23 Nisan 2014

23 Nisan'da kimse neşe dolmuyor artık


Berkin Elvan - 14 yaşında İstanbul Okmeydanı'nda evden ekmek almaya giderken, polisin attığı gaz kapsülüyle kafasından vurularak öldürüldü.
Uğur Kaymaz - Mardin Kızıltepe'de 12 yaşındayken 13 kurşunla vücudu paramparça edilerek katledildi.
Ceylan Önkol - 2009 yılında Diyarbakır Lice'de koyun otlatırken karakoldan gelen havan topuyla öldürüldü.
Enes Ata - 2006 yılında Diyarbakır'da polis kurşunuyla 7 yaşında katledildi.

Ve... Roboski'de öldürülen isimlerini bile bilmediğimiz 17 çocuk...


Bursa'da bir erkek çocuğu kaçırarak evinde cinsel istismarda bulunduğu iddia edilen şüpheli yakalandı. Polisin olayı haber verdiği baba ise çocuğunu almak istemedi.

Bir polis memurunun telefonla ulaştığı çocuğun babası E.E, oğlunu almak istemediğini bildirdi. Polisin "Çocuğunuzun başına başka bir durum geldi, karakola kadar gelmeniz gerekiyor" demesine karşın eşinden ayrı olduğu iddia edilen baba telefonu kapattı. (DHA)

Antalya’nın Kaş ilçesinde yaşayan 13 yaşındaki Suriyeli S. J, çalıştığı sebze halinden kaçırılarak zorla tecavüze uğradı (İHA)

Bugün 23 Nisan. Bize ilkokul sıralarında, dünyadaki tek çocuk bayramının 23 Nisan olduğu öğretildi, bununla övündük, gururlandık.

Sonra aradan yıllar geçti, büyüdük ve 23 Nisan'ın sadece bir simge olduğunu öğrendik. Çünkü dünyada sadece çocuklara özel bayramın armağan edildiği Türkiye'de, çocukların öldürüldüğünü, tecavüze uğradığını, merdiven altı atölyelerde sendikasız-sigortasız çalıştırıldığını, sokaklarda dilendirildiğini, ellerine bir bez tutuşturulup trafik ışıklarına atıldığını, ufacık bedenlerinin alınıp satıldığını, koca koca adamlarla evlendirildiğini ve suçun kucağına itildiğini öğrendik.

Bunların hiçbirini bilmesek, öğrenmesek 23 Nisan'larda neşe dolmaya devam ederdik belki ama tüm bunlar yanı başımızda yaşanırken, bu ülkede kutlanmaya değer bir çocuk bayramı olduğunu düşünmek, en iyi tabirle saflık oluyor.

Elbette tüm sorunları bunlarla sınırlı değil. Onlara oyun oynayabilecekleri yerler, üzerinde yuvarlanabilecekleri çimenler, tırmanabilecekleri ağaçlar, uçurma uçurabilecekleri alanlar da bırakımıyoruz. Dev, mega, hiper projelerle bunları yapabilecekleri çevreyi bir bir yok ediyoruz, biz yok etmesek de, yok edenlere karşı sesimizi yükseltemiyoruz.

Bir çırpıda aklıma gelen şu yukarıdaki sorunlar, her geçen gün biraz daha artıyor ve çözümsüzlüğe doğru yol alıyor. En önemlisi de, artık sıradanlaşmaya başlıyor ki, en büyük tehlike de burada başlıyor. 8-9 yaşında bir kız çocuğunun evlendirilmesine tepki veremez hale geldik çünkü ülkede sıradan bir vaka gibi algılanmaya başlandı. Tehlikenin en büyüğü zaten bu. Büyük bir sorunun sıradan hale gelmesi.

Şimdi biz tüm bunları bilirken, 23 Nisan kutlayacağız öyle mi? "Kutlu olsun, mutlu olsun" diye kendimizi kandıracağız, çocukların bu ülkede güven içinde yaşadığına inandıracağız kendimizi.

Kusura bakmayın ama 23 Nisan'ın kutlu olduğu devirler çok geride kaldı. Devletin çocukları öldürdüğü, onların evlendirilmesine gözlerini kapadığı, tecavüzlerine kulak tıkadığı, çalışma hayatına itildiği bir ülkede, benim için 23 Nisan'ın 22 ya da 24 Nisan'dan hiçbir farkı yok. Zaten ortada kutlanacak bir şey de yok.

Onları katletmeyin,
öldürmeyin,
cezaevlerine atmayın,
tecavüz etmeyin,

evlendirmeyin,
çalıştırmayın,
dilendirmeyin,
suça itmeyin...

Belki o zaman, kutlanmaya değer bir şeyler olabilir.

Ama öldürülen bir çocuğun terörist mi değil mi diye tartışıldığı, yavrusunun cansız bedenine sarılan bir annenin miting meydanlarında yuhalatıldığı, torunu yaşındaki kızla evlenen adamlara (!) sahip çıkıldığı bir ülkede, sikerler 23 Nisan'ı.

21 Nisan 2014

Ensonhaber'in sahibi Serkan Kalemciler kimdir?



10 ay sonra beni yazmaya itti şu başlık ve haber sitesi. Aslında amacım tamamen birileri google'da "Serkan Kalemciler kimdir?" yazdığında, karşısında bu yazıyı görmesini sağlamak. Çünkü aslında, birazdan yazacaklarımı o dönem birlikte çalıştığı herkes bilmesine rağmen, hiçbir yerde geçmiyor. Oysa bildiğini saklamayacaksın, paylaşacaksın, hele hele bu tip adamların, deyim yerindeyse, ipliğini pazara çıkartacaksın.

Peki kimdir bu Serkan Kalemciler. Bu herif Ensonhaber isimli sitenin sahibi. Bir internet sitesi kurup, insan nasıl zengin olur, örneklerinden birini oluşturuyor. Elbette insanlar, böyle işlerden para kazanabilir ama tabii bu paranın nasıl kazanıldığı önemli.

Gelelim "Serkan Kalemciler kimdir?" sorusuna.

Yıl 1998, Serkan Kalemciler denen şahıs Faik Çetiner tarafından Atv'nin spor bölümüne editör olarak alınır.

Günlerden bir gün, polis Atv binasını gelir ve Serkan Kalemciler'i arar. Hakkında gasp suçundan arama yakalama emri vardır. 50'lili yaşlarda, Kadıköy taraflarında oturan sevgilisini dövüp, evde ne kadar döviz ve altın varsa alıp kaçmıştır. Polisin Atv binasına gelmesi, kadının şikâyeti nedeniyle olur.

Olayın şahitleri arasında, Çetin Demirer, Abdurrahman Şimşek, Can Küçükyıldırım, Mutluhan Suner, Kerem Öncel ve Faik Çetiner gibi isimler bulunuyor. Polis çok ciddi bir suçtan ötürü, bu Serkan Kalemciler denen zibidiyi aramaktadır.

Tam o dönem, Atv'nin kendisi için çıkarttığı 6 aylık vize sayesinde Almanya'ya kaçar. Sonra Ecevit affı sayesinde ülkeye döner.

Hayatını provoke başlıklar üstüne kurmuş, haber sitesini silah gibi kullanarak, her dönem birilerinden para kopartmayı başarmış olan Serkan Kalemciler, işte böyle biri. Twitter sayfasında, internet sitesinde insanlara ahlak dersi vermeye çalışan adam, tam da böyle biri.

Nasıl biri peki? Sevgilisini döverek, evinden dövizlerini ve altınlarını gasp eden, haydutun teki.

Haaaa, bu arada kendisinin o dönem evli ve çocuk sahibi olduğunu ekleyelim mümkünse. Bunlar ahlaklı adamlar ya, namus sahibi, ona-buna müslümanlık dersi verirler ya, bu bilgiyi de aklınızda tutuverirsiniz.

Türkiye'de medyada söz sahibi edilmeye çalışılan adamlara bir örnektir bu şahıs (!) Siyasal erkin sevdiği tipten adamlardan. Çünkü falsosu var, istenilen anda ve zamanda fişi çekilmeye hazır ama o fişi çekene kadar, tetikçilik yaptırılan, zavallı bir gaspçı.

Üstte fotoğrafta gördüğünüz haberin başlığına bugün otuz takla attırıldı. Önce "seksi devrimci" sonra "sarışın devrimci" daha sonra "çakma sarışın, çakma devrimci" denilerek, güya tepkileri dindirmeye çalıştılar. En sonunda da haberi tamamen çektiler.

Bu ahlaksız herifler, hemen her gün, en iğrenç başlıkları atıyorlar. Konunun önemi olmadan, sadece ve sadece konuşulmak ve özellikle tepki çekeceğini bile bile atıyorlar o başlıkları.

Böyle bir herifin sahibi olduğu internet sitesinde, doğru düzgün habercilik yapılmasını beklemek de aptallık olur tabii.

Neyse, dediğim gibi bütün derdim birileri "Serkan Kalemciler kimdir?" yazdığında google'de nal gibi bu herifin ne bok olduğunun görülmesiydi.

Öyle göte böyle yarak be güzelim!

İşin medya etiği boyutuna girmedim, yazmaya devam edersek, başka güne kalsın.

Samimi itiraf: Özlemişim amk buraya yazmaya...

'Ensonhaber'in sahibi Serkan Kalemciler kimdir?' yazısı üzerine

7 Haziran 2013

Goebbels sizinle gurur duyuyor


Joseph Goebbels: Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım.


 Joseph Goebbels: İnsanlar gerçek olaylar ve durumlar hakkında açık seçik bir malumata sahip olsalardı, bu haberleri okuyarak gitgide gevşeyip çökebilirlerdi. Alman halkının bütün bunları öğrenmemesi ne iyi! Sahip olacağı kanaat hazır halde önüne konuyor.


Joseph Goebbels: Amacımız doğruları söylemek değil, insanları etkilemek


Joseph Goebbels: Öylesine büyük bir yalan söyle ki kimse karşı çıkmasın


Joseph Goebbels: Yalan söyleyin, ısrarla söyleyin. Mutlaka inanan çıkacaktır


                            Suat Kılıç: Maalesef medyanın tamamı kontrolümüzde değil.

Büyük utançtır şu manşetler. İşte tam da bu yüzden sokaklarda insanlar. Salt ağaçlar için değil. Bu ülke, gün geçtikçe daha korkutucu bir hal alıyor. Bugün 7 gazete, yarın tüm gazeteler ve televizyonlar eklenecek bu halkaya. Bize gerçekleri değil, onların duymamızı istediği şeyleri yazacaklar. 

İktidar sahipleri sayesinde gazete sahibi olduğunuz zaman ya da iktidarın önünüze kemik atar gibi ihale vermesini beklediğiniz zaman, atacağınız manşetler bunlardan başkası olamaz. Tek elden, tek kafadan, tipik Nazi Almanyası benzeri manşetler atarsınız.

Gazetecilik kadar onurlu bir mesleği bu hale getirenler, emin olun Erdoğan'dan sonra bambaşka şeyler yazacaklar. Şu manşetleri unutmayın, aklınızın bir yerine kazıyın, hafızanızdan asla çıkartmayın. Bu devran dönecek elbette. Devran döndüğünde, bu şerefsizlere söylenecek ve yapılacak çok şey var.

Goebbels bugün yaşasaydı, Türk medyasına bakıp gurur duyardı. Gözyaşlarına hakim olamazdı. 

Epikuros'un dediği gibi, "Etrafa korku salanın kendisi de korkuyordur." Korkmayın, çünkü onlar bizden daha fazla korkuyor.

6 Haziran 2013

Apolitizm neden bu kadar övülüyor?


Türkiye'de çok uzun zamandan bu yana ilk kez kitleler sokaklara çıktı. İktidar, polis gücünü kullanarak kitleleri sokaktan uzak tutma çabasına girerken, sermaye de olan biteni görmezden gelerek, her zamanki gibi iktidarın dizinin dibinde bekledi.

Amaç, her zamanki gibi insanları gaza ve copa boğarak, "sokaklara çıkarsanız sonunuz bu olur" mesajını vermekti. Polis sokaklarda şiddet skalasını yükselttikçe, karşısında daha fazla sayıda insan bulmaya başladı. Şiddet arttıkça, basın daha fazla duymazdan geldi, yaşananları gözlerden ırak tutmaya çabaladı. Taksim'de Gezi Parkı'nda 30-40 kişilik eylem, onlarca şehirde milyonlarca kişinin katılımına dönüştü.

Bugüne dek alışılagelmiş yöntemlerle halka saldıran ve saldırılan karşısında 3 maymunu oynayan sermaye-iktidar ikilisinin en büyük yanılgısı, yaşadığımız devrin iletişim çağı olmasıydı. Medya polis vahşetini gözlerden kaçırmaya çabaladıkça daha da battı. Çünkü elinde akıllı telefon olan herkes muhabir, herkes kameraman, herkes editör oldu. Birkaç gün sonra takke düşüp kel görünmeye başlayınca, polis şiddetiyle bu işin çözülemeyeceğini anladılar ve başka bir yol haritası çıkarttılar.

İktidar özür diledi, olanı biteni yangından mal kaçırır gibi gizleyen medya özür diledi, banka müdürleri, büyük şirket sahipleri "ben de çapulcuyum" dedi, polisin şirin (!) olduğunu gösteren birtakım videoalar ve fotoğraflar ortaya çıkmaya başladı, "arkadaşlar, eylemlerimiz hedefini buldu lütfen evlerimize dönelim" diyen birileri türedi, eylemlerin naiflikten (o ne demekse artık) çıktığını çıkmaya başladığı vurgulandı vs. vs.

Tüm bunların nedeni, gerek iktidarın, gerekse de sermayenin köşeye sıkıştığıdır. Bunların hiçbirini beklemiyorlardı. Biraz gaz, biraz copla insanların evlerine döneceği beklentisindeydiler. Medya da, nasılsa bu ülkede herkes balık hafızalı, birkaç gün sonra unutulur gider diye düşünmüştü. Yoksa denge arayışları açıklamaları hikayeden ibaret. Sen mesleğinin gereğini yerine getirmeyeceksin, sonra dengeden bahsedeceksin, yalanın kuyruklusu.

Medya, pazartesi gününden itibaren olaylara kayıtsız kalamayacağını anladı elbette. Fakat bu kez başka bir ses yükseltmeye başladılar. "Ahh ne güzel çocuklarsınız siz, hiçbiri politik değil" diye apolitizme övgüler yağdırılıyor. Açın bakın, bugün anaakım medyada, köşe sahiplerinin hepsinin yazılarının ana fikri bu. 12 Eylül'den sonra politikadan uzak tuttukları gençler işlerine geliyordu. Ülkenin genç nesli, ucuz işgücü ve tüketim toplumunun sürekliliğini sağlamaktan başka bir işe yaramamalı.

"Olaylar siyasallaşmamalı" diyenler, çok net gerizekalıdır. Pek çok siyasi baskı ve otoriter rejime karşı çıkan insanların sokakta bulunma nedeni zaten siyasidir. Sokağa çıkan gencin, hiçbir siyasi partiye oy vermemiş olması, siyasi oluşumlarla bağı olmaması, onların siyasi fikirleri olmadığı anlamına gelmez. Sokaktaki genç, onyıllardır siyasetten uzak tutulduğu gibi, kendisini ifade edebilecek bir siyasi oluşum ya da partiyi karşısında bulamıyor. Tamamı düzenin sürekliliğinden yana, eski, köhne, devletçi yapıya sıkı sıkıya tutunmuş partilerin hiçbiri onlara cazip gelmiyor, hepsi bu.

Genç neslin politize olmasını ne sermaye ne de iktidar (iktidardan kastım salt Akp değil, tüm düzen partileri) istemiyor. Kurdukları sistemin, kendileri için tıkır tıkır işleyen düzenin bozulması, onları da yerinden oynatacaktır. Deprem gibi düşünün. Fay hattı alttan alta kırılıyor sürekli. Binaları yeniden yapılandırmazsan, er ya da geç o deprem olacak ve binalar çökecek. İşte şu an olan, tam da bu. Fay hattı kırılıyor, depremin olabilirliğini gördüler. Kendilerine çekidüzen vermezlerse, çöküşü olacaktır. O yüzden, sermaye-iktidar aynı ağızdan "özür dileriz" diye tempo tutuyor.

Örgütsüz hiçbir gücün ayakta kalabilmesi mümkün değil. Dünyada bir tane bile örneği yoktur örgütsüz gücün, kazanım elde ettiği. Polisin Taksim'den çekilmesi, kazanım değildir, Bülent Arınç'ın özür dilemesi kazanım değildir, basın-yayın kuruluşlarının özür dilemesi kazanım değildir. Bunların hepsi zaten olması gerekenler. Medyanın yapması gereken, yaşananları göstermektir, çıkıp üç canlı yayın yapınca, "Nasıl da dize geldiler" diye övünmek aptallıktır. Polisin normal şartlarda olmaması gereken yerden gitmesi "Direndik ve kazandık" şeklinde nitelendirilemez.

Evet duvar yazıları harika, pek çoğu acayip komik, insanların espri anlayışlarına ve zekalarına şapka çıkartmak lazım, 'asla birlikte olmaz' denilen kitlelerin biraraya gelip mücadele etmesi insana umut veriyor ama hiçbir şey bitmedi, tam tersi bu süreçten pek çok ders çıkartmak gerekiyor.

Mücadele etmek, hayatımıza kimsenin karışmamasını, herkesin istediği gibi yaşamasını, özgürlüklerimizin tehdit edilmemesini istiyorsak örgütlü olmak ve örgütlü mücadele etmek şart. Olması gerekenleri kazanım olarak kabul etmek, yenilgiye Pollyanna gözüyle bakmaktan başka bir şey değil.

Hayatımıza empatiyi biraz daha fazla sokmak durumundayız. 2013 yılında İstanbul'un, Ankara'nın, Adana'nın, İzmir'in, Hatay'ın göbeğinde yaşananları, iletişim çağında göstermeyenlerin, '80'li '90'lı yıllarda Güneydoğu'da neleri bizlerden kaçırdığını, bizlere ne yalanlar söylediğini oturup düşünmek lazım.

Bugüne dek, ne saçma ve boktan şeyler için didiştiğimizi, birbirimize hangi sudan sebeplerden düşman olduğumuzu, oturup tahlil etmemiz gerekir. Tepemizde filler tepişirken, niçin çimen olarak kalmayı seçtiğimiz konusunda kafa yormamız lazım.

Şu süreç akıllı yürütülmediği taktirde, AKM de yıkılacaktır, Gezi Parkı da kalmayacaktır, polis başka bir eylemde yine aynı biçimde saldıracaktır, derelere HES'ler yine kurulacaktır, Devlet Tiyatroları da kaldırılacaktır, heykellere ucube de denecektir, alkol de yasaklanacaktır vs. vs. Ama tüm bunlar zamana yayılarak yapılacaktır.

Şu an sıcak patatesi kimse elinde tutmak istemiyor, elden ele atılıyor. Hiç merak etmeyin patates soğuduktan sonra elden ele dolaşması için herkes can atacak. Bekledikleri şey soğuması.

Sermaye apolitizasyon övgüleri matah bir şey olmasından ötürü kaynaklanmıyor. Politize olan gençler ve örgütlü kitleler en büyük korkuları. Korkularının gerçekleşmesi de, en büyük kabusları.

3 Haziran 2013

'Polise şiddet uygulandı'













Akp Genel Başkan yardımcısının sözleri bunlar. Polise şiddet uygulanıyormuş. İnsanların gözlerinin içine baka baka yalan söylemek, böyle bir şeymiş. Şiddet uyguladığımız Türk polisinden çok özür diliyoruz!

Sizi neyin doğurduğunu bilmiyorum ama sizi doğuran ana olamaz.

Akşam polisimize şiddet uygulamak için (!) Beşiktaş barikatlarında görüşmek üzere.

"Beşiktaş sen bizim her şeyimizsin"


Beşiktaş ciddi anlamda faşizmi yaşadı akşam saatlerinden itibaren. Dur durak bilmeden, insanların üzerine gaz bombaları yağdırıldı. Polis yakaladığı insanları öldüresiye dövdü. Giriş katındaki apartmanlara gaz bombaları attı. Devletin resmi görevlileri, sokaktaki piçler gibi insan kovaladı, insan avına çıktı. Kalleş şerefsizler gibi sokak aralarında pusu kurdu.

Şu görüntü (link budur) karşısında ne söylenebilir, inanın bilmiyorum. Hangi kelimeleri biraraya getirip, nasıl bir cümle kurabilirim onu da bilmiyorum. İnsanların; canlarını, mallarını emanet ettikleri kişiler bunlar. Açık pencerelere, ufacık evlerin içine gaz bombası atmayı, nasıl isimlendirebilirsin ki! Sırf yardım ediyorlar diye, Beşiktaş sakinlerine yapılan şu olayı, kimse bana açıklayamaz.
Bunu savunabilecek, bir kişinin olduğuna bile inanmak istemiyorum. O evde bir bebek yaşıyor mu, yaşlı biri var mı, hasta bir insan var mı, çocuk var mı, bunların hiçbirini düşünmeden, orospu çocuklarının bu yaptığını bana birisi izah etsin. Şu görüntüyü izledikten sonra, polisi savunabilir misin yahu? Sokakları yatıştırmak yerine daha da fazla bileyen başbakan denilen insan görünümle canlıya sahip çıkabilir misin?

Polis; İzmir'de gencecik bir kızı 10 polis linç etmeye kalkıyor.
Polis; Beşiktaş'ta sokak ortasında bir delikanlının kafasına onlarca polis tekmeler atıyor.
Polis; iki kolu tutulmuş, gözaltına alınmış bir insana, üzerinde üniformasıyla uçan tekme atıyor.
Polis; bir AVM'nin içinde yakaladığı insanı öldüresiye dövüyor.
Polis; sokak ortasında insanların suratlarına hedef alarak gaz bombaları atıyor.
Polis; yerdeki insanı tekmeliyor.

Ya hakikaten, bunları savunan var mı? Var mı lan, bunları savunan! Kendisine insan diyen biri şunlardan birine sahip çıkabilir mi?

Ülkenin başbakanı çıkıp "Ben de karşılarına 500 bin kişi yığarım" diye açıklama yapıyor. Yahu şu açıklamayı, değil dünya sınırlarında Ay'da yapsan, bir daha sokağa çıkartmazlar adamı. Bir insan nasıl bu kadar basitleşebilir. Bir başbakan böyle konuşmamalı, konuşamaz. Koskoca bir ülkenin başındaki adam, sokaktaki serserinin ağzıyla konuşuyor. Yığ amına koyayım madem öyle, çek polisi aradan getir 500 bin kişi. Ama sen ve senin zihniyetindeki adamlar, işte tam da böyle tiplerden oluşuyor.

Sizler böylesine aşağılıksınız işte. Kafanızın içindeki fikirler bunlardan oluşuyor. Kalleşçe yöntemlerle insanlara saldırıyorsunuz. Tıpkı kalleşçe saldıran polisleriniz gibi. 500 bin kişi yığacakmış! Karşısında oturan gazeteci kılıklı godoş da, "Bunu nasıl dersiniz? Bir başbakan böyle konuşmamalı" diyemiyor.

Tarihi geçmiş kimyasal silahlarla, yasal olmayan gaz bombalarıyla, bu halkın üstüne gidenlerin, arkasındaki zihniyet, şu Adil Gülmez denilen tipini, karakterini siktiğim pezevenklerden oluşuyor. Lan, olayları bambaşka bir yöne taşımak için "Taksim'e cami yaptıracağım" diyen herifin emrindeki polisler, Beşiktaş'ta cami bombalıyor, bundan ötesi varsa, biri çıkıp söylesin.

Koskoca bir semti ve o semtin sakinlerine karşı, savaş koşullarında bile yapmayacağın şeyi yapmak için, ne olman gerektiğini bilmiyorum. Ne kadar küfür etsem, karşılamıyor bugün Beşiktaş'ta yaşadıklarımı, ne söylesem kendimi ifade edemeyeceğimi biliyorum. O yüzden küfür etmeyeceğim, sadece bugün orada yaşadıklarım için, onlar bilmese de, insanlara teşekkür edeceğim.

Benimle birasını, suyunu paylaşan gencecik insanlara,
Gaza boğulmuşken, bana kapısını açan üniversite öğrencilerine,
Polisin bizi kovaladığı anda, beni kolumdan tutup içeri alan yaşlı birahaneci amcaya,
Her sokak arasında gözlerimize solüsyon yapanlara,
Birlikte "Beşiktaş sen bizim her şeyimizsin" diye bağırdığım insanlara,
"Tek başına gitme, biz seni yukarıya kadar bırakırız abi" diye bana eşlik edenlere,
Şerefiyle, onuruyla, gururuyla bir semti savunan, kapılarını zor durumda kalan insanlara bir saniye bile tereddüt etmeden açan, tüm yürekli insanlara teşekkür ederim.

Sizinle direnmek, barikat başında beklemek, faşizme karşı mücadele etmek çok güzel şey. İyi ki varsınız hepiniz.

2 Haziran 2013

Aman provokasyona gelmeyin!


Bugün herkesin ağzından şu cümle dökülüyordu; "provokasyona gelmeyin."
Şenlik havasında geçen eylemlere gölge düşüyormuş!
Haklıyken haksız duruma düşmemeliymişiz!
Mahkeme kararını vermiş artık evlere dağılmalıymışız!

Bunlar benzeri onlarca cümle okudum duydum bugün. Bak amına koyayım şu fotoğrafa, iyi bak, dikkatli bak, gözlerini hiç kaçırmadan, bir dakika boyunca bak. Sonra "provokasyona gelmeyin" diye yanına süslü kelimeler de ekleyerek bir cümle kur.

Bu ülkenin yöneticileri, bakanları 30 işçi ölürken "güzel öldüler" diyecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.

Bu ülkenin başbakanı, milletle taşak geçer gibi sokaktaki vatandaşla alay edecek, azarlayacak; bu halk provokasyona gelmeyecek.

Bu ülkede polis, tribünde taraftarı, sokakta işçiyi, eylemdeki memuru gaza boğacak, bu halk provokasyona gelmeyecek.

Bu ülkenin cezaevlerinde çocuk mahkumlara tecavüz edilecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.

Bu ülkenin sokaklarında, polis linç eder gibi adam dövecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.

Bu ülkede polis vatandaşını gaza boğarken, bakanlar gözümüze baka baka dalga geçer gibi bakıp, "orantılı güç kullandık" diyecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.

Bu ülkenin göbeğinde, Taksim'de, Harbiye'de, Beşiktaş'ta, kimyasal silahlar savrulacak, bu halk provokasyona gelmeyecek.

Bu ülkenin milyonlarca kişi tarafından kabul edilen en önemli değerlerine ayyaş denecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.

Bu ülkenin medyası, dünya bas bas bağırırken, penguen belgeselleri, yemek programları, güzellik yarışmaları yayınlayacak, bu halk provokasyona gelmeyecek.

Bu ülkenin, en büyük kuruluşları peşkeş çekilecek, bu halk provokasyona gelmeyecek.

Bu ülkenin doğası katledilecek, derelere HES'ler kurulacak, ağaçları talan edilecek, bu halk provokasyona gelmeyecek...

Bak daha şuraya "bu ülkenin" ile başlayan, "bu halk" ile biten en az 70 madde daha sıralarım ama mecalim kalmadı artık. Kimse benden çiçekli-böcekli yazılar yazmamı beklemesin.

Karşımda onbinlerce kişiyi gaza boğan, insanları paralize eden, kusturan, burunlarını kanatan binlerce gaz bombası atılırken, sokaklarda kabadayı gibi gezen polisler varken, sikerim sizin provokasyonunuzu. Onbinlerce insan şiddet görüyor şu an, üniversitelere anonslar yapılıyor, "ya içeriden çıkın ya da gaz atarız" diye tehdit ediliyor.

Bu kadar insan şiddete maruz kalırken, amına koyayım sizin çiçek çocuk tavrınızı. Şiddet şiddeti doğurur. Etki karşısında tepkiyi görür. Tunus'ta, Mısır'da, Suriye'de direnişçileri alkışa boğacaksın, aynı olaylar senin ülkende yaşanırken "lütfen arkadaşlar, provokasyona gelmeyin" diye çaktırmadan, direniş yapan onurlu, gururlu, şerefli, haysiyetli insanları eleştireceksin. Tahrir'e övgüler yağdır gözlerinden yaşlar gelsin, Taksim'de iki araç ters çevrilince, üç barikat kurulunca laf söyle. Sizin samimiyetinizi sikeyim ulan!

Eğer ortada bir provokasyon varsa, bunu yapan ben değilim, bunu yapan Taksim'de, Harbiye'de, Beşiktaş'ta, Adana'da, Antalya'da direniş gösterenler değil; mavi kıyafetleriyle, ellerinde gaz bombalarıyla, insanlara şiddet uygulayan, bu ülke topraklarındaki en büyük terör örgütüdür.

Bu kadar zor muydu, o orospu çocuklarını oradan çekmek. Sizin kitabınızı sikeyim, neyin inadı lan bu; neyin! Sokakların kan gölüne dönmesini mi istiyorsunuz? Ne var lan, çekseniz o polisleri.

İnsanların kitap okuyarak, parkta çadırlar kurduğu bir eylemi, bu noktaya taşıyan her kim varsa eşiktekinden beşiktekine anasını sikeyim.

Direnişe destek vermeyip, bu yazıyı okuyan kim varsa, siktirin gidin. Alın cumhurbaşkanınızı, başbakanınızı, valinizi, emniyet müdürünüzü, mavi üniformalı orospu çocuklarını, omuzlarda taşıyın.

Zerre vicdanı olan varsa, şu yaşanan olaylar karşısında sesini yükseltir. Vicdansız, kitapsız pezevenkler.

28 Mayıs 2013

Kısa ve öz



Öyle uzun uzun cümleler yazmayacağım.

Kestiğiniz ağaçlar, dikeceğiniz AVM'ler, ananızın amına girsin.

Bunlara da insan diyenin anasını sikeyim...

23 Mayıs 2013

O Galatasaray, benim Galatasaray'ım olmaz


Galatasaray Ünal Aysal başkanlığında ve özellikle futbol takımı özelinde harika iki yıl geçirdi. Gerek geçen yıl, gerekse de bu sene, yönetim açısından parlak işlere imza atıldı. Hiçbir gayrimenkul satılmadan borçların azaltılması, gelirlerin yukarı çekilmesi, stat gelirlerinin yükseltilmesi, mağazaların cirolarını fazlasıyla artırması vs. vs.

Yazıya girmeden hemen belirteyim. Okuyanlar az çok biliyor nasıl yazdığımı. Bilmeyenler içinse söyleyeyim, günümüzdeki tabloya bakarak, geleceğin neler getireceğine yönelik çıkarımlar yapmayı severim. O yüzden, bazı olaylar ışığında, Galatasaray'ı nelerin beklediğini yazmak istedim. Ancak yazıda 'eğer' ibaresi göreceksiniz. Çünkü bazı şeyler netleşmiş olsa da, bazıları dedikodu mahiyetinde. 

Galatasaray Kulübü, geçtiğimiz sene kombine kart sahiplerine, öncelik tanımıştı. Bu gayet doğal ve doğru bir uygulamaydı. Çünkü o kombineleri alanların pek çoğu, Galatasaray'ın en boktan sezonuna tanıklık etmelerine karşın, kulübe destek olmak için, kendi olanakları dahilinde ellerini ceplerine attılar. Kimisi çoluğunun çocuğunun boğazından geçecek lokmayı kıstı, kimisi bankadan gidip kredi çekip aldı, kimisi borç harç o parayı bulup buluşturup aldı. 

Ancak bu sezon, kombine kartların yenilenmesinde, Pegasus tribünü ile ve güney tribünündeki 119 ve  120 numaralı blokta kombinesi olanlar, bir sorunla karşılaştı. Bunu hemen hemen herkes biliyor ancak bilmeyenler için söyleyelim. Bu iki tribündeki 119 ve 120 numaralı bloklar, Ultraslan adı verilen gruba ayrıldı ve hak sahiplerine de, kibar bir dille "size başka yer bulacağız" denildi. Sözü geçen bloklar ve numaralar yaklaşık 6 bin insanı kapsıyor. Yani Ultraslan'a 6 bin kişilik yer ayrılmış ve onların dışındaki insanlara da, "Hak sahibi olsanız bile, oraya oturamazsınız" deniyor.

Şimdi buna ne isim verirseniz verin, ne kadar kıvırmaya çalışırsanız çalışın, bunun literatürdeki ismi 6 bin biletin Ultraslan'a 'peşkeş' çekilmesinden başka bir şey değildir. O boktan sezonda, elini cebine atıp, kombine alan adama 'siktir git' diyeceksin, sonra Galatasaray kültüründen filan söz edeceksin. Dileyen alınsın, isteyen darılsın ama öyle kültürün götüne koysunlar. Bu kültür değil, düpedüz, bayağılık ve adiliktir.

Kombine olayından ardından, şampiyonluk kupasının kaldırılmasından 2 gün sonra ise kulüpten Genel Kurula gidilmesi yönünde bir karar açıklandı. Genel Kurul'un telaffuzuyla birlikte gündemde birtakım isimler dönmeye başladı. Bu isimlerden birisinin adı Oğuz Altay. Oğuz Altay'ı tanımayan yoktur ama bir hatırlatalım, kendisi hani şu yukarıda sözü edilen peşkeşe konu olan Ultraslan'ın bir önceki başkanı.

Daha önce de, birkaç yazıda yazmıştım, sözü geçen şahıs, tenis kulüplerinde yanına Sebahattin Şirin'i de alarak insanları tehdit eden biri. Şimdi bu herif mi, Galatasaray Kulübü'nde yönetim kurulu üyeliği yapacak. Eğer Ünal Aysal, böyle bir seçim yapıyorsa, kendisinin bugüne dek yaptığı her şeyin üstünü karalamış olur. Açıkçası ben halen böyle bir şeyin olabileceğine inanmıyorum ama öylesine kuvvetle seslendirilmeye başlandı ki, ateş olmayan yerden duman çıkmaz dedirtiyor insana. 

Oğuz Altay'ın dışında, yeni yönetimde olacağı konuşulan bir başka isim de Haldun Üstünel. Haldun Üstünel de, tribünlerden çıkmış, bir Galatasaraylı futbolcuyu taraftara dövdürtmüş, Brezilyalı bir oyuncuyu da, bizzat kendisi tartaklamış biridir. 

Şimdi bu iki ismin yönetime alınacağını, Ultraslan'a peşkeş çekilen biletlerle birleştirdiğimde, Galatasaray'ı çok parlak günlerin beklemediğini söyleyebilirim. Elimizde bir puzzle var ve parçaları yan yana getirmeye başladığımızda, sanki olacaklara önlem alınıyormuş gibi bir his beliriyor içimde. Önlem olarak da, kombinelerin peşkeş çekildiği grubun kullanılacağını ve o grubun kullanılması için, eski başkanlarının da yönetime alınacağı, şu anda komplo teorisi gibi görünüyor olsa da, bana güçlü bir ihtimalmiş gibi görünmeye başladı.

Uzatmadan yazının başındaki 'eğer'le bitireyim. Eğer bu şahıs Galatasaray Yönetim Kurulu üyesi yapılırsa, hani diyorlar ya, "Kulübe küfredilir mi? Bilmem kime nasıl küfredersin" diye, pakedi daha açılmamış küfürler duyarsınız. Kimse kusura bakmasın ama Galatasaray Kulübü'nün yönetim kurul üyeliği bu kadar aciz, sıfatsız, niteliksiz insanlardan oluşmamalı. Haaa oluşacaksa da, kimse çıkıp ortalıklarda "biz farklıyız" iddiasında bulunmasın. 

Hep şunu derdim, "Bana ne babacan, kim yönetici olmuş, umrumda değil. Ben Galatasaraylı'yım, isimlerle işim olmaz."

Yok ama, bu olabilecek bir şey değil. Oldu olacak Sebahattin Şirin'i de basın sözcüsü olarak alıversinler yönetime. Gelen geçene verir ayarı (!) üç-beş gerizekalı ergen de mest olur o açıklamalara. 

Umuyorum o isimlerin yönetime alınacağı yönündeki haberler dedikodudan ibarettir. Eğer öyleyse, çıkıp özrümü dilerim ama Ali Dürüst gibi adamın yerine tercih edilen isim Oğuz Altay olursa 'sikerler öyle kulübü' der ve o isimler yönetimden ayrılana kadar da, taraftarlığımı askıya alırım. Haaa, kimsenin umrunda mı değil ama kimsenin umrunda olmaması da, benim sikimde değil.

İsteyen istediğini düşünebilir fakat benim burnuma ciddi anlamda pis kokular geliyor. Benim sevdiğim Galatasaray Kulübü, bilet peşkeş çekmez, karaborsacılığın aleni olarak yapılmasına göz yummaz, iti kopuğu yönetimine almaz. Alırsa da, o Galatasaray, benim Galatasaray'ım olmaz.

21 Mayıs 2013

Temizlik yapmadan kazanmaya çalışanlar

Harika bir ev aldığını düşün. Denize karşı, geniş odalı, içi şahane döşenmiş, bahçesinde renk renk çiçekler olan, havalar biraz soğuduğunda şömineni yakıp şarap içtiğin, güneşin pencerelerden süzülüp evi aydınlattığı.

Eve taşınıyorsun, oturmaya başlamışsın, her şey muhteşem fakat evsahibi olarak sen çöplerini sürekli bahçene atıyorsun. Bir gün, iki gün, bir hafta, üç ay, 5 yıl, 10 yıl. O çöpler artık dağ gibi olmaya başlıyor. Evin bahçesi artık görünmez hale geliyor, çiçekler çöplerin altında ezilip kalıyor. Evin içi leş gibi kokuyor haliyle. Ve senin yaptığın tek şey, almışsın eline bir kova, evin içini temizlemeye çalışıyorsun. Koltukları siliyorsun, yerleri süpürüyorsun, camları parlatıyorsun. Eeeee abicim, dağ gibi çöpü ne yapmayı planlıyorsun peki? Onu temizlemeden, evinin harika olması mümkün mü?

Bunu niye anlattım; "Biz kazanacağız" başlıklı futbol romantiklerinin deklerasyonu için. Özünde doğru mudur? Evet doğrudur ama her yanın pislikle sarılmışken, sen hiçbirine ses çıkartmamışken, şimdi ortaya çıkıp entel dantel bildirilerle futbolun temiz kalmasını sağlayamazsın.

Yapman gereken şeyi zamanında yapmayacaksın; holiganizmi, ırkçılığı, şikeyi, kirli ilişkileri görmezden gelip gazetedeki köşenden "Fenerbahçe 4-3-2-1 oynadı, Galatasaray stoper bulmalı" diye suya sabuna dokunmadan yazı yazacaksın, sonra bir bildiri ile futbolun temiz olmasını sağlayacaksın! Haaaa tabii ya, bundan sonra artık hiçbiri yaşanmayacak, emin olun. Futbolun temiz kalması için gereken tek şey, bu bildiriydi ve siz de gerekeni yaptınız.

Biber gazına karşılarmış! Biber gazı taraftara sıkılınca mı karşı gelmek aklınıza düştü! İşçiye, emekçiye, öğrenciye, memura, sokaktaki vatandaşa sıkılırken, sorun değil de, şimdi iki-üç statta sıkılınca mı sorun olmaya başladı bu? Ülkede futbol da dahil olmak üzere hiçbir şeye tek bir laf bile etme, ancak ve ancak romantizm sosuna bulanmış üç-beş kelime et, sonra "Biz kazanacağız" diye bildiri yayınlayıp, her şeyin temizleneceği umudunu taşı.

Kirli kaldığımız sürece, kimse kazanmayacak. Günü kurtarmak amacıyla imaj parlatmakla, kazanç sağlanmaz. Herifin biri seri katil, 14 insanı kesmiş diyelim. Sonra aynı adam çıkacak "Geriye dönüp bakmayalım, bundan sonra barış kazansın" diyecek, biz de geçmişini silerek, barışın kazandığını sanacağız! Vay anam vay, o ne güzel iş.

Bildiride sözü geçen utanma duygusu, adalet ve vicdan biraz içinizde olsaydı, bugüne dek, sesinizi çıkartırdınız yaşanan rezaletlere. "Yaşasın barış, çiçekler, böcekler" diyerek, kazanamazsınız. Önce içindeki irini akıtacaksın, her türden pislikle hesaplaşacaksın, sonra oturup bu oyunu nasıl kurtarırız, onun için harekete geçeceksin.

Minareyi çalan, kılıfı hazırlar misali, bildiride savunma baştan yapılmış; "Bunu neden şu zaman yapmadınız da şimdi yapıyorsunuz’ diye satır aralarında art niyet arayanlara, satır aralarına art niyet saklayanlara" diye. Çünkü onlar da biliyor, nasıl samimiyetsizlik kokan bir bildiri olduğunu.

Kaç kişi imzaladı bu bildiriyi? Bu bildiriyi imzalayanlar, "Futbol temizlenene kadar televizyonlara çıkmayacağız, gazetelerde yazmayacağız" diyebilir mi? Hadi ortak olma o pisliğe, yer mi?

Pislikten nemalanıp, kokuşmuşluk kabak gibi ortadayken çaba sarf etmeyip, süslü kelimelerle, sözümona adalet çağrılarıyla, ana fikri "Tamam bunlar yaşandı ama artık olmasın, olursa küseriz" olan bir yazıyla, futbolun kurtulacağını düşünüyorsanız, ya aptallık derecesinde safsınız ya da insanları aptallık derecesinde saf sanıyorsunuz demektir.

Önce temizlenecek bu ülke futbolu ve sporu, her türden iğrençlikten; sonra böyle bildirilerle çağrı yapmaya hakkınız olacak. Üç kuruşa beş köfte zamanı geçeli çok oluyor.