9 Mart 2010

Beckham evine döndü


Yarın Manchester United ile AC Milan karşı karşıya geliyor. İngiltere'de Beckham manyaklığı sürüyor haliyle.

Havaalanında en büyük ilgi onaydı. İçimden bir his (bu içimdeki hislerden birinde yanıldım, biri tutmuştu) Beckham bir gol atacak. Kader belirleyici bir gol de olabilir.

Bando eşliğinde ana -avrat-sülale boyu küfür, ne de nezih!!!


Biraz önce tenten yorum yazınca aklıma geldi.

Bugün gazetelerde, dün maçı sunan iki eleman (bu kadar aptalca bir uygulama da olmaz ayrıca) Eskişehirspor taraftarını öve öve bitiremedi. Evet, bando şahane filan da, kimse 90 dakika boyunca ana-avrat-sülale saydıran taraftardan söz etmiyor ya da kafası yarılan Galatasaray taraftarından söz eden yok.

Eğer iyi seyircilik bando eşliğinde küfür etmekse, derhal bir bando kurmaya talibim. Öyle 10-15 kişi ile mis gibi bandoyu kurar, sülale boyu küfrederiz. Böylece övgülere mazhar olma şansına da erişiriz.

Şu geçen gün Diyarbakır-Bursaspor maçından sonra ortaya çıkan klavye dazlaklarına bir sormak lazım, şu fotoğrafta kafası yarılan Galatasaray taraftarı için ne düşünüyorlar. Veya yine dünkü Konyaspor-Karşıyaka maçında çıkan olaylar için neler düşünüyor?

Neyse konuyu saptırmayacağım. Tekrar soruyorum; bando eşliğinde küfür etmekle övgü alınabiliniyor mu? Alınıyorsa, yarın öbür gün başka statlarda yapılırsa kimse sesini çıkarmaz mı? Hatta bokunu çıkartayım sorayım, Diyarbakır'da davul-zurna-halay üçlemesiyle her gelene küfür edilse ama İstiklal Marşı ıslıklanmasa, herkez mutlu olur mu?

Şu açılan pankarttan söz etmeyeceğim bile. Eskişehirspor'un, Galatasaray'a karşı bir yarası var, iki yıl önceki şampiyonluk kutlamalarında da sarı-kırmızı formalı insanlar dövülmüştü, hatırlatırım...

8 Mart 2010

İstikrarsız futbol can sıkıyor

Sezon boyunca izlediğim en kötü Galatasaray'dı sanırım. Puan alması bile mucizeydi, zaten alamadı da.

Geçen haftaki şaaşalı Kasımpaşa maçı sonrasında ağızlara bir parmak çalınan bal, bu hafta Eskişehir'de zehir oldu adeta.

Şampiyonluk yarışında elbette böylesi kazalar olacaktır ancak bir takımın 7 gün arayla siyahla-beyaz gibi değişim göstermesi anlaşılır bir durum değil.

Maç daha başladığı andan itibaren, içimdeki ses "Beraberliğe razıyım" diye bas bas bağırıyordu. Sabri'nin sakarlıkları, Servet'in Neill'ın yanındaki uyumsuzluğu, Mehmet Topal'ın her zaman olduğu gibi ayağına dolaştırdığı toplar ve Arda'nın siniri maçın gidişatı hakkında gayet iyi fikir veriyordu.

Eskişehirspor'da Rıza Çalımbay, Ümit Karan ve Mehmet Yılmaz'la birlikte Galatasaray'ın kale sahası önünde yapacağı pas trafiğini aksatma planı yenilen ilk golde gayet iyi sonuç verdi. Her ne kadar Koray topu gayet net bir biçimde eliyle almış olsa da Mehmet Topal'ın ayak dışıyla verdiği pas, futbol akademilerinde ders niteliği oluşturacak cinsteydi.

Futbol oynamış herkesin bileceği üzere, defanstan top çıkartırken ayak dışıyla pas verilmez. Ancak Mehmet Topal, bu sene bunu bir alışkanlık haline getirdi. Hayır, sorun şu; Xavi, Lampard, Carrick gibi adamlar bile böylesi paslar denemezken, niye denenir bu, merak ederim. Mehmet Topal, Avrupa Şampiyonası ardından benim hatırladığım hiçbir maçta iyi bir performans sergileyemedi. Bu yaştaki adamlar ileriye gideceğine, Türkiye'de garip biçimde sürekli geriye doğru gidiyor.

İkinci gol, zaten bir baskın anında geldi. Kimse ne olduğunu anlayamadan Koray, örümcek ağı operasyonu düzenledi, eh Leo Franco da önde olunca, tertemiz oluverdi Galatasaray'ın kalesinin köşeleri.

Galatasaray'ın orta sahası neredeyse her pozisyonda bir nevi Kapalıçarşı gibiydi; gelenin gidenin haddi hesabı olmadı. Hedefi olan takımların orta alanları bu kadar rahat geçilmemeli ve geçilmez de. Birkaç maçtan bu yana bunu tekrarlıyorum ama yine söyleyeceğim; Galatasaray'ın ciddi bir orta alan zaafı var. Mehmet Topal ve Ayhan'ın yapamadıklarını yapmak için sürekli geriye gelen Elano'nun da ileriye verdiği katkı minimuma düşüyor, bu yüzden.

Eğri oturup, doğru konuşmak gerek. Bu istikrarsız futbol can sıkıyor. Galatasaray'a, yetenekli ayaklarla oynanabilecek bir sistemle futbol oynatmaya çalışan Rijkaard'ın hesaba katmadığı şey Servet'e, kötü bir Mehmet Topal'a, Ayhan'a sahip olmak.

Ne kadar iyi ve yetenekli ileri uç oyuncularınız olursa olsun, eğer orta alanın işlemiyorsa, defansında en basit pasları bile yapamıyorsan, karşı kaleye en yakın adamların da o derece etkisizleşiyor, bu akşam görüldüğü üzere.

Valla Bülent Yıldırım'dan söz etmeden olmaz. Daha maçın başında Koray'ın kendi ceza alanı içinde eliyle oynadığı topa devam diyen, Galatasaray'ın yediği ilk golde yine Koray'ın eliyle topu düzeltip golü atmasına, verdiği komik penaltıya, Jo'nun eliyle düzelttiği topa, yere kendi düşen Mehmet Yılmaz'ın pozisyonuna faul veren adamdan hakem filan olmaz.

Maç 2-0 olana dek, birçok pozisyonda Galatasaray aleyhine hatalı kararlar veren Bülent Yıldırım, 2-0 olduktan sonra "Biraz denge yapayım" diye düşünmüş olmalı. Ondan sonrasında kararlarını Galatasaray lehine vermeye başladı, tıpkı penaltı pozisyonunda olduğu gibi.

Bir maçta otuz tane hata yapıyorsan, o işi yapmayacaksın. Bu kadar basit bir durum bu. Her maçta can sıkan hakem hatalarını görmek (sadece Galatasaray maçları için değil; Fenerbahçe, Beşiktaş, Bursaspor ya da Manisaspor maçlarında da) insanı izlediği oyundan soğutuyor.

"Hakem de insan, hata yapar" görüşüne katılmıyorum. Daha önce de söyledim; gündelik hayatında yaptığın işte bu kadar hatayı üst üste yaparsan, kapı önüne koyarlar adamı. "Bu mantıkla hakem kalmaz" gibi bir düşünce belirebilir kafanızda ama öyle değil. Kimsenin ard arda bu kadar hata yapma lüksü olmamalı.

Dün Şekip (ayrıca Şekip diye de isim olmaz) atıp tutuyordu, bu akşam biraz rahatlamıştır hakem hatalarından ötürü, başarılarından (!) dolayı.

Ligin gizli lideri Bursaspor oluverdi birdenbire. Artık herkes Bursaspor'u takip etmek durumunda. Galatasaray'ın avantajı Bursa ile evinde oynayacak olması. Tabii iyi gününe denk gelirse avantaj, yoksa böylesi bir futbolla ligde yenebilecek takım yok, Ankaragücü dahil.

Bu arada Eskişehirspor'dan çekilen çile bitmek bilmiyor. Her iki maçta 4 puan kaybedildi. Eskiden Boluspor vardı böyle Galatasaray'ın ısrarla yenemediği. Gönlümden Şanver'li Altay geçiyor. Bu da gecenin latifesi olsun. Asmasın kimse yüzünü, daha çok maç var.

Dünya Kupası renkleri


Endonezyalı gençler, şimdiden hazırlık yapmış Dünya Kupası'na...

Helal olsun Ergün, helal olsun

Galatasaray'dan her ayrılan, 'vefa'dan başka söz bilmez. Her ayrılan, atabildiği kadar atar ve tutar. Ağzına geleni söyler ve tribünlere oynar.

Hakan Şükür, Hakan Ünsal ilk aklıma gelenler. Bir de Ergün Pembe gibi bir örnek var. Bakalım neler söylemiş:

"Ergün Penbe’yi Ergün Penbe yapan o camiadır. Futbolu bıraktık, şimdi teknik direktörüz. Teknik direktörlük yaşantımda da yine Galatasaray camiasına en iyi şekilde hizmet etmek isterim. Hedeflerimin arasında orada görev almak olacaktır. İnşallah bunu başarırız."

Hah, işte bak bu adam da Galatasaray'da forma giymiş, diğerleri de.

Peki aralarındaki fark ne? ADAM olmak.

Her iki Hakan da, halen Galatasaray etiketi sayesinde ekmek parası kazanıyor ama hâlâ laf söylüyor. Tabii, futbol oynamaları lazımdı. Senede minimum 1 milyon Euro kazanmaları gerekirdi. Şimdi kazandıkları aylık 40 bin Euro'lar filan kesmiyor.

Helal olsun Ergün sana. Umarım bu kulübe bir daha adım atarsın.

Bu arada Tugay'ın şu anki görevi, sezon başında Ergün'e önerilmiş ama 'daha erken' deyip, kibarca reddetmiş. Tırnaklarıyla kazıya kazıya. Helal olsun Ergün, helal olsun

Ortalarda adamız diye dolanıyorsunuz


Sahaya adam da daldı, Denizlispor kalecisi Özden'in kafasına çakmaklar da atıldı. E şimdi, nedir fark Diyarbakır'la arasında? Atılan bir taşla, 100 taş arasında ne fark var?

Atılan maddelerin sayısal fazlalığı mı? Yoksa İstiklal Marşı mı?

Şu bloglar arasında gezindikçe, midem bulanmaya başladı. Milliyetçilik gösterecekler ya, ülkelerini çok seviyorlar ya, İstiklal Marşları ve bayrakları için ölürler ya.

Ne farkı var, ne farkı?

Fark beyinlerinizde. Buram buram faşizm kokan, o 'mis' gibi dazlak beyinleriniz sadece içi boş üç-beş kelime söylemeye yarar. Başka da bir boka yaramazsınız.

Ulan, şu ülkede olan biten her şeye seyircisiniz, Diyarbakır'a gitseniz şu kelimelerin bir tanesini bile söyleyemezsiniz, Bursa'da insanlara yapıştırılan terörist yaftasını tıpkı şimdi olduğu gibi şoven edebiyatı ile görmezden gelirsiniz ama ortalarda adam diye dolanıyorsunuz.

Tüm emekçi kadınlara selam olsun


VE KADINLAR

Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,,
bizim kadınlarımız..

Nâzım HİKMET

7 Mart 2010

Leverkusen serisi ve Bundesliga'da şampiyonluk yarışı


24 maç yenilmezlik serisi, Bundesliga II'ye düşmeme derdindeki Nürnberg maçında sonlandı.

Sezon başında Schalke'nin şampiyon olacağını düşünüyordum, buraya kadar çok iyi geldiler ancak bundan sonraki maçları epey zor.

Schalke'nin bundan sonra önünde kalan maçlar sırasıyla; VfB Stuttgart, Hamburger SV (d), Bayer 04 Leverkusen (d), Bayern Münih, Hannover 96 (d), Borussia M'gladbach, Hertha BSC (d), Werder Bremen, FSV Mainz 05 (d).

Bayern Münih'in ise Freiburg, E. Frankfurt (d), Stuttgart, Schalke 04 (d), Bayer Leverkusen (d), Hannover 96, Borussia M'gladbach (d), Bochum ve Hertha (d).

Leverkusen'e gelince; Hamburger, Borussia Dortmund (d), Schalke 04, Eintracht Frankfurt (d), Bayern Münih, Stuttgart (d), Hannover, Hertha ve Borussia M'gladbach (d).

Aslına bakılırsa hemen hemen aynı takımlarla oynayacaklar. Bayern Münih ve Schalke 5'er deplasman, Leverkusen ise 4 deplasmana gidecek.

Gayet güzel bir şampiyonluk yarışı oluyor. Sezon başı öyle herkesin beklediği gibi Bayern Münih'in sürklase ettiği bir lig yok. Bu da tekrar gösteriyor ki, transfer her zaman şampiyonluğu getirmiyor.

Leverkusen'i de tebrik etmek gerekir. Bir daha kırılması zor bir rekora imza attılar. Jupp Heynckes değişik zamanlarda, çok farklı işler yaptı.

Sadece İstiklal Marşı'na mı takıldık?


Aslında Diyarbakırspor-Bursaspor maçına dair birkaç kelamım var. Şöyle bir etrafa bakındım, herkes Diyarbakırspor'u asmış.

Yapılanların doğru olduğunu düşünmüyorum. Ama ile başlayan cümleler de kurmayacağım. "Perşembe'nin gelişi, Çarşamba'dan belli olur" derler, cuma günü "Diyarbakır-Bursaspor maçı dostça geçer mi?" bu postta yazmıştım, neler olabileceğini. Atla deve değil, yaşanacakları görmek. Tabii amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu için kimsenin umurunda olmadı. Olay çıktıktan sonra yazmak, bolca malzeme toplamak daha kolay ve geçerli bir durum oluşturuyor insanlar için.

Diyarbakırspor'un hiçbir ligde oynamaması gerektiğini söyleyenler, İstiklal Marşı üstünden (Bu konu ile ilgili bir yazı yazmıştım. Neden bu ülkede her maç öncesi İstiklal Marşı bambaşka bir hadise) haklılığını vurgulama çabaları ve alt metni faşizan tavır kokan birçok yazı.

İyi oynatmayın Diyarbakırspor'u hiçbir ligde, hatta gidin Polonya'ya Nazi kamplarında krematoryumlar nasıl oluşturulmuş bir inceleyin, sonra gelip burada uygulayın. Sorunu çözmek yerine, toptan temizlemek daha basit bir yöntem nasılsa.

Berbat görüntülerdi, aslında maçın başında soyunma odasına gidip iş bitirilmeliydi. Mustafa Kamil Abitoğlu tüm iyi niyetini göstererek oynatmak istedi, olmadı.

Kim ne yaptıysa cezasını çekmelidir, buna sonuna kadar inanıyorum.

Ancaaaaaak, Bursa'da yaşanılan her şeyi unutup, vur abalıya yapacaksın. Onu ancak hayatında eline doğru düzgün kitap almamış, bütün gün cep telefonu ile sms atıp, kulağında mp3 çalarla dolaşan, hayata dair hiçbir söyleyecek sözü olmayan, bu ülkede olan yüzlerce çarpıklığa sesini çıkartmayan, tek sözü futbola dair olan, gerizekâlı tayfasına yedirirsin.

Öyle klavye başında oturup "İstiklal Marşımızı yuhaladılar" diyerek, söylenecek söz olmaz. Elindeki tek argüman buysa, beyinsizliğinin skalasını göstermiş olursun.

Daha önce de yazdım, tekrarlayayım. Bu ülkede İstanbul'un göbeğinde İnönü Stadı'nda adam öldürüldü, Olimpiyat Stadı'nda kurşun sıkıldı, İzmir'de taraftar öldürüldü, Trabzon'da sahaya yüzlerce koltuk atıldı, sahaya dalındı; Ali Sami Yen'de 90 dakika süresince sahaya atılmadık şey kalmadı, Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda hakemin kafası yarıldı, Bursa'da yüzlerce koltuk atıldı sahaya. Daha sayayım mı? Yeter mi?

Bu kadar olayı görmezden gelmek için aptal olmak lazım. Dünkü olayları sorun haline getiren İstiklal Marşı'nın ıslıklanması mıdır? (Bunun doğru olduğunu filan söylemiyorum, kimse çarpıtmaya kalkmasın.) Yoksa kafalardaki önyargı mıdır?

Kimse inandırıcı değil. Sen önce ülkende neler yaşanıyor ona bir kafanı çevirip bak. Hiçbir şeyi görmeyeceksin ama İstiklal Marşı'nın ıslıklanmasına takılacaksın. Böylesi marşlar, bağımsızlığını kazanmış ülkelerin hakkıdır. Çok değil, üç-beş gün gazete oku (spor sayfası dışında), haber bültenlerini izle. Ülkenin nereye gittiğine bir bak, o zaman bağımsız olup olmadığını anlarsın.

İliklerine kadar yabancı sermayaye bağımlısın, artık satacak fabrikan kalmamış, otoyollarını ve köprülerini satmayı planlıyorsun, toprakların aleni olarak yabancılara satılıyor, ülkede her şeyi, herkesi kamplara bölmüşler, kız arkadaşınla, annenle bile yaptığın konuşma dinleniyor, her önüne gelen imzasız mektuplarla içeri atılıyor ama senin takıldığın şey bu. Aferin size o zaman.

6 Mart 2010

Ribery ve Mondragon -iki eski dost-


Fotoğraf bugün yapılan Köln-Bayern Münih maçından. İki eski dost yine karşılaştı...