilgili tüm değerlere, yapılan her şeye saldıran aşağılık bir pankart"mış, fb64 rumuzlu arkadaşa göre.

"Götünüzden siktik mi" seviyesizmiş ama mizahı yanı varmış. "Günahların takımı Fenerbahçe" ise aşağılık pankartmış, tüm değerlere saldırıyormuş.

Hakikaten pes arkadaş, eğer hepiniz böyle düşünüyorsanız vah halinize. Nasıl bir anlayış ürünü bilmiyorum ama size her şey mübahmış gibi geliyor, cezalandırılmadığınız için -yeteri kadar- her yaptığınız yanınıza kâr kalıyor. Bir süre sonra da zeytinyağı kıvamında üste çıkıveriyorsunuz.

Ama haklısınız. Bu ülke yapanın yanına kâr kaldığı, güçlü olanın üste çıktığı, sesi çok çıkanın haklı gibi göründüğü bir yer. O yüzden de siz haklısınız (!)

Keşke biz de sahaya su atmak yerine tribün yaksaydık da 5 yerine 2 maç cezayla yırtıverseydik.

Keşke biz de, sahaya atılan rakı şişesini, Kemal Dinçer'in yaptığı gibi gözlerden kaçırsaydık da, ceza almasaydık.

Keşke biz de, hakemin kafasını yarsaydık da.

fb64 rumuzlu arkadaş, herkes kapısının önünü süpürsün eyvallah ama sizin kapının önü çöp dağı oldu, önce bir onları hallediverin. O çöp dağı için özür dileyiverin, "haksızdık" deyin.

Trabzonsporlu arkadaşlara bir sonraki maçta "Günahların takımı Fenerbahçe" yerine mizahi (!) bir pankart açmasını öneriyorum. Artık o mizah nereye kadar giderse...

4 Mayıs 2011

İnternet, yasaklar ve sitelerin kapatılma emirleri


3 Mart 2011'de şu aşağıdaki yazıyı kaleme almışım:

"Bir siktirin gidin. Türkiye'de milyon tane şey yasak, işin ucu kendine dokununca sesinizi çıkartın ancak. Hem de yöntem olarak twitter'dan bilmemneyime dokunma diye bir zımbırtıya tık'layarak.

Sahtekârsınız alayınız ve korkaksınız.

Bu ülkede sikindirik futbol muhabbetini, genç kız triplerini, yazamadınız diye mi bütün derdiniz? Lan bu ülkede insanlar haber yazamıyor, hanginiz ses çıkarttınız bugüne kadar? Bu ülkede muhalif basının kapılarında polis bekler, çalışanların evlerine kadar polisler takip eder, istediklerinde baskınlar düzenlerler kimsenin ruhu bile duymaz.

"Bizim siyasetle işimiz olmaz, biz futbol yazıyoruz" diye, kendinize saçma sapan bahaneler üretin, kıçınız ayrı başınız ayrı oynasın, sonra "Blogger'ıma dokunma" diye ağlayıp sızlayın.

Umarım açılmaz bir daha, hatta özgürlük saydığınız şeyler daha da sarsın her tarafınızı. Belki o zaman bu ülkedeki gerçek özgürlük kısıtlamalarının farkına varabilirsiniz.

Korkaksınız çünkü sokaklara çıkamıyorsunuz. Birileri sizin için çıkar nasılsa. Başlatalım bir eylem, her hafta Taksim'de buluşalım.
Kaç tane blogger var? Minimum 50 bin tane vardır.
10 bini bulur muyuz? Bok buluruz.
İşi sadece blogger değil, tüm özgürlüklerin kısıtlanması konusuna taşıyalım.
Var mısınız? Bok varsınız.

Ağlamaya devam edin,
"siyaset yapmamaya" devam edin,
suya sabuna karışmadan, yırtma planları yapın,
birilerinin canı yanarken, uzaktan izlemeyi sürdürün,
size dokunmayan yılana "Çok yaşa" diye tempo tutun.

Kendinizi kandırmaya devam edin ve siktirin gidin, asalak sürüsü. Nasıl, kuyruğunuza basılmadan önce 3 maymunu oynadıysanız, size verilen rolü üstlenmeye devam edin. Bu kadar çok ağlayınca belki insafa gelirler, siz de "direndik, kazandık" edebiyatı yaparsınız.

Evden dışarı çıkmadan, mail göndermeye devam edin. Yegâne tepkiniz bu olsun. En zararsız olanı hem de vicdanen mastürbasyon etkisi yaratıyor değil mi?

Lan hâlâ twitter'dan medet umuyorsunuz ya embesilin önde gidenisiniz. Yarın öbür gün twitter'ın, facebook'un ya da internetin erişimi tamamen kapatılınca merak ediyorum ne yapacaksınız?"

İnternetin 11 Ağustos 2011 tarihinden itibaren sansürlenmesi ile Ekşi Sözlük hakkındaki kapatma kararı birleşince, bu yazı aklıma düştü.

"Yetmez ama Evet" diye ortalarda dolanan, sözümona sosyalistler aklıma geldi.

Askeri darbelere karşıyız diye Akp iktidarının kıç yalayıcılığını yapanlar aklıma geldi.

Güya demokrat tavır geliştirmek adına hükümete sahip çıkanlar hafızamda belirdi.

Dünyanın en pahalı benzinini kullanıp, kimsenin ses çıkartmaması aklıma geldi.

TEKEL işçileri Ankara'nın göbeğinde dayak yerken "Ama abi onlar da bu işi uzattı" diyen yavşaklar da aklımdan çıkmadı.

"Ben aslında Akp'li değilim ama Türkiye senelerdir böyle iyi yönetilmedi" diyen, destek verenler aklıma geldi.

Aklıma o kadar çok şey geliyor ki! İleri demokrasi, mazlum edebiyatı, korku imparatorluğu, sindirilmiş halk, cezaevlerine gönderilen muhalifler, yeniden yapılandırılmaya çalışılan bir Türkiye.

Alışırsınız merak etmeyin. İnternetin paket yapılıp sansürlenmesine de, ekşi sözlüğün kapatılmasına da.

Nelere alışmadınız ki son 7 yılda.

Sokağa çıkan her öğrenci, işçinin alanlarda dayak yemesinin üstüne hapis istemiyle dava açılmasına, üstlerine illegal örgüt oyuncağı yaftası yapıştırılmasına alışmadınız mı?

İktidarın her tür muhalifi "Bu Kürt bölücü", "Bunlar darbeci", "Bunlar statükocu", "Bunlar darbe şakşakçısı" diyerek, fişlemesine alışmadınız mı?

Ülkede yapılan yolsuzluklara, pisliklerin üstünün örtülmesine alışmadınız mı?

Sınavlarda şifrelere, kopyalara, kayırmaya, alışmadınız mı?

Güneydoğu'da, gözaltına alınan, tutuklanan belediye başkanlarına, siyasetçilere alışmadınız mı?

Dinlemelere, servis edilen kasetlere alışmadınız mı?

Cemaatlerin yuvalandığı polis devletine alışmadınız mı?

Çılgın projelerle, one minute'larla uyutulmaya alışmadınız mı?

Üstünüzdeki vergi yüküyle ekonominin döndürülmesine alışmadınız mı?

İnternet totaliter rejimlerde tehlikedir. O yüzden internetin de bir Akp düsturundan geçmesi gerekiyordu. Şu anda yapılan şey bu.

Bugüne kadar nasıl olan bitene ses çıkarmadıysanız, bugünden sonra da olacaklara ses çıkartmamaya devam edin.

Özgürlükleriniz ağır ağır değil koşar adımlarla elinizden alınıyor. Bunlar ince demokrasi ayarları.

Onlar nasılsa kimseyi duymuyor, o zaman görmelerini sağlamak gerekecek. Gerekirse direnişle, gerekirse kavgayla.

İnterneti kapatmasına kapatabilirler de, alanları, meydanları nasıl kapatacaklar acaba?

3 Mayıs 2011

'Siktik' de, 'orospu' de, 'ibne' de ama sakın ha sakın 'günah' deme


Bu ülkede tribünlerin rengi sarı-lacivert, stadın ismi Şükrü Saraçoğlu oldu mu, rakibinin götünü sikebilirsin,


rakibine rahat rahat koyabilirsin,


dilediğin gibi ibne diyebilirsin,


stadına genelev, taraftarına orospu diyebilirsin,


yardımcı hakemin kafasını yarabilirsin,


tribünden sandalye atıp, başkanını sahaya indirebilirsin,


kimseden çekinmeden, korkmadan tribünlerini yakabilirsin,


ama "Günahların takımı Fenerbahçe" diyemezsin!

Çünkü burası Fenerbahçe Cumhuriyeti.

K-9'dan bozma hakem tribünlerin infialinden korkup maçı tatil edemez.
Türkiye'nin FUTBOL Federasyonu, ceza veremez.
Profesyonel Disiplin Kurulu, verilen cezayı anında indiriverir.
"Bir daha küfür olursa, saha kapatılacak" derler, tribünlerden küfür gelince gözlemci duymaz.

Adalet duygunuzu ve vicdanınızı sikeyim sizin. Herkesi figüran yapın da, siz de biz de rahatlayalım...

Acı çekmek özgürlükse, özgürüz hepimiz


Bugün 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü.

Türkiye'de son yıllarda gazetecilik yapmak, neredeyse cezaevine girmek için kısayol tuşu gibi bir şey haline geldi.

İnsan hakları ve özgürlükleri izleme örgütü Freedom House'un 2011 Basın Özgürlükleri Raporu'na göre, Türkiye "yarı özgür" ülkeler kategorisinde.

196 ülkenin değerlendirildiği raporda türkiye 112. sırada. Türk Ceza Kanunu’nun 301 ve 216. maddeleri ve Terörle Mücadele Yasası çerçevesinde gazetecilere yönelik baskılar artıyor.

Hukuki bu baskılar; gazeteciler, editörler ve medya sahipleri arasında oto sansüre yol açıyor.

Dünya Basın Özgürlüğü Günü'nde TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin şu açıklamayı yapıyor; "Türkiye’de basın, görevini Basın Ahlak Yasası çerçevesinde özgürce yapma imkanına sahiptir. Yeter ki bu sınırlar zorlanmasın. Ve basın mesleği başka amaçlar için istismar edilmesin, kullanılmasın."

Yani, gazeteciye açık açık mesaj veriyor. Ne yazacağınıza, ne söyleyeceğinize dikkat edin mealinden.

Ülkenin başbakanı birtakım gazeteleri örgüt dokümanı sayar, bazı gazeteler için açık açık "almayın" çağrısı yapar, alanlarda halka hedef gösterir.

Ülkenin TBMM Başkanı, gazetecinin neyi yazıp, neyi yazamayacağı konusunda ulema verir, sınır belirlemeye çalışır.

Biz de tüm bunlara bakarak, Türkiye'de basının özgür olduğundan söz edeceğiz.

58 gazeteci Türkiye'de çeşitli cezaevlerinde kalmakta. Hemen hepsinin de suçu, terör örgütlerine üye olmaktan.

Aşağıda listeyi göreceksiniz. Türkiye her türden özgürlüklerin yok edildiği bir ülke haline geldi.

Halkın uyuşturulmasına, aptallaştırılmasına yönelik haberler yaptığınız taktirde, sistemin sevdiği bir gazeteci olursunuz. Ancak ucu cemaate, iktidara, sisteme dokunacak haberler yaparsanız, şu 58 kişiden biri olmanız içten bile değil.

1- Abdulcabbar Karadağ, Azadiya Welat Gazetesi Mersin Temsilcisi, Mersin E Tipi Kapalı Cezaevi
2- Ahmet Birsin, Gün TV Genel Yayın Koordinatörü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
3- Ahmet Şık, Gazeteci-Yazar, Silivri L Tipi Cezaevi
4- Ali Buluş, DİHA Mersin Muhabiri, Karaman-Ermenek M Tipi Cezaevi
5- Ali Çat, Azadiya Welat Gazetesi Mersin Çalışanı, Mersin E Tipi Kapalı Cezaevi
6- Ali Konar, Azadiya Welat Gazetesi Elazığ Temsilcisi, Malatya E Tipi Cezaevi
7- Baha Okar, Bilim ve Gelecek Dergisi Editörü, Silivri L Tipi Cezaevi, B Blok
8- Barış Açıkel, İşçi-Köylü Gazetesi Eski Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi, KOCAELİ
9- Barış Pehlivan, Odatv İnternet Sitesi Genel Yayın Yönetmeni, Silivri L Tipi Cezaevi
10- Barış Terkoğlu, Odatv İnternet Sitesi Haber Müdürü, Silivri L Tipi Cezaevi
11- Bayram Namaz, Atılım Gazetesi Yazarı, Edirne 1 Nolu F Tipi Cezaevi
12- Bayram Parlak, Gündem Gazetesi Mersin Temsilcisi, Karaman-Ermenek M Tipi Cezaevi
13- Bedri Adanır, Aram Yayınları Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni, Kürtçe Hawar Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
14- Behdin Tunç, DİHA Şırnak Muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
15- Cihan Gün, Yürüyüş Dergisi çalışanı, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
16- Coşkun Musluk, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
17- Dılşa Ercan, Azadiya Welat Gazetesi Mersin Çalışanı, Adana Karataş Kadın Kapalı Cezaevi
18- Dilek Keskin, Atılım Gazetesi Muhabiri, Karataş Kadın Kapalı Cezaevi, ADANA
19- Doğan Yurdakul, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
20- Emine Altınkaya, DİHA Ankara Muhabiri, Sincan Kadın Kapalı Cezaevi, ANKARA
21- Ensar Tunca, Azadiya Welat Gazetesi Iğdır Çalışanı, Iğdır Kapalı Cezaevi
22- Erdal Süsem, Eylül Dergisi Editörü, Edirne F Tipi Cezaevi
23- Erdoğan Altan, DİHA Batman Muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
24- Erol Zavar, Odak Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Şair, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
25- Faysal Tunç, DİHA Şırnak Muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
26- Fazıl Duygun, Yeni Nizam Dergisi ve Baran Dergisi Yazarı, Kızılcahamam Cezaevi, ANKARA
27- Füsun Erdoğan, Özgür Radyo Eski Genel Yayın Koordinatörü, Kandıra 2 Nolu T Tipi Cezaevi, KOCAELİ
28- Günay Kubilay, Sosyalist Demokrasi Gazetesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
29- Hakan Soytemiz, Red ve Enternasyonal Dergilerinin Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi, B Blok
30- Halit Güdenoğlu, Yürüyüş Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
31- Hamdiye Çiftçi, DİHA Hakkari Muhabiri, Bitlis E Tipi Kapalı Cezaevi
32- Hasan Coşar, Atılım Gazetesi Yazarı, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
33- Hatice Duman, Atılım Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Gebze M Tipi Cezaevi, Gebze/KOCAELİ
34- Hıdır Gürz, Halkın Günlüğü Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi
35- İbrahim Çiçek, Atılım Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Gazeteci-Yazar, Kandıra 2 Nolu T Tipi Cezaevi, KOCAELİ
36- Kaan Ünsal, Yürüyüş Dergisi çalışanı, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
37- Kadri Kaya, DİHA Diyarbakır Bölge Bürosu Temsilcisi, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
38- Kenan Karavil, Radyo Dünya Yayın Yönetmeni, Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi
39- Mahmut Güleycan, Özgür Halk Dergisi Çalışanı, Van F Tipi Cezaevi
40- Mehmet Karaaslan, DİHA Mersin Muhabiri, Karaman-Ermenek M Tipi Cezaevi
41- Mehmet Yeşiltepe, Devrimci Hareket Dergisi Çalışanı, Gazeteci-Yazar, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi
42- Musa Kurt, Kamu Emekçileri Cephesi Dergisi Yazı İşleri Müdürü, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
43- Mustafa Gök, Ekmek ve Adalet Dergisi Ankara Temsilcisi, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
44- Müesser Yıldız, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
45- Nedim Şener, Milliyet Gazetesi Muhabiri, Silivri L Tipi Cezaevi
46- Nuri Yeşil, Azadiya Welat Gazetesi Tunceli Çalışanı, Malatya E Tipi Cezaevi
47- Oğuzhan Kayserilioğlu, Toplumsal Özgürlük Gazetesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
48- Ozan Kılınç, Azadiya Welat Gazetesi Eski İmtiyaz Sahibi veYazı İşleri Müdürü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
49- Sait Çakır, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
50- Sedat Şenoğlu, Atılım Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü ve Gazeteci- Yazar, Edirne 1 Nolu F Tipi Cezaevi
51- Seyithan Akyüz, Azadiya Welat Gazetesi Adana Temsilcisi, Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi
52- Sinan Aygül, DİHA Bitlis Muhabiri, Van F Tipi Cezaevi
53- Soner Yalçın, Odatv İnternet Sitesi İmtiyaz Sahibi, Gazeteci-Yazar, Silivri L Tipi Cezaevi
54- Suzan Zengin, İşçi-Köylü Gazetesi Kartal Bürosu Çalışanı, Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi
55- Şahin Baydağı, Azadiya Welat Gazetesi Çalışanı, Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi
56- Vedat Kurşun, Azadiya Welat Gazetesi Eski Yazı İşleri Müdürü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
57- Yavuz Arslan, Beklenen Nizam Dergisi Yazı İşleri Müdürü, Çanakkale E Tipi Kapalı Cezaevi
58- Ziya Ulusoy, Atılım Gazetesi Yazarı, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi.

Evet, evet, demokratikleşiyoruz. Gazetecilerin cezaevlerine tıkıldığı, siyasilerin gazetecilere işbuyurduğu, gazetecileri tehdit ettiği bir ülkede her geçen gün daha da demokratikleşiyoruz.

Sosyalist, devrimci basın zaten cezaevleriyle yakından tanışıyordu. Son 7 yıllık iktidarın faydası (!) ulusal basın mensuplarını cezaevleriyle tanıştırmak oldu.

Acı çekmek özgürlükse, özgürüz hepimiz, bizim için çizilen sınırlar dahilinde...

2 Mayıs 2011

Mustafa yarın saat 16.00'da eylemini tekrarlıyor, lütfen yalnız bırakmayın


Galatasaray ve şu anki durum hakkında ibret verici olay başlıklı yazıda, kişisel eylem gerçekleştiren Mustafa Özkan isimli arkadaşımız yarın -3 Mayıs- saat 16.00'da Simit Sarayı'nın orada olacakmış.

Kişisel eylemini yeniden gerçekleştirecek. Katılmak isteyen, şişlere, delilere, köpeklere karşı arkadaşımızı tek başına bırakmak istemeyenler, kendisini tek başına bırakmak istemezse, kendisine katılabilir.

Dediğim gibi yarın -yani 3 Mayıs- saat 16.00'da yukarıda yazılan yerde bulabilirler.

Lütfen Mustafa'yı yalnız bırakmayın. Gerçi her ne olursa olsun, Mustafa bu eylemi gerçekleştirecek ama yine de tek başına olmaması en iyisi.

Şimdiden gidecek olanlara, destek olacaklara teşekkür ederim...

Kendisini parçalı formasından tanımanız mümkün...

Not: Bunu üst üste ikinci kez isteyeceğim ama bunu yayabilirseniz sevinirim. Ne kadar çok kişi katılırsa o kadar iyi olur. Özellikle forumlarda dolanırsa şahane olur.

Yaşasın renklerin kardeşliği


1 Mayıs'ta orada bulunan tüm emekçilere selam olsun. Artık tribünlerden gelen ses de, 1 Mayıs alanlarında duyulmaya başlandı.

Renk ayırt etmeden, düşmanlık beslemeden, bu dünyayı daha yaşanılır kılana dek...






1 Mayıs 2011

Foucault da Yargılansın!

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi arkadaşımız Nejat Ağırnaslı, uzun namlulu silahlarla dün yapılan bir baskın sonucu evinden gözaltına alındı. Nejat, daha sonra ailesiyle ve avukatıyla görüştürülmeden alelacele KCK davasının görüldüğü Diyarbakır'a sevk edildi.

Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileri olarak, hem arkadaşımız Nejat'a hem de tüm diğer göz altına alınanlara yapılan bu hukuksuzluğu açıkça kınıyoruz. Üniversite arkadaşları olarak, Nejat'ın dava dosyasına nelerin konulacağını şimdiden merak ediyoruz. Onun ders programını "örgüt dökümanı", yurtdışındaki üniversitelere yapacağı doktora başvurusunu da "örgütün yurtdışına açılma planı" olarak gören işgüzar zihniyetin ellerinin daha nereye kadar uzanacağını bilemiyoruz.

Nejat'ın yazdığı makaleler, yaptığı çeviriler, bilinmeyen bir dilde değil ama İngilizce yaptığı literatür taramalarının da dosyasına konulduğu takdirde, KCK davasının Foucault'ya ve hatta Gramsci'ye kadar genişletilmesini öngörmekte güçlük çekmiyoruz.

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri olarak, arkadaşımız Nejat serbest bırakılmadığı takdirde, bizi suç işlemeye teşvik eden kitaplarımızı, kampüsümüzün tarihi güney meydanında toplayarak yakacağımızı açıkça ilan ediyoruz.

Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileri

Not: Bir rica olarak bunu yayabilmek mümkün olursa sevinirim...

30 Nisan 2011

Galatasaray ve şu anki durum hakkında ibret verici bir olay


Aşağıda birazdan okuyacaklarınız, dün yaşanmış olup, insanın kanını donduran ve aynı zamanda da Galatasaray'ın şu anda nasıl bir durum içinde bulunduğunun en iyi göstergesidir.

Buyurun okuyun, kulübe bok sineği gibi yapışan Adnan Polat'ın nasıl bir adam olduğunu...

"Bugün bireysel protesto amaçlı saat 17:00 sularında Mecidiyeköy'de bulunan kulüp binamızın önüne gittim.

Kısaca şunu belirtmem gerek; gitmeye iten son hamle Adnan Polat'ın kulübümüze karşı dava açması ve etrafındaki insanlara da açtırması. Acele ile bir şeyler karaladım, kırtasiyeden aldığım beyaz kartona; "Adnan Polat, yok hükmündesin! Yeter, git Lütfen!"

Kulüp binamızın karşı kaldırımına geçtim ve elimdeki kartonu tutmaya başladım. İlk tepkiler olağandı, pencerelerin perdeleri aralandı, bina içinden fotoğraf çekenler oldu vs.

10-15 dakika sonra kulüp bünyesinde çalıştığını söyleyen birisi geldi. Kim olduğumu (!), ne iş yaptığımı(!), tribünden kimleri tanıdığımı (!), memleketimi (!), nerede oturduğumu (!), her hangi bir gruba üye olup olmadığı (!) vs. vs. sordu.
Elimdeki kartonu yırtabileceğini (!) de söyledi ve cevabını -medeni bir şekilde- aldıktan sonra içeriye gitti.
Şahsın, GS Store'un web sitesi için çalıştığı bilgisi teyid edildi, kesin bilgidir. Yaklaşık 10 dakika sonra kulübün güvenlik görevlisi geldi, Genel Sekreter'in kendilerini aradığını -muhtemelen haber gitti kendisine- ve Adnan Polat'ın binada olmadığını söyleyip, Polat İş Hanına gitmemi tavsiye etti! (Sağolsun!)

Bireysel protestom yarım saati bulmuştu ki, Çadır Store'un oradan, yukarıya doğru birisi yürümeye başladı, tehditler savurarak. 'Berduş' biri olduğu belliydi kılık kıyafetinden. Yanıma yaklaşırken, paltosunun sağ cebinden bir adet "şiş" çıkardı. Yaklaşık 20 cm uzunluğunda. Gitmezsem, beni orada öldüreceğini söylerekten iyice yaklaştı.
Elindeki metal şişi sürekli savuruyordu. Başımın belaya girmemesi için kendimi kulüp binamızın olduğu, karşı yöne attım. Aklıma bir anda polisi aramak geldi. Şahıs, Çadır'ın yan tarafında korkusuzca duruyordu ve tehdit etmeye devam ediyordu.

Köşedeki otobüs yazıhanesine girdim beklemek için. Polisler 3-4 dakika içinde olay yerine geldiler ekip arabasına binip Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne gittik, şikayetçi olduğumdan.

17:30'dan 20:00'ye kadar ifade vermek için bekledim. Dışarıya sigara içmeye çıktığımda adam yanıma geldi ve kimin gönderdiğini öğrenmek için bir sigara uzattım. Telefonun ses kaydını da açtım. Sigarayı görünce, 'şikayet etme, barışalım' demeye başladı. 'Kimin gönderdiğini anlatırsan', şikayet etmem dedim ve blöfümü yedi.
Kulüp çalışanı olduğunu, ismi 'İlyas' olan bir şoförün gönderdiğini itiraf etti. Bütün ses kaydı telefonumda duruyor. Yüklemeyi beceremediğim için dinletemiyorum, malesef. Ekleyeceğim ama.


Belki, isim yalandı, hayal kuruyordu ancak 'içeriden' gönderildiğini, yönlendirildiğini adım gibi biliyorum ve de eminim. Fakat, şahsın 'deli raporu' na sahip olmasını öğrenmem bütün her şeyi havada asılı bırakıyor.

Bir şeyleri ispat edemedikten sonra işe yaramıyor... Yine maalesef... Bütün bunları neden mi anlattım?

"Kimseden bir fayda ummam ben, dilenmem kol kanat. Kendi boşluk, kendi gökkubbemde kendim gezginim. Bir eğik baş bir boyunduruktan ağırdır boynuma; Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir Galatasaraylıyım"

Ben de...

Genel kurul üyesi olmadığım için oy kullanma hakkım yok, bir taraftar olarak yapabileceğim en etkili tepki; protesto etmektir. Hepi topu bu...

Korkmadan, usanmadan, yılmadan bireysel protestoma devam edeceğim. Etkisi mi olacak, sanmıyorum fakat bir şeylerin değişmesi için elimden gelen budur...

Salı günü 'yönetim kurulu' toplantısı var Mecidiyeköy'deki kulüp binamızda ve ben, yine orada olacağım.

Gelecek olan olursa, kaldırımda beyaz kartonunu tutan, 'parçalı forma' lı arkadaşa eşlik edebilir...

son söz; şahsın başındaki 'ultraslan' yazan, eskimiş şapkayı ekleyivereyim."


Evet işte, yaşananlar bunlar. İnanın şaşırmadım çünkü herifteki hırsı görünce yapabileceklerinin sınırının olmadığını fark ediyorum.

Ha gayret Adnan Polat yakında Adnan'ı atıp, Alemdar'ı sona ekleyip Tırtlar Vadisi'nin en sıkı üyesi oluverirsin. Bu herif bir de CHP'den İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olmuştu. Rakibi de şu an önünde el pençe divan durduğu Recep Tayyip Erdoğan'dı.

Ne bela bir herifmiş, bırakmadı yakasını şu kulübün. Nefretten başka bir şey uyandırmıyor bende kendisi. Ama unuttum, mali olarak harika (!) işler yaptı değil mi? Maliyetini siktiğim yavşakları, rezil ettiniz lan kulübü.

29 Nisan 2011

Yasaklara koyanlara koyalım


31: Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşmasının malum dakikasında... El arabası da derler kimi çevreler.

Hayvan: Şu yasağı koyanlar yok mu, aha işte onlar

Baldiz: Baldan tatlı olan şahıs

Buyutucu: Yasağı uygulayanların ihtiyacı olan materyal

Citir: Ekmek fırından çıkınca, öylesi olunca yanında katıksız bile yenir.

Etek: Kadınlar giyer, İskoç erkekleri de.

Ateşli: Bazı hastalarda olur. Düşürmek için çaba harcanır. Derece ile ölçülür. Eğer yasağı uygulayanlarda varsa kıçlarına fitil konur.

Frikik: Futbolda olur. Ceza alanı içinde düşen oyuncular için. Teki olur, çifti olur. Hüseyin Göçek gibi gol olan teki, çifte çevrilir.

Gizli: Son 7 yıllık Akp iktidarında pek çok kez siyasileri yok etmek ve rakipleri sekteye uğratmak için kullanıldı, kamera olan biçimi. Hatta son günlerde iki MHP'li yöneticinin kasedi çıktı. Hah işte, bildiniz.

Hatun: Kadın kısmı için bazı çevrelerce kullanılır.

Haydar: Galatasaray'ın 80'li yıllardaki sarışın olan kalecisinin ismi. Polis coplarına verilen isim.

Hikaye: Edebi olarak romandan kısa olur. Böyle minik roman tadındadır. Öyle uzun uzadıya olmaz. Cevat Şakir, Sait Faik filan yazar.

Liseli: Üniversiteliden bir aşama geride, ilköğretimden bir adım ileride olan. Kimi tavernacıların pek çok kez şarkı yaptığı, bazı okullarda müdürlerin gebelik testi yaptığı öğrenci çeşidi.

Nefes: Alırız, veririz. Almazsak da vermezsek de ölürüz. Hatta ölünce ne alınır, ne verilir.

Sarisin: Esmer ya da kızıl olmayan. İskandinav ülkelerinde çokça olur. Marilyn Monroe, Charlize Theron öyledir.

Sicak: Soğuğun zıttı. Yaz gelince havalar öyle olur. Dünyada; Hamsin, sirokko, samyeli, Türkiye'de ise lodos, kıble, keşişleme ve fön böyle efil efil bundan yayar.

Sisman: Laurel ile Hardy'nin Oliver Hardy olanıdır. Sağlık Bakanı "Obez yerine ş..... diyelim" demiştir hatta.

Yerli: Kızılderililer için kullanılırdı. Türkiye'de 12-18 Aralık tarihlerinde haftası kutlanır hatta. Hakan Şükür'ün hayran olduğu futbolcu biçimidir.

Yasak: Bunların hepsinin toplamı oluyor. Kullanan yanar, cızz, kötü, pis, kaka.

Bu kelimeleri seçen herkesi, şahsınızda tebrik eder, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu üyelerinin ta götüne koymayı borç bilirim.

Herhangi bir kurumun başında mantıklı, kafası çalışan, kafatasının içinde beyin taşıyan biri kaldı mı acaba?