3 Haziran 2013
"Beşiktaş sen bizim her şeyimizsin"
Beşiktaş ciddi anlamda faşizmi yaşadı akşam saatlerinden itibaren. Dur durak bilmeden, insanların üzerine gaz bombaları yağdırıldı. Polis yakaladığı insanları öldüresiye dövdü. Giriş katındaki apartmanlara gaz bombaları attı. Devletin resmi görevlileri, sokaktaki piçler gibi insan kovaladı, insan avına çıktı. Kalleş şerefsizler gibi sokak aralarında pusu kurdu.
Şu görüntü (link budur) karşısında ne söylenebilir, inanın bilmiyorum. Hangi kelimeleri biraraya getirip, nasıl bir cümle kurabilirim onu da bilmiyorum. İnsanların; canlarını, mallarını emanet ettikleri kişiler bunlar. Açık pencerelere, ufacık evlerin içine gaz bombası atmayı, nasıl isimlendirebilirsin ki! Sırf yardım ediyorlar diye, Beşiktaş sakinlerine yapılan şu olayı, kimse bana açıklayamaz.
Bunu savunabilecek, bir kişinin olduğuna bile inanmak istemiyorum. O evde bir bebek yaşıyor mu, yaşlı biri var mı, hasta bir insan var mı, çocuk var mı, bunların hiçbirini düşünmeden, orospu çocuklarının bu yaptığını bana birisi izah etsin. Şu görüntüyü izledikten sonra, polisi savunabilir misin yahu? Sokakları yatıştırmak yerine daha da fazla bileyen başbakan denilen insan görünümle canlıya sahip çıkabilir misin?
Polis; İzmir'de gencecik bir kızı 10 polis linç etmeye kalkıyor.
Polis; Beşiktaş'ta sokak ortasında bir delikanlının kafasına onlarca polis tekmeler atıyor.
Polis; iki kolu tutulmuş, gözaltına alınmış bir insana, üzerinde üniformasıyla uçan tekme atıyor.
Polis; bir AVM'nin içinde yakaladığı insanı öldüresiye dövüyor.
Polis; sokak ortasında insanların suratlarına hedef alarak gaz bombaları atıyor.
Polis; yerdeki insanı tekmeliyor.
Ya hakikaten, bunları savunan var mı? Var mı lan, bunları savunan! Kendisine insan diyen biri şunlardan birine sahip çıkabilir mi?
Ülkenin başbakanı çıkıp "Ben de karşılarına 500 bin kişi yığarım" diye açıklama yapıyor. Yahu şu açıklamayı, değil dünya sınırlarında Ay'da yapsan, bir daha sokağa çıkartmazlar adamı. Bir insan nasıl bu kadar basitleşebilir. Bir başbakan böyle konuşmamalı, konuşamaz. Koskoca bir ülkenin başındaki adam, sokaktaki serserinin ağzıyla konuşuyor. Yığ amına koyayım madem öyle, çek polisi aradan getir 500 bin kişi. Ama sen ve senin zihniyetindeki adamlar, işte tam da böyle tiplerden oluşuyor.
Sizler böylesine aşağılıksınız işte. Kafanızın içindeki fikirler bunlardan oluşuyor. Kalleşçe yöntemlerle insanlara saldırıyorsunuz. Tıpkı kalleşçe saldıran polisleriniz gibi. 500 bin kişi yığacakmış! Karşısında oturan gazeteci kılıklı godoş da, "Bunu nasıl dersiniz? Bir başbakan böyle konuşmamalı" diyemiyor.
Tarihi geçmiş kimyasal silahlarla, yasal olmayan gaz bombalarıyla, bu halkın üstüne gidenlerin, arkasındaki zihniyet, şu Adil Gülmez denilen tipini, karakterini siktiğim pezevenklerden oluşuyor. Lan, olayları bambaşka bir yöne taşımak için "Taksim'e cami yaptıracağım" diyen herifin emrindeki polisler, Beşiktaş'ta cami bombalıyor, bundan ötesi varsa, biri çıkıp söylesin.
Koskoca bir semti ve o semtin sakinlerine karşı, savaş koşullarında bile yapmayacağın şeyi yapmak için, ne olman gerektiğini bilmiyorum. Ne kadar küfür etsem, karşılamıyor bugün Beşiktaş'ta yaşadıklarımı, ne söylesem kendimi ifade edemeyeceğimi biliyorum. O yüzden küfür etmeyeceğim, sadece bugün orada yaşadıklarım için, onlar bilmese de, insanlara teşekkür edeceğim.
Benimle birasını, suyunu paylaşan gencecik insanlara,
Gaza boğulmuşken, bana kapısını açan üniversite öğrencilerine,
Polisin bizi kovaladığı anda, beni kolumdan tutup içeri alan yaşlı birahaneci amcaya,
Her sokak arasında gözlerimize solüsyon yapanlara,
Birlikte "Beşiktaş sen bizim her şeyimizsin" diye bağırdığım insanlara,
"Tek başına gitme, biz seni yukarıya kadar bırakırız abi" diye bana eşlik edenlere,
Şerefiyle, onuruyla, gururuyla bir semti savunan, kapılarını zor durumda kalan insanlara bir saniye bile tereddüt etmeden açan, tüm yürekli insanlara teşekkür ederim.
Sizinle direnmek, barikat başında beklemek, faşizme karşı mücadele etmek çok güzel şey. İyi ki varsınız hepiniz.
2 Haziran 2013
Aman provokasyona gelmeyin!
Bugün herkesin ağzından şu cümle dökülüyordu; "provokasyona gelmeyin."
Şenlik havasında geçen eylemlere gölge düşüyormuş!
Haklıyken haksız duruma düşmemeliymişiz!
Mahkeme kararını vermiş artık evlere dağılmalıymışız!
Bunlar benzeri onlarca cümle okudum duydum bugün. Bak amına koyayım şu fotoğrafa, iyi bak, dikkatli bak, gözlerini hiç kaçırmadan, bir dakika boyunca bak. Sonra "provokasyona gelmeyin" diye yanına süslü kelimeler de ekleyerek bir cümle kur.
Bu ülkenin yöneticileri, bakanları 30 işçi ölürken "güzel öldüler" diyecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.
Bu ülkenin başbakanı, milletle taşak geçer gibi sokaktaki vatandaşla alay edecek, azarlayacak; bu halk provokasyona gelmeyecek.
Bu ülkede polis, tribünde taraftarı, sokakta işçiyi, eylemdeki memuru gaza boğacak, bu halk provokasyona gelmeyecek.
Bu ülkenin cezaevlerinde çocuk mahkumlara tecavüz edilecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.
Bu ülkenin sokaklarında, polis linç eder gibi adam dövecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.
Bu ülkede polis vatandaşını gaza boğarken, bakanlar gözümüze baka baka dalga geçer gibi bakıp, "orantılı güç kullandık" diyecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.
Bu ülkenin göbeğinde, Taksim'de, Harbiye'de, Beşiktaş'ta, kimyasal silahlar savrulacak, bu halk provokasyona gelmeyecek.
Bu ülkenin milyonlarca kişi tarafından kabul edilen en önemli değerlerine ayyaş denecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.
Bu ülkenin medyası, dünya bas bas bağırırken, penguen belgeselleri, yemek programları, güzellik yarışmaları yayınlayacak, bu halk provokasyona gelmeyecek.
Bu ülkenin, en büyük kuruluşları peşkeş çekilecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.
Bu ülkenin doğası katledilecek, derelere HES'ler kurulacak, ağaçları talan edilecek, bu halk provokasyona gelmeyecek...
Bak daha şuraya "bu ülkenin" ile başlayan, "bu halk" ile biten en az 70 madde daha sıralarım ama mecalim kalmadı artık. Kimse benden çiçekli-böcekli yazılar yazmamı beklemesin.
Karşımda onbinlerce kişiyi gaza boğan, insanları paralize eden, kusturan, burunlarını kanatan binlerce gaz bombası atılırken, sokaklarda kabadayı gibi gezen polisler varken, sikerim sizin provokasyonunuzu. Onbinlerce insan şiddet görüyor şu an, üniversitelere anonslar yapılıyor, "ya içeriden çıkın ya da gaz atarız" diye tehdit ediliyor.
Bu kadar insan şiddete maruz kalırken, amına koyayım sizin çiçek çocuk tavrınızı. Şiddet şiddeti doğurur. Etki karşısında tepkiyi görür. Tunus'ta, Mısır'da, Suriye'de direnişçileri alkışa boğacaksın, aynı olaylar senin ülkende yaşanırken "lütfen arkadaşlar, provokasyona gelmeyin" diye çaktırmadan, direniş yapan onurlu, gururlu, şerefli, haysiyetli insanları eleştireceksin. Tahrir'e övgüler yağdır gözlerinden yaşlar gelsin, Taksim'de iki araç ters çevrilince, üç barikat kurulunca laf söyle. Sizin samimiyetinizi sikeyim ulan!
Eğer ortada bir provokasyon varsa, bunu yapan ben değilim, bunu yapan Taksim'de, Harbiye'de, Beşiktaş'ta, Adana'da, Antalya'da direniş gösterenler değil; mavi kıyafetleriyle, ellerinde gaz bombalarıyla, insanlara şiddet uygulayan, bu ülke topraklarındaki en büyük terör örgütüdür.
Bu kadar zor muydu, o orospu çocuklarını oradan çekmek. Sizin kitabınızı sikeyim, neyin inadı lan bu; neyin! Sokakların kan gölüne dönmesini mi istiyorsunuz? Ne var lan, çekseniz o polisleri.
İnsanların kitap okuyarak, parkta çadırlar kurduğu bir eylemi, bu noktaya taşıyan her kim varsa eşiktekinden beşiktekine anasını sikeyim.
Direnişe destek vermeyip, bu yazıyı okuyan kim varsa, siktirin gidin. Alın cumhurbaşkanınızı, başbakanınızı, valinizi, emniyet müdürünüzü, mavi üniformalı orospu çocuklarını, omuzlarda taşıyın.
Zerre vicdanı olan varsa, şu yaşanan olaylar karşısında sesini yükseltir. Vicdansız, kitapsız pezevenkler.
28 Mayıs 2013
Kısa ve öz
Öyle uzun uzun cümleler yazmayacağım.
Kestiğiniz ağaçlar, dikeceğiniz AVM'ler, ananızın amına girsin.
Bunlara da insan diyenin anasını sikeyim...
23 Mayıs 2013
O Galatasaray, benim Galatasaray'ım olmaz
Galatasaray Ünal Aysal başkanlığında ve özellikle futbol takımı özelinde harika iki yıl geçirdi. Gerek geçen yıl, gerekse de bu sene, yönetim açısından parlak işlere imza atıldı. Hiçbir gayrimenkul satılmadan borçların azaltılması, gelirlerin yukarı çekilmesi, stat gelirlerinin yükseltilmesi, mağazaların cirolarını fazlasıyla artırması vs. vs.
Yazıya girmeden hemen belirteyim. Okuyanlar az çok biliyor nasıl yazdığımı. Bilmeyenler içinse söyleyeyim, günümüzdeki tabloya bakarak, geleceğin neler getireceğine yönelik çıkarımlar yapmayı severim. O yüzden, bazı olaylar ışığında, Galatasaray'ı nelerin beklediğini yazmak istedim. Ancak yazıda 'eğer' ibaresi göreceksiniz. Çünkü bazı şeyler netleşmiş olsa da, bazıları dedikodu mahiyetinde.
Galatasaray Kulübü, geçtiğimiz sene kombine kart sahiplerine, öncelik tanımıştı. Bu gayet doğal ve doğru bir uygulamaydı. Çünkü o kombineleri alanların pek çoğu, Galatasaray'ın en boktan sezonuna tanıklık etmelerine karşın, kulübe destek olmak için, kendi olanakları dahilinde ellerini ceplerine attılar. Kimisi çoluğunun çocuğunun boğazından geçecek lokmayı kıstı, kimisi bankadan gidip kredi çekip aldı, kimisi borç harç o parayı bulup buluşturup aldı.
Ancak bu sezon, kombine kartların yenilenmesinde, Pegasus tribünü ile ve güney tribünündeki 119 ve 120 numaralı blokta kombinesi olanlar, bir sorunla karşılaştı. Bunu hemen hemen herkes biliyor ancak bilmeyenler için söyleyelim. Bu iki tribündeki 119 ve 120 numaralı bloklar, Ultraslan adı verilen gruba ayrıldı ve hak sahiplerine de, kibar bir dille "size başka yer bulacağız" denildi. Sözü geçen bloklar ve numaralar yaklaşık 6 bin insanı kapsıyor. Yani Ultraslan'a 6 bin kişilik yer ayrılmış ve onların dışındaki insanlara da, "Hak sahibi olsanız bile, oraya oturamazsınız" deniyor.
Şimdi buna ne isim verirseniz verin, ne kadar kıvırmaya çalışırsanız çalışın, bunun literatürdeki ismi 6 bin biletin Ultraslan'a 'peşkeş' çekilmesinden başka bir şey değildir. O boktan sezonda, elini cebine atıp, kombine alan adama 'siktir git' diyeceksin, sonra Galatasaray kültüründen filan söz edeceksin. Dileyen alınsın, isteyen darılsın ama öyle kültürün götüne koysunlar. Bu kültür değil, düpedüz, bayağılık ve adiliktir.
Şimdi buna ne isim verirseniz verin, ne kadar kıvırmaya çalışırsanız çalışın, bunun literatürdeki ismi 6 bin biletin Ultraslan'a 'peşkeş' çekilmesinden başka bir şey değildir. O boktan sezonda, elini cebine atıp, kombine alan adama 'siktir git' diyeceksin, sonra Galatasaray kültüründen filan söz edeceksin. Dileyen alınsın, isteyen darılsın ama öyle kültürün götüne koysunlar. Bu kültür değil, düpedüz, bayağılık ve adiliktir.
Kombine olayından ardından, şampiyonluk kupasının kaldırılmasından 2 gün sonra ise kulüpten Genel Kurula gidilmesi yönünde bir karar açıklandı. Genel Kurul'un telaffuzuyla birlikte gündemde birtakım isimler dönmeye başladı. Bu isimlerden birisinin adı Oğuz Altay. Oğuz Altay'ı tanımayan yoktur ama bir hatırlatalım, kendisi hani şu yukarıda sözü edilen peşkeşe konu olan Ultraslan'ın bir önceki başkanı.
Daha önce de, birkaç yazıda yazmıştım, sözü geçen şahıs, tenis kulüplerinde yanına Sebahattin Şirin'i de alarak insanları tehdit eden biri. Şimdi bu herif mi, Galatasaray Kulübü'nde yönetim kurulu üyeliği yapacak. Eğer Ünal Aysal, böyle bir seçim yapıyorsa, kendisinin bugüne dek yaptığı her şeyin üstünü karalamış olur. Açıkçası ben halen böyle bir şeyin olabileceğine inanmıyorum ama öylesine kuvvetle seslendirilmeye başlandı ki, ateş olmayan yerden duman çıkmaz dedirtiyor insana.
Daha önce de, birkaç yazıda yazmıştım, sözü geçen şahıs, tenis kulüplerinde yanına Sebahattin Şirin'i de alarak insanları tehdit eden biri. Şimdi bu herif mi, Galatasaray Kulübü'nde yönetim kurulu üyeliği yapacak. Eğer Ünal Aysal, böyle bir seçim yapıyorsa, kendisinin bugüne dek yaptığı her şeyin üstünü karalamış olur. Açıkçası ben halen böyle bir şeyin olabileceğine inanmıyorum ama öylesine kuvvetle seslendirilmeye başlandı ki, ateş olmayan yerden duman çıkmaz dedirtiyor insana.
Oğuz Altay'ın dışında, yeni yönetimde olacağı konuşulan bir başka isim de Haldun Üstünel. Haldun Üstünel de, tribünlerden çıkmış, bir Galatasaraylı futbolcuyu taraftara dövdürtmüş, Brezilyalı bir oyuncuyu da, bizzat kendisi tartaklamış biridir.
Şimdi bu iki ismin yönetime alınacağını, Ultraslan'a peşkeş çekilen biletlerle birleştirdiğimde, Galatasaray'ı çok parlak günlerin beklemediğini söyleyebilirim. Elimizde bir puzzle var ve parçaları yan yana getirmeye başladığımızda, sanki olacaklara önlem alınıyormuş gibi bir his beliriyor içimde. Önlem olarak da, kombinelerin peşkeş çekildiği grubun kullanılacağını ve o grubun kullanılması için, eski başkanlarının da yönetime alınacağı, şu anda komplo teorisi gibi görünüyor olsa da, bana güçlü bir ihtimalmiş gibi görünmeye başladı.
Uzatmadan yazının başındaki 'eğer'le bitireyim. Eğer bu şahıs Galatasaray Yönetim Kurulu üyesi yapılırsa, hani diyorlar ya, "Kulübe küfredilir mi? Bilmem kime nasıl küfredersin" diye, pakedi daha açılmamış küfürler duyarsınız. Kimse kusura bakmasın ama Galatasaray Kulübü'nün yönetim kurul üyeliği bu kadar aciz, sıfatsız, niteliksiz insanlardan oluşmamalı. Haaa oluşacaksa da, kimse çıkıp ortalıklarda "biz farklıyız" iddiasında bulunmasın.
Hep şunu derdim, "Bana ne babacan, kim yönetici olmuş, umrumda değil. Ben Galatasaraylı'yım, isimlerle işim olmaz."
Yok ama, bu olabilecek bir şey değil. Oldu olacak Sebahattin Şirin'i de basın sözcüsü olarak alıversinler yönetime. Gelen geçene verir ayarı (!) üç-beş gerizekalı ergen de mest olur o açıklamalara.
Umuyorum o isimlerin yönetime alınacağı yönündeki haberler dedikodudan ibarettir. Eğer öyleyse, çıkıp özrümü dilerim ama Ali Dürüst gibi adamın yerine tercih edilen isim Oğuz Altay olursa 'sikerler öyle kulübü' der ve o isimler yönetimden ayrılana kadar da, taraftarlığımı askıya alırım. Haaa, kimsenin umrunda mı değil ama kimsenin umrunda olmaması da, benim sikimde değil.
İsteyen istediğini düşünebilir fakat benim burnuma ciddi anlamda pis kokular geliyor. Benim sevdiğim Galatasaray Kulübü, bilet peşkeş çekmez, karaborsacılığın aleni olarak yapılmasına göz yummaz, iti kopuğu yönetimine almaz. Alırsa da, o Galatasaray, benim Galatasaray'ım olmaz.
21 Mayıs 2013
Temizlik yapmadan kazanmaya çalışanlar
Harika bir ev aldığını düşün. Denize karşı, geniş odalı, içi şahane döşenmiş, bahçesinde renk renk çiçekler olan, havalar biraz soğuduğunda şömineni yakıp şarap içtiğin, güneşin pencerelerden süzülüp evi aydınlattığı.
Eve taşınıyorsun, oturmaya başlamışsın, her şey muhteşem fakat evsahibi olarak sen çöplerini sürekli bahçene atıyorsun. Bir gün, iki gün, bir hafta, üç ay, 5 yıl, 10 yıl. O çöpler artık dağ gibi olmaya başlıyor. Evin bahçesi artık görünmez hale geliyor, çiçekler çöplerin altında ezilip kalıyor. Evin içi leş gibi kokuyor haliyle. Ve senin yaptığın tek şey, almışsın eline bir kova, evin içini temizlemeye çalışıyorsun. Koltukları siliyorsun, yerleri süpürüyorsun, camları parlatıyorsun. Eeeee abicim, dağ gibi çöpü ne yapmayı planlıyorsun peki? Onu temizlemeden, evinin harika olması mümkün mü?
Bunu niye anlattım; "Biz kazanacağız" başlıklı futbol romantiklerinin deklerasyonu için. Özünde doğru mudur? Evet doğrudur ama her yanın pislikle sarılmışken, sen hiçbirine ses çıkartmamışken, şimdi ortaya çıkıp entel dantel bildirilerle futbolun temiz kalmasını sağlayamazsın.
Yapman gereken şeyi zamanında yapmayacaksın; holiganizmi, ırkçılığı, şikeyi, kirli ilişkileri görmezden gelip gazetedeki köşenden "Fenerbahçe 4-3-2-1 oynadı, Galatasaray stoper bulmalı" diye suya sabuna dokunmadan yazı yazacaksın, sonra bir bildiri ile futbolun temiz olmasını sağlayacaksın! Haaaa tabii ya, bundan sonra artık hiçbiri yaşanmayacak, emin olun. Futbolun temiz kalması için gereken tek şey, bu bildiriydi ve siz de gerekeni yaptınız.
Biber gazına karşılarmış! Biber gazı taraftara sıkılınca mı karşı gelmek aklınıza düştü! İşçiye, emekçiye, öğrenciye, memura, sokaktaki vatandaşa sıkılırken, sorun değil de, şimdi iki-üç statta sıkılınca mı sorun olmaya başladı bu? Ülkede futbol da dahil olmak üzere hiçbir şeye tek bir laf bile etme, ancak ve ancak romantizm sosuna bulanmış üç-beş kelime et, sonra "Biz kazanacağız" diye bildiri yayınlayıp, her şeyin temizleneceği umudunu taşı.
Kirli kaldığımız sürece, kimse kazanmayacak. Günü kurtarmak amacıyla imaj parlatmakla, kazanç sağlanmaz. Herifin biri seri katil, 14 insanı kesmiş diyelim. Sonra aynı adam çıkacak "Geriye dönüp bakmayalım, bundan sonra barış kazansın" diyecek, biz de geçmişini silerek, barışın kazandığını sanacağız! Vay anam vay, o ne güzel iş.
Bildiride sözü geçen utanma duygusu, adalet ve vicdan biraz içinizde olsaydı, bugüne dek, sesinizi çıkartırdınız yaşanan rezaletlere. "Yaşasın barış, çiçekler, böcekler" diyerek, kazanamazsınız. Önce içindeki irini akıtacaksın, her türden pislikle hesaplaşacaksın, sonra oturup bu oyunu nasıl kurtarırız, onun için harekete geçeceksin.
Minareyi çalan, kılıfı hazırlar misali, bildiride savunma baştan yapılmış; "Bunu neden şu zaman yapmadınız da şimdi yapıyorsunuz’ diye satır aralarında art niyet arayanlara, satır aralarına art niyet saklayanlara" diye. Çünkü onlar da biliyor, nasıl samimiyetsizlik kokan bir bildiri olduğunu.
Kaç kişi imzaladı bu bildiriyi? Bu bildiriyi imzalayanlar, "Futbol temizlenene kadar televizyonlara çıkmayacağız, gazetelerde yazmayacağız" diyebilir mi? Hadi ortak olma o pisliğe, yer mi?
Pislikten nemalanıp, kokuşmuşluk kabak gibi ortadayken çaba sarf etmeyip, süslü kelimelerle, sözümona adalet çağrılarıyla, ana fikri "Tamam bunlar yaşandı ama artık olmasın, olursa küseriz" olan bir yazıyla, futbolun kurtulacağını düşünüyorsanız, ya aptallık derecesinde safsınız ya da insanları aptallık derecesinde saf sanıyorsunuz demektir.
Önce temizlenecek bu ülke futbolu ve sporu, her türden iğrençlikten; sonra böyle bildirilerle çağrı yapmaya hakkınız olacak. Üç kuruşa beş köfte zamanı geçeli çok oluyor.
Eve taşınıyorsun, oturmaya başlamışsın, her şey muhteşem fakat evsahibi olarak sen çöplerini sürekli bahçene atıyorsun. Bir gün, iki gün, bir hafta, üç ay, 5 yıl, 10 yıl. O çöpler artık dağ gibi olmaya başlıyor. Evin bahçesi artık görünmez hale geliyor, çiçekler çöplerin altında ezilip kalıyor. Evin içi leş gibi kokuyor haliyle. Ve senin yaptığın tek şey, almışsın eline bir kova, evin içini temizlemeye çalışıyorsun. Koltukları siliyorsun, yerleri süpürüyorsun, camları parlatıyorsun. Eeeee abicim, dağ gibi çöpü ne yapmayı planlıyorsun peki? Onu temizlemeden, evinin harika olması mümkün mü?
Bunu niye anlattım; "Biz kazanacağız" başlıklı futbol romantiklerinin deklerasyonu için. Özünde doğru mudur? Evet doğrudur ama her yanın pislikle sarılmışken, sen hiçbirine ses çıkartmamışken, şimdi ortaya çıkıp entel dantel bildirilerle futbolun temiz kalmasını sağlayamazsın.
Yapman gereken şeyi zamanında yapmayacaksın; holiganizmi, ırkçılığı, şikeyi, kirli ilişkileri görmezden gelip gazetedeki köşenden "Fenerbahçe 4-3-2-1 oynadı, Galatasaray stoper bulmalı" diye suya sabuna dokunmadan yazı yazacaksın, sonra bir bildiri ile futbolun temiz olmasını sağlayacaksın! Haaaa tabii ya, bundan sonra artık hiçbiri yaşanmayacak, emin olun. Futbolun temiz kalması için gereken tek şey, bu bildiriydi ve siz de gerekeni yaptınız.
Biber gazına karşılarmış! Biber gazı taraftara sıkılınca mı karşı gelmek aklınıza düştü! İşçiye, emekçiye, öğrenciye, memura, sokaktaki vatandaşa sıkılırken, sorun değil de, şimdi iki-üç statta sıkılınca mı sorun olmaya başladı bu? Ülkede futbol da dahil olmak üzere hiçbir şeye tek bir laf bile etme, ancak ve ancak romantizm sosuna bulanmış üç-beş kelime et, sonra "Biz kazanacağız" diye bildiri yayınlayıp, her şeyin temizleneceği umudunu taşı.
Kirli kaldığımız sürece, kimse kazanmayacak. Günü kurtarmak amacıyla imaj parlatmakla, kazanç sağlanmaz. Herifin biri seri katil, 14 insanı kesmiş diyelim. Sonra aynı adam çıkacak "Geriye dönüp bakmayalım, bundan sonra barış kazansın" diyecek, biz de geçmişini silerek, barışın kazandığını sanacağız! Vay anam vay, o ne güzel iş.
Bildiride sözü geçen utanma duygusu, adalet ve vicdan biraz içinizde olsaydı, bugüne dek, sesinizi çıkartırdınız yaşanan rezaletlere. "Yaşasın barış, çiçekler, böcekler" diyerek, kazanamazsınız. Önce içindeki irini akıtacaksın, her türden pislikle hesaplaşacaksın, sonra oturup bu oyunu nasıl kurtarırız, onun için harekete geçeceksin.
Minareyi çalan, kılıfı hazırlar misali, bildiride savunma baştan yapılmış; "Bunu neden şu zaman yapmadınız da şimdi yapıyorsunuz’ diye satır aralarında art niyet arayanlara, satır aralarına art niyet saklayanlara" diye. Çünkü onlar da biliyor, nasıl samimiyetsizlik kokan bir bildiri olduğunu.
Kaç kişi imzaladı bu bildiriyi? Bu bildiriyi imzalayanlar, "Futbol temizlenene kadar televizyonlara çıkmayacağız, gazetelerde yazmayacağız" diyebilir mi? Hadi ortak olma o pisliğe, yer mi?
Pislikten nemalanıp, kokuşmuşluk kabak gibi ortadayken çaba sarf etmeyip, süslü kelimelerle, sözümona adalet çağrılarıyla, ana fikri "Tamam bunlar yaşandı ama artık olmasın, olursa küseriz" olan bir yazıyla, futbolun kurtulacağını düşünüyorsanız, ya aptallık derecesinde safsınız ya da insanları aptallık derecesinde saf sanıyorsunuz demektir.
Önce temizlenecek bu ülke futbolu ve sporu, her türden iğrençlikten; sonra böyle bildirilerle çağrı yapmaya hakkınız olacak. Üç kuruşa beş köfte zamanı geçeli çok oluyor.
20 Mayıs 2013
Kâr-zarar hesabı öğrenin lan!
Haberi okurken 'nasıl yaa' dedim kendi kendime. Fenerbahçe'nin Emenike'yi yeniden aldığı ve tüm bu karmaşık transferler sonrasında Fenerbahçe'nin 4 milyon Euro kâr elde ettiği yazıyordu haberde.
Benim matematiğim cidden iyi değildir, hayatım boyunca da sevmedim ama bu kadar aptal bir matematiği çözebilecek kadar da beynim var çok şükür.
Haydi hesaplayalım o zaman.
Fenerbahçe, Emenike'yi almak için Karabük'e ne verdi? 9 milyon Euro. Şimdi bunu cepte tutuyoruz.
Spartak Moskova'ya kaça sattı? 10 milyon Euro.
Cepte ne vardı? 9 milyon Euro. Yani Fenerbahçe şu an hali hazırda almadığı oyuncudan ne kadar kâr elde etmiş? 1 milyon Euro.
Pekiii, şimdi geri alıyor değil mi? Evet.
Kaça alıyor? 8 milyon Euro.
Ne kadar kârdaydı Spartak Moskova'dan almadan önce? 1 milyon Euro.
8 milyon Euro'ya geri alınca ne oluyor? Emenike'yi 7 milyon Euro'ya almış oluyor.
İyi de hocam, 4 milyon Euro kârı nasıl elde ediyor. Hangi götten çıkar bu saçma mantık? Hiç matematiğin olmasa, yavrunun abaküsünü alsan şu hesabı yaparsın. Ama yılların muhabiri diye ortalarda dolanan Uğur Demirkırdı o hesabı yapamıyor.
Aslında hesap basit basit olmasına da, Fenerbahçe'nin nasıl zekice bir iş yaptığı vurgulanıyor güya. Hatta daha Türkçe anlatayım; göt yalamak için kendi götünden böyle bir hesap yapmış.
Tamam diyelim ki, bu muhabir arkadaş öyle bir mallık yapmış. İyi de birader, o haberi siteye koyan editörün dikkatini çekmez mi? Aynı gerizekâlı hesabı başka bir insan yapamaz çünkü. Yapıyorsa da, iyi niyet aramam veya iyi niyet olsa da editörlük aramam.
Hakikaten çoluk çocuğun eline düştü bu iş. Kimse yapılanın ne olduğunu bilmiyor. Kontrol mekanizması diye bir şey yok.
Bak şu yukarıdaki print screen'e. Rıza Çalımbay ismi, aynı kare içinde nasıl farklı yazılır gör. Yahu gözünü seveyim, hadi birini yanlış yazdın Çamlıbay yazdın, be amına koyayım Çamlıbel ne lan! Herif bir Ali Rıza Silahlıpoda yazmamış Rıza Çalımbay yerine.
8 harf lan, üstelik Türkiye'nin en tanınmış eski futbolcularından ve teknik direktörlerinden biri. Hadi bunu kj'yi yazan mal yanlış yazdı; yanında, etrafında kimse olmaz mı? Bir kişi bakmaz mı buna? Bunu yazan herife, aldırırım bir kara tahta, bir hafta boyunca günde 5 bin kez Çalımbay yazdırırım yemin ediyorum. Bak bir daha yer mi aynı boku.
8 harf lan, üstelik Türkiye'nin en tanınmış eski futbolcularından ve teknik direktörlerinden biri. Hadi bunu kj'yi yazan mal yanlış yazdı; yanında, etrafında kimse olmaz mı? Bir kişi bakmaz mı buna? Bunu yazan herife, aldırırım bir kara tahta, bir hafta boyunca günde 5 bin kez Çalımbay yazdırırım yemin ediyorum. Bak bir daha yer mi aynı boku.
Bu iş çok ayağa düştü, hem de fena halde. 3 kuruşa çoluk çocuk çalıştırınca alınan sonuç bu oluyor. Her geçen gün, gazeteciliğin kalitesi biraz daha yerlerde sürünüyor. Bak bunlar yarın öbür gün, gazetelerde köşe filan yazacaklar, tehlikenin büyüklüğüne bak. Minik Altanlar, Yavru Ercanlar yetişiyor yani. Türkiye yaşanmaz olur lan!
Etiketler:
senin çamlıbel yazan ellerini siksinler
18 Mayıs 2013
'Kanırta kanırta'
Galatasaray'ın 8. olduğu sezon, sanırım en yoğun futbol yazdığım sezon olmuştu. Çok kızdım, çok sinirlendim. Kızgınlığımın nedeni takımın 8. olması değildi, oynanan futbol ve kulübün içine düşürüldüğü durumdu.
Sonra, ismi 3 Temmuz olarak anılan bir olay yaşadık. Tarlaların sürüldüğü, işçilerin çalıştırıldığı, 'Kocaman yüreklilerin' eline 11'lerin tutuşturulduğu, kendisine gazeteci diyen soytarıların siparişle haber yaptığı, çocuklarına kolejlerden yer ayırtmak için yöneticilere dilenenlerin olduğunu görmüş olduk.
Bunları bilmiyor muyduk? Çok saf, hatta aptallık sınırlarında olmayanlar dışında Türkiye'de futbolda bunların yaşandığını biliyordu. O aptallık sınırlarında olanlar, halen şike yapmadıklarını düşünüyor tabii. Hatta bugünkü Karabük maçında bile şike olmadığını düşünenler vardır.
Bugün Karabük maçı sonrasında Gökhan Gönül'e maç sonrası tamamen spekülatif bir yanıt almak için bir soru soruldu. Gökhan Gönül de, yanıt olarak "Kanırta kanırta o şampiyonluğu aldığımızı biliyorum" dedi.
Kanırtmak, TDK'ya göre "Büküp zorlayarak yerinden oynatmak" anlamında ancak hepimiz biliyoruz ki, Gökhan Gönül'ün kullandığı anlam argodaki anlamıydı.
Yazının başında dedim ya, o sezon için çok kızgındım, çok saydırdım diye. 3 Temmuz sonrası Türkiye'deki pisliğin ortaya saçıldığı andan itibaren, Galatasaraylı olduğum için bir kez daha mutlu oldum. Bazı konular hariç, sportif açıdan bu kadar kızdığım için de, kendime kızdım.
Kanırta kanırta şampiyon olanların, kimleri nasıl kanırttığını sayfalar dolusu belgelerle ve mahkeme kararlarıyla gördük. Ama tabii sahaya yansımadığı yönünde dünyanın en gerizekalı savunması yapıldı. İbrahim Akın isimli futbolcunun tek başına bireysel olarak şike yaptığı gibi olaylara değinmeyeceğim bile.
Uzun uzadıya yazmayacağım. Evet bugün pankartı açanlar, o sezon 8.ci oldu ancak onuruyla, gururuyla oldu. Tarla sürmek yerine sahada mücadele etti ve yenildi. Şike yapmak yerine gayreti kadar başarılı oldu.
Öyle 'kanırta kanırta' şampiyon olmaktansa, her sezon 8.ci olmaya razıyım. Ağzımı açarsam, gıkımı çıkartırsan şerefsizim.
2010-2011 sezonunda Trabzonspor'un elinden şampiyonluğu çalınmıştır. Bu hırsızlık mahkeme kararlarıyla tescillenmiştir. UEFA'ya olmayan belgeleri veren bir adamın başında Türkiye Futbol Federasyonu'nun vermiş olduğu kararı da kabul etmiyorum.
Şenol Güneş'in emeği çalınmıştır,
Tolga Zengin'in emeği çalınmıştır,
Burak Yılmaz'ın emeği çalınmıştır,
Jaja'nın emeği çalınmıştır,
Yattara'nın emeği çalınmıştır,
Selçuk İnan'ın emeği çalınmıştır,
Gustavo Colman'ın emeği çalınmıştır... İsimlerini şu an hatırlamadığım 2010-2011 sezonunda Trabzonspor forması giyen, o takımda emeği bulunan malzemecinin, masörün, antrenörün emeği çalınmıştır.
'Kanırta kanırta' şampiyon olduğunu sananların, cezaevindeki hırsızdan, kapkaççıdan, hortumcudan farkı yoktur.
Bu garip hezeyanlar, çaresiz çırpınışlar, bugünkü sonucu değiştiremeyeceği gibi, Trabzonspor'un 2010-2011 sezonunun şampiyonu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Değiştireceğini düşünenlerin CAS'taki davalarını neden geri çektiklerini, UEFA'nın Şampiyonlar Ligi'ne neden Trabzonspor'u gönderdiğini ülke menfaatleri masalını anlatmadan, gerçekçi ve inandırıcı biçimde anlatması gerekiyor.
Unutmadan, puan farkı 1'di değil mi sevgili Gökhan!
Not: Bu arada pankartı açan Ultraslan'a 6 bin bileti peşkeş çeken Galatasaray yönetiminin de umarım kafası ezilir. Birilerinin haklarının gasp edildiğini anlatmaya çalışanların, başkalarının haklarını gasp ettiğini de görmek gerekir.
Sonra, ismi 3 Temmuz olarak anılan bir olay yaşadık. Tarlaların sürüldüğü, işçilerin çalıştırıldığı, 'Kocaman yüreklilerin' eline 11'lerin tutuşturulduğu, kendisine gazeteci diyen soytarıların siparişle haber yaptığı, çocuklarına kolejlerden yer ayırtmak için yöneticilere dilenenlerin olduğunu görmüş olduk.
Bunları bilmiyor muyduk? Çok saf, hatta aptallık sınırlarında olmayanlar dışında Türkiye'de futbolda bunların yaşandığını biliyordu. O aptallık sınırlarında olanlar, halen şike yapmadıklarını düşünüyor tabii. Hatta bugünkü Karabük maçında bile şike olmadığını düşünenler vardır.
Bugün Karabük maçı sonrasında Gökhan Gönül'e maç sonrası tamamen spekülatif bir yanıt almak için bir soru soruldu. Gökhan Gönül de, yanıt olarak "Kanırta kanırta o şampiyonluğu aldığımızı biliyorum" dedi.
Kanırtmak, TDK'ya göre "Büküp zorlayarak yerinden oynatmak" anlamında ancak hepimiz biliyoruz ki, Gökhan Gönül'ün kullandığı anlam argodaki anlamıydı.
Yazının başında dedim ya, o sezon için çok kızgındım, çok saydırdım diye. 3 Temmuz sonrası Türkiye'deki pisliğin ortaya saçıldığı andan itibaren, Galatasaraylı olduğum için bir kez daha mutlu oldum. Bazı konular hariç, sportif açıdan bu kadar kızdığım için de, kendime kızdım.
Kanırta kanırta şampiyon olanların, kimleri nasıl kanırttığını sayfalar dolusu belgelerle ve mahkeme kararlarıyla gördük. Ama tabii sahaya yansımadığı yönünde dünyanın en gerizekalı savunması yapıldı. İbrahim Akın isimli futbolcunun tek başına bireysel olarak şike yaptığı gibi olaylara değinmeyeceğim bile.
Uzun uzadıya yazmayacağım. Evet bugün pankartı açanlar, o sezon 8.ci oldu ancak onuruyla, gururuyla oldu. Tarla sürmek yerine sahada mücadele etti ve yenildi. Şike yapmak yerine gayreti kadar başarılı oldu.
Öyle 'kanırta kanırta' şampiyon olmaktansa, her sezon 8.ci olmaya razıyım. Ağzımı açarsam, gıkımı çıkartırsan şerefsizim.
2010-2011 sezonunda Trabzonspor'un elinden şampiyonluğu çalınmıştır. Bu hırsızlık mahkeme kararlarıyla tescillenmiştir. UEFA'ya olmayan belgeleri veren bir adamın başında Türkiye Futbol Federasyonu'nun vermiş olduğu kararı da kabul etmiyorum.
Şenol Güneş'in emeği çalınmıştır,
Tolga Zengin'in emeği çalınmıştır,
Burak Yılmaz'ın emeği çalınmıştır,
Jaja'nın emeği çalınmıştır,
Yattara'nın emeği çalınmıştır,
Selçuk İnan'ın emeği çalınmıştır,
Gustavo Colman'ın emeği çalınmıştır... İsimlerini şu an hatırlamadığım 2010-2011 sezonunda Trabzonspor forması giyen, o takımda emeği bulunan malzemecinin, masörün, antrenörün emeği çalınmıştır.
'Kanırta kanırta' şampiyon olduğunu sananların, cezaevindeki hırsızdan, kapkaççıdan, hortumcudan farkı yoktur.
Bu garip hezeyanlar, çaresiz çırpınışlar, bugünkü sonucu değiştiremeyeceği gibi, Trabzonspor'un 2010-2011 sezonunun şampiyonu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Değiştireceğini düşünenlerin CAS'taki davalarını neden geri çektiklerini, UEFA'nın Şampiyonlar Ligi'ne neden Trabzonspor'u gönderdiğini ülke menfaatleri masalını anlatmadan, gerçekçi ve inandırıcı biçimde anlatması gerekiyor.
Unutmadan, puan farkı 1'di değil mi sevgili Gökhan!
Not: Bu arada pankartı açan Ultraslan'a 6 bin bileti peşkeş çeken Galatasaray yönetiminin de umarım kafası ezilir. Birilerinin haklarının gasp edildiğini anlatmaya çalışanların, başkalarının haklarını gasp ettiğini de görmek gerekir.
16 Mayıs 2013
Irkçılığa yeni ortak çıktı
Bu ne kadar ırkçıyça,
Bu da o kadar ırkçı,
Bunun yaptığı neyse,
Bu yavşağın da yaptığı aynı şey
Bu herif ırkçılığa ne kadar ortaksa,
Bu da aynı suçu işliyor
Irkçılığın son en son ortağı ise Galatasaray Başkanı oldu.
Şimdi kimi transfer edersen et, istersen 100 yıl üst üste bu takımı şampiyon yap, gözümde 5 paralık değeri yok bu herifin. Siyasal erke boyun eğen, onun ağzından konuşan, onun telkinlerini kulübe ortak eden her anlayış siktirsin gitsin.
Şimdi aklı evveller çıkar, "Galatasaray Başkanı'na küfür mü edilir?" diye. TT Arena'nın açılışında yaşanan olaylardan sonra Adnan Polat'ın yaptığı neyse, bugün de Ünal Aysal'ın yaptığı aynı şeydir. Bakalım ona gösterilen tepkiler, Ünal Aysal'a gösterilecek mi? Ama biz o kadar aptal insanlarız ki, iki çilekle, ırkçılığı de yer yutarız, yapılanları da afiyetle sindiririz.
Bu kadar aşağılık bir düzende yaşamaktan bıktım artık. Her şeyi sindirin içinize. Şikeyi sindirim, ırkçılığı sindirin, ahlaksızlığı sindirin, her türlü pisliği sindirin. Bunları yapanlarla, sindirenlerin arasında hiçbir fark yok.
Not: Webo, Sow ve Yobo hatırlatması için Karakalem Nağmeler'e teşekkür ederim.
15 Mayıs 2013
Medyanın ırkçılık sınavı
Şurada medyanın tavrını sanırım en az 100 yazıda eleştirmişimdir. Salt spor konusunda değil, pek çok konuda samimiyetsiz, ahlak yoksunu, şerefsizliği sıfat olarak kendisine yakıştıran medyayı.
Bugün Fenerbahçe'nin basın toplantısından sonra hemen hemen hepsi, ırkçılık iddialarına belgelerle yanıt verildiği yönünde verdi haberi. Kimisi, "Salladım ama sorun neden?" diye ırkçılık gibi ciddi bir sorunu alabildiğine sulandırarak, kimisi de, "İşte neler yaşandı" minvalinden, ırkçılık yaptıkları kabak gibi ortada olan insanların saçma bahanelerine yer verdi.
Öyle ya da böyle koskoca medyada "Irkçılık yapılmıştır" diyen kimse çıkmadı. Üstelik, Fenerbahçe'nin kendisini gülünç durumlara düşüren basın toplantısının hemen ardından tüm gerçeklerin ortaya çıkmasına karşın.
Dünyanın en önemli meselelerinden birini, böylesine görebilmek için geniş bir mideye sahip olmak gerekir. Aşağıda örneklerini göreceğiniz kurumların başında olan insanlarla oturup konuşsanız, size basın etiğinden, mesleklerinin ne denli önemli olduğundan bahsederler. Ancak söyledikleri ve yaptıkları işleri üst üste koyunca, at götündeki kelebek gibi duruyor hadise.
Altı üstü muz değil mi? Bu kadar büyütmeye ne gerek var. Muz savaşı dersin, muz cumhuriyeti dersin, olayı biraz yavşatır, biraz sulandırır, ırkçılık gibi dünyanın en ciddi sorunlarından ve suçlarından birini gözlerden kaçırırsın.
Bu yayınlardan sonra ne mi olacak? İnsanlar 2-3 gün sonra muzla ilgili şakalar yapacak, kafalara bunun ırkçılık değil de sıradan bir olay olduğu kazınacak, aslında bunun çok sıradan bir olay olduğu anlatılmaya çalışılacak. Görürsünüz, yarından sonra dünyadan örnekler sunulur, aslında Şükrü Saraçoğlu'nda muz sallayanların çok da büyütülecek bir şey yapmadığı yönünde yayınlar yapılır.
Neden şaşırıyoruz ki, bu medya neleri gözlerden kaçırmadı, neleri olmaması gerektiği gibi yansıttı ki. Bu olayın üstü böyle kapatılmaya ve sulandırılmaya çalışıldığı sürece ırkçılık denen tehlikenin boyutları da artacaktır.
Medya bir sınavdan daha başarısızlıkla ve alnının ortasına ahlaksızlık damgası yiyerek çıktı. Görüntülerde o var, bu var, hepsini geçin. Bunun adına ırkçılık denilmediği sürece, yapılan hiçbir iş şerefle ve haysiyetle bağdaşmaz.
Bugün Fenerbahçe'nin basın toplantısından sonra hemen hemen hepsi, ırkçılık iddialarına belgelerle yanıt verildiği yönünde verdi haberi. Kimisi, "Salladım ama sorun neden?" diye ırkçılık gibi ciddi bir sorunu alabildiğine sulandırarak, kimisi de, "İşte neler yaşandı" minvalinden, ırkçılık yaptıkları kabak gibi ortada olan insanların saçma bahanelerine yer verdi.
Öyle ya da böyle koskoca medyada "Irkçılık yapılmıştır" diyen kimse çıkmadı. Üstelik, Fenerbahçe'nin kendisini gülünç durumlara düşüren basın toplantısının hemen ardından tüm gerçeklerin ortaya çıkmasına karşın.
Dünyanın en önemli meselelerinden birini, böylesine görebilmek için geniş bir mideye sahip olmak gerekir. Aşağıda örneklerini göreceğiniz kurumların başında olan insanlarla oturup konuşsanız, size basın etiğinden, mesleklerinin ne denli önemli olduğundan bahsederler. Ancak söyledikleri ve yaptıkları işleri üst üste koyunca, at götündeki kelebek gibi duruyor hadise.
Ntvspor, olayın görüntülerle aydınlandığını yazıyor
Hürriyet "Muz savaşları" adı altında olayı sulandırıyor.
Fanatik, olayın muzdan ibaret olduğnuu düşünüyor.
Posta, Fenerbahçe'nin yönetimi ağzından veriyor.
Radikal, bir ünlemle işi kotarmaya çabalamış.
Sabah, ırkçılığın olmadığını ırkçıların ağzından veriyor.
Vatan, ırkçılığı telaffuz edemese de, son görüntüleri veriyor.
Cumhuriyet'e göre böyle bir olay yaşanmadı.
Akşam da, ırkçıların savunmasına yer veriyor.
Fotospor'a göre belgelerle yanıt veriliyor.
Lig Tv, görüntülerle olayın yalanlandığını söylüyor.
Ntvmsnbc, işe tıbbi yönden bakıyor!
Bir tane basın organı, İstanbul'un göbeğinde, görüntüler ortaya çıkmasına karşın 'ırkçılık' yapıldı diyemiyor. Ellerinde daha fazla görüntü ve fotoğraf olmasına karşın yayınlayamıyor. Sonra bu yaptıkları mesleğin ismi gazetecilik oluyor. Mesleki duruştan, ahlaktan, etikten, namustan, şereften söz ediyorlar.
Altı üstü muz değil mi? Bu kadar büyütmeye ne gerek var. Muz savaşı dersin, muz cumhuriyeti dersin, olayı biraz yavşatır, biraz sulandırır, ırkçılık gibi dünyanın en ciddi sorunlarından ve suçlarından birini gözlerden kaçırırsın.
Bu yayınlardan sonra ne mi olacak? İnsanlar 2-3 gün sonra muzla ilgili şakalar yapacak, kafalara bunun ırkçılık değil de sıradan bir olay olduğu kazınacak, aslında bunun çok sıradan bir olay olduğu anlatılmaya çalışılacak. Görürsünüz, yarından sonra dünyadan örnekler sunulur, aslında Şükrü Saraçoğlu'nda muz sallayanların çok da büyütülecek bir şey yapmadığı yönünde yayınlar yapılır.
Neden şaşırıyoruz ki, bu medya neleri gözlerden kaçırmadı, neleri olmaması gerektiği gibi yansıttı ki. Bu olayın üstü böyle kapatılmaya ve sulandırılmaya çalışıldığı sürece ırkçılık denen tehlikenin boyutları da artacaktır.
Medya bir sınavdan daha başarısızlıkla ve alnının ortasına ahlaksızlık damgası yiyerek çıktı. Görüntülerde o var, bu var, hepsini geçin. Bunun adına ırkçılık denilmediği sürece, yapılan hiçbir iş şerefle ve haysiyetle bağdaşmaz.
İsteyen kızsın, isteyen götüne muz soksun
Bu ülkede inkar edilen çok şey oldu. Soykırımları inkar ettik, karakolda işkenceleri inkar ettik, toplu mezarları inkar ettik, devletin kendi vatandaşına yaptığı zulmü inkar ettik, cezaevlerinde ölümleri inkar ettik, tecridi inkar ettik, köy yakmaları inkar ettik, tecavüzleri inkar ettik, cinayetleri inkar ettik... O kadar çok şeyi inkar ettik ki, inkar ede ede bunların yalan olduğuna kendimizi inandırdık ve mağdurların asıl suçlu olduğuna kanaat getirdik.
Bu kadar inkarın arasına bugün ırkçılığı da ekledik. Komik bile nitelenemeyecek, acizlik sınırlarını aşan, insanın kanını donduran savunmalarla. Üstelik özür dileneceği yerde, suçlamalarda bulunarak.
Herkes şu cümleyi mutlaka duymuştur, "Benim, Kürt arkadaşlarım var." Garip bir savunma halidir bu, Kürt meselesine ilişkin konular tartışılırken. Artık bayatlasa da, bundan 15-20 yıl önce bu cümleyi çokça duydum. Vicdan aklamak ve yaşananları örtbas etmenin en güzel yoluydu bu cümle. Köyler yakılırken, insanların evlerine girip götlerine cop sokulurken, işkencelerden geçirilirken, pek çoğumuz "Benim de Kürt arkadaşlarım var" deyip, işin içinden sıyrılmaya çalışırdık. Çünkü onun, Kürt arkadaşlarının olması aslında Türkiye'de Kürt sorunu diye bir şeyin olmadığını gösteriyordu güya. Yaşananları reddetmenin bundan daha güzel bir yolunu da, senelerce bulamadık.
Fenerbahçe Kulübü'ndaki basın toplantısında sarf edilen, yani "Benim siyahi arkadaşlarım da var" cümlesi, ırkçılığın inkarından başka bir şey değil. Artık üstünde konuşmayabiliriz bu konunun çünkü onun siyahi arkadaşları varmış (!) Artık bu açıklamadan sonra Drogba da, sınırları dahilinde tek bir ırkçılık vakasına rastlanmamasına karşın güzel ülkemizi dünyaya rezil ettiği için siktirsin gitsin (!) Öyle ya, muz sallayanlardan birinin siyah arkadaşları var, diğeri ise midesinden ameliyat olduğu için muzla besleniyor. Haaaa, neden elinde sallıyor, Muslera ısınmak için çıktığında el-kol hareketi yapıyor ve ona sinirleniyor, öteki tam elinde muz varken tezahürata katılıyor. Irkçılıkla uzaktan yakından ilgili değil bu yaşananlar. Ahlaksız Drogba, adi Dany, şerefsiz Eboue!!!
Kulüpte gerçekleştirilen şu basın toplantısından utanan pek çok Fenerbahçeli olduğuna eminim. Bu ırkçı pisliklerin aklanmak için oraya getirilmesinden utanan Fenerbahçeliler olduğunu da. Ama belli ki, Fenerbahçe kurumsal olarak bu pisliğin ortağı konumuna gelmiştir. "Ülkemiz karalanıyor" ile başlayıp, "Tribünlerde ırkçılık yapılmamıştır"la biten bu rezilliğin başka bir açıklaması olamaz çünkü.
Orta oyunu sahnelemek yerine bu kadar zor muydu "Yapılanlardan ötürü özür dileriz. Bu kişilerin kombineleri iptal edilmiştir ve bir daha stada girmelerine izin vermeyeceğiz" diyebilmek. Her pisliği halı altına süpürmek, her yaşanan rezalette bir suçlu aramak daha kolay değil mi?
Biz yaşanan her pisliğe bir kılıf bulduğumuz için bugün bu kadar içimiz kararmış, dibi tutmuş tencere gibi yüreklerimiz. Vicdan duygumuz tozlu raflarda kalmış, unutulmuş gitmiş. Kimse kendisine toz kondurmuyor, kimse yanlış yapmıyor ya da yapsa bile mutlaka tahrik edilmiştir.
Doğrunun tarafı olmaz, siyahı, beyazı, mavisi olmaz. Doğru doğrudur ve onun yanında yer almak, kimseyi incitmemeli. Fenerbahçe Kulübü, bir özürle şu işi rahatlıkla kapatabilirdi ama onlar da, yüzyıllardır bu ülkenin ezberinde olan şeyi yapmayı seçtiler ve inkar ettiler.
Bu inkar politikası ve yapılan basın toplantısı seneye de başka statlarda Drogba'ya muz sallanmasını, Dany'ye muz atılmasını beraberinde getirecektir. Sadece Drogba'ya değil, bütün siyahlara yönelik bu tip ırkçı davranışlar olacaktır. Çünkü biz doğru olan yerine, ülke refleksi olan inkarı seçtik.
Göreceksiniz, bu olayın sonunda bütün suç Drogba'nın üstüne yıkılacak. Yalan söylediği için, ülke imajını karaladığı için, Fenerbahçe'yi zan altında bıraktığı için. Birtakım gerizekalılar çıkıp, dava açacaktır bu bahaneleri ard arda sıralayıp.
3 gündür ırkçılığın tartışıldığı ancak yok sayıldığı bir ülkede, Negro isminde bisküvi çıkartılıyorsa daha bu konu üstünde çokça konuşuruz.
Bu ülke Osmanlı'dan beri iliklerine, kemiklerine kadar ırkçılıkla bezenmiştir. Bunu yok saymaya çalışmak, yaşanmamış gibi davranmaksa ırkçılığın daniskasıdır ve o ırkçılığa ortak olmaktır. Fenerbahçe de, bugünkü basın toplantısıyla kurumsal olarak ırkçılığa ortak olmuştur. İsteyen kızsın, isteyen darılsın. İsteyen de götüne muz soksun. Ama durum tamamen budur.
Kendisine 'büyük' diyen bir kulübün böyle aşağılık açıklamalarla komik duruma düşmesi de, hakikaten insanı üzüyor. Şike, ırkçılık, başka ne kaldı? Sırada ne var? Yazık.
Ülkenin o çok duyarlı köşe yazarlarının şu konu hakkında kelam etmemesi de başka bir çirkinlik. Gözler önünde yaşanan ırkçılık hakkında sözü olmayanın, bundan sonra yazacakları da güvenilir ve objektif olmaktan çıkmıştır. İçine kimi istiyorsanız onu dahil edin. Lig TV'de yorumculuk yapıp, para kazanmak, ahlaklı olmaktan daha yeğ bir durum halini alıyor olmalı.
Not: Düzenlenen basın toplantısındaki saçma video time kod hikayelerine girmeyeceğim. Yapılmamış da, Drogba yokmuş da muhabbeti için sağda solda dolanan fotoğraflara ve videolara bakmanız yeterli.
Etiketler:
ırkçılık,
racism,
senin ameliyatlı mideni siksinler yavşak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)