20 Ekim 2011

Beklemeden çarpıyı basıverin kapıma


Savaş çağrıları yerini buldu. Kuzey Irak'a yaklaşık 20 bin askerle kara harekâtı başlatıldı.

Kan isteyenlerin dileklerin yerine geliyor. Kaç tane harekât gerçekleştirildi Kuzey Irak'a? 1, 2, 3, 4. Ne elde edildi bugüne kadar? Koca bir hiç.

Harekât denilen şeyler, toplumdaki infiali susturmak, tepkiler dindirmekten başka bir şey değil. Tabii beraberinde akan kanla birlikte.

Yarın gazetelerde, faşist gururları okşayacak manşetleri okuyacaksınız. Bir önceki harekâtta Hürriyet "Karakışta Güneş Doğdu", Sabah "Yastan Cepheye", Vatan "Şehitlerin İntikamı" diye, o gururları parlatmaya çalışmıştı.

Televizyonlarda emekli askerler, strateji uzmanları (ne demekse) harekâtın zamanlamasını, nasıl yapılması gerektiğini anlatacak. Ölüme yol gösterecekler, uzman sıfatıyla.

Askerler vatanı için ölecek, teröristler etkisiz hale getirilecek.

Birileri oturduğu yerden, göğüslerini kabartacak, 24 askerin ölümünün intikamının alındığını keyifler izleyecek televizyonlardaki haberlerden. Ertesi gün gazeteyi iştahla açacak.

Artık o kadar insanlıktan çıktık ki, gazetede bir kadının ölümü gösterilince ayağa kalkan insanlar, "Neden teröristlerin leşi gösterilmiyor?" diye feryat figan ediyor.

Üç-beş 'leş' görünce vücudunda boşalma hissi yaşayacak milyonlarla birlikte aynı hava teneffüs ediyoruz.

"Burası TÜRKİYE, seven kalacak. Sevmeyen, başka dil konuşan, elinde bu devlete karşı silah doğrultan herkes ya ÖLECEK ya da SİKTİR OLUP GİDECEK" diyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Birlikte yaşamaktan anladıkları şey, başkalarının kendileri gibi düşünmesi, kendi gibi yaşaması.

Eğer bunlar gibi düşünmezsen, onlar gibi yaşamazsan, onlar gibi konuşmazsan siktirip gitmek zorundasın ya da ölüme razı olacaksın. Üstelik bu sanki çok normalmiş gibi düşünüyorlar.

Başka türlü yazınca niyet sorgulanıyor. "Kötü niyetlisin" diyerek, mimliyorlar seni. Maraş'ta, Çorum'da insanların evlerine böyle çarpı atıldı işte.

Yaşam hakkını savunmak, savaş istememek kötü niyetse, evet kötü niyetliyim. Hatta niyetim dehşet kötü. Bu ülkenin topraklarında ölümlerin yaşanmasını istemiyorum çünkü. Alın elinize sprey boyaları, fırçaları, basın çarpıyı kapıya.

Türk askerinin ölümü için zafer çığlığı atanlarla, bir 'terörist'in ölümüne aynı tepkiyi verecek insanlar arasında sıkışmış durumdayız.

Kan seviyoruz, ölüm seviyoruz, şiddet bağımlısıyız. Herkes kendisiyle yüzleşsin, aynaya baksın. Sokakta, okulda, evde, işyerinde v.s. v.s. toplumun her yerinde şiddetle iç içeyiz. Açın yarın gazeteleri, kaç tane haber göreceksiniz, şiddet içerikli? Tesadüf mü sizce?

Vatan yerine insanların sağ olduğu bir ülkede yaşamak istiyorum.

Size iyi kan banyoları, ben kötü niyetimle baş başa kalmak istiyorum.

19 Ekim 2011

İşte ileri demokrasi bu


Saat 17.00 gibi bir telefon geliyor. Reklamcılar Derneği; "Yarından sonra terör haberleri çok fazla yapılırsa, reklam vermeyeceğiz" diye tehdit ediyor basını. Bu telefon bir tane basın kuruluşuna değil, hemen hepsine gidiyor ve hepsi de bu yolla tehdit ediliyor.

Birtakım aklıevveller "Canım, reklamcılar da haklı, bu olaylar büyütülmemeli, PKK'nın da istediği bu zaten" diye savunma yapıyor. Bunlara laf yetiştirmeyeceğim, çünkü başka bir dünyada yaşıyorlar.

Şimdi bu telefon bütün basın kuruluşlarına gidiyor değil mi?
Kim arıyor? Reklamcılar Derneği. Yersen tabii.

Bu tehdit hükümet tarafından yapılmaktadır. Çünkü gün itibariyle, tepkiler farklı da olsa büyük bir infial var. Bu olayların büyütülmesi iktidarın koltuğunun sarsılmasına yol açacak. Ehh, arkadaşlar kendileri yapamıyor bu işi, o yüzden taşeron kullanıyor reklamcıları.

Medyada buna karşı duruş gösterebilecek kuruluş var mı? Tabii ki var ancak birkaç taneyle kısıtlı. Onların da okuru zaten hükümetten hazzetmeyen bir kitle. Yani bir önemi yok.

Demokrasi filan denip duruyorlar ancak ülkede çok ciddi bir faşizm var. Bu bazen üstü örtülü, bazen de ayan beyan gözler önüne serili yapılıyor.

Ne menem bir demokrasi ise bu, kitaplar yasaklı, şu an olmayan örgütler faal sayılıyor. Ama bakıyorsunuz, domuz bağı ile yüzlerce insan öldürmüş insanlar ellerini kollarını sallayıp ortalarda arz-ı endam ediyorlar.

Bırakın şu demokrasi masallarını. Idiocracy ile karışık bir faşist yönetim var ülkede. Siyasal erk, olan biteni gözlerden ırak tutmak için, elinden geleni yapıyor.

İleri demokrasi denip duruyor ya, cidden ileri demokraside yaşıyoruz (!) Atletizmde uzun mesafede, tur bindirilen atlet, birincinin önünde yer alır ya, hah işte biz öyle ilerideyiz. İleride görünüyoruz ve öyle göründüğümüzü bize kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Aşağılık bir sistemde, 24 asker, 15 PKK'li ölmüş kimsenin umrunda değil. Birileri götünü yırtadursun, sermaye kendine yönelik tehditleri savuşturmak için boyun eğiyor. Ya da şöyle diyeyim, köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyor. Köprü geçilince, görün neler olacağını. Bugün diz çöküp, af dileyenler, o gün aslan kesilecek.

Ancak hayvan da terli, köprüyü ağır ağır ve emin adımlarla geçiyor. Daha önce yaşanılanlardan dersini iyi almış, kendisine dayı muamelesi yapılmasının keyfini çıkartıyor. Bu tadı almış bırakır mı? Bırakmaz.

Birey olarak bu ülkede kum tanesi olarak değerimiz yok. Bunu herkes kafasına soksun. Kafanı yukarı çıkarttığın an, tepeden kurbağa avlar gibi balyozu indiriyorlar, kafaları hep birlikte indiriyoruz.

Yarından sonra çok fazla haber görmeyeceksiniz medyada, bu olayla ilgili. Çünkü iktidar, sağlama aldığı koltuğunun sallanmasını istemiyor. Sermaye de, iktidarın mutlak gücü karşısında, her zamanki gibi köpekliğini sürdürüyor.

Türk halkı mı? Bugün nefret kusup bağırıp, çağıranlar, yarın her şeyi unutacak, emin olun. Bir magazin bombası, iki spor haberi, hiç olmadı bir dizide ağlaşan iki-üç çocuk. Birinden biri mutlaka tutar.

Herkese iyi uykular...

Not: Şu haberi de bu yazıyla birleştiriverirsiniz artık. Haber budur

Bu kadar zor mu?


Üstüne ne yazılabilir ki! 20'li yaşlardaki gencecik çocuklar, bir gece yarısı 'vatan' için ölüyorlar.

Ölen askerlerin sayısı sanki bizim acımızı içimizdeki duyguları da artırıyor. 26 değil de, 2 asker ölse, yarın gazetelerde köşede kenarda kalacaktı. Biz başka şeyler konuşacaktık, başka şeyler manşetleri süsleyecekti. Gazetelerin sağ üst köşesindeki hatun bölümü için fotoğraf seçilecekti.

Şimdi birileri en acıklı, fotoğrafı seçmeye çalışacak. Bir asker annesinin tabut üstündeki kınalı elleri ya da bağrını parçalarcasına vuran başka bir anne. Ertesi gün gazeteyi göreceklere 'gel gel' yapmak için, bu acı katmerleyip sunulacak.

Böylesi acı olaylar sonrası diğer genel refleks ise intikam çığlıkları atmak oldu. Akan kanı, kanla temizleme gayreti bitmiyor. Sanki o zaman, çekilen tüm acılar bitecekmiş gibi.

Şimdi intikam çığlıklarını atanlar arasına cumhurbaşkanı ve bakanlar da katıldı. Cumhurbaşkanı, "Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır" diyor, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, 'ustamın dediği' diyerek, "İntikamı çok ağır olacak" eşliğinde bulunuyor.

26 asker öldü, gelen haberler arasında 15 PKK'linin öldürüldüğü de var. Kimileri için 26 asker şehit, kimilerine göre 15 PKK'li şehit.

Vicdan mastürbatörlerinin ağızlarından salyalar akıtarak, intikam çığlıkları eşliğinde 'daha fazla kan akıtın' söyleminin 35 yıldır sonuçsuz kaldığını halen göremiyor muyuz?

40 bine yakın insanı kaybetmişken, yüzbinlerce insanın yüreğine acıyı akıtmışken, 'barış' çağrısı yapanları terörist ilan etmek, bu kirli savaşın sürmesini sağlamaktan başka bir işe yaramayacak.

Terörist değilim.
Savaş istemiyorum.
Kardeşim yaşındaki çocukların ölmesini haber yapmak istemiyorum.
Annelerin tabutlara sarılmasını izlemek istemiyorum.
Evlatlarını kaybeden babaların, gözyaşlarını saklayarak 'vatan sağolsun' demesini istemiyorum.
İntikam çağrıları duymak istemiyorum.
İnsanların sokakta birbirlerine düşmanca bakmasını istemiyorum.
Televizyonlarda saatlerce ağdalana ağdalana tabut göstermesini istemiyorum.

Lanet olsun, barış istemek, barışı savunmak bu kadar güç mü?
Kimsenin, kimseye düşman gözüyle bakmadan sokaklarında dolaştığı bir ülke, hayal mi?

Barış çığlıklarını daha yüksek sesle haykırmadığımız sürece, kan gölü hiç kurumayacak. Bu ülkenin yoksul gençleri ölüme gönderilecek. Biz birbirimize düşmanca bakmaya devam edeceğiz.

Bunca iğrenç intikam çığlığını atanlar, daha üstünden 24 saat geçmeden, Starbucks'a gidip kahvesini ısmarlayacak, önündeki dizüstü bilgisayardan, twitter'a, facebook'a girip, en acıklı, en afilli, en fiyakalı cümleyi yazmaya çalışacak ve akşam bilmem hangi barda elinde içkisiyle ortalarda salınacak. Aradan 3-5 gün geçince, bir sonraki çatışma haberine kadar ölen kimseyi hatırlamayacak bile.

İnsan olduğumuzu hatırlamak için hâlâ çok geç değil...

18 Ekim 2011

Yardım elinizi uzatın


Geçtiğimiz günlerde, bir arkadaş (Ergin), hadiseyle ilgili bilgi verdi. Ne yapabiliriz, ne edebiliriz bilmiyorum ama bireysel olarak katkıda bulunursanız harika olur.

Olay şudur; Ergin'in kuzeni Van'ın Erciş İlçesi'nde Taşkapı Köyü'ne anaokulu öğretmeni olarak atanıyor. Kızcağız okula gidince, malum manzara ile karşılaşıyor. 2 kırık oyuncak dışında, okulda hiçbir şey mevcut değil.

Defter yok, kalem yok, kitap yok, oyuncak yok. Sizin anlayacağınız okul dımdızlak vaziyette. Bizim için sıradan hale gelmiş, elimizin altında bulunan pek çok materyal, oradaki çocuklar için aciliyet durumunda.

Bu tip durumlarda, hadiseyi içselleştirmek olayı daha iyi anlamaya yarar. Çocuksunuz ve okuldasınız ancak okumak için bir kitaba bile sahip değilsiniz.

Tabii ki oradaki çocuklara birkaç defter, iki kalem, bir kitap yollamak sorunun çözümünü kökten halletmeyecek fakat yine de, 'hiç olmazsa birkaç çocuğun mutluluğunda pay sahibi olayım' derseniz, aşağıdaki isim ve adrese bu ihtiyaç maddelerinden gönderebilirsiniz.

Bir-iki saniye gözünüzü kapatın, bir köy ilkokulundasınız. Kırık dökük bir soba ortada, bomboş masalar, geleceğe umutsuz bakan çocuklar. Birkaz defter, kalem ve kitapla ne kadar mutlu olacaklarını tahmin bile edemezsiniz.

Şu toplumun gerçekten unuttuğu şeylerden biridir yardımlaşmak. Ama çıkar gütmeden, sonrası için pis pis hesaplar yapmadan. Bir paket sigaranın 7 TL olduğu yerde, bir günlük sigara masrafınızdan bir şeyler alıp gönderin.

Adres: Ezgi Diken adına Van Erciş PTT şubesi

Ezgi öğretmenin mail adresi ezgidiken@hotmail.com fakat devlet memuru olduğu için para yardımı için ısrar etmeyin lütfen. Sonra öğretmenimizin başını yakmayalım

Haydi, okuyup 'vah yazık' deyip geçmeyin. Kaldırın kıçınızı....

Ezgi öğretmenden mesaj: Öncelikle hepinize ilginizden ve duyarlılığınızdan dolayı minnettarım. Sizlere ve sizin gibilere ihtiyacımız var. Mail adresim orada yazıldığı gibi ve bana her hangi bir sorunuz olursa ulaşabilirsiniz. Yardımlarınızı PTT şubesine gönderebilirsiniz. Ancak gönderdiğinizi mail yoluyla bana haberdar ederseniz çok sevinirim. Şimdiden çocuklarım ve kendi adıma hepinize sonsuz teşekkürler...

NOT: Galatasaray taraftar grubu Tekyumruk, konuyla ilgili yardım kampanyası başlatıyor. Ne desem az gelir, aslan yürekli bu insanlara.

17 Ekim 2011

Yaşamak için alternatif öneriler


Maliye ÖTV Kanunu’nda kumarhaneler için getirilen yüzde 20’lik ÖTV’yi tavla, satranç, kızmabirader, tombala takımları üreticileri için de geçerli saydı.

Zaytung filan değil, bildiğin gerçek haber.

Alkol: Az iç
Sigara: Kullanma
Araba: Fiat'a bin ('Ulan sen bin' demezler mi adama)
Gazete: O gazeteleri almayın
Televizyon: Onların televizyonlarını izlemeyin

Tabii bu zamlar öyle bir sunuluyor ki, sanki sadece alkol, sigara ve arabada yapılmış gibi. Oysa 12 Haziran seçimlerinden bu yana zam gelmeyen hiçbir şey kalmadı. Peki sigarayı azaltan, alkolü bırakan ve Fiat'a binecek vatandaş bunlar karşısında ne yapacak.

Elektrik: Mum kullanacağız ya da lüks lambalarını yeniden kullanmaya başlayacağız.

Doğalğaz: Elektrikle doğrudan ilgisi olan bir zam türü. Çünkü kombi denen aygıtı, elektriksiz çalıştıramıyorsun. Öte taraftan kombi de lüks tüketim maddesi, ne gerek var kullanmaya. Evin ortasında ateş yakıyoruz, evin genci ateş etrafında toplanan ev ahalisine 'Akdeniz akşamları' ve 'Gülpembe' gibi şarkıları gitarla çalarak, kolkola girmelerini sağlayıp daha da sıcak bir ortam sağlayabilir. Yatarken, direkt sevişiyoruz. Gerek 3 çocuk projesine katkı sağlamak adına, gerekse de, ısınmak için en iyi yöntemlerden biri.

Ulaşım: Sabah okula mı gideceksiniz? Yoksa şanslısınız ve işiniz mi var? O halde yürümek için en iyi zaman. Sabah erken kalkıyoruz ve işyerinize, okulunuza yürüyerek gideceksiniz. Hem spor yaparak vücudunuzu koruyacaksınız, hem de trafik çilesinden kurtulacaksınız.

Sağlık: Seçim sonrası reçeteyi paralı hale getiren, ilaç başına ek ücret ödemek zorunda kalan yurttaşlar, anneanne ya da büyükanne gibi aile büyüklerinden şifalı otlar konusunda bilgi almalı. Alternatif tıppın dibini bulun.
Bu hem kopan aile bağlarını yerine getirecektir, hem de gereksiz yere doktor, hastane gibi ücretlerden yırtmayı sağlayacaktır. Zaten bol bol spor yapacağımız için, gürbüz, toraman bir millet olacağımıza şüphe yok.

Beyaz eşya: Bakın bu da, ısınma sorunuyla ilgili. Doğalgaz yakmayacağınız için eviniz buz gibi olacaktır. Ehh, haliyle o soğukta buzdolabına ihtiyaç kalmayacak. Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi aletlerden özellikle kaçının. Elektriği sadece ve sadece televizyon için kullanın.

İletişim: Cep telefonu kullanıcılarına hayvan sevgisi aşılamak şarttı. Balkonunuza, pencerenize gelen güvercinleri, birkaç bulgur tanesine esir edip, onları istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Üstelik bu uygulama, ileride siyasete atılacak bireyler için de bulunmaz bir fırsat olacaktır.

Millet rahat yaşamaya alışmış (!) Biraz yaratıcı olun, biraz ufkunuzu genişletin. Biz biraz kemerleri sıkacağız ki, millete Fiat araba teklif edenler 500 bin dolarlık araca binecek, 55 milyon dolarlık uçakla köşe bucak dünyayı dolanacak, minik evlada gemi, hanıma hastane yapacak.

Lan! Biraz tutumlu olun...

Haaa, bir de Zaman, Taraf, Sabah, Takvim gibi gazeteler okuyun, Samanyolu, Kanal 7, Atv gibi televizyonları gibi izleyin, ülkede olan hiçbir şeyi görmeyin.

Şimdi, yürüyün, toz kaldırmadan...

16 Ekim 2011

İki fotoğraf arasındaki fark


Garip bir maç oldu. İlk yarı, maçın daha başında Sestak'ın kafa vuruşu dışında pozisyonu yoktu Bursaspor'un. Kazım'ın çıkışı, sağ kanadın işlevsizleşmesi ve ikinci yarı Ertuğrul Sağlam'ın Insua ve Tagoe hamleleriyle birleşince, rakip yarı alana gidemeyen bir Galatasaray izledik.

Benim için maçın önemi, Galatasaray'ın sahadaki duruşudur. 16 Ağustos 2010 tarihindeki, Sivasspor-Galatasaray karşılaşmasını unutmuyorum. Baros'un etrafını 3 Sivassporlu futbolcu sarmış, kapışma halinde. Arka planda Mehmet Batdal, çoraplarını çekiştiriyor. O gün, böyle bir takım olamayacağını söylemiştim.

Aradan 1 yılı aşkın bir süre geçiyor ve Engin'in pasında Elmander topu filelere bırakıyor. Engin gole seviniyor, Elmander sevincini yarıda kesip Engin'i arıyor. Herkes Engin'in etrafında, Kazım her zamanki gibi şaklabanlıklar yapıyor. Hasan Şaş, Ümit Davala, tercüman Mert hepsi birbirine girmiş gole seviniyor.

Kimseye öğretmeye haddim değil elbet ama takım olmak başka bir şey. Tek tek harika adamlardan kurulu bir futbol takımını sahaya sürersiniz ama o yeşil çimlerin üstünde bir kimya tutturamazlar. Tenis oynamıyorsun, yüzmüyorsun futbol dediğin oyunda sahadaki 11 adamın mücadelesi ve saha dışındaki pek çok elementle var oluyorsun.

Sabri'yle başlayan, Sercan'ın harika dokunuşuyla sinyali veren, Elmander'in oyun anlayışını gösteren pasıyla finale yaklaşan ve Baros'un ustalığıyla tribünleri sevince boğan gol, Nou Camp'ta izlediğimiz türdendi.

İşler şu ana kadar fena gitmiyor ancak sahaya bakıldığında süreklilik göremediğimizi de söylemek gerekir. Zaten o da sağlandığında, alınacak sonuç ne olursa olsun, futbolu izlenesi bir takım halini alacaktır Galatasaray.

Yenilen golde, Sercan'ın vuruşunu anlamlandırabilen, Eboue'nin Afrika'dan yeni transfer edilmiş bir oyuncu olmadığını söyleyebilen ya da Hüseyin Göçek'in düdük taşıma yetisi olacağına dair fikri olan var mı bilmiyorum.

Bildiğim tek şey Galatasaray'ın takım olma yolunda hızlı adımlar attığı. Eksiği, gediği tabii ki mevcut ancak son 2-3 yıla oranla bambaşka değişimler gösterdiği de aşikâr.

Yenilen gole hep birlikte üzülmek, yapılan bir hatada arkadaşının başını okşamak, golü atanın sevincini bile yaşamadan asistin sahibine koşması, yedek kulübesinde sarmaş dolaş insanlar görmek, maçın bitmesine kısa süre kala gol yiyen takım taraftarının sanki 70 dakika daha varmışcasına takımını aynı coşkuyla desteklemesi, Galatasaray'ın yeniden bir takım olduğunu görmek...

Uzun zamandır görmediğimiz pek çok şeyi görüyoruz. Aslında sevincimiz 3 puana değil, sahadaki bu görüntüye.

Engelsiz Aslanlar'ın üst üste 3. kıtalararası şampiyonluğu, kadınlarda ve erkeklerde Fenerbahçe'yi devirerek alınan kupalar, bu görüntüyle birleşince, Galatasaray'daki değişimlerin salt, futbolla ilintili olmadığını görüyoruz.

Galatasaray'ın tekrar spor kulübü olmasını görmek, güzel şey. Şu işler olduktan sonra bu boktan ligde şampiyon olmuşsun, olmamışsın zerre önemi yok, benim için de olmayacak.

Son söz Baros için olsun. Baros'u göndermek intihardır. Bugüne dek; hırsı, mücadelesiyle bu takımda kalmayı sonuna kadar hak etmektedir. İsterse 20 maç boş geçsin, umrumda bile değil.

15 Ekim 2011

'Ali Sami Yen Stadı haramilerin değil halkındır'


Şu pankartı hazırlayanları, emek verenleri, oraya asanları alınlarından öpmek gerekir.
Bir stat için yapılmayan şaklabanlık kalmadı ve tüm bu şaklabanlıklar, 'Başefendi' protesto edildi diye yapılıyor.

Halkın cebinden çıkan paralarla yapılan bir stadı 'biz yaptık' demek ancak bu yüzsüzlere göre bir söylem.

Beyefendiler yıllarca iktidarda kalacaklarını sanıyor. İktidar sarhoşluğundan ne yaptıklarını, ne söylediklerini bilmiyorlar.

Bir Galatasaraylı olarak kendi adıma teşekkür ederim.

Tekyumruk'taki tüm arkadaşlara selam olsun.

Kırmızı başlıklı kız


7 Ocak 2011

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız: Elektrik ve doğalgaza zam yapmayacağız

9 Mayıs 2011

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: Bizim gündemimizde seçimden sonra ne vergi artışı, ne de zam var. Ben, (Bir vergi artışı ve zam yok) diyorum. Evet (Yok) diyorum."

12 Haziran 2011 seçim sonuçları

AKP: Yüzde 49.9

30 Eylül 2011

BOTAŞ, konutlarda kullanılan doğalgaz fiyatlarına yüzde 12.28 ile yüzde 14.35 arasında, sanayide kullanılan doğalgaz fiyatlarına ise yüzde 13.7 ile yüzde 14.30 arasında değişen oranlarda zam yaptı.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, elektrik fiyatlarına konutlarda yüzde 9.57, sanayide ise yüzde 9.26 oranında zam yaptı.

13 Ekim 2011

Bazı mallarda uygulanan Özel Tüketim Vergisi'nde (ÖTV) değişikliğe gidildi.

Buna göre, motor silindir hacmi 1600-2000 cm3 arasında olan araçlarda vergi oranı yüzde 60'tan yüzde 80'e, motor silindir hacmi 2000 cm3'ün üzerinde olan araçlarda, yüzde 84'ten yüzde 130'a yükseltildi.

Tütün içeren purolar, uçları açık purolar ve sigarilloların vergi oranları yüzde 30'dan yüzde 69'a, asgari maktu vergi tutarları ise 0,1325 liradan 0,1450 liraya çıkarıldı.

Cep telefonlarında ÖTV yüzde 20'den yüzde 25'e çıkarıldı, maktu vergi 40 liradan 100 liraya çıkarıldı.


13 Ekim 2011

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: Bundan sonra herhangi bir vergi ya da oran artışı söz konusu değil. Bu maktu vergi de, yeniden değerleme çerçevesinde bir güncelleme olabilir.

14 Ekim 2011

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç: Yapılan zamlar 74 milyonu ilgilendirmiyor. Birkaç kişiyi ilgilendiriyor.

15 Ekim 2011

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Kardeşim sigarayı içmezsin, olur biter. Alkolü daha az tüketirsin olur biter. Kalkıp da Porsche kullanacağına Fiat'a bin. Biraz daha düşür harcamayı.

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ

Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş.

Bir gün “Kırmızı Başlıklı Kız!” diye seslenmiş kızın annesi. “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi giyin de, ona yaptığım şu çöreği götür.”

Kırmızı Başlıklı Kız da elbisesini giymiş, üzerine kırmızı başlıklı pelerinini geçirmiş, başlığı çenesinin altında sıkıca bağlamış ve yola çıkmış.

“Tavşan Ormanı’ndaki yoldan ayrılma sakın!” diye seslenmiş annesi arkasından. (Ormanın adı Tavşan Ormanıymış, ama içinde uzun zamandır bir tek tavşan bile yokmuş - neden olmadığını birazdan öğreneceksiniz.)

“Ayrılmam anne,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. Tam ormana girmiş, birkaç adım atmış ki, çalılıkların arasından bir ses duymuş. Yola birden bir kurt fırlamış. Kırmızı Başlıklı Kız korkusundan az kalsın elindeki sepeti düşürüyormuş. Fakat kurt hiç de öyle düşmanca görünmüyormuş. “Nereye böyle küçük kız?” diye sormuş kurt.

“Büyükanneme gidiyorum,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. “Tavşan Ormanı’nın sonunda ki ilk ev. Büyükannemin sağlığı pek iyi değil. Bu arada adım ‘küçük kız’ değil, ‘Kırmızı Başlıklı Kız.’ ”

“Özür dilerim,” demiş kurt. “Bilmiyordum. Bak sana ne diyeceğim. Ben bir koşu gidip Büyükannene senin yolda olduğunu haber vereyim. Yalnız sakın yolda oyalanayım falan deme, olur mu? Başına bir şey gelmesini istemeyiz, öyle değil mi?”

Kurt oradan hemen sıvışmış! Çünkü yakınlarda bir oduncu dolaşıyormuş. Eğer kızı hemen orada yerse, oduncunun kızın yardımına koşacağını biliyormuş.

Kırmızı Başlıklı Kız, çiçek toplayarak, kelebeklerin peşinden koşarak, kuş seslerini dinleyerek yolda ağır ağır ilerlerken kurt kestirmeden Büyükannenin evine varmış, kapıyı çalmış.

“Kim o?” diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın. Kurt sesini değiştirerek, “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız,” demiş. “Çayın yanında yemen için sana çörek getirdim.”

“Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanneyi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş. Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükannenin kapısını çalmış.

“Kim o?” diye seslenmiş kurt yumuşak bir sesle. “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız.” “Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş kurt. “İçeri girebilirsin.”

Kırmızı Başlıklı Kız bir an için tereddüt etmiş. ‘Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?’ diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş.

Kurt, Büyükannenin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış.

“Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım,” demiş kurt. Kırmızı Başlıklı Kız çöreği yatağın yanında ki küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş.

“Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne?”
“Seni daha iyi kucaklamak için!” demiş kurt.
“Kulakların neden büyük, peki?”
“Seni daha iyi duyabilmek için!” demiş kurt.
“Gözlerin neden kocaman, peki?”
“Seni daha iyi görebilmek için,” demiş kurt.
“Dişlerin neden sivri peki?”
“Seni daha iyi yiyebilmek için,” demiş kurt.

Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıklı Kızı bir lokmada yutuvermiş. Sonra da karnı doyduğu için keyfi yerine gelmiş ve uykuya dalmış.

Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormuş. Evin önünden geçen bir avcı onun horultularını duymuş. Büyükanneye kötü bir şey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmiş. İçeri girer girmez de orada neler olduğunu hemen anlamış.

“Aylardır senin peşindeyim pis yaratık,” diye bağırmış avcı ve kurdun kafasına elindeki baltanın sapıyla vurmuş. Sonra da önce Kırmızı Başlıklı Kızı, sonra da Büyükanneyi dikkatle kurdun içinden çıkarmış. İkisi de sapasağlammış.

Büyükanne, Kırmızı Başlıklı Kızın ona getirdiği çöreği afiyetle yemiş. Kırmızı Başlıklı Kız büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacağına dair söz vermiş. Eve dönerken tavşanların saklandıkları yerlerden çıktıklarını görmüş. Tavşan Ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu bir orman haline gelmiş.

13 Ekim 2011

Benim paramla beni sikiyorlar


Bu halkın güzel sözleri vardır, bazılarını acayip severim. Favorilerim arasında "Karıncayı, belini incitmeden sikeceksin" bulunur.
Türkiye yönetenlerinin genel düsturuydu bu söz son 4-5 yıla kadar. Genelde halkı becerirken, çok fazla bağırmamaları için ya ağızlarını kapatırlardı ya da işlerini usul usul görürlerdi.

Akp ile bu durum değişti, onlar işi aleniyete döktü. Nasılsa iki tartışma, üç operasyon, bir-iki bağırmayla kimsenin umrunda bile olmuyor. Umrunda olsa bile tepki gösteren, sesini çıkartan yok.

Akp'nin bir de başarısı, bu zam konusunu hiç dile getirmemesi. Onlara göre ortada zam filan yok. Zam yerine 'fiyat düzenlemesi', 'güncelleme', 'ayarlama' gibi kelimeler kullanıyor. Zam dediğimiz şey sadece bizim için var, onlar için yok yani. Misal Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, "Maktu vergide yeniden değerleme çerçevesinde bir güncelleme olabilir" diyor. Nereden çıkartıyoruz ki zammı filan. Bu tamamen bir güncellemeden ibaret. Eski kalmış ya bunlar, 70 yıldan bu yana zam yapılmıyor ya, bunlar ufak güncellemeler yapıyor sadece.

Aynı Maliye Bakanı, seçimlerden önce 9 Mayıs 2011'de seçim çalışmalarını sürdürdüğü Batman'da dedi ki, "Bizim gündemimizde seçimden sonra ne vergi artışı, ne de zam var. Ben, (Bir vergi artışı ve zam yok) diyorum. Evet (Yok) diyorum."

Şimdi bu adama 'yalancı' desem, dava açarlar, o yüzden demem, demeyeceğim de. Ama o tırnak içi de kalsın bir yerlerde.

Gelir İdaresi Başkanlığı'nin internet sitesinde "Özel Tüketim Vergisi Kanunu’na ekli listelerde hangi mallar vardır?" sorusunun yanıtı şöyle sıralanıyor:
(I) sayılı listenin A cetvelinde; akaryakıt ürünleri, doğal gaz, LPG ve benzerleri,
(I) sayılı listenin B cetvelinde; akaryakıta katılabilen solvent türevleri, tiner, bazyağ ve madeni yağlar gibi ürünler,
(II) sayılı listede; motorlu kara, deniz ve hava taşıtları,
(III) sayılı listenin A cetvelinde; kolalı gazozlar ve alkollü içkiler,
(III) sayılı listenin B cetvelinde; tütün ve tütün mamulleri,
(IV) sayılı listede; dayanıklı ve lüks tüketim malları yer almaktadır.

Bu zam öncesinde 7 liralık bir sigaranın ÖTV tutarı 4.41, KDV tutarı 1,067. Toplam vergi yüzdesi 78,25 ederi ise 5.4775 TL. İşte 7 TL'den çıkartın bu 5.4775'i, aldığınız sigaranın fiyatını hesap edin.

95 oktanlık benzinin litresine verdiğiniz 4.29'un 2.70 TL'si de yine bu adına ÖTV denilen karıncayı belini incitmeden sikme yöntemine gidiyor.

Sözünözü şudur, Özel Tüketim Vergisi'ni kapsayan tüm mallarda verdiğimiz paranın yüzde 70 kadarı vergi, diğer kısmı ise kullandığımız ürün.

9 yıldır ekonomiye düzülen methiyeler aslında içinde ÖTV barındıran malları kullananlara düzülmesi lazım. Haa, onlara düzülüyor tabii de, methiye değil.

Başta dedik ya, bu halkın güzel sözleri vardır diye, hah işte, 'ekonomik başarı' konusunda da duruma cuk oturan bir söz vardır. Siyasal erkin 'ekonomik başarı' dediği şey aslında 'el sikiyle gerdeğe girmek'ten başka bir şey değil.

Halkı vergi yüküyle ez, insanları sikmek için ÖTV diye ucube bir şey bul, sonra "Bakınnnn, nasıl da övgüler alıyoruz dünyanın dört yanından" diye hava at.

E ama birader, senin övündüğün şey, benim cebimden sistematik olarak çalınan parayla dönüyor. Ben eşek gibi çalışıyorum, daha maaşımı almadan kesiyorsun. Ehh tamam onu anladık, yurttaşlık gereği diyelim. Maaşımı alıp alışverişe çıkıp, tıraş köpüğü alıyorum onun içinde kol gibi bir vergi var, ÖTV diye. Dertlenip iki kadeh atayım diyorum, onun içinde de var. Evime çamaşır makinesi alıyorum, onda da var.

Ama mesela eğer "Elektriksiz çamaşır makinesi" alırsam, onda ÖTV yok. Evine alıyorsun bu elektriksiz çamaşır makinesini. İçine deterjandı, yumuşatıcıydı koyuyorsun, sonra çalıştırmak için fişi direkt götüne sokuyorsun.

İnsanlarla artık iyiden iyiye dalga geçiliyor. Ayarlama derken kemeri çözüyorlar, düzenleme derken donu çıkartıyorlar, güncelleme dediklerinde böbreklerinizdeki ince sızıyı hissediyorsunuz zaten.

Sistem kendisine sürekli düdükleyecek insanlar arıyor. Bizde 75 milyon kişi birden var. Memura maaş verirken yüzde 6+6 gibi saçma sapan teoriler geliştiriyorlar ama verdikleri paranın çok daha fazlasını, bir gecede yaptıkları 'düzenleme' ile geri alıyorlar.

Seçimler bitti, elektrik, doğalgaz, benzin, vergiler ardı sıra yağıyor. Bu zam yağmuru (benim eşekliğim güncelleme demem gerekirdi) daha da sürecek. Biz ne yapacağız bunun karşısında? Koca bir hiç. Yarın ekmek 10 lira, bulgurun kilosu 20, etin kilosu 100 lira olsa, susmaya devam edeceğimiz gibi.

Ölümlere neden olmayın, taşlanmış kot giymeyin!


"Biz de bu yolun yolcusuyuz. Ölümü bekliyoruz. Yapacağımız başka şey yok."

Devlet merdiven altı işletmelerde kot taşlamanın yapıldığını biliyor, farkında, hiçbir şey yapmıyor.

Bu insanlara maaş bağlanması için hastalıklarının yüzde 15 oranında ilerlemesi gerekiyor. Fakat hastalık bu oranda arttığı zaman zaten ölümü beklemeye koyululuyorlar.



Slikozis hastası Mehmet Eser diyor ki, "Solunum güçlüğü çekiyorum. Bu yüzden solunum tüpüne bağlı yaşıyorum. Evliyim, bir çocuğum var. Babam çoban, başka gelirim yok. Ben nasıl olsa öleceğim, ailemin geleceğinden endişe ediyorum. Devlet bizlere el uzatsın."

Ölümü bekliyor ama geride kalanlar için endişe ediyor.

10 saniye, sadece 10 saniye düşünün ve kendinizi bu insanlardan birinin yerine koyun. O zaman kıçımıza hiçbir şey bile aklımıza getirmeden geçirdiğimiz, kotları rahat rahat giyebilecek misiniz?

Hastalardan Cengiz Parlak, "Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın yanı sıra belediyeler de bu atölyelerin çalışmasına göz yumuyor. Biz de yoksulduk, cahildik ve köyde işimiz yoktu. İstanbul’a çalışmak için bir arkadaşımız gitti onun tavsiyesi üzerine bizler de gidip çalıştık. Şimdi ölümü bekleyen bir adayım" diyor.

Güzel görünmek için bu dünyadaki pek çok varlık öldürülüyor ve bu iğrenç sistem öyle bir hal aldı ki, insanları da kurban etmekten hiçbir beis görmüyor.

Siz üstünüze taşlanmış kotları giydikçe, birilerinin ölümüne sebep olduğunuzu aklınızdan çıkartmayın.
Şuraya da bir imza atın Ama tabii 'imzayı attım, üstüme düşeni yaptım' diye de düşünmeyin.

SATIN ALMAYIN, GİYMEYİN, ÇEVRENİZDEKİ İNSANLARI UYARIN!

SİLİKOZİS HASTALIĞI NEDİR?

Taşlama, kotların beyazlatılması, eskitilmiş görünümü verilmesi için, kumun, kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutularak aşındırılması işlemidir. Çalışanlar, solunan tozların akciğere girmesiyle silikozis hastalığına yakalanıyor. Akciğer kan ve lenf damarlarında çekilmeler ve şekil bozukluklarının oluşmasına neden olan hastalığın tedavisi yok.