16 Ağustos 2011

'Hanımmm! Salona Nemesis heykeli yakışmaz mı?'


Fotoğraftaki kişi Burdur Valisi Süleyman Tapsız. Arka plandaki saat, yazıda geçen saat.

Burdur'da Günalan diye bir köye gidiyor. Köyün camisinden içeri gidiyor, bir bakıyor, şık bir saat var. 200 yıllık, tarihi bir saat.

Köylülere "Ben bunu sergileyeceğim" diyor ve alıyor. Saati makam odasına yerleştiriyor.

Gel zaman git zaman, vali saati geri vermiyor. Köylüler saatin iadesi için, valiliğe mektup yazıyor. Yanıt yok.

En sonunda Valiliğe gidip istiyorlar. Vali inceden üstüne yatmış saatin, ehh dekor olarak odada fantastik de duruyor. Verir mi hiç? Vermez.

Makamına gelen muhtar heyetine "Gerekirse kırarım ama yine de vermem" diyor.

Bu garip bir zihniyet. Her şeyde hakları olduğunu düşünüyorlar. O yüzden Topkapı Sarayı müzesinin müdürü 3. Selim'in tahtını, kendi evine koyduruyor, 14 Louis'nin masasında kahvaltı ediyor.

"Devir benim devrim. Ne istersem yaparım" diye düşünüyor bu herifler. İş o raddeye geldi ki, herif Kaşıkçı Elması'nı davete giderken, karısının boynuna broş olarak takar, harem vitraylarını söktürüp banyosuna monte eder.

Burdur Valisi de o hesap. Gariban köylüünn gözü gibi baktığı saati alıyor, üstüne "Kırarım da vermem" diyor. Bunu çıkıp yalanlar bugün yarın. Öyle de bir durum var, hep bunlar doğru söylüyor, köylü, işçi, memur, vatandaş yalan söylüyor.

Görmemişlik, kendini her şeyin tepesinde sanmak, fena bir durumdur. İnsanı içten içe yakar kavurur ama fark etmez bunu yaşayan kişi. O yüzden bunların içi alev alev kavruluyor.

Bunların hepsi, geçmişle, tarihle çatır çatır övünür ama tarihe tecavüz ederler, geçmişin ebesini bellerler. Okudukları tarih ve tarihe sahip çıktıklarını sanmaları tamamen öykünmeye dayalı. "Güç bizde, neden biz de onlar gibi yapmıyoruz? Niye onlar gibi yaşayamıyoruz?" diye düşünüyorlar çünkü.

Yine de, Vali Süleyman Tapsız'a teşekkür borçludur Burdur halkı. Evine saat olarak, Burdur Saat Kulesi'ni taşımadığı, kütüphane olarak Pirkulzade Kütüphanesi'ni monte ettirmediği, misafirlerini ağırlamak için İncir Kervansarayı'nı bahçesine getirtmediği ve yıkanmak için Tabak Hamamı'nı banyoya sokmadığı için.

200 yıllık ufak saatle yırtmışsınız, yakışır mı devletin koskoca valisine kara delik muamelesi yapmak! Köylüysen, köylülüğünü bileceksin. Vali senin köyünden saat aldığı için göğsünü gere gere övüneceksin.

Misal ben, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Yusuf Benli'ye büyük sempati besliyorum, ara ara empati yaparak da kendisini anlıyorum.

Misler gibi kahvaltımı 14. Louis'in masasında yapıyorum. Zeytinyağı dökülmüş domatesimi, pul biberle süslediğim siyah zeytinimi o masada yapıyorum. Keyfe bak, üstüne bir de sigara yaktım mı, değme keyfime. Hatta küllük kullanmam, sigarayı masanın kenarına koyarım.

Görüldüğü üzere okumak sadece cahilliği alıyor. Görmemişlik, yüzsüzlük, aile terbiyesi gibi kavramları okumak kesmez. Ne öküzler var piyasada üniversite bitirmiş, şirketlerin başında yönetici olan.

Tapsız Bey'in yerinde olsam, salonumun bir köşesine Dyonisos'un, diğer köşesine Nemesis'in heykellerini koyarım. İsteyen olursa, çekiçle çatır çatır indiririm heykeli. Biz severiz heykel indirmeyi, o sebepten diyorum. Yoksa kötü bir niyetim yok.

Yazık ulan hakikaten yazık. Devletin valisi, köylünün saatine göz dikiyor, mezarcılık yapıp üstüne yatıyor.

Yürüyün ulan, yürüyün! Devir sizin devriniz...

Not: Çok klasik olur diye soyadında, harf değişikliği yapmasını önermedim. Neyse anladınız siz.

15 Ağustos 2011

Bademin acısı, bademcinin götüne yaraşır


Türkiye'nin tarihine bakmak lazım, bazı kararları tartışırken.

Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı gibi adamlar bu ülkede, bırak sokaktaki adamı, başbakan tarafından aleni olarak 'kahraman' ilan edildi.

Ne bileyim, Sivas'ta insanlar, Allah'u Ekber nidaları ile cayır cayır yakılırken, ülkenin bir bölümü diri diri insan yakanları 'kahraman' ilan etti.

Kahramanmaraş'ta, Çorum'da hamile kadınlar bıçaklanarak öldürüldü, insanların evleri çarpılarla mimlendi, o insanların evlerine girip tecavüz edildi, işkence yapıldı ama onlar da birileri için 'kahraman'dı ve topluma yani aramıza karıştı, hiç cezaevi kapısı bile görmeden.

Ermenilerin, Rumların evleri, işyerleri talan edildi, bu ülkeden linç edilme korkusuyla apar topar kaçmak zorunda kaldılar. Bu insanların evlerine, işyerlerine sahip olanlar, zengin oldu, 'beyefendi' statüsüyle ortalarda dolanmaya başladı.

Bu ülkede, İkinci Dünya Savaşı'nda insanların aç kalmasını sağlayarak, stokçuluk yaparak zengin olan insanlar oldu, sonra biz bunlara saygı gösterdik, toplumun en önemli şahsiyetleri haline geldiler. Şimdi onlar bu toplumun en gelen 'sosyetik' simaları.

Hüseyin Üzmez diye bir adam var misal. 17 yaşında suikast gerçekleştirdi, 10 yıl yatıp çıktı. 'Gazeteci' olarak TV'lerde ahkâm kesti. Sonra sikini doğrultamaz hale gelince, çocuğu yaşındaki bir kıza tecavüz etti, birkaç yıl yatıp çıktı. 'Özgür' bir adam olarak hayatın içine daldı.

Hayata Dönüş Operasyonu diye bir rezalet yaşandı. Cezaevinde açlık grevine giden insanları güya hayata döndürmek için üstlerine bombalar yağdırdılar, benzinli battaniyeler fırlattılar. Dönemin gazeteleri, o gün cezaevinde diri diri yanan insanlar için 'Zaten ölüm orucunda değildiler, kebap yiyorlardı' bile dediler. Sonra aradan yıllar geçince aynı gazeteler, bunları yazanlar uzaydan gelmiş gibi muamele yaptılar. Bugünün en çok satan gazetelerinden söz ediyoruz, ülkenin 'saygın' gazeteleri.

Mavi Çarşı diye bir mağazaya, alışverişe gelmiş insanların üstlerine molotof kokteyli ile saldırdılar. 13 insan hayatını kaybetti. Bugün bu eylemi gerçekleştirenler, birileri için 'kahraman.'

12 Eylül 1980 darbesinden sonra, halkın önüne konan sandığa yüzde 92 oranında evet oyu çıktı. Aradan yıllar geçti, baktık ki, o yüzde 92'lik halk, uçup buharlaşmış, yerine 'aydın, özgürlükçü, darbe karşıtı' bir halk peydah olmuş. Kenan Evren o günlerde, bu halkın 'kahraman'ıydı.

Bu ülkede o kadar çok aydın cinayete mahkûm gitti ki, saymakla bitmez. Uğur Mumcu'dan, Çetin Emeç'e, Muammer Aksoy'dan, Ahmet Taner Kışlalı'ya kadar. Bir tanesinin katili bulunamadı. O katiller sokaklarda fink atıyor ya da zamanaşımı kıyağından faydalanmak için davalar öteleniyor.

Niye mi yazdım bu kadar şeyi?

Türkiye'de Aziz Yıldırım birileri tarafından 'kahraman' ilan edildi, sanki özgürlük savaşçısıymış gibi. Kimse endişe etmesin, o da aramıza karışır, toplumun 'saygın' fertlerinden biri olur.

Tıpkı, Mehmet Ali Aydınlar'ın 'saygın' bir işadamı ve TFF Başkanı olması gibi.

Şike, teşvik, zorla futbolcu transferi, futbolcuların alacaklarından zorla vazgeçirmek, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, gibi suçlar cinayetlerin, linçlerin, katliamların yanında hiç kalıyor hiç.

Adalet beklemek hata. Çünkü bu ülke; katilin baştacı edildiği, tecavüzcünün, katliamcının kutsandığı ve bugün itibariyle şikenin, teşviğin, örgüt kurmanın serbest olduğu Türkiye.

Her türlü suç affedilir; yeter ki, güçlü ol ve sistemin çarklarını döndürenlerden ya da değirmenine su taşıyanlardan biri ol. Senden iyisi yoktur.

Mehmet Ali Aydınlar'dan replik çalıp, bitireyim; "Kendilerini sorumlu tutup da, takımının bu ligde oynamasına gönül rahatlığıyla 'evet' diyen varsa, şimdiden alnının ortasına 'şerefsiz' dövmesi yaptırabilir."

Şu basın toplantısında anladım ki, bademin acısını, bademcinin götüne sokacaksın.

'Seni bir daha Galatasaray'a almazlar'


Birkaç kez yazmışımdır, "Beni Galatasaraylı yapan dayımdır" diye. Hayatımda cidden çok önemi olan insanlardan biridir. Gerçi salt Galatasaraylılıktan ötürü değil, pek çok konuda acayip önemlidir benim için.

Yaşım ufak, muhtemelen daha 5-6 yaşlarındayım. Dayım o dönemler diş hekimliğinde öğrencisi. Anneannemlerde mevcut çok olduğundan, dayım bizim eve gelip ders çalışırdı. Kıl olurdum, onun bize geldiği zamanlarda erken yatmaya ama tabii annemin herhangi bir sözü evde kanun hükmünde olduğu için, mecburen erken yatıyordum.

Babam Beşiktaşlı, beni de Beşiktaşlı yapmak için çabalıyor ama dayım Galatasaraylı olduğu için ben de Galatasaraylı'yım. Babam ne derse desin, fark etmiyor. Hafta sonları Beşiktaş maçlarına aboneyiz, babam sürekli maça götürüyor o dönem Fenerbahçeli abimle ikimizi. İki film birden gibi, iki maç birden olurdu o zamanlar. Maçtan birkaç saat önce PAF'lar oynar, sonra asıl maç oynardı.

Dayım süper gırgır bir adamdır, yanında acayip eğlenirsin, öyle böyle değil. Neyse yaşım 5-6 gibi filan, dayım bir gün "Ozan ben Fenerbahçeli oldum" dedi. Bendeki tepki "Tamam o zaman ben de Fenerbahçeli'yim" oldu. Dayım, "Hadi lan oradan, şaka yaptım, tabii ki Galatasaraylı'yım. Sen artık Fenerbahçeli oldun, seni Galatasaray'a almazlar" deyince, salya sümük ağlamaya başladım. "Dayı yaaaa, beni de Galatasaray' alsınlar" diye ortalığı birbirine kattım.

Gel zaman, git zaman dayım evlendi. Gizli gizli ağlamıştım, "Dayım bir daha beni sevmeyecek" diye. Sonra Almanya'ya gitti. Dayı hasreti acayip olmaya başladı.

Yazları geliyorlar, bir tane çocukları oldu ismi Umut. Ben bu çocuğu acayip seviyorum, sanki kardeşim gibi. Tabii dayımın çocuğu olmasının acayip büyük payı var. Almanya'dan en kıyak ayakkabıları getiriyor dayım. Türkiye'de olmayan Nike'lar, Puma'lar filan. Ama sikimde olmazdı o ayakkabılar filan, ben hep dayımın gelmesini beklerdim.

Çok iyi hatırlıyorum, dayımın Almanya'dan geleceği zaman, bütün gün balkonda beklerdim. Annem, "Oğlum daha gelmesine çok var" dese de, balkonda pineklerdim, zaman geçmek bilmezdi.

Geldiklerinde gözlerinin içine bakardım, iki konuşalım, muhabbet edelim diye. Bizde kalsınlar isterdim ama en fazla bir gün kalırlardı. Nasıl uyuz olurdum anlatamam.

Sonra yılar geçti Antalya'ya taşındılar. Bir tane daha çocukları oldu Emre. Umut'u nasıl seviyorsam, onu da öyle sevdim. Her yaz Antalya'ya gitmeye başladım, dişler sorun çıkarttıkça daha sık biçimde.

Dişçi korkumu bildiğinden sürekli kıllık yapar, korkutur dayım. Kazık kadar adam oldum hâlâ korkarım o koltuktan. Dişime dolgu yaparken, koltukta bayılmışlığım vardır, hatta "Dayı bayılabilirim" dediğimde, "Hadi lan oradan!" dedi ve ben sonrasını hatırlamıyorum. Söylediğine göre o koltukta bayılan tek kişi olarak tarihe geçmiş vaziyetteyim.

Dedim ya, bazı insanların, hayatımda acayip yeri vardır diye. O acayip yerdeki en güzel insanlardan biridir Ayhan Dayım. Hayatımın her döneminde yardımcı oldu. Pek çok zaman konuşmasak bile -benim insanları arama özrüm vardır- varlığı bile yetmiştir.

Dehşet eğlenceli, acayip zeki, elinden her türlü iş gelir. Yanında vakit geçirmek, paha biçilemez bir duygudur.

Çocukların hep bir modeli olur ya, benim örnek aldığım insan dayım oldu. Haa, onun gibi olamadım ama olsun, bugün var olduğum adam için en çok teşekkür etmem gereken kişilerden biri çünkü.

Şu hayatta tanımasam, çok şey kaçırırdım dediğim ender insanlardan.

Bazen kendi kendime söylerim, yine tekrar edeyim "Ayhan Dayım iyi ki Fenerbahçeli değilmiş, yoksa hakikaten çekilmez bir adam olurdum."

Benim Fenerbahçeli versiyonum papazdan çok Papa'ya benzerdi çünkü...

13 Ağustos 2011

Bu hayatı orta yerinden sikelim be baba


Sigaradan bakıra çalmış bıyıkları, hayata dair sevdaları, tertemiz berrak dili, argoyu harikulade kullanmasıyla, bambaşka bir adamdı Can Yücel.

Anlatmak bana düşmez, çapım yetmez.

Güzelsin be adam, yattığın yerde de güzelsin.

Onun gibi şair olamadık, bari ona yakın bir adam olayım isterim.

Senin de dediğin gibi; "Küfür, burjuvazinin ağzında bir lağım çukurudur... küfür, işçi sınıfının ağzında bir çiçektir"

Yettiği yere kadar çiçekleri büyütelim...

Her şey sende gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak, bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

12 Ağustos 2011

İzin vermeyin


Şu çocukların gözyaşlarının durması lazım. Somali'de, Eritre'de, Kenya'da, Türkiye'de v.s. v.s.

Somali'de pek çok anne, birden fazla çocuğundan hangisinin öleceğine karar vermek zorunda kalıyor. Birini yaşatmak için, diğerini ölüme bırakıyor. Bazen bir köşe başı, bazen çölün ortası.

Şu insanlara yardım etmek zor değil. Şu an pek çok kampanya var. Kızılay'ın internet sitesine girin ve her ne olursa olsun yardım edin.

Bir annenin, çocuğunun ölmesi için seçim yapmasını engelleyin.
Bir babanın, evladını elleriyle toprağa gömmesine izin vermeyin.

Bu dünyadaki sistem o kadar aşağılık ki, insanların ölmesi için elinden gelen her şeyi yapıyor, sonra yardım kampanyaları düzenleyerek, sözümona yardım meleği kesiliyorlar.

Çok değil, dünyada 1 yıl silahlanmaya harcanan parayla, açlıktan tek bir ölüm bile olmaz.

Yardım edin, elinizden ne geliyorsa. 5 lira, 10 lira, 50 lira, 100 lira... Kimin gücü neye yetiyorsa. Saçma sapan şeylere harcıyoruz bu paraları. Şu çocuklardan birinin yüzünde gülümsemeye yol açabileceğinizi düşünsenize. Dünyada hangi mutluluğun yerini tutar.

Büyük ustaya kulak verin...

KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

Nâzım Hikmet Ran









Özlemiştik zaten


Gitmesini istemiştim ama geldiğimiz süreçte gördük ki, bu ülkede sahtekârlar kulüp başkanlarından, basketbol hakemlerine kadar uzanıyormuş.

O yüzden gel Kırbaç, gel aslanım, taklalara hasret kaldık.

Demem o ki, geliyor...

10 Ağustos 2011

Adile Naşit seksi, Müzeyyen Senar cazibeli


Devlet televizyonu TRT 1'de pazar akşamı Tosun Paşa'yı yayınlıyor.

Film 55 dakika haline getirilip, öyle yayınlanıyor. Kesilen sahneler arasında Adile Naşit'in hamam sahnesi de var.

Bu herifler o kadar iğrenç, o kadar aşağılık ki, bu ülkenin 7'den 77'ye herkesin sevdiği bir büyük oyuncunun hamamdaki görüntüsünü kendilerince 'erotik' buluyor. Başka neden bu sahne kesilebilir ki?

Şimdi zihniyet, çocukları 'seks objesi' görüyor, Adile Naşit gibi herkesin anneannesi, babaannesi yerine koyduğu bir kadını 'seks objesi' görüyor.

Seks bunlar için her şey. Ayağı tabureye değsin onunla seks yapılabilir, yaşı 60 olsun seks yapılabilir, ayağı görülsün sikilebilir, saçı görülsün sevişilebilir.

Bu kadar seks eksenli düşünmek hangi sapığa nasip (!) olur acaba?

Bunlara mutlaka tıp dilinde verilmiş, ekzantik bir isim vardır, benim içinse sapık puştlardan başka bir şey değil.

Hayatımda Adile Naşit'i muhtemelen 300 kez izlemişimdir, herhangi birinde aklımın ucuna seks gelmedi.

Yiyorlar, içiyorlar seks düşünüyorlar. Sabah uyanıyorlar seks, öğlen yemek sonrası yine seks, akşam evlerine dönerken, sokakta, otobüste, metroda seks, akşam eve gidiyorlar yine seks.

Günün 24 saatinin uyku dilimi dışında minimum 10 ila 18 saati "Bugün kimi görürüm de sikimi kaldırırım" diye özel mesai harcanıyor.

Böyle düşünen insanlar muhtemelen, anasını gördüğünde sikini kaldırıyor, bacısını gördüğünde sıvazlamaya başlıyor olmalı. Başka nasıl bir açıklaması olabilir?

Taştan heykel görünce bile aklına seks düşüren, pezevenkler; sabah Müzeyyen Senar'a bakıp 31 de çeker, öğlen Safiye Ayla'ya bakıp duvara da sürter, akşam Aliye Rona'yı görünce tuvalete girip kendini de siker. Bunlar şerefsiz, adi, aşağılık insanlar çünkü.

Yahu Adile Naşit lan, Adile Naşit! Herkesin gülümsemeyle baktığı, insanın içine içine işleyen sahnelerin unutulmaz oyuncusu.

Ülkenin devlet yöneticileri Adile Naşit'i erotik buluyorsa, haliyle otobüsteki andaval da, şort giyen kıza "Ahlakımızı bozuyorsun" der. Yavşağa boşuna kızmışız dün.

Bunların annelerine, ninelerine, teyzelerine, halalarına, kız kardeşlerine kolaylık gelsin. Bir kenarda otururken, hayal etmeye başlıyorlardır çünkü.

Yaşlı, çoluk, çocuk, akraba fark etmez, kadın olsun yeter.

Bu ibnelere acilen orgazmatikler yapılmalı şehirlerde, kasabalarda, köylerde. Akıllarına seks geldikçe, bir delikten siklerini soksunlar mecalleri kalmayana dek mastürbasyon çektirilsin. Hatta mümkünse sikleri kopartılana kadar yapılsın.

Lan seks düşüneceğiniz kadar, herhangi başka bir şey düşünseniz ülke çağ atlardı. Sizi teneşir bile paklamaz. Teneşirlerde sikilesiciler...

9 Ağustos 2011

10 Arda'yı bir Çaycı Ahmet'e değişmem



Aslında uzun uzadıya yazasım var ama çok yazdık Arda'yı. Hep söyledim genç adamlar hata yapar, yapmamasının imkânı yok. Arda'nın da hataları var ama bu kulüp ve onun taraftar diye geçinenleri daha fazla yaptı.

Kızdığım yegane şey, goygoyculuktur. Adam olan adam goygoycu olmayacak. Gitmek mi istiyorsun, açık açık 'kalmayacağım' dersin.

"Terim benim babam gibidir" dedikten sonra adamı yarı yolda bırakıyorsan, o iş olmaz. Orada hata dışında başka şeyler aramak gerekir.

Şu işin sınırlarını çizmek lazım. Profesyonellik ne menem bir hadiseyle neyse o işin gereklerini yerine getirmek ve bunu kalıcı kılmak gerekir.

"Galatasaraylılığımı kimseyle tartışmam" diyen bir adamın, üstelik de kaptanken, gemiyi yarı yolda bırakması, bu açıdan şık olmadı.

Bu forma altında çok adam gördüm, benim için özel insanlar arasında hiç olmadı Arda Turan.

66 numaralı çocuğu çok sevdim ama 10 numaralı, koluna zoraki kaptanlık iliştirilmiş, gereğinden fazla önem addedilen Arda Turan'ı hiç benimsemedim.

Ne yazık ki, bir Cevat, Çaycı Ahmet, Cüneyt Tanman, Muhammet, Bülent Korkmaz, Suat Kaya ya da bir Ergün Penbe değil.

Olmazdı, olmasını da beklemiyorum.

Yolu açık olsun. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.











Sevgi, saygı, hoşgörü, çiçek, böcek


İstanbul'un göbeğinde 19 yaşında bir genç kız dayak yiyor. Dayak yemesinin nedeni ise giydiği şort.

Nurcan İbrahimoğlu'na söylenenler şunlar:

"Sen toplumun ahlakını bozamazsın, yaptığın terbiyesizlik. Toplumun ahlakını, namusunu senin gibi insanlar bozuyor."

"Çıplak bacaklarını uzatmışsın, toplumu cezbediyorsun, sen toplumun namusunu bozuyorsun, çıplak bacaklarınla bize gösteriş yapıyorsun"

Otobüstekilerden biri genç kıza: Tamam uzatma artık. Akşam akşam başımıza bir iş çıkarma.

Genç kız polisi arıyor: Benim vurduğumu gören oldu mu?

Kimse cevap vermiyor: Bakın işte ben ona vurmadım. O kendine vurdu.

Gencecik bir kızın şort giydiği için dayak yemesine mi kızarsın yoksa otobüsteki tek bir kişinin bile şu olaya sesini çıkartmamasına mı? Onu geçtim, polisin kızı sallamasına mı?

Güç insanları etrafında çok çabuk toplar. Işığa üşüşen sinekler gibi, insanlar gücün yanında yer almaya bayılır. Bu gücün şekli, şemali, fikri, düşüncesi hiç önemli değil.

Şu olay İstanbul'da yaşanıyor, kimse sesini çıkartmıyor. Gidiş öyle bir hal aldı ki, bunlar bireysellikten çıkma noktasına geldi. Çünkü o otobüste hiçbir tepki vermeden oturan da, 'Tamam sen de uzatma' diyen de, bu kitabını siktiğim orospu evladı ile aynı suçu işlemektedir.

Ramazanda neden sigara içtin diye kadın tartaklanır, otobüste şort giydiği için kadın tartaklanır.

Yarın neler olur, hep birlikte göreceğiz. Bir şeyden eminim ki, bu olaylar yavaş yavaş artacak. Çünkü bugüne kadar "Biz dinimizi yaşarız, kimseye karışmayız" diyen yavşak bir güruh, bugün var olan ortamdan güç bularak, kendi yaşantısını başkalarına zorla dayatmaya başladılar.

Hoşgörü, saygı, çiçek, böcek. Ne zamandı onlar?
Onlar güçlenmeden önceydi değil mi?

Artık devir değişti. Devir, kendi fikirlerini, başkalarına zorla dayatma devri.

Otobüsteki insanlar, Türkiye'nin aynasıdır. "Aman olay çıkmasın, aman tadımız kaçmasın, aman bana bulaşmasın" diye, öyle oturduğu yerden seyreder.

Yarın öbür gün, "Aman benim de başıma iş gelmesin" diye, bir tane de o patlatır sonra kitleselleşir ve hadise lince evrilir.

Saygınızın da, hoşgörünüzün de, sevginizin de içine sıçayım. Her şey koskoca bir aldatmaca.

Bu ülkenin halkı zaten boktandı, gün geçtikçe iğrençleşmeye başladı. "Türk halkı mazlumun yanında yer alır" denir ya! Türk halkı güçlünün yanında yer almaya, azınlığı ezmeye, onu kendine zorla benzetmeye bayılıyor, bayılıyor.

İlginçtir, bu göt laleleri, seri halde tahrik oluyorlar. Kadının boynundan, kolundan, bacağından, diz kapağından, tırnaklarından, saçından v.s. v.s.

Arkadaş, ben neden tahrik olmuyorum anlamıyorum ki. Niye bu puştun çocukları sürekli tahrik durumundadır. "Dine küfretti yakalım", "Şort giydi yumruklayalım", "Ramazanda sigara içti linç edelim."

Çocuğu yaşındaki kızları koyunlarına almaktan, orospunun evlatlarında seri tahrik mekanizması genişlemiş. 12 lan 12! 12 yaşındaki kızla evleniyorlar, bildiğin çocuk. Bir de güzel savunma oluşturulmuş, "Regl oldu mu kadın sayılır" diye. Her bokun kendince bir bahanesi var.

Kimse sesini çıkartmadığı sürece, bu işlerin sonu gelmez. Birileri gücün çevresinde öbeklenirken, başka birileri de o güç karşısında köşesine çekiliyor, yılan dokunmasın bin yaşasınlar diye. Unuttukları şey, yılan boy atıyor, bin yaşamalarının imkânı yok.

Bunca şeye karşın birileri halen sorgu odaları, tübanlı yazar diye ağlayıp sızlıyor. Hayır, daha ne yapmak gerekiyor acaba? Bu sonsuz mağduriyetin bitmesi için ayaklarına mı kapanmamız gerekiyor bunların?

Yaşam biçimine müdahale, her yönüyle reddedilmesi gerekir. 'Şimdi intikam zamanı' diye düşünüyorlarsa, bugünlerin de sonu olacağını herkesin iyi hesap etmesi lazım.

İsteyen otobüste şort giysin, isteyen okula türbanla gitsin. Yeter, şu aptal tartışmadan fenalık geldi.

Ama mümkünse, kimse kimseye ahlak öğretmeye kalkmasın. Hele hele, İyon Sütunu görse siki kalkaacak orospu çocukları hiç öğretmesin.

Şunlardan bir tanesi denk gelsem, düğün bayram edeceğim.

Fantasy Premier 'luca-breitner'


Premier Lig başlıyor. Ucundan kıyısından bu heyecana ortak olmak isteyen varsa, böyle de bir hadise açtım; "luca-breitner".

Kodu 1302208-293157. Bekleriz...