20 Eylül 2011

Umuda yolculuğun kahramanları


Guardian gazetesi, Feriköy'de futbol oynayan Afrikalıların dramını yansıtmış. Haberi okuyunca ilk aklıma gelen 2002 yılında Evrensel Gazetesi'nde çalışırken, yaptığım bu röportaj oldu. Aradım, taradım ve de buldum.

Birkaç gün birlikte geçirdiğim Afrikalı dostlarla, pek çok şey konuşmuştuk ama bazıları kayıt dışı olmuştu, onlara söz verdiğim için. Ne çabuk geçmiş zaman.

Sanki daha dün gibi geliyor Hacı Ahmet'te toprak sahada konuştuğum bu insanlarla yaptığım röportaj. Paylaşmak istedim...

UMUDA YOLCULUĞUN KAHRAMANLARI

Rivayet o ki, ’60’lı yıllarda o dönemlerin meşhur Vefa’sına bir Habeş oyuncu düşmüş. O oyuncunun akıbetini bilmiyoruz ama o yıllardan 90’ların başına kadar Afrikalı oyuncularla tanışma fırsatı bulamadığımız bir gerçek.

Hollanda, Belçika ve Fransa gibi Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri sömürgeciliklerinden uzanan gelenekle Afrikalı oyuncuları önce altyapılarına, sonra da takımlarına dahil ettiler. Türkiye ise Gençlerbirliği Başkanı İlhan Cavcav’ın getirdiği Kona, Moshoeu ve Kushe’den sonra Afrikalı oyuncuları tanımaya başladı.

Galatasaray’ın Iorfa’sını unutmuş değilim. Sanırım Iorfa transferi Afrikalıların, Türkiye’ye daha geç gelmelerine neden oldu. Evet İlhan Cavcav’ın bu üç oyuncuyu getirmesinden sonra Türkiye’de ‘moda’ya benzeyen transfer rüzgârı, bu siyah adamlardan yana esmeye başladı.

Hemen her kulübümüz yabancı kontenjanına göre üçer-beşer Türkiye’ye getirdiler Afrikalıları. Ancak Avrupalı takımların yaptığı gibi kamplar düzenlenmedi, araştırmalar yapılmadı.


Türkiye’de transferler ‘sar oradan iki futbolcu’ şeklinde yapılınca Afrikalı futbolcular hakkında pek olumlu düşünceler edinilemedi. Gelenler televizyonlara malzeme olup soytarı muamelesi gördüler ya da uyumsuz ve sorunlu insanlar olarak lanse edildiler.

Tabii Afrikalı oyunculara talep artınca kendilerini menajer olarak tanıtan ve sanan birtakım dolandırıcılar Afrika’dan Türkiye’deki kulüplerin haberi bile olmadan bu çaresiz insanları getirmeye başladı. Örneğin; bu röportaja konu olan iki arkadaşa "Sizi Türkiye’den istiyorlar" demişler ve ellerinde avuçlarında ne varsa almışlar. Havaalanına geldiklerinde bir de bakmışlar ki; ne gelen var, ne de giden. Havaalanında yapayalnız kalan bu insanlar da, doğal bir içgüdü gereği olsa gerek, kendileri gibi olanları, bir şekilde bulmuşlar. Gitmek isteyenlerin de cepleri delik zaten.

Şimdi hepsi yoksul bir yaşam içinde, umudun peşine takılmış yeteneklerinin farkına varılmasını bekliyorlar. Beslenme, barınma gibi sorunlarla boğuşuyorlar. Buraya geldiklerinden bugüne kadar 10-15 kilo kaybedenleri var aralarında. Günlük besinleri ne yazık ki sadece kahve ve ekmek. Birkaç saatlik antrenmandan sonra tek yiyebildikleri bunlar. Onu da bulabilirlerse.

Bazıları Almanya’da ve Türkiye’de futbol oynamış. Bazıları ise ülkelerinin milli takımlarının aday kadrolarına bile çağrılmışlar. Hepsinin de isteği; kendilerine sadece bir şans verilmesi. Aslında Türkiye’de oynayan bazı yabancılara baktığımızda aslında haksız olmadıklarını görüyoruz.

Onlarla röportaj yapabilmek pek de kolay olmadı. 2-3 gün süresince oturup sohbet ettik. Bizi tanımak istediler, haklılar da. Çünkü daha önce kendileriyle konuşup gazete ve televizyonlarına çıkartanlar, siyahların ‘potansiyel uyuşturucu satıcısı’ olduğu savından hareketle bir anda hepsini basının pek sevdiği jargonla ‘beyaz ölüm taciri’ne dönüştürmüşler.

Oysa ki, biraz para kazanabilmek için araba yıkama işi yapanlar bile var aralarında (Söz verdiğimiz için ismini vermeyeceğiz. Hakikaten de acı bir durum sen ülkenin ulusal takımında aday kadroya çağrıl, ümit milli takımının değişmez oyuncusu ol, sonra Dolapdere’de üç-beş kuruşa araba yıka).

Neyse dediğimiz gibi önce konuşmak ve bizi tanımak istediler (Ehh adamlar haklı bunca yapılan şeyden sonra). Sonrasında tüm soruları şüpheli ve mesafeliydi. 3 gün sonrasında "Tamam, artık ne isterseniz sorabilirsiniz" dediler.

Türkiye maceranız nasıl başladı?

Moses Sakyi (Gana-22) - Bir yıl önce Almanya’dan geldim Türkiye’ye. Almanya’da St. Pauli takımında oynadıktan sonra Y.Yozgatspor’a transfer oldum ve burada bir yıl oynadım.

Frank Tagbo (Nijerya-26) - Bir buçuk sene önce geldim Türkiye’ye. Türkiye’de hiçbir takımda oynamadım sadece kendi ülkemde futbol oynadım.

Rachid Adeba (Nijerya-21) - 6.5 ay önce Türkiye’ye geldim. Nijerya 21 yaş altı Milli takımında oynadım. Ancak buraya geldikten sonra bir daha seçilmedim.

Peter (Nijerya-21) - Türkiye’ye 5-6 ay önce geldim. Ben de Nijerya Ümit Milli Takımı’nda oynadım.

Buraya gelirken beklentileriniz nelerdi?

Moses - Tabii ki, futbol oynamak için geldim. Başka ne olabilir. Y.Yozgat’ta oynadığım dönemde bir problem yoktu ama bu yıl biraz sıkıntılı geçti. Çünkü hiçbir takımla anlaşamadım. Ancak sonraki sezonlar için umudumu koruyorum.

Frank - Futbol oynamak ve para kazanmak için geldim. Beni buraya bir menajer getirdi ve Türkiye’den bir takımın beni transfer etmek istediğini söyledi. Havaalanına geldiğimde kimsenin olmadığını gördüm.

Rachid - Buraya gelirken içimde birtakım şüpheler vardı açıkçası. Ve şüphelerim de haklı çıktım. Ama bundan sonrası için içimde hâlâ bir ümit taşıyorum.

Peter - Büyük beklentilerim vardı ama şimdiye kadar beklentilerimin hiçbiri gerçekleşmedi. Ama bu hiç olmayacak anlamına gelmiyor. Onun için hâlâ umutluyum.

Türkiye’de oynanan futbolu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Moses - Türkiye’de oynanan futbol ile Avrupa’da oynanan futbol arasında çok da fark yok aslında. İyi futbol oynayan takımlar burada da var. İyi antrenman programları uygulanıyor. Burada gelecek vaat eden oyuncular hemen takibe alınıyor ve ona bir şans veriliyor.
Maalesef Afrika’da küçük yaştaki oyuncular bu şansı bulamıyor. Örneğin; Afrika’da sokakta futbol oynayanlara, sokak çocuğu gözü ile bakıyorlar. Ama burada öyle değil. Ancak son yıllarda bu bakış biraz olsun bizde de değişmeye başladı. Çünkü bu işten ciddi paralar kazanıldığını görmeye başladı herkes. Futbol bir meslek olarak algılanmaya başlandı.

Frank - Türkiye’de futbol yavaş yavaş ilerliyor bence. Birkaç yıl önce sadece Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin ismini biliyorduk. Fakat son yıllarda Gençlerbirliği, Gaziantepspor gibi takımları da tanımaya başladı insanlar. Bunun dışında sizin ülkenizden yurtdışına çok sayıda futbolcu gidiyor. Tüm bunlara bakarak, Türkiye’de futbolun geliştiğini görebiliyoruz.

Rachid - Türkiye’de futbol çok ilerledi. Özellikle Türk Milli Takımı’nın dünya üçüncülüğü ve Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğu bu ilerlemenin bir göstergesi.

Peter - Türkiye’ye gelmeden önce Türk futbolu hakkında çok fazla bir bilgim yoktu. Özellikle Dünya Kupası’ndan sonra daha fazla bilgi sahibi oldum. 20 yıl önce Türkiye’nin dünya futbolunda bir yeri yoktu ama artık var. 2002 Dünya Kupası’ndan sonra Türkiye’de futbolun ne kadar ilerlediğini çok iyi gösteriyor.

Afrika’da ile Avrupa futbolu arasındaki farklar neler sizce?

Moses - Futbolcu kalitesi anlamında çok fark olduğunu düşünmüyorum. En büyük fark; Avrupa kulüpleri rahat bir şekilde transfer yapabilirken, Afrika’da bu gerçekleşmiyor. Tabii bunun en büyük sebebi de para. Afrika kulüpleri sadece kıta içinde transfer yapabiliyor; bu da sınırlı bir şekilde gerçekleşiyor.

Frank - Afrika kıtasının genelinde iyi futbol oynandığını söyleyemem. Bireysel olarak iyi oyuncular tabii ki var. Ama dediğim gibi sadece bireysel yetenekler. Kıtada iyi futbol oynanmamasının en önemli sebebi de; ekonomik olarak az gelişmişlik, organizasyon ve altyapı eksikliği. İyi bir organizasyonun nasıl yapıldığı bilinmiyor Afrika’da. Bunun dışında hemen tüm Afrika ülkelerinde çok fazla rüşvet dönüyor.

Peter - Büyük farklar olduğunu düşünmüyorum. En büyük fark; altyapıya verilen önem bence. Son yıllarda az da olsa Afrika’da da altyapıya gereken önem verilmeye başlandı. Çünkü herkes gördü ki, bu işten ciddi paralar kazanılıyor.

Son yirmi yılda Afrika ülkelerinin Dünya Kupası’ndaki başarısını nasıl yorumluyorsunuz?

Moses - Senegal, Kamerun ve Nijerya, Dünya Kupaları’nda büyük başarılar gösterdiler. Bunun en büyük nedeni; yurtdışına verdikleri oyuncu sayısının artması. Avrupa’ya giden Afrikalı oyuncular orada uygulanan antrenman programlarını öğreniyorlar ve kendi ülkelerinde bunları uyguluyorlar.

Rachid - Gelişmenin en büyük nedeni; Afrika’da kıta içinde takımların transfer yapması. Herkes birbirine bir şeyler öğretiyor. Böyle olunca da, Afrika futbolu ilerleme gösteriyor. Tüm Afrikalı futbolcular yurdışında ne öğreniyorlarsa geldiklerinde kendi ülkelerinde bunları öğretiyorlar. Bunun sonucunda da ilerleme kaçınılmaz oluyor.

Peter - Afrika yüzyıllar boyunca sömürüldü. Sömürge kıskacı azaldıkça futbol da gelişim gösterdi. Ancak Avrupa kulüpleri gelecek vaat eden küçük yaştaki Afrikalı futbolcuları kendi altyapılarına götürüyorlar. Bu da bir çeşit sömürü. Bunun tek iyi yanı, futbol eğitimlerini Avrupa’da alan gençler ülkelerine döndüğünde öğrendikleri her şeyi ülkelerindeki insanlarla ve futbol adamları ile paylaşıyorlar. Bu paylaşım da, Afrika’da futbolun gelişimini sağlıyor.

Peki burada yaşadığınız sıkıntılardan söz eder misiniz?

Rachid- Aslında birçok sıkıntı yaşadığımız söyleyebilirim. Yolda yürürken arkamızdan küfür edenler ve bize cüzamlı gibi davrananlar, Arap diyenler vs. vs. İş bulamamak en büyük sıkıntılarımızdan birisi. Bırakın futbolcu olarak iş bulmayı, başka iş bile bulamıyoruz.
Ayrıca burada yabancı oyunculara az fırsat verildiğini düşünüyorum. Mesela kendimizi gösterebilmek için 2. Lig’de bile oynamaya hazırım ama Türkiye’de 2. ve 3. liglerde yabancı oyuncu oynatılmıyor.
Bunun nedenini bilemiyorum (Biz kendisine anlattık). Oysa ki, birçok Avrupa ülkesinde yabancı oyuncu oynatılıyor. Baktığınız zaman Hollanda, Belçika ve Fransa’da Afrikalı oyuncular önce kendilerini alt liglerde gösterip 1. Liglere geliyorlar.

Son sorduğumum soruya tek cevap veren oyuncu Rashid oldu. Diğerleri sıkıntılarını paylaştılar ama yazmamızı istemediler. Burada bazı kişilerin geleneksel misafirperverliğimizi göstermeleri hoşlarına da gitmiş. Börek yapıp yollayanlar (ama ıspanaktan nefret ediyorlar), kendilerine gerçekten dostça davrananlar. Hepsi ülkelerini çok özlemiş. Ablasını, annesini, babasını, arkadaşlarını...

Her gün düzenli bir şekilde, sabah ve akşam olmak üzere antrenmanlarını yapıyorlar. Hâlâ umutları var futbol oynayabilmek için. Belki oynayamayacaklar ama yine de ümitlerini kaybetmiş değiller.

Bu arada bir de söz aldık kendilerinden, eğer tanınmış birer futbolcu olurlarsa ilk röportajlarını yine bizimle yapacaklar. Ne dersiniz belki de, yeni Abedi Peleler, Weahlar yanı başımızdadır.

18 Eylül 2011

Sorunlar çok, hayal kurmak için erken

Samsunspor karşısında beklenen galibiyet ancak hâlâ olgunlaşamamış bir oyun ve pek çok eksik gedik izledik. Yok muydu, iyi şeyler? Elbette vardı ama daha kat edilmesi gereken fazlaca konu var.

Sıfır çekilen ilk haftada sahaya çıkan oyuncuların dizilişlerinde hata olduğunu söylemek gerekir. At götünde kelebek misali Sabri orta sahada, Eboue sol kanatta, oyuncu zekâsı minumum düzeydeki iki stoper ve Ujfaluši'nin sağ bek başlaması. Maç başlamadan sahaya bakıldığında, kazanılması zor bir maç olacağı belliydi, öyle de oldu.

Futbol çılgınlığı her zaman kaldırmıyor, bu yüzden Fatih Terim ilk haftadaki hatalarından arınmış bir 11'le sahaya çıktı. Bu kez oyuncular çok daha yerli yerindeydi. Ancak Terim'in büyük bir sıkıntısı var, o da santrafor. Hafta içi Terim'le ilk ağızdan konuşmuş bir gazeteci abimle dertleştik. Terim'in, Baros için "Ciddi psikolojik sorunları var ve hiç mi hiç güvenmiyorum" dediğini, dile getirdi.

Baros'u seviyoruz, sahadaki mücadelesini, hırsını beğeniyoruz. Fakat kabul etmeliyiz ki, bu yılki Baros, gerçekten de Terim'in söylediği çizgide, henüz güven verebilmiş değil. Psikolojik sorunları var mıdır ya da gerçekten takımda kalmak istemiyor mu, ilerleyen zamanlarda daha net görebileceğiz.

Galatasaray'ın Baros dışında sahadaki görüntüsüne gelecek olursak, ne yazık ki, bu takım kör topal, devre arası transfer dönemine kadar ilerlemek zorunda. Her iki bekinin de değişmesi şart. Ama tabii söz konusu Galatasaray olunca, transfer sezonu boyunca golcü arar, son dakikaya iki sürpriz yumurta çıkartıveririz.

Çok pas yapmaya çalışıyor Galatasaray ancak kritik bölgelerde ciddi pas hataları yapılıyor. Mustafa Sarp'ın tüm Galatasaraylılardan intikam anında attığı golde, bunu hepimiz gördük. Pas hataları minimize edilirse, daha işlevsel bir orta saha ve daha az yürekleri ağıza getiren bir takım izlemek mümkün.

Samsunspor 10 kişiyken bile Galatasaray'a yaptığı baskıdan sonuç aldı. 10 kişi kalan takımlar biraz serseri kurşun misalidir ama Galatasaray'ın eğer ciddi hedefleri varsa, rakip 10 kişiyken bu kadar baskı yememeli.

Bu baskıda biraz da Eboue'nin orta sahada kullanılmasının etkisi var. Bence maçın dönüş anı da Eboue'nin oyundan çıkması oldu. Orta sahada ne pres yapabildi, ne de pas dağıtabildi. Fiziken sahadaydı ama birkaç pozisyon dışında etkisiz eleman tadında takıldı. Terim'in er ya da geç Eboue'nin bir orta saha oyuncusu olmadığını görmesini beklemekten başka şansımız yok. Çünkü Terim'in bayıldığı şeylerden biridir "Ben yaptım" diyebilmek.

Sercan ve Elmander'in gollerdeki etkisi, rakip fazlaca yıpranmaya başlamışken yadsınamaz. Elmander, Terim'in pek tercih noktalarından biri değildi, bugünkü maça kadar. Ancak attığı gol ve sahadaki efektifliğiyle, formayı Baros'tan daha fazla hak ettiğini gösterdi.

Galatasaray aksıyor, bunda pek çok bileşen etken ama bsenim kafamdaki futbol öyle 5 bilinmeyenli denklem değil. Sahaya 11 kişi ile çıkılacaksa, oyuncular her kadar eksik gedik de olsa doğruları yansıtmakta fayda var.

Melo'nun takıma katkısı gerçekten çok olumlu ve ileriye umutlu bakmak için geçerli, Selçuk henüz daha sahada bekleneni vermekten uzak ancak orta sahada geçen hafta Sabri bu hafta Eboue ile bu iki oyuncunun da verimleri düşüyor.

Son olarak, Galatasaray'ın rakip kim olursa olsun, sahaya bir golcü ile çıkması iyice can sıkıcı bir hale gelmeye başladı. Sercan ve Elmander'in girmesiyle oyunun nasıl değişik bir hal aldığını gördük. Bari kendi sahanda oynarken, iki golcüyü yan yana oynat. Hayır, rakip Barcelona olur, Manchester United filan olur anlarım ama birader Samsunspor'la oynuyorsun, ayıp oluyor.

Anlık patlamalar, devamlılığın az olduğu bir oyun ve fazla sayıda sorun, ligin başı için olumlanabilecek şeyler fakat tarih yaprakları ilerlemeye başladığında bu sorunlar devam ederse, iş tatsız hale gelir.

Unutmadan, cidden daha maç başlamadan, Elmander'in gol atacağını söylemiştim, sağolsun beni yanıltmadı. Arada oluyor öyle şeyler. Ayrıca Elmander'le ikilenecek forvet, Galatasaray çok tehlikeli bir takım yapar, yimdiden notumu düşeyim.

Eklemezsem olmazdı; şu Brezilyalıların gol sevinçleri kadar itici gol sevinçleri olamaz. Ya hamam böceği gibi yerde mal mal hareketler yaparlar, ya yengeç modeline dönerler, bugün de halen ne yaptığını anlayamadığım Melo'nun gol sevinci. Biri de insan gibi sevinsin, neymiş bu hayvan olma merakı anlayamadım. Yemin ediyorum, o şahane gole doğru düzgün sevinemedim, kendisini tanımsız bir biçimde kafasını sik gibi sallayıp, yerde salak hareketler yaparken...

17 Eylül 2011

Gururumuzu okşatıp, göğsümüzü kabartalım


'Arap Baharı' denen aldatmacanın sözde başrollerinden ama kendisine figüranlık bahşedilmiş Türkiye Cumhuriyeti başbakanı, Tayyip Erdoğan Tunus'ta, Mısır'da, Libya'da 'kahramanlar' gibi karşılandı. Arap halkı, Müslüman bir ülkenin liderini bağrına bastı.

Geriye dönmekte yarar var. Daha birkaç ay önce "NATO'nun Libya'da ne işi var?" diyerek, işgali sert dille (!) eleştiriyordu. Sonra ne olduysa, NATO'nun Libya işgaline 6 gemiyle destek verdi. Ardından sözümona 'bayram yardımı' adı altında muhaliflere silah temin etmek için yüzmilyonlarca dolarlık para yardımı yapıldı. Bugünse, paraşütlerle gıda yardımı yapılıyor.

Hadisenin içine, daha 8-9 ay önce Kaddafi'yle verilen samimi pozları, Kaddafi'nin çadırındaki ziyaretini koymak istemiyorum ama insan bir taraftan da, 'Libya'da insanlar birdenbire mi ezilmeye başladı?' diye sormak istiyor.

Arap Baharı adı verilen ve halk hareketi gibi gösterilen bu arkadan ittirilen isyanlar, aslında işgalden başka bir şey değil. Elbette Arap coğrafyasında yaşayan insanların totaliter rejimlerin boyunduruğu altında olduğu su götürmez bir gerçek ancak şu an yaşananları halk hareketi boyutunda göstermek de, insanları aptal yerine koymaktan başka bir şey değil.

Kapitalizm 15 yıldan bu yana can çekişiyor. İnsanlara zenginlik, refah, adalet gibi koskoca bir yalan balonu vaadedenler, artık kıpırdayamaz hale geldi. Vaat ettikleri kavramların içinin boş ve asla gerçekleştirilemeyeceği de, vaat edilenler tarafından görülmeye başlandı. Ne yapmak gerekiyordu? Tabii ki, yeni vaatler ve yeni kavramlar.

İşte adına 'demokrasi' denilen yüzyılın en büyük yalanlarından biri de, bu noktada yeniden harekete geçirildi. Yüzyıllardır baskıcı rejimlerle ezilen Araplara da bu yeni yalan sunuldu.

Bu süreç yeni değil, denemeler Irak ve Afganistan halkları üstünde gerçekleştirilmeye koyuldu. Irak'a getirilen 'demokrasi'nin bilançosu 700 bin ölü, 20 bine yakın da kayıp olarak gerçekleşti. Afganistan'a getirilen 'demokrasi' bilançosu ise 100 bine yakın insanın ölümü ve 12 bin kişinin kaybolması.

Irak ve Afganistan üstünde filizlendirilen 'demokrasi' deneyi artık gerçekleştirilmeye hazır hale geliyordu. Tabii birkaç değişiklikle. Bu değişiklik ise bütün dünya medyasının -ana akım medyadır bahsi geçen- sözbirliği etmişcesine Arap coğrafyasına sunduğu 'özgürlük' kavramıyla yapılmaya başlandı.

Yarattıkları sistemin bumerang gibi kendisini vurması, kapitalist sistemi yeni üretim ve tüketim alanları oluşturmaya itti. Bu alanlar için de en uygun koşullar Ortadoğu'da bulunuyor. Çünkü bugüne dek, ilişkiler her ne kadar sıcak olsa da, Arap coğrafyası, kendileri için pazar haline getirilmedi.

Bugün tepesinden paraşütlerle gıda yardımı yapılan Libya, Afrika'nın en büyük üçüncü petrol ihracatçısı durumunda. Üstelik Libya topraklarının sadece yüzde 25'inde petrol çıkartılıyor. Kaddafi döneminde Libya petrolleri, İtalyan Eni, Fransız Total, İngiliz BP, İspanyol Repsol ve Avusturyalı OMV şirketleri arasında paylaşıldı. ABD, yaptığı milyarlarca dolarlık yatırıma rağmen, Kaddafi döneminde bu yarışta hiçbir zaman söz sahibi olamadı. Ehh, artık hazır koşullar olgunlaşmışken, neden ABD, Libya petrolleri ele geçirmesin? Buna bir de, Libya topraklarında kesinleşmiş 1.3 milyar metreküplük doğalgaz rezervi bulunduğunu da ekleyelim.

Arap coğrafyası şu an 'demokrasi' yalanıyla sömürü düzenine hazırlanıyor. Bu düzen ekonomik ve politik olarak pek çok ülke tarafından desteklenmekte. Bu desteğin payendelerinden biri de Türkiye.

Tayyip Erdoğan, 2008 Aralık'ta 'One Minute' ile Arap coğrafyası için sunulmuş, onlara 'demokrasi'yi anlatmak için kullanılan, Ilımlı İslam figüranından başka bir şey değil.

Bugün dünya medyasında kendisine düzülen 'Karizmatik büyük lider' methiyeleri, Türk toplumuna yetiyor. Biz madalyonun tek tarafına bakmayı seviyoruz çünkü. Ardında neler olduğu, kimin neler çevirdiği ile zerre ilgilenmiyoruz.

İşin acı tarafı, birkaç gün önce gittiği ülkelerde verdiği 'akıllar'ı, kendi ülkesindeki insanlardan esirgemesi.

Krizle boğuşan dünya ülkeleri, önlerindeki pastadan dilim dilim tatmaya başlarken, bizlerse, ülkenin başbakanı için söylenen 'karizmatik', 'büyük lider' cümleleriyle gururumuzu okşatıp, göğüsümüzü kabartıyoruz.

Sözün özü, Türkiye ve onun şimdiki başbakanı koskaca bir oyunun, küçücük figüranı.

'Demokrasi' adına binlerce sivil öldürülüyor, halklar birbirlerine düşman ediliyor, ülkelerde derin çatlaklar oluşturuluyor, imdat anında yeniden gösterime sokulsun diye.

Bugün Libya semalarından 22 tonluk gıda yardımı atan Türkiye ise kendi topraklarına; acı, ölüm ve gözyaşıyla sonlanan bombalar fırlatıyor. Biz de bunun adına demokrasi diyoruz.

16 Eylül 2011

Pespaye gazetecilik örneği


O başlığı atanın sülalesini sikeyim.

11 Eylül 2011

Nerede kalmıştık?


Fatih Terim, en son Olimpiyat Stadı'ndan yuhalamalar eşliğinde ikinci dönemini sonlandırmıştı ve Galatasaray geçen yıl yine bu statta İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yenilmişti. Tabii taraftarların kabir azabı yaşadığı bir sezonu da geride bıraktığımızı eklemekte fayda var.

Terim yeniden göreve geldi, pek çok futbolcu ile yollar ayrıldı, yepyeni isimlerle tanıştık. Hazırlık dönemi umut verdi, heyecan yaşattı Inter, Liverpool ve Real Madrid gibi takımlar karşısında oynanan futbol.

Geçen yıl bu takımın en büyük sorunlarından biri orta sahası ve savunmasıydı. Zekâ seviyesi düşük, bununla birlikte yaratıcılıktan uzak, sonuç alınabilecek noktalarda beceriden yoksun bir orta saha ile hızlı adamlar karşısında etkisiz, oyundan çabuk düşen, birbiriyle uyumsuz bir savunma izledik.

Transfer dönemi süresinde golcü aradı Galatasaray. Elbette ihtiyaç duyulan mevkilerden biri de golcüydü ancak orta sahası ve savunmasına nokta transferler yapmaktan uzakta kaldı.

İBB maçına Ujfaluši, Gökhan Zan, Servet ve Çağlar dörtlüsüyle başlayan Galatasaray, maçın sonunu Sabri, Servet, Ujfaluši ve Eboue ile bitirdi.

Kimileri için alternatifi bol geri dörtlü tanımlaması yapılabilir bunun için ama kendi adıma pek de öyle olduğunu söyleyemeyeceğim. Futbolun geldiği noktada, savunmalar birbiriyle oynama alışkanlığına sahip, özellikle çift stoperle oynuyorsanız, bu iki adamın ruh ikizi gibi olması gerekir. Ne yazık ki; Servet de, Gökhan Zan da, yıllardır yan yana oynamalarına karşın bu özelliğe sahip değiller. Çünkü her ikisinin de oyun zekâsı ve yetenekleri kısıtlı. Bu yüzden transferin olmazsa olmazı stoper olmalıydı ancak esgeçildi.

İlk yarı süresince Melo, Sabri ve Selçuk üçlüsü ile oynayan Galatasaray'ı etkisiz hale getirmek çok da zor değilmiş. Abdullah Avcı'nın Selçuk'u, Efe ile adam adama oynatmasına Sabri'nin kafası kesilmiş tavuk gibi orta alanda koşması ile birleşince, Galatasaray hem pozisyon bulamadı, hem de orta alanı Ayder Yaylası'na döndü.

Terim de bunu fark etti ve ikinci yarı Sabri'yi geriye çekip, Yekta'yı oyuna alarak, tabloyu değiştirmeye çalıştı. Geldiği günden beri söylüyorum, Yekta Galatasaray'da oynayabilecek yeteneklere sahip değil. Kasımpaşa'da yıldız olabilir ama burada olamaz. İnsan haliyle, Culio'nun gönderilişini sorguluyor, orta sahayı bu halde görünce.

Sezon boyunca nasıl kullanılacak çok merak ediyorum ama Eboue eğer ilk yarıda olduğu gibi kullanılmaya kalkışılırsa, kendisini ikinci Iorfa ya da Lukunku vakası olarak hatırlarız ülkeden ayrıldığında. İstatistikten hoşlanmam ama mutlaka tutulmuştur, verdiği pasların tamamına yakını rakibe gitti ve bu yüzden de eksik adamla yakalandı Galatasaray. Böylesi koşullarda 1 puan hazine kıvamında olurdu, o yüzden 3 puan başından sonuna hak edenin oldu.

Galatasaray sol beksiz -burada Eboue belirleyici olacak-, oyun zekâsı ve yeteneği eksik olan stoperlerle oynuyor, Sabri orta alanda oynarsa, rakip hep fazla olacak ve Terim istediği golcüye sahip değil.

Sezon başı için çok gaddar değerlendirmeler olabilir ama sadece Selçuk'u birebir savunarak, koskoca orta alan etkisiz hale geliyorsa, çok da ümitvar olduğumu söyleyemem. Galatasaray'ın bu sezon en büyük şansı, hepimizin bok attığı play-off sistemi olabilir çünkü ikinci yarıda çok ciddi transfer hamlelerinin yapılacağını düşünüyorum.

İnanın, bu kadar transfere rağmen, Fenerbahçe'nin, Trabzonspor'un kadroları çok daha geniş ve ne yazık ki, oyuncu kalitesi açısından daha zengin. Üstelik Fenerbahçe'den bu kadar oyuncu eksilmişken.

Birkaç senedir, forveti ikilemek, büyük ayıpmış gibi görünüyor sanki. Zaten yeniksin, Baros istediği kadar boktan oynamış olsa da, bambaşka hamleler yapılabilirdi. 'Terim'den daha iyi bilemeyiz' deyip, hadiseyi bağlayayım.

"Sezonun ilk haftasında hangi takımla karşılaşmak istemezsin?" diye sorsalar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Bursaspor'u söylerdim. Bursaspor Avrupa kupalarındaki maç trafiği yüzündün ligin en hazır takımıydı, İBB ise oyuncu geliş gidişlerine rağmen senelerdir aynı sistemle oynayarak ligin ilk haftası için en zor takımlarındandı.

Transfer acayip bir hadise. Aylarca golcü arıyorsun, ilk hafta oynayacağın rakibin -bana göre- tam senin aradığın golcüyü aylar önce bulmuş. Şu isim takıntısından acilen sıyrılmak gerekir. Artık bir sistem oturtulmalı ve o sistemin parçaları aranmalı, transfer dönemlerinde. Taraftarın ağzını açık bırakmak için kulübün götünü açıkta bırakmanın anlamı yok.

Unutmadan, Melo'nun arkadan attığı kafa net kırmızı karttı. Orta hakem de, yardımcı da esgeçti. Daha ilk haftada bu kadar çirkinleşmenin anlamı yok.

Muslera cidden iyi kaleci ama yediği ilk goldeki gibi hatalara alışmamız gerekecek.

İlk hafta itibariyle ışık veren bir futbol sergilenemedi, daha ligin başıdır, nazarlık olsun deyip, iyi niyetimizi sergilemiş olalım...

Not: Fotoğraf ntvmsnbc'den alınmıştır.

6 Eylül 2011

Utanıyorum


Bugünlerde yere göğe sığdırılamayan, 'demokratikliği' ve 'özgürlükçülüğü'ne sürekli parmak basılan Menderes iktidarının tasarladığı, 6-7 Eylül olaylarının üstünden 56 yıl geçti.

Türkiye Cumhuriyeti'nin utanç sayfalarından biri olan 6-7 Eylül resmi rakamlara göre 11 kişi öldü, 300 kişi yaralandı.

Binlerce kişi, Taksim'de, Harbiye'de, Şişli'de, Osmanbey'de, Nişantaşı'nda, Kumkapı'da, Samatya'de, Bakırköy'de, Yeşilköy'de, Moda'da, Kuzguncuk'ta, Yedikule'de gayrimüslimlerin evlerine, işyerlerine saldırdı. Evlere girip kadınlara ve çocuklara tecavüz etti, insanları döverek, kurşunlayarak öldürdü.

Hep söylenir ya, Türk milleti 'hoşgörü'dür, 'misafirperver'dir diye, külliyen yalan. Sene 1955'te 'Atatürk'ün evi bombalandı' diye İstanbul'da galeyana gelen Türk halkı, 1993'te Sivas'ta 'din elden gidiyor' diye insan yakıyor. Sonra biz bu olanlara gözümüzü kapatıyoruz ve 'Türk insanı hoşgörülüdür' diye palavranın en alasını sallıyoruz.

Bugün Taksim'de, Şişli'de, Nişantaşı'nda, Osmanbey'de apartman sahibi olanların birçoğu, o dönemin yağmacılarıdır. O tarihten sonra birdenbire zenginler türemiştir ülkede, adı sanı duyulmamış yeni zenginler.

Bilinçli, organize, hatta devlet destekli ve tertipli 6-7 Eylül olaylarından sonra onbinlerce yerleşik İstanbullu yerlerinden edildi, zorunlu sürgüne mahkûm edildi.

İnsanları dinledikçe tabii hayrete düşmemek elde değil. Rumlar ve Ermeniler için "Bu ülkenin rengi" diyorlar, sanki salon süsüymüş gibi. 'Bu ülkenin rengi' denilen insanlar, yüzyıllardan beri bu coğrafyada yaşıyorlar. Birbiriyle birebir örtüştüğü için söylemekte yarar var; Kızılderililer de bugün, ABD'nin rengi olarak görülüyor.

Birarada yaşama kültüründen uzak bir toplumuz. Baskıyla, zorlamayla, sindirerek insanların bizim gibi olmasını istiyoruz. Aradan seneler geçiyor ama bu değişmiyor. Gazetelerde köşe yazarlığı yapanlar, kendileri gibi yaşamayanlara "Tahammül ediyoruz" ediyoruz, diyerek aslında beyinlerinin içindeki alçak düşünceleri daha fazla dayanamayıp, itiraf ediyor.

Yıllarca tanıdığı Cengiz isimli arkadaşımın aslında Rober olduğu gün bu ülkenin insanlarından nefret etmeye başladım. Tıpkı zorla din dersine sokulan lisedeki Alevi arkadaşım Bahar gibi ya da Kürt olduğunu, söyleyemeyen Barış gibi.

Bunları söyleyince "Bu ülkede bir tek Türk olduğunu söyleyemiyorsun" diye bir söylem ortaya çıktı. Kimin Türklüğü bugüne kadar tartışma olmuş bilmiyorum, en azından denk gelmedim ama azınlıkları ve başka kimlikte insanlar için bir-iki kelime söylenince hemen bu cümleyi savuruyorlar.

İnsanların isimlerini değiştir, zorla Müslüman gibi yaşat, evlerini ellerinden al, kadınlarına, kızlarına tecavüz et, kendi ülkelerinden başka yerlere sürgüne gönder sonra bu cümleyi rahat rahat söyle. Pes, hakikaten pes!

Yaptıklarımızdan utanmıyoruz, üstümüze alınmıyoruz ve tarihimizle yüzleşemiyoruz. Bizim dışımızda herkes suçlu. Zaten o suçlu psikolojisini atmak için uydurduğumuz sihirli bir kelime hoşgörü.

Osmanlı'dan bu yana hoşgörünün dünya üstündeki tek temsilcisiyiz! Bir de o, hoşgörü denen yalanı tarihsel boyuta taşırız. Adamın çocuğunu al asker yap, kızını al hareme at, vergi yüküyle boğ sonra hiçbir şey olmamış gibi "Ama biz kimsenin dinine karışmadık" diye yalanın en aşağılığına kendini inandır ve bu yalana ortak ol.

Çok linç yaşadı bu topraklar. Hiçbirinde 'hata bizde' diyemedik. Birileri Ruslara yardım etti, birileri Atatürk'ün evini bombaladı, birileri vatan hainiydi v.s. v.s.

Bizse dünyaya, yüzyıllarca 'hoşgörü'nün dersini verdik.

Yüzlerce kadına ve çocuğa tecavüz edip, erkekleri 'sünnet' edip, evlerini, işyerlerini zorla sahip olmak nasıl büyük bir vicdansızlıksa, bütün bunlara gözünü kulağını tıkayıp hiç olmamış gibi davranmak da, o gün yapılanları haklı çıkartmak ve insanlıktan çıkmaktır.

Hâlâ kan üstünden siyaset yapılan bir ülkenin ferdi olmak, insana utanç veriyor. Hele de, kafamı çevirip şu yaşananları gördüğümde.

Şu yapılanlardan utanmayan, insan olamaz.

Şarkıyı da dinlersiniz.

3 Eylül 2011

Selçuk


Bir kış sabahı uyandım, saat 4 civarı. Hava kapalı, karanlık, götünü donduran cinsten. Cebimde 5 kuruş para yok, doğalgaz parasını iki aydır ödemiyorum. Battaniye üstü yorgan, bense yorgun.

İş arıyorum, 7 ay kadar oldu. Elde avuçta bir şey kalmadı. Annemlerden isteyemiyorum, iki emekli maaşı ancak çeviriyor evlerini. Gururum kırılmış, onurum incinmiş, umutlarım bitmiş. Ceketimin cebindeki cüzdanı yokluyorum, tam tamına 32 lira var. Çıkıp iş aramaya kalksam, 10 kâğıdı gider, kalır 22 lira. "Otur lan oturduğun yerde" iç sesiyle karşılaşıyorum.

İyi de ne bok yiyeceğim? Piyango bileti filan mı alsam acaba? Gereksiz, gökten yağacak şey belli bana. Televizyonu açıyorum. 3. sınıf bile olmayacak boktan mı boktan bir film. Herife 20 tane vuruyorlar, devrilmiyor. Pezevenk bir tane vurunca 3 kişi devriliyor. Kim izliyor acaba bunları? Benim gibi ipsiz sapsız, boş gezenin, boş kalfaları ancak, hele de bu saatte.

Sürekli dünyayı yerinden oynatırım gibi geliyordu. Şimdi, dünya beni götünde bile sallamıyor. Koşturuyorum peşinden, yakalayamıyorum, imkânsız.

Evi bok götürüyor. Yerlerde gazeteler, dergiler, kitaplar. Bütün paramı harcadım, şu anda hiçbir işe yaramayan bu sikindirik kâğıt parçalarına. Bunları yerim amına koyayım, birkaç gün! Götümden ertesi günkü gazete çıkar, zengin olurum. Belli mi olur?

Evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Bakkala kendimi siktirtsem, yine de çöp vermez. 3 aydır, 'bugün yarın' diye oyalıyorum. Heriften aldığım kaşar ekmeklerin parasını versem, 3 ayrı şube açar pezevenk. İş bulmam lazım, iş. Başka çıkar yolu yok.

Yatağa uzandım, kafayı diktim tavana, uykuya dalmışım.

Saat 12'ydi uyandığımda. Midem kazınıyor, ağzımda boktan bir tat, midemin çıkarttığı sesler, boş odada yankılanıyor. Yalanım yok, abartmıyorum, ses rahat biçimde dışarıdan duyuluyor.

Annemlere gitsem, kayıntıyı orada yapsam. Yürürüm amına koyayım, ne var. Hızlı hızlı giyiniyorum, bir saatlik yol, İstanbul'un bir ucu. Bu kış kıyamette otostop yapsam kimsenin umrunda olmaz. Zaten saç sakal birbirine karışmış, at hırsızı gibiyim.

Bakkala görünmemek için yokuş inip, diğer sokaktan yokuşu yeniden çıkmam gerek. Bakkal, puştsun sen! Açım lan, olsa vereceğim, yok işte yok.

Hava buz gibi. Şöyle havaya doğru tükürsem, yere düşmeden buz olur. Mahallede piçler dişlerinin arasından tükürürdü. Bir insan, niye dişinin arasından tükürür, nasıl bir salaklık bu, anlamadım. Üstelik en uzağa kim tükürecek diye yarışma yaparlardı.

Çocuk beyni ne saçma bir şey. Sokağın ortasında dişinin arasından tükürüyorsun, hem de uzağa atmak için. Vay sizin beyninizi sikeyim ben. Selçuk vardı, karşı komşumuzun oğlu. İbnenin ağzı su tabancası gibiydi. Kaldırımdan, duvarın oraya kadar tükürürdü. Kimya mühendisi oldu sonra. Düşünsene, dişinin arasından anasının amına tüküren adam kimya mühendisi oldu. Şimdi bir ilaç şirketinde bok gibi para kazanıyor.

Bizden bir bok olmadı, efendiydik de ne oldu? Mahallede puştluk yapmayan bir ben vardım. Millet kuşa sapan atar, uzaktan cam kırar, parasına misket oynar. Biz bahçede pinekledik. 'Aman oğlum akşam karanlığında sokakta kalmasın', 'Aman oğlum serseri olmasın', 'Aman oğlum okusun'... Ne baltaya sap olduk, ne sapa balta olduk. Okuduk. Eeeeee sonra ne oldu.

Kitapsız hava, bana inat daha soğumuş gibi, daha yolu yarılayamadım bile. Yanımdan geçen arabaların hepsine ana-avrat saydırıyorum. Birisi bile almaz. Orospu çocuğu Selçuk'un arabası da var. Çocukken dişinden tüküren adam, büyüyünce götünden benzin de çıkartır. Yavşağın evladı!

Bitmedi amına koyduğumun yolu. Yarısına ancak geldim. Kar yağsa da kırılsa hava, hiç olmazsa yolun yarısını rahat giderdik. Annem ne yapmıştır acaba? Ulan dolma olsa ya, şöyle bol yoğurtlu ya da kuru fasulye ve pilav. Turşu da vardır, fasulye, arnavut biberi, lahana filan. Yemek düşünürken, karnım daha beter acıktı. Yollar bok gibi kayıyor, dans ede ede gidiyorum sanki. Parmak uçlarım donmak üzere. İncecik spor ayakkabısıyla daha ne bekliyorum bilmiyorum.

Ya halamlara filan gittilerse ne bok yerim? Hay sikeyim böyle şansı, garanti gitmişlerdir şimdi. Bu kadar yolu gittiğime mi yanarım yoksa karnımı doyuramadığıma mı bilmiyorum. Annem ne derdi? 'İyi düşün iyi olsun.' Öyle olsun tamam.

Hadi ben bu soğukta, mecburiyetten sokaktayım. Millet niye dışarıda, bu kadar insan nereye gidiyor hafta sonu? Siktirip gidin lan evinize. Oturun sıcak sıcak kalorifer yanında, al manitayı yanına, biraz yumul, biraz okşa, biraz seviş. Arada yemek de yiyin ama aç karna olmaz o işler. Ne kadar salak var bu şehirde, her sokağa çıktığımda kendini daha bir belli ediyor. Hava eksi bilmem kaç, bunlar götlerini yellendiriyorlar sokakta.

Az kaldı, dayan ulan dayan. Sıcacık evde beni ne yemekler bekliyor? Tatlı da varsa, dünya benim olur. Ne zamandır arayamadım da kadını. 10 günden fazla zamandır, halini hatrını da soramadım. Yok, çok boktan adamım, kimseye bir hayrım yok. Üstelik kendime de bir hayrım yok. 32 yaşına geldik, kendimize bakmaktan aciz durumdayız. Amcadan kalan şu ev olmasa, şu yaşta annemlerin eline bakacağım.

Hah, sokağı döndüm, apartman göründü. Ömrümün çoğu şurada geçti. Kendimi en ait hissettiğim yer, senelerce kurtulmaya çalıştığım şu sokak belki de. İlk burada aşık oldum, karının ismini bile unuttum. Saçma sapan tişörtler giyerdi. Acid diye bir moda vardı. Sik gibi sırıtan tipler, renkli renkli tişörtler, yakaya, çantaya takılan rozetler. Yan mahallenin piçleri, bana dalmıştı karı yüzünden. Yediğim en sağlam dayaktı, daha 12-13 yaşındayım en fazla. Sanki karı dünya güzeliydi, haybeden kafayı gözü kırdırdık. Evin bahçesinde elimi tutmuştu, dayaktan sonra. Ne mutluluktu o ya dünya benim olmuştu. Şimdiki aklım olsa, bahçede sikerdim. Bir el tutuşma için dayak yedik.

Zile bastım, ses yok. Korktuğum başıma geldi, evde yoklar. Kimbilir nereye gitmişlerdir, oturun işte evinizde, ne işiniz var bu soğukta. Pencereden annem çıktı, garip garip suratıma baktı, kapının açılma sesi geldi.

O an nasıl rahatladım, dünyada bu hissi anlayabilecek çok az insan vardı. Daha eve adımımı atar atmaz, "Ne yemek var anne?" diye kadına, halini hatrını bile sormadan, öküzlük yaptım. Hatamı anladım ama iş işten geçmişti, annem affetmezdi böyle konuları, "Bok var oğlum!" dedi. Sarıldım, mayıştım ama bana mısın demedi.

Pederin ayakkabılar yoktu, kesin kahveye gitmiştir. Bütün gün orada, 3 çaya iki muhabbete talim ederlerdi. Mutfağa daldım, annem mantı açmış. Kaynanam yok ama belli ki, olsa karı bütün gün bana taparmış. Aklımdan bile geçmemişti mantı.

"Anne be, şu benim mantıları haşlamasan da kızartsan, vallahi elinden öpülür" diye yılışıkça bir cümle kurdum, suratımda iğrenç bir gülümsemeyle birlikte. Annem suratıma baktı, "Ne bu halin oğlum? Ormandan mı çıktın? İş durumları ne oldu?" diye soru yağmurunu üstüme salıverdi.

Soruları duymasına duydum da, buzdolabının kapağını açmış, dilimlenmiş salamları, tek tek ağzıma atıyordum. İkinci salamdan sonra, ne söylediğini bile unuttum. Dolabın kapısında belirdi annem, "Soru sorduk sana değil mi? Bulamadın değil mi oğlum, bulamadın. Şu aptal dediğin Selçuk bile, evlendi iki tane çocuğu oldu, evini, arabasını aldı. Senin ne bok yediğin belli değil" diye suratıma parmağını sallaya sallaya ağzıma sıçtı.

Amına koyduğumun çocuğu, yine karşıma çıktı. "Anne, Selçuk dediğin herif malın tekiydi, para kazanması çok doğru olduğu anlamına mı geliyor?" diye yanıt verdim. İki dilim salamı daha ağzıma attıktan sonra dolabın kapağını kapattım.

Kontrasını önceden hazırladığı belliydi, "Ah oğlum, keşke sen de mal olsaydın, aileni kursaydın. Evini, arabanı alsaydın ya!"

"Anne istiyorsan gideyim. Bir yüzünüzü görmeye geleyim dedim, bin pişman ediyorsunuz" diye, yalan olduğu baştan sona belli olan cümlemi, sırtımı dönerken söyleyiverdim.

Annem cevap bile verme gereğini duymadı, tavada yağı kızartıp, mantıları koymaya başladı. Kokusu, kendimden geçmeme yetti. Salamları sigara altı yaptıktan sonra annemin masada duran sigarasından yaktım bir tane. Hiçbir şey söylemeden, mantıları kızartıyordu. Ağladığını fark etmemiştim, bana dönüp "Salak dediğin adamların hepsi iş güç sahibi oldu, evini, arabasını aldı, ailesini kurdu, senin yemek için bile paran yok. Ne söyleyeyim bilmiyorum sana?" dedi. Sigaradan bir nefes daha aldım, koşarak 4. kattan kendimi betona bıraktım.

Düşerken aklımda iki şey vardı. Orospu çocuğu Selçuk ve yiyemediğim mantılar...

Bir türkü de sen söyle


Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz 17 aydır tutuklu. Suçları ne? Başbakan Erdoğan'ın bulunduğu bir toplantıda "Parasız eğitim istiyoruz, alacağız" yazılı pankartı açmaları.

'Yasadışı silahlı örgüte üye olmak ve terör örgütü adına propaganda yapmak' suçundan haklarında 15 yıl hapis isteniyor.

Gencecik insanlar cezaevlerinde süründürülüyor. Siyasal erkin, iktidar süresince pek çok insan bu suçlama sonucu cezaevlerinde. Ortada olmayan örgütler, hak taleplerine iliştirilmiş suçlamalar, sokak eylemlerine karşı uygulamaya sokulan provokasyonlar, gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler, savcılar, belediye başkanları, herkes ama herkes bir örgüt mensubu. Hepsi de, yasa dışı silahlı örgüte üyeler ve bu örgütün propagandasını yapıyorlar.

En temel demokratik haklar bile karşısında şiddet görmeye başladı. Günden güne sayısı artan polis; İstanbul'da, İzmir'de, Artvin'de, Ankara'da, Mersin'de, Diyarbakır'da her türden eylemi şiddet kullanarak 'bastırıyor'.

Kimileri HES'lere karşı çıkıyor örgüt üyesi oluyor, kimileri parasız eğitim istiyor örgüt üyesi oluyor, kimileri kitap yazıyor örgüt üyesi oluyor.

Son 9 yılda öğrendiğimiz en temel gerçek (!), ülkede ne kadar çok silahlı örgüt üyesinin olduğudur. Hepsinin amacı da, Akp iktidarına son vermek. Bugüne kadar hiç ortalarda görünmeyen örgütler, birdenbire harekete geçti.

Üstelik öylesi garip ittifaklar kuruluyor ki; Pkk ile ulusalcılar el ele, devrimciler ve milliyetçiler kol kola.

Suçlamada bulunan konumdaki savcı, parasız eğitim talebininin, düşünceyi ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirip tahliye ve beraatlarını istedi ancak mahkeme heyeti tarafından bu talep reddedildi.

Bir ülkenin en enerjik dinamiği olan öğrenciler, bir davayla susturulmaya çalışılıyor. Muhalif diğer kesimlerin başında Demokles'in Kılıcı misali Ergenekon sallanıyor. Kürt milletvekilleri ve Kürt muhalifler KCK davası ile sıkıştırılıyor.

Ülkede bunlar olurken, Libya'da, Mısır'da Tunus'ta, Suriye'de olan bitenlere 'özgürlük hareketi' olarak bakılıyor. Ama Türkiye'deki özgürlük hareketleri, protestolar 'darbe ve anarşi' ekseninde değerlendiriliyor.

Hem Ferhat Tüzer hem de Berna Yılmaz, 17 aydır tutuklu, okullarından atıldılar, gelecekleri ellerinden alındı. Ferhat, cezaevinde 'isyankâr' türküler söylediği için 6 ay görüş cezası almış. Annesi 4 aydır göremiyor Ferhat'ı, bayramda da göremedi. Böylesi bir suçlamayla bir buçuk yılı çalınan bir gencin, annesinden ayrı olması, başka bir acı olsa gerek.

Türkülerin yeniden 'tehlikeli', protesto taleplerinin hepsinin 'provokasyon ve yönlendirme' olduğu bir dönemin içindeyiz.

Berna ve Ferhat tecritte, Libya petrolleri Fransa'nın, ABD'nin kontrolünde. "Libya'ya NATO müdahalesi asla kabul edilemez" diyenler, Libya'da 'direnişçilere' milyonlarca dolar para akıtıyor ve petrol işgalcilerinin bekçi köpekliği rolündeler.

Daha geçen yıla kadar mutlu pozlar verdikleri Kadafi 42 yıllık iktidarında sanki hiç diktatör değilmiş de, birdenbire diktacı rejime girmiş gibi davranılıyor.

Sokakları sessizleştirmeye ve etkisizleştirmeye çalışıyorlar. Berna ve Ferhat, sistemin, sokaklara çıkacak olan tüm öğrencilere "Sonunuz böyle olur" mesajının kurbanı.

Ama sanıyorlar ki, sokaklar, iktidarları boyunca hep sessiz kalacak...

1 Eylül 2011

Boktan


Günlerdir şuraya ne yazayım diye düşünüyorum. Aklım durmuş gibi, kelimeleri uç uca ekleyip sıralayamıyorum. Ne yazsam, at götünde kelebekmiş hissini duyuyorum içimde.

Bazen duymak istemediğin şeyleri duyarsın ya, sanki fitili o ateşledi içimde. Bir 'samimiyetsiz' kelimesi. Aslında söyleyen insanı da, çok severim ama insan ister istemez sorgulamaya başlıyor, kara kaplıyı açıp.

Geçmiş muhasebesi yapmak konusunda çok başarılı değilim. Hep geceyi çıkartamadan, son uykummuş gibi kafayı yastığa koyarım. O yüzden uyumayı da çok sevmiyorum eskisi gibi.

Parmakların kilitlendiği, beynin çalışamaz hale geldiği zamanlardan birine denk geldim. Az önce acayip sevdiğim bir adam dürttü "Abi çıktın mı tatile, nedir durumlar, haller-keyifler?" diye, o da bardağı taşıran damla oldu içimde.

Yapmak isteyip yapamadığım çok şey, söylemek isteyip söyleyemediğim çok cümle, aramak isteyip arayamadığım çok kişi, gitmek isteyip gidemediğim çok yer var. Ömrün yarısından fazlası geçti. Hatta benim için daha da fazlası ama eksik kalan çok şey var.

Hangisinden başlamak lazım diye, düşünüp duruyorum, bir yerlerde hata yapacağım diye duruyorum, olduğum yerde. Nereden ve nasıl geldi bu hal, tam olarak emin değilim ama atlatmak gerekir.

Bunca yıla bir şeyler sıkıştırmak lazımdı ama geldiğim noktada hayatın içinde sıkışıp kaldım. Birileri gırtlağımdan sıkıyor, nefes alamıyorum.

Elbet vardır bir hal çaresi de, henüz bulabilmiş değilim. Uzun süreli suskunluğun nedeni bu.

Çok boktan be, hakikaten çok boktan.

OZAN

Bir kez olsun dönüp bakmadı
Hoşça kalın da demedi giderken
Sustu ve yanlızca elinden,
yine de sazını elinden bırakmadı

Sonra hiçbir haber çıkmadı
Çıkıp gelmedi apansız bir gün
Gerçi yoktu yolunu bekleyen
ve hiç kimse gözyaşı dökmedi.

Ahmet Telli