9 Mayıs 2011

Bitmeyen çile


Şu Aykut'a verilen şans, eşeğe verilse kalemizde kaleciye benzer bir şey olurdu. Üç tane kaleci var, üçü de birbirinden kötü. Hesaplasan, arasan, tarasan böyle 3'ü bir arada bulunmaz. Şu altyapıdan çıkan ve hiç şans tanınmayan Fırat, üçünden daha iyidir. Bir noktadan sonra Aykut'a da kızamıyorum. Adamın yeteneği bu kadar, olmuyor ama ısrarla takımda kalıyor.

Tribünler, teknik direktörünü "İmparator Fatih Terim" tezahüratıyla belli etmiş oldu. Ne gariptir ki, aynı Fatih Terim bir önceki gelişinde "istifa" sesleriyle gönderildi.

Gerets, Terim, Lucescu v.s. v.s. dön baba dönelim hesabı. Bahanesi nasılsa hazır "Türkiye'yi ve Galatasaray'ı tanıması şans." Bu ülkede böyle garip bir anlayış var, mutlaka ülkeyi tanıması lazım. O zaman dönelim 1980'den bu yana, göreve kim gelmişse, dönüşümlü teknik direktör yapalım.

Bu takıma yeni bir yüz gerekiyor. Fatih Terim'le olacak işler değil bunlar. Fatih Terim'in milli takımdaki ısrarları yüzünden gelinen nokta bellidir. Hadi Terim olmadı, Gerets oldu diyelim. E birader, adamı yolladık mı? Yolladık. O zaman, bu ısrar neden?

İsimleri bir kenara bırakacak olursak, kim gelirse gelsin ciddi bir enkaz devralacak. Takım diye eline geçecek şey, 3-4 futbolcudan başka bir şey değil. Yeteneksiz, ciddiyetsiz, ışık vermeyen futbolcuya benzeyen gürühun temizlenmesi gerekiyor. Ve şu kesin ki; en az 6-7 kaliteli isim alınmalı. Haliyle ciddi bir maliyet gerektiriyor. Bu kadar borca batmış bir kulüp, bunu gerçekleştirebilir mi, bilinmez.

Daha birkaç yıl benzeri tablolara alışmak lazım. Her ne kadar burası Türkiye de olsa, böyle pespaye bir sezon geçiren takımın, bir sonraki sezon şampiyonluğa ulaşması çok güç.

Daha çok çile çekeceğiz, çok. Hele ki, Terim gelirse benim çilemin sonu gelmez.

7 Mayıs 2011

Büyük Bursaspor taraftarı ve onun büyük yönetenleri (!)


Bursa Valisi, Bursa Emniyet Müdürü bakalım görevde kalacak mı?

Bu Bursaspor seyircisiydi değil mi Diyarbakırspor'a hoşgörü (!) gösteren. Ne kadar milliyetçi olduğunu kanıtlayan. Ne denli ülke sevgisiyle yanıp tutuşan.

Ülkenin en büyük şehirlerinden birinde, ülkenin en köklü kulüplerinden birisi otelden dışarı çıkamıyor.

Vay babalar vay be! Helal olsun Bursaspor seyircisine, helal olsun Bursalı milliyetçi kaplanlara.

Emniyet Müdürü'ne, Valiye de helal olsun diyelim.

Sporda Şiddet Yasası var değil mi bu ülkede? Şu Bursaspor'un sahası en az 1 yıl kapatılmazsa, şu olayları başlatanlar hapis cezası almazsa götünüze sokun, fişlemeden bozma yasanızı.

Ama kimseye bir bok olmaz. Göstermelik birkaç ceza, iki saha kapatma ve hükmen mağlubiyetle işi bitirirler.

Bu ülkede Federasyon Başkanı ne iş yapar, PFDK ne bok yer, hep birlikte göreceğiz.







Namuslu namussuzlar


Herifin ilgilenmediği konu yok. Her bokun içinden bu çıkıyor. Bilgisayar oyunlarından tutun da, internet kafelere kadar her konu hakkında fikir belirtmiş ve internete kendi deyimiyle 'anahtarlar' getirilmesi gerektiğini söylemiş.

Şu ülkede bir tane siyasi parti şu herifi karşısına alamıyor. Bir tane siyasi, şu cemaatin siyasi hesaplarını inceleyiverse, ak göt kara göt ortaya çıkacak.

Lafa gelince özgürlük diye kıçlarını yırtarlar. Özgürlük hep kendi istedikleri şekilde olacak. Al birini, vur ötekine. Şu İHL Sözlük'te hazırlanan eylemde bir benzeri. Neymiş kardeşlerinin, annelerinin, babalarının yanında 'fuhuş' yapılıyormuş. "Burası Danimarka ya da Hollanda" değilmiş.

Eeee, hani özgürlükleri savunuyorsunuz? Hani her tür özgürlüğün ülkeye gelmesi için çabalıyordunuz. Yegane özgürlük anlayışı türbandan ibaret. Başka bir bok yok ağızlarında.

Ben eşimde ya da kız arkadaşımla otobüste öpüşüyorsam size ne? Siz misiniz toplumun ahlak değerlerinin belirleyicileri?

Yürüyün gidelim imam-hatiplerin etrafındaki parklara. Bir tanesi benim evimin tam önünde. Ne boklar yeniyor, neler yapılıyor bir bakalım. Çıkalım Anadolu'ya birlikte. Akraba evliliği desen bu namus timsallerinde, komşunun karısıyla-kızıyla birlikte olmak bunlarda, köpeğe tecavüz eden bunlar. Sizin namus anlayışınızın ta ortasına sokayım.

Namus bir metreye bir metrelik bir bez ya da iki bacak arası. Ülkeyi soyarlar namustan saymazlar, yetim hakkı yerler namustan saymazlar, milyonlarca öğrencinin hakkını yerler namuztan saymazlar, insanların en özeline kadar girerler namustan saymazlar.

Koskoca ülke şu cahil imama teslim ya, helal olsun. Herif her fetva verir gibi konuşuyor. "O güzeldir, bu kötürü, bu anahtarlandırılmalı" v.s. v.s.

Sorsan çok değerlidir. Herif aleni olarak peygamberle bir tutuluyor.

Özgürlük, özgürlük diye götünüzü yırtadurun. İzliyoruz hep birlikte ve ne kadar özgürlükçü olduğunuzu görüyoruz.

"Burası Danimarka değilmiş". Lan sik kafalı, Danimarka değil de hangi ülke gibi olmasını istiyorsun?

Namussuzun önde gidenisiniz alayınız.

6 Mayıs 2011

Cem Sultan'ı bin Servet'e değişmem


19-20 yaşında gencecik bir çocuk yanına özür dilemek için gelecek, sen tokat atacaksın.

Servet'in çoktan bu takımdan gönderilmesi gerekiyordu. Yok "yürekli"ymiş, yok "canını dişine takıyor"muş, yok "özünde çok iyi insan"mış. Öyle iyi insanlığın ta dibine sıçayım.

Kardeşin gelecek özür dilemeye, basacaksın tokadı. Neden? Çünkü muhtemelen Servet de zamanında bir ağabeyinden tokat yemiştir.

Şu biat kültürü, abilik, hamilik şu kokuşmuş toplumun, kılcal damarlarına kadar işlemiş.

Sezon başlar, ağabeyler 16-18 yaş aralığındaki çocukların saçlarını keser. Neymiş? Gelenek. Sikerim lan öyle geleneği. Ne geleneğiymiş lan! O yaştaki bir genç için saçlarının ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek var mı?

Ama neden, 5 yıl önce de Arda'nın saçları kesildi. Abi oldu ya artık o da yapacak.

3-5 çakal hep birlikte Rijkaard'ın yollatmayı başardılar. Herifler ödül gibi taltif edildiler. Hepsinin sırtı sıvazlandı, yüreklendirildiler.

Mağlubiyetler ardı sıra gelince bu it sürüsü, çorbacılarda buluşup "N'oluyoruz beyler" konulu toplantı yaptılar. Çıkan sonuç, "Yabancılara Galatasaray'ın büyüklüğünü, hangi takımda oynadıklarını hatırlatmalıyız" oldu.

Lan yavşaklar, siz farkındasınız da hangi takımda oynadığınızın, yabancıları farkına varmaya çağırıyorsunuz.

Florya'da açık bir çete düzeni işliyor. Hakan Ş, denen sevimsiz heriften bu yana, bu gelenekselleşti. Herkes kıçına birilerini taka taka bu noktaya geldiler.

Adnan Polat yönetimi zaten, Kalli'nin gönderildiği yıl, elini değil götünü bile verdi bu çetecilere. Geldikleri nokta da, 37 puan, -10 averaj ve 14.cülük.

Cem Sultan'dan belki hiçbir şey olmayacak, belki son derece yeteneksiz, belki Galatasaray'da oynayamayacak ama Servet denen dallamanın yerine bin kez bu çocuğu tercih ederim.

Servet'in ne kadar iyi yürekli, altın kalpli (!) olduğunu da gördük. Kendisinden 10 yaş küçük, özür dilemek için gelen genç adama tokat atarak adamlığını gösterdi.

Nereye siktirip gidecekse gitsin Servet. Galatasaray'a önce adam lazım, sonra futbolcu.

Cem Sultan'a da helal olsun. Hakkını arayacaksın, lafı yapıştıracaksın, abi, baba, dede, ata demeden.

Giydiğiniz kottan kan damlamasın


Selahattin Şahin'i kim tanır, kim bilir, kim hatırlar?

Selahattin 26 yaşında, gencecik, ömrünün baharını bile yaşayamadan, ayrılıp gitti.

Geride 23 yaşında gözü yaşlı bir eş, 2 yaşında bedensel engelli Emrullah ve 10 aylık Ömer'i de bıraktı.

Yıllarca kot taşlama atölyelerinde çalıştı ve o lanet Silikozis hastalığına yakalandı.

Evine ekmek götürebilmek için ölümü göze alıyorlar. Merdiven altı atölyelerde ekmek diye kan doğruyorlar çorbalarına. Ciğerleri parça parça sökülüyor ve hemen hepsi aynı sona ilerliyor. Yani ölüme...

Hükümet, kot işçileriyle ilgili söz vermesine uygulama hayata geçmiyor. Bu insanlar birer birer ayrılıp gidiyor.

Taşlanmış kot giymeyin. Giydiğiniz her kot, bir kişinin daha ölümüne neden olacak çünkü. Bir Selahattin daha aramızdan ayrılmasın.

Kapitalist düzenin iğrenç yüzü hayatın her alanında görülüyor. Birileri daha fazla kazanmak için bu insanların ölümüne göz yumuyor.

Bir gün hepsinin hesabını sormak üzere...

'Ölümden çekinmiyoruz'


Bunu geçen yıl yazmıştım. Gelip geçen çok olunca, farklı insanların okuması durumu söz konusu oluyor. Geçen yıl, bunu yazdığımda Cengiz Abi yaşıyordu, bugün aramızda yok. Onu da hatırlamak için bir vesile olsun.

Tanıdığım ve çok sevdiğim Cengiz Dinlemez adında güzel mi güzel bir insan var(dı). Daha önce söz etmiş olabilirim. Kendisi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunudur ama uzun senelerce birahane işletti.

Adana işkencehanesinden geçmiş, işkence izleri hâlâ vücudunda duran bir adam. Deniz'lerin 'silah arkadaşı'.

Üniversite yıllarında, 3-4 arkadaş neredeyse her akşam birahanesine gider, içerdik. Birahane dediysem, hayatınızda görebileceğiniz en kozmopolit birahanelerden biriydi. Herkesin masası belliydi, rutini hiç bozulmazdı. Ermeni papaz da vardı (zaten birahanenin üstünde otururdu), öğlen 12'de içmeye başlayıp gece sonlandıran adam da.

Neyse, asıl anlatmak istediğim şey bu değil ama siz yine de gözünüzde canlandırın. Cengiz Abi, eskiyi anlatmayı sevmezdi, hele de sen sorarsan. Hepatit hastalığı nedeniyle alkol de almazdı. Saat 23'ü bulmaya başladığında, mekân usul usul kapanma hazırlıklarına girip, yolluklar masalara gelmeye başladığında, Cengiz Abi kasanın başından kalkar, yanımıza gelirdi. Oktay'a (şef garson) bir tek söyler, hepimize ne içiyorsak onu söyler muhabbete başlardı.

Dedim ya, biz sorarsak anlatmaz, O canı ne zaman isterse o zaman dökülürdü. Bir akşam, el etek çekildikten sonra yine muhabbete dalmışken, dedi ki, "Size Deniz'le ilgili bir şey anlatayım."
Haliyle genciz, ateşliyiz, bekliyoruz ki acayip devrimci bir anı.

Gülümsedi. "Bakmayın öyle fotoğraflardaki ciddiyetine, tanıyacağınız en şamata adamlardan biriydi. Bir gün, ODTÜ'nün yurdu önüne gidelim dedi, bana. Ne yapacağım diye sordum ama 'Görürsün' diye yanıt verdi.

Bir yandan hafta sonu İstanbul'da eylem koyacağız onu konuşuyoruz, bir yandan ben merak içindeyim acaba niye gidiyoruz diye. 'Sen burada bekle' dedi, bana. Kızlar yurdunun olduğu yere geldik. Bu gitti, 10 dakika gelmez, 20 dakika gelmez, 30 dakika gelmez, 40 dakika gelmez. Bekle Allah bekle Deniz yok. Akşam saat oldu 10. Merakım, endişeye döndü. Acaba başına bir iş mi geldi diye. Bir baktım, nereden bulmuşsa midilliye benzer bir sütçü beygiri, tutmuş kemendinden geliyor. Devrimciyiz, ulu orta gülemiyorum da ama yüzüme nasıl yayıldı sırıtma ifadesi. Oğlum ne yapıyorsun sen dedim. 'Cengiz bu yurtta bir kız var, ona bir görüneceğim' dedi. Bindi atın üstüne, başladı serenat yapmaya. Ben nasıl gülüyorum anlatamam. Yurt camlarından kızlar çıktı. Deniz'e bayılmayan kız yoktu o dönem. Bu yurt bahçesinde serenat yapıyor, ben gülüyorum."

Devrimci aşık olmaz, devrimci yemez, devrimci içmez, devrimci sıçmaz v.s. v.s. Devrimcinin insan olduğunu unutmamak gerekir.

Dinlediğimde çok gülmüştüm, şimdi yazarken yine yüzümde belirdi o gülümseme ifadesi.

Dün avukatları Halit Çelenk; Deniz, Hüseyin ve Yusuf'un katledilmelerinin yıldönümlerinde yaşamını yitirdi. Garip bir tesadüf olsa gerek.

Bugün Türkiye'nin demokratikleştiğini söyleyenler, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ı anmak için hazırlanan broşürlere bile soruşturma başlatıyor.
Referandum sürecinde Meclis'te sahtekârca salya sümük ağlayanlar, bakanlık koltuklarında oturup "Deniz benim arkadaşımdı" diyenler, Türkiye'nin karanlık ve karanlıklaştırılmaya çalışılan yüzünün birer örneğidir.

Devletin intikam alma duygusuyla hareket edip öldürdüğü üç genç adam, bugün hâlâ hatırlanıyor ancak idam kararını verenler tarihin karanlık sayfalarına gömüldüler.

Onlar bu ülkeyi sevmelerinin bedelerini canlarıyla ödediler.

"Yaşasın tam bağımsız Türkiye!"

ŞARKIŞLA

5 Mayıs 2011

'Götünüzden siktik mi' mizahı (!)


Bazen ilginç yorumlar geliyor. Şu aşağıdaki yorum da, onlardan biri. Fenerbahçe ve pankartlar hakkındaki yazıya gelmiş, belki yorumları okumayanlar vardır diye, başlık haline getirmek ve zihniyeti anlamak açısından daha iyi olur...

"Fenerbahçe'yi kötülemek için şekilden şekile giriyor insanlar. Sen de onlardan birisin.

Adamların yaptığı terbiyesizliğin suçlusu olarak bizi göstermeye çabalamışsın. O sandalye tribünden sahaya atılmadı, bir futbolcu tribüne attı. Aziz Yıldırım sahaya inip kimseye bir şey yapmadı, olayları sakinleştirdi. Bunda nasıl bi kötülük görmeyi başardın bilmiyorum. Fenerbahçe'yi kötü göstermek için yapmadığı şeyleri yapmış gibi göstermek moda oldu ama yakışmıyor.

Yukarıda gösterdiğin pankartların benzerlerini diğer takımlar açmadı mı? Ayrıca ben yukarıdaki pankartların içinde bir mizah unsuru görebiliyorum. Seviyesiz ve yanlış olduğu kesin ama halk arasında kullanılan ve Galatasaray taraftarıyla karşılıklı olarak yapılan bir şeydi bu. Gün içerisinde arkadaş olan insanların bile birbirlerine bu tarz şeyler söylediğini görebilirsin. Bu pankartlar arkadaşça bir niyetle yapılmış değiller orası kesin ama içlerinde bir mizah unsuru var. Halk arasında birbirine herhangi bir oyundan sonra bile bu lafları söyleyen insanları görebilirsin, bu ülkemizdeki mizah anlayışının bir parçasıdır. Ne yazık ki.

Ama bu ülkede kimse karşısındakine, muhabbet olsun diye günahkar demez. Bu içinde hiç bir mizah unsuru bulunamayacak, tamamen belden aşağı vurmaya yönelik, sahada verilen emeği hiçe saymaya çalışan, başarıları aşağılayan kahpece bir pankarttır. Yukarıda açılan hiç bir pankartta futbolcuların emeğini tam tersi bir kavrama çevirmek gibi bir niyet yok. Günahların takımı Fenerbahçe, Fenerbahçe'yle ilgili tüm değerlere, yapılan her şeye saldıran aşağılık bir pankart. Bu farkı göremiyorsan bu senin sorunun.

Ayrıca Fenerbahçe stadındaki seviyeyi yukarıya çeken ilk Türk takımıdır. Bu tarz pankartlar artık Fenerbahçe stadına giremez, kimse sahaya rakı şişesi atmaz. İnsanlar gayet rahat aileleriyle çocuklarıyla gelip maç izlerler. Fenerbahçe'yi kötü göstermeye çabalamadan önce herkes kendi takımına bakmalı."


fb64 rumuzlu arkadaş, "Götünüzden siktik mi?" gibi bir pankartta mizah unsuru gördüğünü söylüyor.
Tabii herkesin mizah anlayışı farklı oluyor. Kimisi için "Rıza Efendi iki ekmek bir süt" pankartını stada astığında, bir adamın babasının yaptığı mesleği aşağılamayı komik buluyor.

"Zuhahahahhahahahahhaa! Ne komik Rıza'nın babası kapıcı ya, biz de onu pankart yaptık, üstelik stada astık, hem de tribünlerde sallandırdık. Nihohohoohhohohho"

Haaa evet komik (!) Altınıza sıçana kadar gülün. Siz baba parasıyla, nasıl alındığı meçhul Mercedes'lerle, Porsche'lerle, üstü açık arabalarla caddede turlarken, Rıza Çalımbay gibi dünya efendisi bir adamın babasının kapıcılığı ile dalga geçin. İğrenç bir meslek ya, taşak malzemesi yapılacak bir iş ya. Gülün amınıza koyayım.

fb64 rumuzlu arkadaş "Fenerbahçe'yi kötü göstermek için yapmadığı şeyleri yapmış gibi göstermek moda oldu ama yakışmıyor" diyor. Arkadaş, stadı yakan ben değilim ki yakışsın. Daha bir yıl geçmedi üstünden, aile salonu dediğin statı içinde çoluk, çocuk, genç, yaşlı, kadın var demeden yakmak için çabalayan ben değilim ki.

Bunun karşısına "Siz de rakı şişesi attınız", "90 dakika boyunca sahaya su attınız" diye gelmesin kimse.

En az 10 kez buralarda yazıp çizmişimdir, "O sulu maç hayatımın en büyük utancıdır" diye. Rakı şişesini atana senden çok ben küfrettim.

Ama iş Fenerbahçe'ye dayandığında, her şeyi savunma noktasına geliyorsunuz. Şunlardan biri için de "Tamam arkadaş yapılmıştır özür dileriz" demek yerine "Lan zaten herkes yapıyor" diye savunuyorsun.

O sahada benim teknik direktörümün kafasını yardın, "Bunlar bireysel" dedin, benim kalecimin kulağına patlacıyı madde fırlattın, "Bunlar her yerde oluyor" dedin, benim taraftarımın üstüne sidik torbaları fırlattın, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi davrandın, futbolcumun kafasına yumurta attın "Hahahaha, ibne hak etti" dedin, sahaya bıçak atıldı takımın menajeri Kemal Dinçer sumen altı yapıp sakladı, yayıncı kuruluşun kablolarını kestin işin içinden sıyrılıverdin.

E bu kadar şey olup bitmişken, hâlâ "Bunlar mizah" diyorsan, ben sana ne diyeyim! Aşağılamadığın, hakaret etmediğin, sahaya göndermediğin şey yok. Rakibin yedek kulübesine saldırı desen var, soyunma odalarında taciz desen var, daha maç başlamadan rakip oyuncuyu tahrik desen var, hakemin kafasını yararsın. Birader, daha ne yapacaksınız ki? Sahaya el bombası mı atacaksınız, özür dilemek için.

Lan şunların birinde özür dilemediniz ya. Biri için özür dileyin, numune olarak. Yaptığınız her boku gizlemeye çalışıp, hiç utanmadan sıkılmadan karşı saldırıya geçerseniz tabii Şükrü Saraçoğlu mutluluk yuvası olur.

"Günahların takımı Fenerbahçe, Fenerbahçe'yle ilgili tüm değerlere, yapılan her şeye saldıran aşağılık bir pankart"mış, fb64 rumuzlu arkadaşa göre.

"Götünüzden siktik mi" seviyesizmiş ama mizahı yanı varmış. "Günahların takımı Fenerbahçe" ise aşağılık pankartmış, tüm değerlere saldırıyormuş.

Hakikaten pes arkadaş, eğer hepiniz böyle düşünüyorsanız vah halinize. Nasıl bir anlayış ürünü bilmiyorum ama size her şey mübahmış gibi geliyor, cezalandırılmadığınız için -yeteri kadar- her yaptığınız yanınıza kâr kalıyor. Bir süre sonra da zeytinyağı kıvamında üste çıkıveriyorsunuz.

Ama haklısınız. Bu ülke yapanın yanına kâr kaldığı, güçlü olanın üste çıktığı, sesi çok çıkanın haklı gibi göründüğü bir yer. O yüzden de siz haklısınız (!)

Keşke biz de sahaya su atmak yerine tribün yaksaydık da 5 yerine 2 maç cezayla yırtıverseydik.

Keşke biz de, sahaya atılan rakı şişesini, Kemal Dinçer'in yaptığı gibi gözlerden kaçırsaydık da, ceza almasaydık.

Keşke biz de, hakemin kafasını yarsaydık da.

fb64 rumuzlu arkadaş, herkes kapısının önünü süpürsün eyvallah ama sizin kapının önü çöp dağı oldu, önce bir onları hallediverin. O çöp dağı için özür dileyiverin, "haksızdık" deyin.

Trabzonsporlu arkadaşlara bir sonraki maçta "Günahların takımı Fenerbahçe" yerine mizahi (!) bir pankart açmasını öneriyorum. Artık o mizah nereye kadar giderse...

4 Mayıs 2011

İnternet, yasaklar ve sitelerin kapatılma emirleri


3 Mart 2011'de şu aşağıdaki yazıyı kaleme almışım:

"Bir siktirin gidin. Türkiye'de milyon tane şey yasak, işin ucu kendine dokununca sesinizi çıkartın ancak. Hem de yöntem olarak twitter'dan bilmemneyime dokunma diye bir zımbırtıya tık'layarak.

Sahtekârsınız alayınız ve korkaksınız.

Bu ülkede sikindirik futbol muhabbetini, genç kız triplerini, yazamadınız diye mi bütün derdiniz? Lan bu ülkede insanlar haber yazamıyor, hanginiz ses çıkarttınız bugüne kadar? Bu ülkede muhalif basının kapılarında polis bekler, çalışanların evlerine kadar polisler takip eder, istediklerinde baskınlar düzenlerler kimsenin ruhu bile duymaz.

"Bizim siyasetle işimiz olmaz, biz futbol yazıyoruz" diye, kendinize saçma sapan bahaneler üretin, kıçınız ayrı başınız ayrı oynasın, sonra "Blogger'ıma dokunma" diye ağlayıp sızlayın.

Umarım açılmaz bir daha, hatta özgürlük saydığınız şeyler daha da sarsın her tarafınızı. Belki o zaman bu ülkedeki gerçek özgürlük kısıtlamalarının farkına varabilirsiniz.

Korkaksınız çünkü sokaklara çıkamıyorsunuz. Birileri sizin için çıkar nasılsa. Başlatalım bir eylem, her hafta Taksim'de buluşalım.
Kaç tane blogger var? Minimum 50 bin tane vardır.
10 bini bulur muyuz? Bok buluruz.
İşi sadece blogger değil, tüm özgürlüklerin kısıtlanması konusuna taşıyalım.
Var mısınız? Bok varsınız.

Ağlamaya devam edin,
"siyaset yapmamaya" devam edin,
suya sabuna karışmadan, yırtma planları yapın,
birilerinin canı yanarken, uzaktan izlemeyi sürdürün,
size dokunmayan yılana "Çok yaşa" diye tempo tutun.

Kendinizi kandırmaya devam edin ve siktirin gidin, asalak sürüsü. Nasıl, kuyruğunuza basılmadan önce 3 maymunu oynadıysanız, size verilen rolü üstlenmeye devam edin. Bu kadar çok ağlayınca belki insafa gelirler, siz de "direndik, kazandık" edebiyatı yaparsınız.

Evden dışarı çıkmadan, mail göndermeye devam edin. Yegâne tepkiniz bu olsun. En zararsız olanı hem de vicdanen mastürbasyon etkisi yaratıyor değil mi?

Lan hâlâ twitter'dan medet umuyorsunuz ya embesilin önde gidenisiniz. Yarın öbür gün twitter'ın, facebook'un ya da internetin erişimi tamamen kapatılınca merak ediyorum ne yapacaksınız?"

İnternetin 11 Ağustos 2011 tarihinden itibaren sansürlenmesi ile Ekşi Sözlük hakkındaki kapatma kararı birleşince, bu yazı aklıma düştü.

"Yetmez ama Evet" diye ortalarda dolanan, sözümona sosyalistler aklıma geldi.

Askeri darbelere karşıyız diye Akp iktidarının kıç yalayıcılığını yapanlar aklıma geldi.

Güya demokrat tavır geliştirmek adına hükümete sahip çıkanlar hafızamda belirdi.

Dünyanın en pahalı benzinini kullanıp, kimsenin ses çıkartmaması aklıma geldi.

TEKEL işçileri Ankara'nın göbeğinde dayak yerken "Ama abi onlar da bu işi uzattı" diyen yavşaklar da aklımdan çıkmadı.

"Ben aslında Akp'li değilim ama Türkiye senelerdir böyle iyi yönetilmedi" diyen, destek verenler aklıma geldi.

Aklıma o kadar çok şey geliyor ki! İleri demokrasi, mazlum edebiyatı, korku imparatorluğu, sindirilmiş halk, cezaevlerine gönderilen muhalifler, yeniden yapılandırılmaya çalışılan bir Türkiye.

Alışırsınız merak etmeyin. İnternetin paket yapılıp sansürlenmesine de, ekşi sözlüğün kapatılmasına da.

Nelere alışmadınız ki son 7 yılda.

Sokağa çıkan her öğrenci, işçinin alanlarda dayak yemesinin üstüne hapis istemiyle dava açılmasına, üstlerine illegal örgüt oyuncağı yaftası yapıştırılmasına alışmadınız mı?

İktidarın her tür muhalifi "Bu Kürt bölücü", "Bunlar darbeci", "Bunlar statükocu", "Bunlar darbe şakşakçısı" diyerek, fişlemesine alışmadınız mı?

Ülkede yapılan yolsuzluklara, pisliklerin üstünün örtülmesine alışmadınız mı?

Sınavlarda şifrelere, kopyalara, kayırmaya, alışmadınız mı?

Güneydoğu'da, gözaltına alınan, tutuklanan belediye başkanlarına, siyasetçilere alışmadınız mı?

Dinlemelere, servis edilen kasetlere alışmadınız mı?

Cemaatlerin yuvalandığı polis devletine alışmadınız mı?

Çılgın projelerle, one minute'larla uyutulmaya alışmadınız mı?

Üstünüzdeki vergi yüküyle ekonominin döndürülmesine alışmadınız mı?

İnternet totaliter rejimlerde tehlikedir. O yüzden internetin de bir Akp düsturundan geçmesi gerekiyordu. Şu anda yapılan şey bu.

Bugüne kadar nasıl olan bitene ses çıkarmadıysanız, bugünden sonra da olacaklara ses çıkartmamaya devam edin.

Özgürlükleriniz ağır ağır değil koşar adımlarla elinizden alınıyor. Bunlar ince demokrasi ayarları.

Onlar nasılsa kimseyi duymuyor, o zaman görmelerini sağlamak gerekecek. Gerekirse direnişle, gerekirse kavgayla.

İnterneti kapatmasına kapatabilirler de, alanları, meydanları nasıl kapatacaklar acaba?

3 Mayıs 2011

'Siktik' de, 'orospu' de, 'ibne' de ama sakın ha sakın 'günah' deme


Bu ülkede tribünlerin rengi sarı-lacivert, stadın ismi Şükrü Saraçoğlu oldu mu, rakibinin götünü sikebilirsin,


rakibine rahat rahat koyabilirsin,


dilediğin gibi ibne diyebilirsin,


stadına genelev, taraftarına orospu diyebilirsin,


yardımcı hakemin kafasını yarabilirsin,


tribünden sandalye atıp, başkanını sahaya indirebilirsin,


kimseden çekinmeden, korkmadan tribünlerini yakabilirsin,


ama "Günahların takımı Fenerbahçe" diyemezsin!

Çünkü burası Fenerbahçe Cumhuriyeti.

K-9'dan bozma hakem tribünlerin infialinden korkup maçı tatil edemez.
Türkiye'nin FUTBOL Federasyonu, ceza veremez.
Profesyonel Disiplin Kurulu, verilen cezayı anında indiriverir.
"Bir daha küfür olursa, saha kapatılacak" derler, tribünlerden küfür gelince gözlemci duymaz.

Adalet duygunuzu ve vicdanınızı sikeyim sizin. Herkesi figüran yapın da, siz de biz de rahatlayalım...

Acı çekmek özgürlükse, özgürüz hepimiz


Bugün 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü.

Türkiye'de son yıllarda gazetecilik yapmak, neredeyse cezaevine girmek için kısayol tuşu gibi bir şey haline geldi.

İnsan hakları ve özgürlükleri izleme örgütü Freedom House'un 2011 Basın Özgürlükleri Raporu'na göre, Türkiye "yarı özgür" ülkeler kategorisinde.

196 ülkenin değerlendirildiği raporda türkiye 112. sırada. Türk Ceza Kanunu’nun 301 ve 216. maddeleri ve Terörle Mücadele Yasası çerçevesinde gazetecilere yönelik baskılar artıyor.

Hukuki bu baskılar; gazeteciler, editörler ve medya sahipleri arasında oto sansüre yol açıyor.

Dünya Basın Özgürlüğü Günü'nde TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin şu açıklamayı yapıyor; "Türkiye’de basın, görevini Basın Ahlak Yasası çerçevesinde özgürce yapma imkanına sahiptir. Yeter ki bu sınırlar zorlanmasın. Ve basın mesleği başka amaçlar için istismar edilmesin, kullanılmasın."

Yani, gazeteciye açık açık mesaj veriyor. Ne yazacağınıza, ne söyleyeceğinize dikkat edin mealinden.

Ülkenin başbakanı birtakım gazeteleri örgüt dokümanı sayar, bazı gazeteler için açık açık "almayın" çağrısı yapar, alanlarda halka hedef gösterir.

Ülkenin TBMM Başkanı, gazetecinin neyi yazıp, neyi yazamayacağı konusunda ulema verir, sınır belirlemeye çalışır.

Biz de tüm bunlara bakarak, Türkiye'de basının özgür olduğundan söz edeceğiz.

58 gazeteci Türkiye'de çeşitli cezaevlerinde kalmakta. Hemen hepsinin de suçu, terör örgütlerine üye olmaktan.

Aşağıda listeyi göreceksiniz. Türkiye her türden özgürlüklerin yok edildiği bir ülke haline geldi.

Halkın uyuşturulmasına, aptallaştırılmasına yönelik haberler yaptığınız taktirde, sistemin sevdiği bir gazeteci olursunuz. Ancak ucu cemaate, iktidara, sisteme dokunacak haberler yaparsanız, şu 58 kişiden biri olmanız içten bile değil.

1- Abdulcabbar Karadağ, Azadiya Welat Gazetesi Mersin Temsilcisi, Mersin E Tipi Kapalı Cezaevi
2- Ahmet Birsin, Gün TV Genel Yayın Koordinatörü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
3- Ahmet Şık, Gazeteci-Yazar, Silivri L Tipi Cezaevi
4- Ali Buluş, DİHA Mersin Muhabiri, Karaman-Ermenek M Tipi Cezaevi
5- Ali Çat, Azadiya Welat Gazetesi Mersin Çalışanı, Mersin E Tipi Kapalı Cezaevi
6- Ali Konar, Azadiya Welat Gazetesi Elazığ Temsilcisi, Malatya E Tipi Cezaevi
7- Baha Okar, Bilim ve Gelecek Dergisi Editörü, Silivri L Tipi Cezaevi, B Blok
8- Barış Açıkel, İşçi-Köylü Gazetesi Eski Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi, KOCAELİ
9- Barış Pehlivan, Odatv İnternet Sitesi Genel Yayın Yönetmeni, Silivri L Tipi Cezaevi
10- Barış Terkoğlu, Odatv İnternet Sitesi Haber Müdürü, Silivri L Tipi Cezaevi
11- Bayram Namaz, Atılım Gazetesi Yazarı, Edirne 1 Nolu F Tipi Cezaevi
12- Bayram Parlak, Gündem Gazetesi Mersin Temsilcisi, Karaman-Ermenek M Tipi Cezaevi
13- Bedri Adanır, Aram Yayınları Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni, Kürtçe Hawar Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
14- Behdin Tunç, DİHA Şırnak Muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
15- Cihan Gün, Yürüyüş Dergisi çalışanı, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
16- Coşkun Musluk, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
17- Dılşa Ercan, Azadiya Welat Gazetesi Mersin Çalışanı, Adana Karataş Kadın Kapalı Cezaevi
18- Dilek Keskin, Atılım Gazetesi Muhabiri, Karataş Kadın Kapalı Cezaevi, ADANA
19- Doğan Yurdakul, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
20- Emine Altınkaya, DİHA Ankara Muhabiri, Sincan Kadın Kapalı Cezaevi, ANKARA
21- Ensar Tunca, Azadiya Welat Gazetesi Iğdır Çalışanı, Iğdır Kapalı Cezaevi
22- Erdal Süsem, Eylül Dergisi Editörü, Edirne F Tipi Cezaevi
23- Erdoğan Altan, DİHA Batman Muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
24- Erol Zavar, Odak Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Şair, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
25- Faysal Tunç, DİHA Şırnak Muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
26- Fazıl Duygun, Yeni Nizam Dergisi ve Baran Dergisi Yazarı, Kızılcahamam Cezaevi, ANKARA
27- Füsun Erdoğan, Özgür Radyo Eski Genel Yayın Koordinatörü, Kandıra 2 Nolu T Tipi Cezaevi, KOCAELİ
28- Günay Kubilay, Sosyalist Demokrasi Gazetesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
29- Hakan Soytemiz, Red ve Enternasyonal Dergilerinin Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi, B Blok
30- Halit Güdenoğlu, Yürüyüş Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
31- Hamdiye Çiftçi, DİHA Hakkari Muhabiri, Bitlis E Tipi Kapalı Cezaevi
32- Hasan Coşar, Atılım Gazetesi Yazarı, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
33- Hatice Duman, Atılım Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Gebze M Tipi Cezaevi, Gebze/KOCAELİ
34- Hıdır Gürz, Halkın Günlüğü Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi
35- İbrahim Çiçek, Atılım Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Gazeteci-Yazar, Kandıra 2 Nolu T Tipi Cezaevi, KOCAELİ
36- Kaan Ünsal, Yürüyüş Dergisi çalışanı, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
37- Kadri Kaya, DİHA Diyarbakır Bölge Bürosu Temsilcisi, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
38- Kenan Karavil, Radyo Dünya Yayın Yönetmeni, Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi
39- Mahmut Güleycan, Özgür Halk Dergisi Çalışanı, Van F Tipi Cezaevi
40- Mehmet Karaaslan, DİHA Mersin Muhabiri, Karaman-Ermenek M Tipi Cezaevi
41- Mehmet Yeşiltepe, Devrimci Hareket Dergisi Çalışanı, Gazeteci-Yazar, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi
42- Musa Kurt, Kamu Emekçileri Cephesi Dergisi Yazı İşleri Müdürü, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
43- Mustafa Gök, Ekmek ve Adalet Dergisi Ankara Temsilcisi, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
44- Müesser Yıldız, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
45- Nedim Şener, Milliyet Gazetesi Muhabiri, Silivri L Tipi Cezaevi
46- Nuri Yeşil, Azadiya Welat Gazetesi Tunceli Çalışanı, Malatya E Tipi Cezaevi
47- Oğuzhan Kayserilioğlu, Toplumsal Özgürlük Gazetesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
48- Ozan Kılınç, Azadiya Welat Gazetesi Eski İmtiyaz Sahibi veYazı İşleri Müdürü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
49- Sait Çakır, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
50- Sedat Şenoğlu, Atılım Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü ve Gazeteci- Yazar, Edirne 1 Nolu F Tipi Cezaevi
51- Seyithan Akyüz, Azadiya Welat Gazetesi Adana Temsilcisi, Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi
52- Sinan Aygül, DİHA Bitlis Muhabiri, Van F Tipi Cezaevi
53- Soner Yalçın, Odatv İnternet Sitesi İmtiyaz Sahibi, Gazeteci-Yazar, Silivri L Tipi Cezaevi
54- Suzan Zengin, İşçi-Köylü Gazetesi Kartal Bürosu Çalışanı, Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi
55- Şahin Baydağı, Azadiya Welat Gazetesi Çalışanı, Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi
56- Vedat Kurşun, Azadiya Welat Gazetesi Eski Yazı İşleri Müdürü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
57- Yavuz Arslan, Beklenen Nizam Dergisi Yazı İşleri Müdürü, Çanakkale E Tipi Kapalı Cezaevi
58- Ziya Ulusoy, Atılım Gazetesi Yazarı, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi.

Evet, evet, demokratikleşiyoruz. Gazetecilerin cezaevlerine tıkıldığı, siyasilerin gazetecilere işbuyurduğu, gazetecileri tehdit ettiği bir ülkede her geçen gün daha da demokratikleşiyoruz.

Sosyalist, devrimci basın zaten cezaevleriyle yakından tanışıyordu. Son 7 yıllık iktidarın faydası (!) ulusal basın mensuplarını cezaevleriyle tanıştırmak oldu.

Acı çekmek özgürlükse, özgürüz hepimiz, bizim için çizilen sınırlar dahilinde...