13 Şubat 2012

Ölümden öte ne var?



Şöyle bir düşünüyorum da, lise yıllarımda tanıştığım Grup Yorum'u dinlemediğim gün çok nadir olmuştur. En canım sıkıldığı anda bile, bir türkü, bir şarkıyla kendime getirir beni.

Grup Yorum'un kim olduğunu, neler yaptığını, nasıl mücadelelerden geçtiğini bilmeyen var mı bilmiyorum ama bu grup Türkiye'nin en yakıcı, en sıcak konularında bile hiç tereddüt etmeden, kimseye teslim olmadan, hiçbir endişeye mahal vermeden türkülerini çalmıştır.

12 Eylül sonrasında kimsenin ses vermediği, kimsenin konuşmaya cesaret edemediği her şeye başkaldırdı. Bu yüzden Grup Yorum'un benim için anlamı isyandır, başkaldırıdır.

Cezaevlerinde insanlar yanarken onlar oradaydı, emekçilerin grevlerinde yine oradaydılar, öğrenci mitinglerinde, 1 Mayıslarda hep en öndeydiler.

Grup üyeleri işkencehanelerden geçti, cezaevleriyle tanıştırıldı, albümleri toplatıldı, dağıtımları her türden engellerle karşılaştı ama onlar vurdu sazın teline.

Türkiye'de hangi pek çok gruba öncülük ettiler, esin kaynağı oldular. Sazın, kavalın, bağlamanın yanına keman, viyolonsel, obua gibi aletleri katık edip, müzikal açıdan da kulakların pasını sildiler.

Son birkaç yıldan beri, özellikle de İnönü Stadı'ndaki ihtişamlı konserden sonra Grup Yorum'a yönelen saldırılar her zamankinden daha da artmaya başladı. Üniversite öğrencilerine, konser biletleri sattıkları için hapis cezaları verildi, "terör suçu" sayıldı.

Son geldiğimiz noktada, Biletix denen şirket, Grup Yorum'un Bursa'da yapacağı konser biletlerinni satmama kararı almış. Biletix yetkilileri, "Biletix’in kararı var. Grup Yorum biletleri ile örgüte yardım yapılıyor, satamayız" diyerek, satış teklifini geri çevirmiş.

Bu ülkede insanların şaşırma refleksleri benim için başlı başına şaşırtıcı olmaya başladı. Sanki Biletix, hiçbir engellemeyle karşılaşmadan şirket olarak böyle bir karar veriyormuş gibi, bu şirketin boykot edilmesi için insanlar çağrıda bulunuyor.

Boykot diyenlerin çok büyük bir oranının o boykotu yapmayacağı aşikâr. Bizim ülkemizde boykotlar genelde 3-5 günle sınırlıdır.

Yoksa benzin bu kadar pahalı olabilir mi?
ÖTV denen resmi hırsızlık yapılabilir mi?
Köprülere otoyollara, istendiği gibi zam uygulanabilir mi?

Ülkede garip şeyler oluyor. Hükümet ile Gülen cemaati açıktan bir kavga yürütüyor, kişiye özel yasa çıkartılıyor, iktidarın istemediği türden savcılar görevden alınıyor ya da soruşturmalardan el çektiriliyor, sendikalar, siyasi partilere her türden saldırı yaplıyor, katiller serbest bırakılıyor ama siz Biletix'i boykot ediyorsunuz. Öyle mi?

Siz böylesi bir boykot olabileceğini sanıyorsanız; saf, temiz duygularınızla oynamak istemem ve Polyannavari hislerinizle başbaşa bırakırım.

Grup Yorum'a destek olmak istiyorsanız anti-emperyalist mücadelenin içinde olun, faşizme karşı boyun eğmeyin, ücretlerini alamadıkları için eylem yaptıkları gerekçesiyle işten çıkartılan emekçilerin yanında olun, zalime isyan edin, zulme sessiz kalmayın. Bunlardan haberdar değilseniz, Grup Yorum'u hikâyeden dinlemişsinizdir.

Bırakın klavye üstünden vicdani mastürbasyon yapmayı, bırakın kendinizi farklı kılma çabalarını, bırakın lümpen hayatlarınıza sıkıştırmaya koftiden sosyalist kimlikleri. Samimi olun amına koyayım, samimi.

Ölümden öte ne var

10 Şubat 2012

Sineği belini incetmeden...







Artvin, Adıyaman ve Muğla'da hükümetin öve öve bitiremediği, bölünmüş yollar ve sahil yolu projeleri. Daha bir yıl geçti şu fotoğrafların üstünden ama hepsi Diyarbakır karpuzu gibi ortadan yarılıveriyor.

Nereye giderlerse gitsinler 'hizmet'ten söz ediyorlar. Bunların hizmet anlayışı aşağı yukarı böyle. Metrobüs alırlar yokuş çıkamaz, otobüslerin rengini her yıl farklı renge boyatırlar, şehrin sağına soluna lale milyonlarca liralık lale ekerler. Bunların adı hep hizmettir.

Bir hastane edebiyatı var mesela. Son 4-5 ayda 3 kez hastaneye gittim. Gece binbir zahmetle bilgisayar başında numara alıyorsun. Ertesi gün doktora gidiyorsun, numarana göre doktorun karşısına çıkıyorsun. Doktor "Neyiniz var?" diye soruyor, durumu anlatıyorsun, reçete yazıyor ve hepsi bu kadar.

Doktorun yanında toplamda 5 dakika kalmıyorsun. Artık o 3-5 dakika içinde her şeyi çözüyorlar. O derece hızlı bir hizmet anlayışı var yani. Hakikaten hizmette sınır tanımıyorlar.

Bugün bir tane haber geldi. Gülsem mi, ağlasam mı karar veremedim.

Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, geçen ay 606 yataklı yeni binasına taşınıyor. Ancak yeni hastane binasının acil servis ünitesindeki kapılar ve koridorlar, sedyelerin geçeceği kadar geniş değil. Bu yüzden de yıkılıyor. Acil servis da, 5 kilometre mesafedeki hastanenin eski binasına dönüyor. Hastaneye yeni doğan ünitesi de yapılması unutuluyor.

Buna ne yorum yapılır bilmiyorum. Olsa olsa taşak geçersin, başka da bir bok olmaz.

Önce kendileri yemeye başladı. Her şeyin bir bedeli olduğu için, etrafındakileri de ihya etmeye başladılar. İş artık o kadar sarpa sarmaya başladı ki, kime yedireceklerini bilmiyorlar ve yapılan işler de böyle oluyor. Hastanenin acilindeki kapıdan sedye geçemiyor, daha bir yılını devirmemiş yollar kâğıt helvaya dönüyor.

Yapılan ne kadar iş varsa, hepsi göz boyamaya ya da göz boyarken deveyi hamuduyla götürmeye yönelik. Ülkeyi bir baştan, diğer başa kadar muz gibi soydular. Soyarken de, "Bak kuş geçiyor!" diye insanların başka tarafa bakmasını sağladılar.

Devletin yegane gelir kalemi vatandaşın cebi. Nereden ne kadar vergi koyarız diye oturup hesaplıyorlar. Balıktan hafıza çalmış Türkiye halkı da, eşek gibi vergi ödüyor.

'Sineği belini incetmeden geçiriyorlar' diyeceğim ama herifler göstere göstere çatır çatır çatır geçiriyor. Neremize kadar dayayacaklar, neremize gelince ses çıkartırız birlikte göreceğiz.

9 Şubat 2012

Sindirella


En son Galatasaray için ne zaman ağladım anımsamıyorum, son bir buçuk dakikada koyverdim kendimi.

Çok değil 2 yıl önce düşme potasındaydı bu takım. Cemal Nalga olayı ortaya çıktığında, bugünkü yüzsüzlüğe inat "Galatasaray'ın küme düşürülmesi gerektiğine inanıyorum" demiştim.

Sonra Oktay Mahmuti denen, gerçek bir centilmen ve son yıllarda eşine az rastladığım bir spor adamını takımın başına geçirdiler. Küldekisi masalı benzeri şeyler yaşamaya başladık.

Oktay Mahmuti, Sindirella'nın yanı başında beliren peri gibi, kapıya bir araba, fantastik bir elbise ve harikulade ayakkabılar verdi bize. Önce kimsenin umrunda olmadı ama bir süre sonra herkes gece 12'yi beklemeye başladı, Sindirella eski haline dönsün diye.

Ama Galatasaray gece 12'yi bekleyen tüm götlere inat, gün geçtikçe daha güzelleşti.

CSKA galibiyetinin başka bir anlamı var. Avrupa'da bu sene hiç yenilmediği için, önüne geleni farka boğan bir takım olduğu için ya da Avrupa'nın en yüksek bütçeli bir takımını devirdiğimiz için değil o anlam.

Bu takım yenilse de hiç teslim olmadı, kaybetse de ruhunu sahaya koydu. Aynı ligde yer aldığımız Efes Pilsen'nin, Fenerbahçe'nin Avrupa'daki oyunlarıyla, Galatasaray'ın sahadaki oyununa baktığınız zaman bile her şey gece ile gündüz gibi ortaya çıkıyor.

Belki Top 8'e kalamayacağız, belki bundan sonraki iki maçı da kaybedeceğiz ama Galatasaray'ı izleyen herkes gayet iyi biliyor ki, o forma ıslatılacak, o parkede bir top için 3 Galatasaraylı yere atlayacak.

Son bir buçuk dakikada maçı kaybedebilirdik de ama ben Xamax'ı 5-0 yendiğimiz maçtaki duygularla aynısını taşıdım, Popescu'nun Parken'de attığı penaltı sonrasındaki gibi hissettim.

Senelerdir futbol takımı, Galatasaray'ın alıştığı yerde değil ama Oktay Mahmuti ve o formayı giyen bütün oyuncular, Galatasaray taraftarına bazı şeyler anımsattılar.

Fenerbahçe'ye yenildiğimiz final serisini kaybettiğimiz gün söylemiştim, "Bu takımın filmi çekilmeli" diye. Çünkü dünya spor tarihinde eşine ender rastlanır bir ivmeyle vura vura geliyoruz.

Sahada skor olarak kaybedersin, kupaları alamazsın, şampiyon olamazsın ama bir ruh yaratırsın ve o ruh senelerce senin yanında olur. İşte bu takım o ruhu kazandırdı, takıma, taraftara, camiaya v.s. v.s.

Ve taraftar; Abdi İpekçi'deki 15 bine yakın insan, sahaya tek bir madde bile atmadan, vandallık yapmadan, nasıl taraftar olunur herkese gösterdi. 70 yaşındaki teyzeden, 15 yaşındaki gencine kadar, Avrupa'ya 'taraftar nasıl olunur' her Euroleague maçında ders veriyorlar. Kim ne düşünürse düşünür bilmiyorum ama Euroleague tarihinin gelmiş geçmiş en iyi taraftarıdır ve en muhteşem tribünleridir, bu taraftarın yarattığı atmosfer.

Bir spor kulübü olduğumuzu hatırlamak, salt futboldan oluşmadığımızı görmek muhteşem bir duygu. Bu ülkede Galatasaray var olduğu sürece Avrupa'da başarı sağlanacaktır. Galatasaray Avrupa'ya hep yakıştı, futbol ya da basketbol fark etmiyor.

Ağlamak hiç bu kadar güzel olmamıştı lan. Büyüksün Galatasarayım, büyüksün... Bu sevdadan vazgeçersem Allah belamı versin.

Gece 12'yi vurduğunda da biz CSKA'yı siken takım olacağız merak etmeyin.

Not: Fotoğraflar Galatasaray.org'dan alınmıştır.

Ozan'a not: Sana verdiğim sözü de tutmuş oldum.

Bırakın yalanı dolanı


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Bugün burada milli eğitim adına gerçekten tarihi bir anı yaşıyoruz. Fatih Projesi ile eğitim ve öğretimin metodunu ve çehresini köklü bir şekilde değiştiriyor, modernleştiriyor, yaşadığımız çağın gereklerini ve imkanlarını artık sınıflara taşıyoruz.

Bugün, burada, sadece Türk milli eğitim sisteminde değil, küresel ölçekte yeni bir dönemi başlatıyor, bir çığır açıyoruz. Zira şu anda tüm dünyanın gözleri Türkiye'mizin üzerinde. Şu anda dünyanın birçok ülkesi, Fatih Projesi'ni çok yakından takip ediyor. Türkiye'de bugün başlatılan Fatih Projesi dünyada örnek olarak gösteriliyor, örnek alınıyor.

Bugün, 17 ilimizde, 52 okulumuzda Fatih Projesi start alıyor. İnşallah, bu yılın Eylül ayına kadar 3 bin 657 orta öğretim kurumunda, yani Türkiye genelindeki liselerin yarısında Fatih Projesi'nin kurulumu tamamlanmış olacak.

Allah'ın izniyle, şu andan itibaren kara tahta kavramını artık tarihin tozlu raflarına kaldırıyoruz. Kara tahta, tebeşir, tebeşir tozu zaten tarih olmuştu.






Tablet bilgisayara geçtik ya, dünyayı fethedeceğiz. Başbakan'ın o gün yaptığı konuşmaları dinleyenler muhtemelen "Vay amına koyayım ya, herifler hakikaten yapıyor" diye düşünmüştür. Pırıl pırıl tabletler, pırıl pırıl sınıflarda.

Kazın ayağı öyle değil tabii. Bu ülke, okula 6 kilometre yürümek zorunda kalanlar, eğer şanslıysa (!) çamurla boğuşarak eşek sırtında saatlerce okula gidenler, okulunun tavanı onarılmadığı için tepesine su inenler, yakacakları olmadığı için 3-5 kat üst üste giyinerek sınıfta oturan milyonlarca öğrenciyle dolu.

Başefendiyi dinleyince sanıyorsun ki, ülkenin okulları pırıl pırıl, her öğrencinin elinde tablet eğitimin kalitesi birdenbire arttı.

Öğrencinin eline tableti verince her şey değişiyor ya! Lan, Finlandiya'da halen kara tahta kullanılıyor. Sen verdiğin eğitimi değiştireceksin, okullarda verilen eğitimin kalitesini düzelteceksin. Eşeğe altın semer vursan, eşek yine eşektir. Tabletle olacak işler ya bunlar.

Neyse RTE devam ediyor ve diyor ki, "Ayağımızda çarık yoktu, bırakın bilgisayarı lambaya koyacak gaz yoktu. Çocuklarımız ekmeğin içini silgi olarak kullanırdı. Okula tezek taşırdı analarımız, tezek dumanında ders dinledi çocuklarımız. Biz bu zulmü dibine kadar yaşayan nesiliz."

Tabii şimdi ülkenin her hanesi zenginlik içinde. Tezek taşınan okul, silgisi, kalemi olmayan öğrenci yok. Bunlar kendi zenginliklerini halka endeksliyor. Yalan içinde savrulup gidiyorlar, söyledikleri yalanlarla da ne kadar kişiyi kandırırlarsa o kadar iyi.

Hacım, senin oğlan kendisine gemi alıyor, Cumhurbaşkanı'nın oğlu 18'ine girdiği gün şirket kuruyor, bakanların çocukları biraraya gelip her türlü işe atılıyorlar da, bu ülkede işsizlik diye bir bela var. Sizin çocuklar çok zeki de, milletin çocukları embesil mi?

Millet açlıktan kırılıyor, bunlar tablet diyor. Tablet olunca Ay'a çıkacağız, bokumuza da boncuk konduracağız.
Sen önce, bu ülkenin sokaklarında yatan aç çocuklarının karnını doyur, işsiz kalan milyonlarca gence iş bul, parklarda, bahçelerde yatan insanlara çare ol da sonra seçilmiş okullara tablet gönderirsin.

Bu kadar yalan, dolan ve sahtekârlıkla nereye kadar gidecekler hakikaten merak ediyorum. Müslüman ayağına milleti soyup soğana çevirdiler, üstüne geçmişe dair fakir edebiyatı yapıyorlar.

Oturduğunuz konaklarda, villalarda pencereden baktığınızda alabildiğine zenginlik görüyor olabilirsiniz ama sokaklara çıkıp bir bakın bakalım, durum öyle mi?

7 Şubat 2012

Bu iğrençliğe yapabilecek yorumum yok

Erzincan’dan 7 yıl önce gelerek Antalya’ya yerleşen ve belediyeye temizlik hizmeti veren taşeron firmada çalışan A.Ö. ile eşi Z.Ö., geçen 24 Kasım’da öz kızları B.Ö. ve H.Ö. ile kızlarının sınıf arkadaşı E.E. ve yüzde 50 zihinsel engelli Ç.K.’ya tecavüz edip grup seks yaptıkları iddiasıyla tutuklandı.

Antalya 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın ilk duruşması geçen hafta yapıldı. Duruşmaya, 2 erkek küçük kardeşleriyle Sosyal Hizmetler Yurdu’na yerleştirilen ailenin kızları B.Ö. ve H.Ö., sosyal hizmet uzmanı eşliğinde katıldı.

Duruşmaya, ailenin kızlarının arkadaşı olan ve kendileri gibi karı- kocanın tecavüzüne uğradığı öne sürülen E.E., ailesiyle birlikte geldi. Yine tecavüze uğradığı belirtilen yüzde 50 zihinsel engelli Ç.K. ise, duruşmaya katılmadı.

"BABAM KAFAMA SİLAH DAYAYIP, TECAVÜZ ETTİ"

Mağdur çocuklar B.Ö. ile H.Ö. ifade vereceklerini, ancak anne ve babalarından çekindikleri için, ifade verirken onların duruşma salonundan çıkarılmalarını istedi. Mahkeme heyeti çocukların istemini kabul etti. Sanık anne- baba duruşma salonundan çıkarıldıktan sonra önce B.Ö. ifade verdi. B.Ö., "Babam annemi sık sık dövüyordu. Bir gün annem ve kardeşim evde yokken başıma tabancasını dayadı ve arkama geçip, bana fiili livata yoluyla tecavüz etti" dedi.

"ANNEM, VAJİNAMA PARMAĞINI SOKTU"

Babasının daha sonraki günlerde de "Bu evde üç harfliler var. Sizde cin var" diyerek kurşun döküp yine tecavüz ettiğinden yakınan B.Ö., şöyle devam etti: "Kardeşim H.Ö.’ye de aynısını yapmış. Durumu anneme anlattı. Annem, babamla birlikte beni odaya sokup, giysilerimi çıkarttı.

Annem parmağını vajinama soktu. Bana, ’Senin kızlığını kontrol ediyorum. Patlak mısın, değil misin ona bakıyorum’ dedi. Annemin yanında duran babam da beni yatırıp, vajinama parmak soktu. Güya kızlığımı kontrol ediyorlardı."


"BABAM, ARKADAŞIMA DA TECAÜZ ETTİ"

B.Ö., sınıf arkadaşı olan ve yaz tatilinde aynı işyerinde çalıştıkları arkadaşı E.E.’nin kendi evlerinde kaldığını, bu süre içerisinde babasının E.E.’ye de tecavüz ettiğini anlattı.

"CİN GİRDİ DİYEREK TECAVÜZE DEVAM ETTİ"

B.Ö., babasının zaman zaman fiili livata yoluyla tecavüzüne mağdur kaldıklarını, bu sıralarda babasının tabancasını kafalarına dayayarak, ’Size cin girdi’ diyerek tecavüzüne devam ettiğini, eve gelen arkadaşı E.E.’ye tecavüz etmek istediğinde karşı çıktıklarını, ancak bu kez babasının tüm çocukları toplayıp, kafalarına tabanca dayayarak, tehditlerini sürdürdüğünü öne sürdü.

B.Ö., "Babam, biz karşı koyunca hepimizi sıraya dizdi ve tabancayı kız kardeşim H.’nin başına dayayarak ’Önce bunu öldürmekle başlayacağım’ dedi. Sonunda E.E.’ye de tecavüz etti. Bir süre sonra annem, E.E.’nin evine giderek, annesinden E.E.’yi kendisine kuma olarak istedi. E.E.’nin annesi kabul etmedi."

"ZİHİNSEL ÖZÜRLÜ KIZA DA TECAVÜZ ETMİŞ"

B.Ö., kardeşi H.Ö.’nün arkadaşı olan zihinsel özürlü Ç.K.’nın da zaman zaman evlerine geldiğini anlatarak, "Ç.K. da bir ara bizim evde kaldı. Bir akşam biz camiye gitmiştik. Döndüğümüzde, babamın Ç.K.’nın ırzına geçtiğini anladık. Ç.K. durumu annesine anlatmış olmalı ki, Ç.K. bir daha bize gelmedi" diye konuştu.

İfade veren 15 yaşındaki H.Ö. de ablası B.Ö. evde yokken babasının kendisine fiili livata yoluyla tecavüz ettiğini öne sürerek, durumu ablasıyla birlikte annesine söylediklerinde, annesinin babasının yanında, parmağını vajinasına sokarak, bakirelik kontrolü yaptığını savundu.

KARI KOCAYLA AYNI YATAKTA

B.Ö. ile H.Ö.’nün arkadaşı E.E. ise, sık sık gittiği arkadaşlarının evinde, anne Z.Ö.’nün kendisine, "Kocamla evlen. Mutlu olursunuz" dediğini söyledi.

Bir erkek arkadaşı olduğunu öğrendiğinde, "Bakire misin, değil misin, kontrol edeceğim" diyerek arkadaşının babası A.Ö.’nün , parmağını vajinasına soktuğunu söyleyen E.E., şunları söyledi: "Sende cin var. Biriyle ilişkiye girmelisin, yoksa ölürsün dedi. O kadar korkuyordum ki anlatamam.

Karısı da bana cinler musallat olan bir kızı anlatıyor. O kızın iyi bir karı koca ile tanışıp, o adamla kadının kızla evlenip kurtardıklarını filan anlatıyordu. Sonra beni istemiyor görünüyordu. Kocası benimle birlikte olmak istediğinde bana ’Birlikte ol, yoksa seni öldürür’ diyordu.

Yani ne yaptığını anlamıyordum. Bir gün A.Ö. tabancasını kafama dayayıp benimle birlikte oldu. Evden kaçtım, yolu bulamayıp döndüğümde karı-koca beni dövdüler. A.Ö., karısı ve ben zaman zaman aynı yatakta birlikte oluyorduk."


Mahkeme Başkanı Faris Özsoy’un "Karısı da şehevi bir şekilde seninle oluyor muydu?" sorusuna ise E.E., "Bilmem, ben anlamıyorum onu ama halinden gayet memnundu" karşılığını verdi.

"İMAM NİKAHI KIYDILAR"

E.E. daha sonra Z.Ö.’nün kendisini annesinden ’Kuma’ olarak istediğini, annesinin "Kesinlikle olmaz" yanıtını verdiğini, bunun üzerine, "Tamam o halde. E.E. yine bizim evde kalsın. A.Ö. ona babası gibi bakar" diyerek, tekrar evlerine götürdüklerini anlattı. E.E., iddialarını şöyle sürdürdü: "Bir süre sonra ’Cinler musallat oldu yeniden. Dua edeceğiz’ diyerek, kızları B.Ö. ve H.Ö.’yü yanımıza oturttular.

Kendisi imam oldu, kızlarını şahit yaptı ve benimle imam nikahı kıydı. Kızlar, imam nikahı kıyıldığından haberdar değillerdi. Onlar, evi cinlerden korumak için dua edildi sanıyorlardı. Sanıkla ilişkimiz okul açılana dek sürdü. Bunların hiç biri benim rızamla olmadı. Beni hep tehdit ediyordu. 2 ya da 3 kez, karı-kocayla toplu seks yaptık."


"KIZLARIMIN SÖYLEDİKLERİ DOĞRUDUR"

Kızlarından sonra söz verilen ve eşi ile birlikte kızlarına cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılanan anne Z.Ö. ise mahkemeye samimi itirafta bulunacağını, ancak çok korktuğunu belirterek sanık sandalyesinde oturan tutuklu eşi A.Ö.’nün salondan çıkartılmasını istedi.

Mahkeme heyetinin bu talebi kabul etmesi ardından Z.Ö., şunları anlattı: "Kızlarımın tüm söyledikleri doğrudur. Kocam bana hepsini silah zoruyla yaptırdı. Beni sürekli dövüyordu. E.E. ile aynı yatağa girip grup seks yapmayı kabul etmediğim bir gün, kızlarımı karşıma dikti ve hepsini vuracağını söyledi.

Mecburen grup seksi kabul ettim. Kızlarıma parmak sokmam, bakire olup olmadıklarını kontrol etmek içindir. Benim bir suçum yok. Hepsini A.Ö. yaptı. E.E.’ye cinler filan hepsi yalan. E.E’yi korkutmak için cin meselesini konuştuk. ’Cinler geldi, şudur budur’ diyerek kızı korkuttuk ve eşimle birlikte olmasını sağladık. Kocam bunları bana zorla yaptırıyordu."


"AŞIRI DERECEDE ALKOLLÜYDÜM"

Sanık A.Ö. suçlamaları kabul etmezken, diğer kızlara bir şey yapmadığını ancak kendi kızlarına bir şey yaptığında alkollü olduğunu öne sürerek "Ne yaptığımı hatırlamıyorum" dedi.

Mahkeme Başkanı Faris Özsoy, duruşmada, zihinsel özürlü Ç.K. ile ilgili iddiaları da okudu. Fariz Özsoy, kızlarıyla oyun oynamaya gelen Ç.K.’ye kocasının tecavüzüne ilişkin iddianamede yer alan ayrıntılar okunurken, Z.Ö. yüksek sesle ağlamaya başladı.

İddianamede, yüzde 50 zihinsel engeli Ç.K.’nin okuldan arkadaşı olan çiftin küçük kızları H.Ö. ile oynamak için eve geldiği, bunu fırsat bilen çiftin, kızlarını camiye gönderdiği, Z.Ö.’nün Ç.K.’ya, ’Amcan sana bir şey söyleyecek’ diyerek küçük kızı eşinin bulunduğu odaya soktuğu, A.Ö.’nün küçük kızın kıyafetlerini zorla çıkartıp, tecavüz etmek istediği, küçük kızın çığlık atması üzerine odaya giren Z.Ö.’nün ’Amcanın senden istediklerini yap, yapmazsan seni öldürür’ dediği yönündeki iddiaları okundu.

KADIN AVUKATLAR FENALAŞTI

Duruşmada, avukatları olmadığı için A.Ö. ve Z.Ö. çiftini Antalya Barosu’nun görevlendirdiği avukatlar Fatma Hande Amioğlu ile Burcu Atam Özalp temsil etti. Duruşmada mağdur kızların ifadeleri sırasında avukatlar Fatma Hande Amioğlu ile Burcu Atam Özalp bir ara fenalaşarak, elleriyle yüzlerini kapattı.

Duruşma tanıkların ve şikayetçi özürlü kız Ç.K.’nin dinlenmesi için ertelendi. ’Cinsel istismar’ ile suçlanan kar-ı koca, çocuklarının ruhsal sağlığının bozulup bozulmadığına yönelik rapora da bağlı olarak her bir çocuk için en az 15’er yıl hapis cezası istemiyle yargılanıyor.

6 Şubat 2012

Gençliği dindar yapmayı bırak, dindar geçinenlere insanlık öğret


Şu "Dindar nesil yetiştireceğiz" hadisesi dallanıp budaklandıktan sonra Tayyip bugün bombayı patlattı ve "Bir haftadır köşelerinde yazanlara sesleniyorum; bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz? Siz bu gençliğin büyüklerine isyankar bir nesil mi olmasını istiyorsunuz? Siz, bu gençliğin milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil mi olmasını istiyorsunuz?" diye bir açıklama yaptı.

Başbakan'a göre eğer dindar değilseniz, tinercisiniz ya da isyankârsınız. İktidara geldiğinden beri böyle hastalıklı bir tavır içindeler. Herkese benzer şekillerde seslendiler, herkesi böyle Diyarbakır karpuzu gibi ikiye ayırdılar.

Dindar olmayanlar bunlar için tinerciyle eşdeğer. Kafalarında, beyinlerinde dindar olmayanları böyle etiketliyorlar. Dünkü Vakit gazetesinin manşeti bu açıdan görülmeye değerdi, "İşte CHP gençliği" manşetinin altında kokain çeken bir tip ve bira içen CHP Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı.



Kim olduğu önemli değil. Ülkenin başbakanı dindar olmayan gençliğe 'tinerci' yaftası yapıştırırken, gazete diye çıkan sikindirik kâğıt parçası da, kendi gibi düşünmeyenleri, 'kokainci' olarak gösteriyor.

İyi o vakit, bir gazete çıkartalım, götünü parmaklayan, 3 tane 'dindar' tip koyalım sonra da manşete "İşte dindar gençlik" diyelim. Olur mu? Nasıl bir mantıktır bu, nasıl insanlık anlayışı, hayvan herifler. Bu gazete denilen kâğıt parçası daha ne kadar, sabır zorlayacak! İnsanları hedef göstermek bunlarda, yaftalamak bunlarda, küçücük çocukları seksi bulan yine bu orospu çocukları.

Ayrıca elinizde bir 'dindarmatik' mi var da, milletin dini duygularını ölçüyorsunuz. Allah mısınız lan!

Başbakan devam ediyor ve kendisini eleştiren köşe yazarlarına sesleniyor, "Başınızı önünüze eğin de hem dindar, hem de çağdaş bir nesil nasıl yetiştirilir onu düşünün! Biz o terbiyeyi alarak büyümüş bir nesiliz. Biz bugün de hala o zihniyeti taşıyan kafalara isyan ediyoruz."

Bak bu zihniyet de, Akp iktidarının en belirgin özelliklerinden biri. İsyan hakkı kendisinde var ama kendileri dışında birileri isyan ettiği zaman o 'tinerci-asi' kategorisi içine boca ediliyor.

Ülke yönetimini ellerine geçirdikten sonra en büyük iki başarıları var. Birincisi bu kadar yıy iktidarda olup, sürekli muhalefet gibi hareket etmeleri. Diğeri de muhalifleri sindirmek için "Ergenekon-KCK" gibi davaları kıçlarından uydurarak, "Ya bendensin, ya onlardan" diyerek, ülkeyi minik çift partili hale getirmek.

Gerçi herifler Paul Auster'i bile Ergenekoncu yapma başarısını gösterdi. Ergenekon örgütü büyüyor büyüyor, kıtaları, okyanusları aşıyor. O derece bir örgüt, gerisini siz düşünün artık.

Devlet, kimsenin çocuğunun dindar olup olmadığını belirleyemez, onun için hareket edemez. Ben çocuğumu ister tinerci olarak yetiştiririm, ister Müslüman olarak. İktidarlar bunun tasasını tutmak için varlıklarını sürdüremez.

Bireysel olarak nasıl istiyorsan öyle yetiştirirsin çocuğunu ama devletin resmi ideolojisi haline getirimezsin bunu. Ama tabii bunlar için bu tip kavramların tamamına karşı gelmek, tinerci olmak. Başbakan kendi ağzıyla söylüyor bunu, ben söylemiyorum.

Devlet dindar nesiller yetiştireceğine, işsizliğe çare bulmayı denese, enflasyonun düşmesi için hareket etse, ağzımızın ortasına sıçtığı vergileri hafifletmek için çaba harcasa daha mantıklı olur.

Ayrıca, ortalarda 'Başbakanım' diye dolanıyorsan, sokaktaki tinerciler için de çare üreteceksin. Senin yaşadığın ülkenin topraklarında tinerci çocuklar varsa, o sokaklara senin ülkeyi yönettiğin süre içinde yeni tinerci çocuklar düşüyorsa, oturup bir muhasebe yapacaksın.

Ülkenin başbakanı konumundaki adam, gençlere yol çiziyor ve diyor ki, "Ya dindar olursunuz ya tinerci."

Bunlar babalarının, amcalarının, abilerinin, hacılarının, hocalarının dizleri dibinde her şeye "evet" diyerek büyüdükleri için herkesin de öyle olmalarını istiyorlar. Bu yüzden isyan edeceksen de, bunların istediği şeylere isyan edeceksin, bunların işaret ettiği konularda isyan edeceksin. Yoksa sonun konser bileti satan üniversite öğrencisi gibi cezaevi.

Hocam, boşver sen dindar yetiştirip yetiştirmemeyi de, sen dindar geçinenlere biraz ahlak, biraz saygı, biraz insanlık öğret.

Bak 12 yaşında kazık kadar herif sözleşmeyle satılan kızın annesi ne diyor: "Çocuğuma o eziyetleri eden adam, namazında niyazında bir adamdı, iyi biri zannetti."

Sen önce, ülkenin dört yanında küçücük kızların satılmasını, peşkeş çekilmesini, babaları yaşındaki adamlarla evlenmelerinin önüne geç. Buraya her gün tecavüz haberi koysam, yanlarına da fotoğraflarını, kimler bu bokları yiyor, görürsünüz.

Dindar nesil yetiştirme, insan gibi insan yetiştirmeye çalış.

4 Şubat 2012

Pek çok kişiye giren gol olur mu?



Sağda solda transfer için atıp tutan, "istemezük" diyenlere Necati'nin attığı gol girsin.

Ağalar belirliyor transferi, onlar alınacak adama onay veriyor. Utanmasalar Terim'in eline 11 tutuşturur bu çakal tayfası.

Neyse, maç için çok yorum yapmayacağım. İyi oynamadan, bireysel hataların belirlediği bir maç oldu.

Bu takımın her türlü eksiğine gediğine karşın iyi oynadığı zamanları da gördük. Bu sezon, bu futbolcularla bitecek. O neden yok, bu niçin alınmadı demenin anlamı yok.

Necati; o gol var ya, o gol çok kişiye girdi. Öyle de ilginç bir goldü işte...

3 Şubat 2012

Türk takımları Şampiyonlar Ligi'ne gidemez


Başlık ne biçim ama değil mi? Kabul edin herkes tırstı ya da "siktir lan" diye küfür etti.

Şimdi olaya geçmeden önce, "Avrupa'da pahalı transferler neden kesildi acaba?" sorusunu bir tarafa yazalım. Olmadı, "Sow transferini neden Ferit Şahenk yaptı?" diye de sorabiliriz. Bununla ilintili pek çok soru çıkabilir karşımıza.

Chelsea ile ilgili bir haber yolladı kuzenim. Haberi okudum, yazının sonunda yolladığım linklere siz de bakabilirsiniz.

Şimdi hocam, haberde diyor ki, Chelsea 110 milyon dolar zarara girmiş. Bu zararın nedeni, Torres transferi ve Şampiyonlar Ligi'nden elenmeleri. Kulüpler, gelir-gider kalemlerinde bu Şampiyonlar Ligi'ne katılı, orada ilerlemeye bağlı olarak ortalama bir hesap çıkartıyor ama tabii erkenden 'elveda' olunca nurtopu gibi 110 milyon dolar borç oluşmuş.

Biz burada şikeyi, teşviği, götü, yavşağı tartışırken, UEFA tüm Avrupa kulüplerine diyor ki, "Şampiyonlar Ligi'ne katılacak kulüplerin 5 milyon Euro'dan fazla borcu olursa katılımı engelliyoruz. Eğer kulüp, bir şahsa aitse, o şahsa maksimum 45 milyon Euro borcu olabiliyor. Kulüp sahibi şahsa 45 milyon Euro'dan bir Euro fazla borcu olursa Şampiyonlar Ligi'ne almıyoruz" diyor.

UEFA bu sistemi "Financial Fair Play Regulations" diye isimlendirmiş.

İngiltere'de Arsenal'in, Manchester United'ın, Liverpool'un son dönemki transfer politikalarına bakın. City'yi saymıyorum çünkü onlarda para bok, herifler istediği anda borcu sıfırlayabilir. Hatta Abramoviç, 2009'da kulübün 541 milyon dolar borcunu sıfırlamış. Ancak şu an yine 110 milyon dolar içeridelermiş.

Neyse, ne diyorduk. İngiltere'de büyük paralarla yapılan transferler çat diye kesildi. Herifler Henry'yi alıyor, Scholes'u futbolu döndürüyor, deyim yerindeyse yaprak kıpırdamıyor ve kimse yüklü maliyetlere transfer yapamıyor.

Ünal Aysal'ın şu "Şu anda serbest kalabilecek 70'in üzerinde futbolcu var. Yabancı kontenjanı da kısıtlı. Şimdiden pahalı oyuncular alacağımıza 4 ay sonra takıma faydalı olacak oyuncular alırız. Bu sadece benim değil teknik ekibimizin de görüşüdür" açıklamasını da koyun bir tarafa.

Şimdi bu bilgilar ışığında Türkiye'deki şike davasına bakalım. Fenerbahçe aşığı Demirören, geçen haftalarda ne söylemişti, "Önce Türk futbolunu kurtaralım. Gerekirse 1-2 yıl fedakarlık yapalım. Gerekirse hiçbirimiz Avrupa'ya gitmeyiz."

Haaa, demek oluyor ki, bir başkan "Ben transfere para veremem" diyor, diğer başkan ise, "Avrupa'ya gitmeyelim" diye acayip bir şey söylüyor. Diğer başkan, muhtemelen 'cemaat, komplo' filan diyordur.

UEFA 5 milyon dolar borçtan söz ederken; Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor'un borçları ne alemde?

Fenerbahçe'nin borcu: 235 milyon 409 bin 424 TL.
Galatasaray'ın borcu: 301 milyon dolar.
Beşiktaş'ın borcu: 442.4 milyon TL.
Trabzonspor'un borcu: 94 milyon 286 bin TL.

Hangi kulübümüz UEFA'nın standartlarını karşılayabiliyor?
Benim gibi matematik salağı bir herif bile soruya çabucak yanıt veriyor. Hiçbiri.

UEFA bu "Financial Fair Play Regulations"da diyor ki, "Mali olarak şartlarımızı sağlayamayan, borçlarını sıfırlayamayan kulüpler 2014-2015'ten itibaren Şampiyonlar Ligi'nden men edilecek."

Şimdi şu hadiselerle birlikte ortaya çıkan tabloda pek çok şey çıkıyor. Örneğin, taraftar bundan sonra pahalı transfer beklemesin. Öyle bonservislere kol gibi paralar verilemez, verilmeyecektir de.

İşin transferden dah önemlisi ise, tıpkı İngiltere'deki kulüpler gibi Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe gibi spor kulüplerinin nur topu gibi sahipleri olacak. Haa, şu anda yok mu? Aziz Yıldırım Fenerbahçe'nin, Yıldırım Demirören Beşiktaş'ın sahipleri değil mi? Taraftar istediği kadar kendini avutadursun, 'bağımsısız' diye ama her iki kulüp de, iki şahsa aittir.

Bundan sonraki aşamada bu adamlar, borçlar karşılığında kulüpleri satabilir mi? İki-üç gürültü çıkar ama satar. Kimse bir bok yiyemez. Türkiye'de taraftarın en büyük yanılgısıdır, kulüpte söz hakkı olduğu. Ama söz hakkı filan yoktur, müşteri gibi gider alışverişini yapar, maça gider bilet alır. Hepsi o kadar.

Hadisenin Galatasaray boyutuna bakacak olursak; Galatasaray Spor Kulübü’nün borsadaki hisselerini bir süredir Lüksemburg merkezli bir fon şirketi olan Mandiiragan, Galatasaray'ın hisselerini bir süreden bu yana topluyor. Ortalarda dolanan rivayet, bu hisselerin yüzde 25'inin Mandiiragan'da olduğu ve hisseleri İnan Kıraç’ın başkanlığını yaptığı Galatasaray Eğitim Vakfı'na aktarmak olduğu söyleniyor. Demem o ki, Galatasaray da, sahipli kulüp olma yolunda hızla ilerliyor.

Benim adıma sahibin kim olduğunun önemi yok. Kulüp olgusunun dışına çıktıktan sonra Galatasaray'ı ister Ferit Şahenk alsın, ister İnan Kıraç. O noktadan sonra "sikerim kulübü" deyip, ceketimi omzuma asar, kafama sıkar giderim.

Bu şike-teşvik işlerinin nereye ilerleyeceğini hep birlikte göreceğiz. Şu an görünen o ki, UEFA tüm Türk takımları ile birlikte milli takıma kol gibi bir ceza verecek. Kuvvetle muhtemel, milli takıma verilen ceza affedilir kısa sürede ancak kulüp takımları, var olan borçları ve istenenler karşılanamadığı için zaten Şampiyonlar Ligi'ne katılamayacaklar.

Aslında tam bir filler ve çimen durumu yaşanıyor. Futbolun şekil-şemal değiştirmesi uzun zamandan beri yaşanıyordu. İngiliz kulüplerinin başına gelenlerin, burada yaşanmayacak olmasına inanmak, en büyük mallıktır.

Ama bizler tabii malın önde gideni olduğumuz için, kulüpler, şahısların oyuncağı olduktan sonra da, sahipleniriz. Yerel mutluluklar bizi bahtiyar eder, birbirimize yine ana-avrat sövüp siktiğimin futbol takımları için birbirimizi kırarız.

Futbol bitiyor lan. Deniz bitti, kara göründü. Güneşin tadını çıkartın şimdiden.

LİNKLER

Financial Fair Play Regulations
ESPN HABER
Daily Mail HABER

2 Şubat 2012

Atları da vururlar


'Takımı yarı yolda bırakıyor'

'Güvenilmez oyuncu'

'İşine saygısı yok'

'Doğru düzgün oynamıyor'

'Takıma zarar veriyor'

'Kredisi tükendi'

'Arkadaşlarının emeğine saygısı yok'

Şu herife önüne gelen saydırıyor. Belli ki, sezon sonu gönderilecek. Taraftar şaha kalkmış, Antalyaspor beraberliğinin faturasını Baros'a çıkartmıştır. Bundan sonra ne yapsa kâr etmez. Sağlam mimlendi çünkü.

Kim gibi?


Kim gibi?


Bu adamların arkasından tef çalındı, gönderilirken. Sonra millet, her transfer döneminde gelmeleri için bir dönüp vermedikleri kaldı.

Elalemin topçusu kırmızı gördü mü, "Abi adam çok hırslı, yenilgiye tahammülü yok" diye allar, pullarlar, bizimkisi yaptı mı, "Takıma zarar veriyor" diye gidişini hızlandırmak için ellerinden geleni yaparlar.

Son senelerin modası bu. Eli yüzü düzgün, sahada top oynayan, sonuç değiştiren adamları medya gazıyla linç etmek.

Gitsin, gitsin Baros da gitsin, sonra devre arasında ağlama duvarına çevirirsiniz forumları, sözlükleri, "Baros gelsin" diye inletirsiniz.

Sakat geyiği var bir de. Herif ayda sakatlandı zaten değil mi? Bunlar at amına koyayım zaten, sakatlandı mı, sık ayağına vur gitsin.

Galatasaray taraftarı gün geçtikçe daha salak bir hal alıyor. Ne söylediklerini bilmez haldeler. Önce biri gitsin diye arkasından davul zurna çalınıyor, gelmesi için zurnayı götüne sokacak hale geliyor.

Gönderin yavrum, gönderin. Baros'u da gönderin. Zaten Baros'u gönderdiğimiz gün Rooney, David Villa ya da Mario Gomez'den birini alacağız. İmzaya hazırlar lan! David Villa, "Parçalıyı giymeden ölürsem, gözüm açık gider", Rooney, "O taraftarın karşısına çıkmak için sabırsızlanıyorum", Gomez de, "Almanya'daki dönercilerden çok etkilendim. Dönerci Mustafa Abi Galatasaraylı, beni de ikna etti" demiş.

Baros'tan sonra sıra Elmander'dedir. Galatasaray'a katkı sağlayan herkes gönderilmeyi hak eder. Çok iyi anımsıyorum "Nonda varken, Baros yedek olmalı" dendiği günleri. Ki, Nonda o vakitler götünü kaldıramıyordu. Herif iyi olduğu zaman bile yedek kalması için çabalandı.

Size Lukunku, Christian, Knupp filan iyi giderdi. Gerçi oynadıklarında gol de atamıyorlardı ama olsun kart görmüyorlardı.

Basın böyle adamlara laf etmez. Niye? Çünkü heriflerin doğru düzgün faydası olmadı.

Neye üzülüyorum biliyor musunuz? Rıdvan ve türevlerine küfür edip, aynı ağızdan konuşanlara.

Baros'u bu kadar eleştiren adamlar, dün sahada olsa orospu Meral'e çiçek uzatırdı sanırım!

Not: Eleştirileri sözlükten aldım. İlk kez girdim, umarım bir daha girmem. Fakat bunları yazanlara aptal demiyorum, aptallık zihniyetten kaynaklanıyor.

O ahlak önce size lazım


Recep Tayyip Erdoğan: Biz muhafazakâr, demokrat ve dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz.

Sadece 24 saatte ortaya çıkan üç olayı yazacağım.

1. Ankara Sincan'da 32 yaşındaki İ.S. adlı kişinin, üç kız kardeşine tecavüz ettiği ortaya çıktı

2. Muğla'nın Fethiye ilçesinde, Adnan A. isimli kişi, akli dengesi bozuk öz yeğenine tecavüz etti.

3. Antalya'da 6 yıl önce 12 yaşında olan bir kızı, öz babası 5 bin liraya sözleşme yaparak sattı.

Şunlardan uzun bir liste halinde yaparım. Bir günde önüme gelen taciz, tecavüz ve türlü sapıklıkların haddi hesabı yok.

İktidarların görevlerinin; muhafazakâr, demokrat ve dindar nesiller yetiştirmek olduğunu öğrenmiş olduk. Fakat arkadaşa biri haber versin, yetiştirmekle gurur duyduğu nesiller, kokuşmuşluktan geçilmiyor. Sen iktidarsın, devleti yönetirsin. Yapacağın işin, şekli şemali bellidir. İktidara mı kalmış, gençlerin dindar olup olmayacağı.
Bu mantıkla yarın biri gelir, "Ateist nesiller yetiştireceğiz" der. Böyle şey olur mu lan!

Pervasızlık boyutunu aştı artık söylenenler. İktidar olmayı, ülkenin sahibi olmakla karıştıran; garip, anlaşılmaz, hastalıklı beyinlerle dolu ortalık.

Açık açık söyleyemiyorlar, "Biz alabildiğine aptal, beyni çalışmayan gençlik peşindeyiz" diye.

Hayır, dindarlığın ölçütü nedir? Belli bir skalası mı var da, dindar olmadığını düşündüğün gençliği dindar yapmaya çalışıyorsun? İnsanların inançlarını nasıl yaşadığını, kim, nereden bilebilir ki? İnanç açıktan açığa yaşanan bir şey midir?

Dindarlık bunların yaşadığıysa, sikerim öyle dindarlığı. Çal, çırp, çalanı çırpanı kolla, gözet, senin gibi düşünmeyenleri tık cezaevine, sonra "Bunlar tacizci" diye yalan söyle, seçimden önce söz verdiğin hiçbir şeyi yapma yani yalan söyle, Karadeniz'de yol yap, o yol yarma şeftali gibi ikiye bölünsün paramparça olsun yani işini düzgün yapma bu ülkenin halkının cebinden aldığına hıyanet et sonra 'dindar nesil' yetiştir.

Memlekette demokrasi ayağına, faşizmin alası yaşanıyor. Yeni nesillerin nasıl olması gerektiği de, başbakan tarafından belirleniyor ve devlet politikası haline getiriliyor.

Son 10 yılda ülke, hiç olmadığı kadar kokuştu. Tacizin, tecavüzün, hırsızlığın haddi hesabı yok. Millet öz yeğenine tecavüz ediyor, kızını satıyor, kardeşlerine tecavüz ediyor, bunlar çıkmış "dindar nesil" diye hikâye yazıyor.

Ülkenin ekonomisi şahane, muhteşem demokrasimiz var, olağanüstü bilimsel gelişmelere imza atıyoruz ya, sıra muhafazakâr, dindar gençlik yetiştirmeye geldi.

Ahlaklı bir nesil yetiştirmek istiyorsanız, önce kendi ahlakınızı geliştirin, sonra halkın ahlakına, yapısına bakarsınız -bakamazsınız ya-.

Kendi katillerinizi, hırsızlarınızı, yoksulluk ve yolsuzluk ustalarınızı serbest bırakıp, muhaliflerinize iftira atarak cezaevine yollamak, dindarlık mı oluyor? O zaman bugüne kadar hep doğru yolu seçmişim.

Önce insan olun sonra dindar olursunuz. Ama bir eşeğin felsefe profesörü olma ihtimali, sizin insan olma ihtimalinizden çok daha yüksektir.