20 Haziran 2010

Memleketimi seviyorum

MEMLEKETİMİ SEVİYORUM

Memleketimi seviyorum:
Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım.
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.

Memleketim:
Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
benim o kendi kendinden bile gizleyerek
sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim.
Memleketim ne kadar geniş:
dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana.
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve güneye
pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye
utanıyorum.

Memleketim:
develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler,
kavak
söğüt
ve kırmızı toprak.

Memleketim.
Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven
alabalık
ve onun yarım kiloluğu
pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla
Bolu'nun Abant gölünde yüzer.

Memleketim:
Ankara ovasında keçiler:
kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması.
Yağlı, ağır fındığı Giresun'un.
Al yanaklı mis gibi kokan Amasya elması,
zeytin
incir
kavun
ve renk renk
salkım salkım üzümler
ve sonra karasaban
ve sonra kara sığır
ve sonra: ileri, güzel, iyi
her şeyi
hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır
çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
yarı aç, yarı tok
yarı esir...

Nâzım Hikmet Ran

19 Haziran 2010

9. günden aklımda kalanlar

Önce Anelka hadisesine kısa bir yorumu yapalım. Anelka, tüm dünyadaki futbolseverlerin dili, ağzı, aklı, beyni olmuş, basmış Raymond Domonech'e küfrü. Ağzına sağlık Anelka'nın. Aklın yolu bir. Yerinde olsam aynı şeyi söylerdim. Zaten buraya gelmeleri bile futbola büyük bir ihanetti.

Günün ilk karşılaşmasında Hollanda-Japonya maçını izledik. Her turnuvaya görkemli bir başlangıç yapıp, en fazla çeyrek final kapısından dönen Hollanda, sağlam adımlarla ilerliyor. Dünya Kupaları ve Avrupa şampiyonalarında, fantastik futbol oynayan takımlara karşı çok daha sert tedbirler alınır, o yüzden de İtalya gibi şampiyonlar çıkar, sessiz sedasız.

Hollanda bu defa, bu hataya düşmüyor. Bilinçli olup olmadığını bilmiyorum ama ben ikinci turdan sonra çok daha iyi futbol bekliyorum, üstelik Robben gibi bir güç de katılacak takıma.

İkinci maçta işi bitirerek, son maçta bazı oyuncularını dinlendirme şansı buldular. İki maç itibariyle takımın en zayıf halkası Van der Vaart olarak göründü. Kamerun maçında o bölgede Elia'yı görmeyi bekliyorum.

Savunma ve orta sahada çok fazla riske girmiyorlar ancak bugünkü Japonya maçında parlak sinyaller vermediler. Karşılaşma 1-0 olduktan sonra Japonya, adeta hapsetti yarı sahalarına. Topla oynama yüzdeleri özellikle ilk yarıda, rakibin gücüyle de orantılı olarak yüzde 79'a kadar dayandı.

Takımın en etkili olması beklenen oyuncularından Van Persie, iki maçtır ciddi anlamda kötü. Tek alternatifi Huntelaar. Van Persie-Huntelaar-Kuyt üçlüsü daha efektif oynayabilir diye düşünüyorum ama tabii bu sadece bir varsayım.

Kamerun'u yenerek, gruptan çıkmak için önemli bir avantaj yakalayan Japonya, her ne kadar maç sonu istatistiğinde % 69-31 gibi topla oynama rakamlarında ezilmiş olsa da futbol olarak bunu hissettirmedi bize. Orta alanı çabuk geçip, Hollanda ceza sahasına yaklaştıkları anda şut denediler.

Açıkçası forvette oynayan Okubo ve defanstaki Tulio çok iyi oyuncular. Okubo, skorda geriye düştükleri andan, 77. dakikada oyundan çıkana kadar kaleyi düşündü ama olmadı.

Hollanda artık rahat, bundan sonra diğerleri düşünecek ne yapacağını. Yine de, turnuva öncesinde söylediğim gibi Hollanda en ciddi favorim durumunda.

NE SÖYLESEM BOŞ, NE YAZSAM ANLAMSIZ

Sezon bittiğinden bu yana, Kewell'ın Dünya Kupası'nda oynamasını bekledim. Kewell, 6 aydır Dünya Kupası'nda oynamayı bekledi, Galatasaraylılar Kewell'ın oynamasını bekledi, Avustralyalılar 10'nun oynamasını bekledi. Ancak sadece 25 dakika izleyebildik.

Kırmızı kartı gördüğü an aklıma gelen şey; takımın en ucunda oynayan bir adamın, o çizgide ne aradığıydı. Garip bir sezgi yeteneği olsa gerek, aslında olması gereken yerdeydi. Sadece o pozisyon bile Kewell'ın zekâsını, gözler önüne seriyor.

Kişisel olarak kırmızı kartın doğru karar olduğunu düşünüyorum, kolunu uzatıyor pozisyonda. Ama keşke bıraksaydı o topu da içeri girseydi, biz de onu önce 65 dakika sonra 90 dakika daha izleme şansına sahip olsaydık.

Yukarıda dedim ya; "Bir şeyi çok istemeyeceksin, onu anladım...." diye. Evet gerçekten de öyle.

Maça dönersek, Avustralya kimsenin beklemediği bir başlangıç yaptı. Kingston'ın hatasıyla maçın başında avantajı lehine çevirdi, kısa sürdü. Avustralya'da Bresciano bütün bir maç boyunca top ezdi, takımı hücuma çıkarken yavaşlattı.

1 kişi eksik olmasına karşın, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için savunmayı düşünmeden gol aradılar. Bu, onların çok sayıda pozisyon vermesine de neden oldu fakat Neill denen adam acayip bir performans sergiledi. Neredeyse takımdaki bütün gedikleri kapatan adamdı. Takımının hücuma çıkmasına da, fazlasıyla yardımcı oldu. Sözün özü, bugünkü performansı parmak ısırtır nitelikteydi.

Gana, bu turnuvada izlediğim fizik gücü en yüksek takım. Pantsil'den Gyan'a kadar tüm oyuncularının rakipleri karşısında ezici üstünlükleri var. Gel gör ki, orta sahasında 'yönetmen' bir adamın olmaması, oyunlarının daha zenginleşmesine engel oluyor.

Fizik gücü futbolda en önemli olgulardan biri ama ne yazık ki tek başına yeterli olmuyor. Bu noktada ciddi bir eksiklikleri var. Bu eksiklik, onların daha ileriye gitmesine engel nitelikte.

Forvette oynayan Gyan tek başına kalıyor, bazen de tek başına oynuyor. Turnuva öncesi pek çoklarının yıldız adayı Ayew kanattan yeterli desteği veremiyor. Bu da hücum açısından zenginlik yaratmalarına engel oluyor.

Yine de, kupadaki tüm Afrika takımları içindeki en iyi takım Gana. Almanya ile çok önemli bir maça çıkacaklar, Almanya, Gana'nın söz ettiğimiz fizik üstünlüğüne cevap verebilecek ender takımlardan biri. O yüzden ikinci tur şansları, Sırbistan-Avustralya maçına bağlı olacak.

KAMERUN, KAMERUN, KAMERUN

Turnuvaya en erken veda eden takımlardan biri Kamerun oldu. İlk Japonya maçındaki kadro yanlışlığı ve biraz da rakibi küçümseninin bedelini, kendi kıtalarındaki Dünya Kupası'ndan koparak ödediler.

Danimarka, Hollanda maçından farklı olarak Jesper Grønkjær, Rommedahl ve Jon Dahl Tomasson üçlüsü ile sahaya çıkarak, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını rakibine çok açık bir biçimde gösterdi.

Her ne kadar, bizim faşist, ırkçı, siyah düşmanı yorumcumuz "Bu üçlü ile olursa işi zor" türünden saçma sapan bir yorumda bulunmuş olsa da, böylesi turnuvalarda 'tecrübe' önemli etkenlerden biridir.

Kamerun, 10. dakikada Eto'o'nun golüyle öne geçip, birkaç pozisyon daha bulunca, herkes maçın rahat geçeceğini düşündü fakat yanıldı. Yanılgının temel sebebi, rakibin bir İskandinav olduğunun unutulması oldu. 1992'de plajdan toplanan adamların şampiyon olduğu düşünülürse, ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.

Kamerun'un, şu iki maçta en büyük zaafı kanatları olumlu ve yeterli kullanamaması oldu üstelik hem defansif hem de ofansif açıdan. Haliyle, bu durum onların sadece göbekten gitmelerine neden oldu.

Danimarka bu galibiyetle, büyük ihtimalle gruptan çıkma yolunu açtı. Son maçta Japonya karşısında eğer bu anlayıştan uzaklaşmazsa rakibine karşı büyük üstünlük sağlar.

Rommedahl, gençlik dönemlerini hatırlatan bir performans sergiledi. Vuruş tekniği açısından bence turnuvanın en güzel golüydü. Agger ve Poulsen ise alınan galibiyetin kilit adamlarıydı.

Doğrusu zoraki bir biçimde maçı yazdım, bunu söylemem lazım. Çünkü Kamerun'un veda etmesi, beni fazlasıyla üzdü. Bu kadronun, daha iyi futbol ve daha iyi sonuçlar alması lazımdı. Artık elde Fildişi Sahili ile Gana kaldı. Her ikisinin de işi zor. Umarım en az biri ikinci tur görür. Yoksa kıtanın sahipleri olmadan ikinci tur, hüzünlü olur. En azından benim için.

Son olarak yine TRT spikerlerine değinmek lazım. Telaffuzları berbat, verdikleri bilgilerde yığınla hata var, üstelik de yanlarında hâlâ "Düşünemiyorlar" diyen, rengi beyaz, ruhu siyah bir adam var. Berbat spikerlerle daha 21 günü nasıl geçireceğiz, hiç bilemiyorum...

Before & after



Bir şeyi çok istemeyeceksin, onu anladım....

Sen tazminatını bırakır mısın acaba?


Bugünkü Vatan Gazetesi'nde Feridun Niğdelioğlu imzalı bir haber var. Haberin ayrıntısına girmeyeceğim, okuyan okumuştur. Fakat haberdeki bir cümle fazlaca dikkatimi çekti.

"Çalışmadığı 2 yılın parasını alabilmek için küçüldükçe küçülen Daum, bugün ’sırat köprüsü’nden geçecek. 2000-01’de Leverkusen’i çalıştırırken kokain kullandığı ortaya çıkan ve Almanya’nın başına geçme şansını kaybeden Daum, aynı testi yine verecek!"

Şimdi Feridun Niğdelioğlu denen adama sorarlar, Daum bu mukaveleyi Fenerbahçe yönetimine silah soruyla mı yaptırdı? Daha Aragones konusunda tongaya basıp eşek yüküyle tazminat ödemişken, benzer bir tazminat maddesini mukaveleye koydurmak nasıl bir aptallıktır?

Bu arkadaşa aslında sorulacak bir tek şey var. Yarın öbür gün Vatan Gazetesi'nden tonla adam çıkartılacak. Acaba kendisi de işten çıkartılacak insanlar arasında olursa, tazminatını almadan "Yok abi, ben tazminatımı istemiyorum" der mi?

Küçüldükçe küçülmek ne demektir yahu? Nasıl bir ifadedir? Daum'u zerre kadar sevmediğimi sürekli takip edenler bilir. Ancak şu konuda sonuna kadar haklıdır.

Fenerbahçe yönetimi, tazminat maddesi koydurmasaydı o zaman. Hem bile bile lades olacaksın, hem 'Nasıl olur da para vermeden gönderebilirim' diye takla atacaksın.

Kusura bakmasınlar da, yok öyle yağma. Kulüpler akıllı olacak ve o tazminatların altına girmeyecek. Ya da aldığı adamı bir senede sepetlemeye çalışmayacak.

Feridun Niğdelioğlu'nun şu ifadesi, kendisinin kalın bağırsak işlevi gördüğü izlenimi uyandırdı bende.

Tekrar ediyorum, acaba kendisi işten çıkartılırsa tazminatını bırakır mı? Yoksa küçüldükçe küçülür mü?

8. günden aklımda kalanlar


Günün ilk maçı, kupaya en göz dolduran başlangıcı yapan takım Almanya ile Sırbistan arasındaydı.

Bir önceki posttan göreceğiniz üzere İspanyol hakem Alberto Undiano, maçın tüm dengesini değiştirdi. Karşılaşmanın özellikle ilk yarısında neredeyse tüm ikili mücadelelerde elini cebine attı. Klose'ye gösterdiği ilk sarı kart, facia niteliğinde sayılabilirdi. İkinci yarıdaki yönetimiyle, ilk yarıda verdiği kararlar için günah çıkartır gibiydi. Çünkü benzer pozisyonlardda verdiği sarı kartları ikinci yarı çıkartmadı.

Almanya'nın en büyük avantajı gençliği. 10 kişi kaldıktan ve 1-0 geriye düştükten sonra özellikle 45 ila 65. dakikalar arasında Sırbistan karşısında tek kale oynadı denilebilir. Elbette alınan risklerle orantılı olarak, kalesinde pozisyonlar verdi fakat maçı çevirmek için elinden geleni yaptı, üstelik 10 kişi olmalarına rağmen.

Avustralya maçının yıldızı Mesut Özil, ne yazık ki takımın 10 kişi kalmasının kurbanı oldu. Klose'nin kırmızı kartı sonrası sahanın en önüne atılan Özil, silik ve pasif bir görüntü çizdi.

Löw, ikinci yarıda Cacau ve Gomez'le ne yapılması gerekiyorsa onu yaptı. Bu noktada, teknik direktörlerin sistem takıntısına değinmek gerekir. İşte bazen, işler bu noktaya geldiğinde olmadık bir şey yapmanız gerekebilir. Bu sisteme ihanet midir, tartışılabilir. Ama kişisel olarak, böylesi durumlarda, risk alınması gerektiğini düşünmüşümdür hep.

Çok çabalayıp, sonuç alamayan oyuncular için hep üzülmüşümdür, hep.Podolski o kadar çok kaçırdı ki, en sonunda penaltıyı da kaçırdı. Ciddi anlamda şanssız bir günündeydi.

Lahm, her büyük turnuvada gözümde büyüyor. Milli Takım forması altındaki performanslarının sürekliliği hayranlık uyandırıyor. 90 dakika boyunca sahanın her noktasında, her köşesinde savaştı.

Sonuç itibariyle, Almanya iyi bir takım. Bu genç adamlardan oluşan takım, bu turnuvada olmasa bile ileride büyük işler yapacak kaliteye sahipler. Löw kalır mı bilinmez fakat iyi bir miras bırakacağı kesin.

Sırbistan cephesine gelince, kırmızı kart işlerini kolaylaştırdı. Zaten kırmızının hemen ardından skor avantajını yakaladılar. Almanya'nın pili bitene kadar sahalarına mahkûm olmaları bilinçli bir taktik mi yoksa zorunluluk muydu bilmiyorum. Sadece zorunluluk olduğunu ümit etmek istiyorum.

Direkten dönen iki topları ve galibiyetlerine karşın Gana maçından sonra bu maçta da beğenmedim. Bir futbolsever olarak beni heyecanlandırmıyorlar.

Krasic'e değinmezsek olmaz. İlk maçtaki performansından sonra tüm gazeteler "Fenerbahçe direkten dönmüş" yorumunda bulunmuştu. Merak ediyorum, bugün neler yazılacak. Çünkü takımın en iyilerinden biriydi.

ABD'NİN BAL GİBİ GOLÜ

Günün ikinci maçı özellikle ikinci yarı itibariyle turnuvada izlediğim zevkli maçtı benim açımdan. 2-0 geriye düşen ABD'nin inatçı futbolu, Matjaz Kek'in skoru koruma fikriyle birleşince mağlubiyetlerini Malili hakem Koman Coulibaly engelledi.


ABD'ye takım olarak bakıldığında, fiziki üstünlükleri dışında hiçbir pozitif yönlerini göremiyorsunuz. Fakat bir şey var ki, geride de olsalar yenilgiye tahammülleri yok. Futbolda benim için en önemli olgu da budur. Yani 'hırs'. İkinci yarı, Slovenya defansının büyük hatasından golü bulduktan sonra, galibiyet alacaklarını düşündüm.

ABD'nin her takıma gösterdiği en önemli şey; çok klas futbolcularınız olmayabilir, harika bir çocuğunuz da olmayabilir, çok teknik bir futbolcunuz da olmayabilir fakat takım olabilirsiniz. Takım olmayı başarmış bir ekip. Bunu İngiltere maçında da gösterdiler. Turnuvada oynadığı her iki maçta da geriye düştüler ama bir biçimde beraberliği yakaladılar. Şans deyin, başarı deyin, ne isterseniz deyin. Ben tamamen hırsa bağlıyorum.

Slovenya, harika bir başlangıç yapıp, berbat bir sonla biten film gibiydi. 2-0 öne geçip, üstelik öyle çok da yetenekli bir takım karşınızda yokken, skoru 2-2'ye getiriyorsanız, ciddi bir sorun var demektir. Son maçta İngiltere karşısında, hem kendileri hem de rakipleri açısından ne yapacaklarını ve alacakları skoru büyük bir zevkle bekliyorum.

Her zamanki gibi Ömer Üründül, bizleri kendine hayran bıraktı. O kadar işimin arasında hiç yüksünmeden incilerini yazdım. Buyrun, okuyunuz...

ÖMER ÜRÜNDÜL'DEN İNCİLER

  • Futbolda önemli olan şey ikisini iyi yapmak (Savunma ve hücumdan söz ediyor)
  • Slovenya'nın akıllı bir oyun oynaması gerekiyor
  • Hiddink'in Rusyası'nı elemiş bir takımdan insan daha fazla şey bekliyor. Di mi?
  • ABD'ye ters gelen bir başlangıç yaptılar. Toplar, orta saha çeşitlemeleri, bozdular
  • Amerika kolay kolay bırakmaz.
  • Danavan da çok güzel kesti
  • Bir defa her duran top tehlikeli olur ABD lehine
  • Spiker: ABD tempoyu artırdı ÖÜ: Tabii artırdı
  • Vrecko için yorumu: İyi bir kanat oyuncusudur, iyi bir oyuncudur. Köln'de oynuyor
  • Slovenya'nın alan savunması da iyi yani
  • Ama Cezayir maçında çok kötü günlerindeydiler. Demek ki şey günleriydi
  • Fakat maçlara çok ilgi var. Ben bu kadar tahmin etmiyordum
  • Bradley'in geçen seneki formu yok ama. Geçen sene 2-3 kişilik pres yapıyordu
  • Bütün duran toplar da güzel oluyor. Bak ne kadar güzel enstantaneler var
  • Baksana oh oh!
  • Bakalım artık son 10 dakikaya giriyoruz. Amerika'nın artık son 10 dakikası.
  • Zaten bir şey yapılacaksa o Altidore yapacaktı
  • Bu moralle ister misin 3'ü bulsunlar. Valla futbol böyle


İNGİLTERE'DEN DAHA FAZLASINI HİÇ BEKLEMEDİM

İngiltere değil Capello isterse Mourinho-Ferguson ve Lippi'nin üçlü karışımını yapsın fark etmiyor. Adamların futbol gelenekleri bu, bildikleri tek şey kanattan orta yapmak. Kimse bunu değiştirmeye engel olamıyor. O yüzdendir ki, halen Crouch ve Heskey gibi iki basiretsizle oynuyorlar.

Aslında Premier League efsanesinin sadece yabancı futbolculara dayalı olduğunu görüyoruz. Kötülüük anlamında söylemiyorum bunu. Benim de en zevkle izlediğim liglerden biri ama İngiliz futbolcu yok işte. En iyileri Gerrard, Lampard. İki maçtır izliyoruz. Hangimizi şaşırtan bir şey yapabildiler? Haa, ben zaten şaşırmazdım çünkü beklentilerimde beni şaşırtmak yok bu oyuncuların.

İngiltere Milli Takımı'nda Terry'den tutun da, Rooney'e kadar bir uyumsuzluk var. Hiçbiri, kulüp takımlarındaki adamlar değil sanki. Bir tek Ashley Cole, Chelsea'deki performansına yakın çizgide, bir de David James.

Ben milli takımları izliyorum. Ne demek milli takım? O ülkedeki en yetenekli adamlardan oluşturulmuş bir takım. Heskey midir en yetenekli forvet ya da Crouch mudur? İlk maçtan sonra "Defoe'nun oynamasını bekliyorum" demiştim. Yok işte, ezbere alınmış bir futbol anlayışı. Franz Beckenbauer'in, Capello eleştirisine katılmıyor olsam da oynanan futbol açısından sonuna kadar hak veriyorum.

Bir takım 90 dakika boyunca, izleyeni şaşırtacak, heyecanlandıracak hiçbir şey neden yapamaz, anlamış değilim.

Slovenya maçı çok farklı bir karşılaşma olacak. Yenilmelerini bekliyorum diyemem ama ne sonuç çıkarsa şaşırmayacağım.

Cezayir'den buraya kadarmış gibi bir his var içimde. ABD'ye yenileceklerini düşünüyorum. İyi bir golcüleri yok ne yazık ki. Ceza sahası önüne kadar gelip, orada kısır paslaşmalar ve zorlamalardan öteye geçemiyorlar.

18 Haziran 2010

Sokarım böyle hakeme


Almanya'yı sevmediğimi söylemiştim, yani yenilip yenilmemesi beni çok da ilgilendirmiyor ama Alberto Undiano denen hakemin ağzının ortasına sıçayım. Böyle maç yönetilmez, böyle hakemlik olmaz.

Ota boka sarı kart verdi. Maçta mücadele yaşanmasının yegane engelidir. Minimum 2 kırmızı daha bekliyorum maçtan. Akşam daha uzun uzun konuşuruz...

Mesut'un ayakkabısındaki 'çip'


Mesut Özil, şüphesiz ilk turda en heyecan verici futbolculardan biri olarak dikkat çekti.

Die Welt ve Berliner Morgenpost bugün Mesut'a geniş yer ayırmış. Benim dikkatimi çeken şeyse, ayakkabısındaki bir ayrıntı oldu.

Mesut Özil, kendisine gelen tebrik ve başarı mesajlarını bir çipe kaydettirmiş ve bu çipi futbol ayakkabısının içine entegre etmiş. Hatta bugün çıkacağı maçta da, bu çip ayakkabısının içinde olacakmış.

Mesut, Zidane'ların, Platini'lerin, Hagi'lerin temsilcisi gibi futbol oynuyor. Ve günümüz futbolsuzluğunda çölde serap gibi bir durum bu.

17 Haziran 2010

7. günden aklımda kalanlar


Evet, grup maçlarında ikinci karşılaşmaların başlamasıyla belki futbol kalitesi olarak değil ama seyir zevki açısından güzel maçlar izlemeye başladık.

Günün ilk maçında Güney Kore ve Arjantin arasındaydı. Arjantin için ilk maçtan sonra şunu demiştim: "Her takıma 5 atabilecek güçteler ama her takımdan da 5 yiyebilirler"

Güney Kore maçı bu cümleyi doğrular nitelikteydi. Messi-Tevez-Higuain üçlüsünün henüz hepsi çalışır vaziyette değil. En azından hepsi aynı zamanda benzer oyunlar sergileyemiyorlar. Bu isimlerin üçü birden oynadığı zaman, teknik direktör olsam orta sahanın gerisine kaleciden başka oyuncu bile koymam.

İlk maçta herkesin -ben de dahil- ortak yorumu, "Higuain yerine Diego Milito oynamalı" şeklindeydi. Higuain bu yorumların hepsini okumuş, yutmuş, ezberlemiş gibi üçlemesini yaparak, gereken cevabı verdi.

Hemen bu noktada bir şey söyleyeyim. Israrlı bir biçimde takır takır gol atsa da, tarif edemediğim biçimde yeterliymiş imajı vermiyor. Real Madrid'de ya da Arjantin Milli Takımı fark etmiyor. Hâlâ o yetersizliğin ne olduğunu bilmiyorum ama sanki Milito oynasa daha iyi olacakmış gibi geliyor. Hakkını vermek gerekir, saç-baş yoldursa da, her zaman olması gereken yerde duruyor.

Messi'nin futbolunu filan konuşmak, övmek, güzel kelimeler söylemek anlamsız geliyor. Tek başına bir takım gibi. Her an her şeyi yapabilir gücü var. İki maçtır gol atamıyor fakat bütün gollere bir biçimde parmak basıyor.

Arjantin'in yediği gol, rakip takımlar için referans oluşturabilecek nitelikte. Orta sahalarının ve defanslarının kalitesi, ileri üçlünün kalitesine yaklaşmıyor. Acayip bir takım gerçekten. Tekrar ediyorum, Arjantin bu turnuvada 31 takımın hepsine 5 gol atabilir ama minimum 10 takımda da aynı sayıda golü yiyebilir. Şurası muhakkak, izlemesi acayip zevkli ve insana heyecan veriyor.

Güney Kore, Nijerya ile hayati bir maça çıkacak. Doğrusu, kolu kanadı kırılmış Nijerya karşısında epeyce şansı olduğunu düşünüyorum. Açıkçası, bu grupta ikinci tura çıkmayı Yunanistan'dan daha fazla hak ettiler.

HAKEM Mİ DESEM, KAİTA MI BİLEMEDİM

Hiç kıvırtmadan söyleyeyim, Nijerya'nın Yunanistan'ı dağıtması beklentisiydeydim. İlk turda izlediğim en kötü iki takımdan biri Yunanistan'dı ancak imdada Kaita ve hakem ikilisi birlikte girdi.

Pozisyonun hem kırmızı kartlık olduğu fikrindeyim hem de olmadığı. Nasıl oluyor derseniz; hiçbir biçimde temas olmayan Kaita'nın hareketi sarı kartlık bir pozisyondu.



Öte taraftan futbol sahasında gayet aptalca bir biçimde yumruk ve tekme atar gibi bir hareket yapmanın ne işi var. Bu hareketlerin kurallarda kesin kırmızı kartlık olması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden de, bu iki fikir arasında gidip geldim, maç sonuna kadar.

Rehhagel, kırmızı kart sonrası Samaras'ı alarak, maçı çevirmek için gerekeni yaptı. Maç 33. dakikadan sonra, bir Nijerya destekçisi olarak çekilmez bir hal aldı benim için.

Nijerya maçı çevirmek için 59. dakikada Obasi'nin pozisyonuyla şans yakaladı fakat, Obasi golü boş kaleye yuvarlayamayınca mağlup olmayı hak etti.

Yunanistan'ın son maçı Arjantin karşısında. 90 dakika boyunca nasıl dayanırlar bilmiyorum. Eğer gruptan çıkarlarsa, çok yazık olur. Çünkü safdışı ettikleri takım, sahada kendilerini ezen Güney Kore olacak.

DOMENECH DEFOL!

Fransız spor gazetecisi olsam, Meksika maçından sonra kesinlikle bu başlığı atardım. Futbol izleyiciliğim süresince, berbat teknik direktörler gördüm fakat Domenech hepsini ezici bir üstünlükle geçer. Bak şimdi bir cümle yazacağım bold'lu o derece. "Sigfried Held bile Domenech'ten iyi teknik direktördür". Bundan daha ağır bir hakaret olacağını tahmin etmiyorum.

Fransa'ya bakıyorum. Evra ve Sagna gayet iyi kanat bekleri. Süratli, ofansa sık sık giden, iyi orta yapan iki kanat beki. Bir teknik direktör daha ne ister?



Stoperler Gallas ve Abidal. Taş gibi sağlam, topu oyuna sokabilme yeteneğine sahip, hava toplarında üstün. Bir teknik direktör daha ne ister?

Orta sahada; Jérémy Toulalan, Diaby, Florent Malouda. Diaby ve Toulalan çift yönlü oynayabilen, üstelik defansif özelikleri de üst düzey. Malouda ise forvete sık sık destek veren her iki kanadı da çok iyi kullanabilen bir oyuncu. Bir teknik direktör daha ne ister?

Kanat oyuncuları Ribery ve Govou'ya gelince. Ribery'yi anlatmak gereksiz. Her ne kadar mili takım düzeyinde sürekli üst düzey olmasa da, iyi şut çeken, duran topları gayet olumlu kullanan, defansın arasına derin koşular yapan bir adam. Govou, kendi tercihi, hiçbir zaman beğendiğimi söyleyemeyeceğim.

Gel forvete, Anelka. Kim kalitesini tartışabilir ki? Bir teknik direktör daha ne ister?

Önce "Bir teknik direktör daha ne ister?" sorusunu yanıtlayayım. O teknik direktör Domenech'se ancak belasını ister.

Be adam! Bir teknik direktörün isteyebileceği bütün özelliklere sahip bir takım var elinde ama sen "Nasıl olur da bu adamlara futbol oynatamam?" dersi verir gibi; berbat, çekilmez, iğrenç bir futbol oynatıyorsun.

Ama çok kızmamak lazım. Fransa'nın bu iğrenç performansı sadece 2010'a özel değil. 6 yıldan bu yana aynı berbat futbol oynanıyor. Fransa Futbol Federasyonu, nasıl bir istikrar anlayışına sahipse, Domenech gibi bir adamla, bu kadar yıl yola devam etti.

1-0 geriye düşmüş, Govou-Valbuena değişikliği yapıyor. Takım sanki yüzlerce pozisyona girmiş de, Anelka değerlendirememiş gibi Gignac'la değiştiriyor. Cidden, Fransa Milli Takım oyuncusu olsam devre arasında "Sen kulübeye gideceksen ben stadı terk ederim" derdim. Zaten Fransız futbolcuların suratlarına baktığında, ne kadar mutsuz ve bedbaht (Adeta Türk filmi repliği gibi oldu) olduklarını anlayabiliyorsun.

Gel de şimdi İrlanda'nın olmayışına yanma.

Meksika, ilk Güney Afrika maçında da, bu maçta da, futbol oynamaya çalışan ülkelerden biri. Takım halinde ciddi anlamda savaş veriyorlar futbol oynamak için. Carlos Salcido, bu turnuvada gördüğüm en iyi sol kanat oyuncularından biri. Sahada 90 dakika boyunca aktif bir biçimde görünüyor.

Dos Santos'a bir paraf açalım. Ben Galatasaray'a gelişine çok sevinenlerden biri değildim fakat bu performansını gördükten sonra hele de sol kanat için arayış içindeyse Galatasaray, alınması şarttır. Haa, bu raddeden sonra becerilebilinir mi? O konuda ümitvar değilim.

Eğer Fransa bu gruptan çıkarsa, bu turnuvayı bir daha izlemem. Kim oynamış, kim ne yapmış zerre umurumda olursa adam değilim. Son Meksika-Uruguay maçında, 90 dakika boyunca Galatasaray-Sturm Graz maçının o meşhur son 5 dakikasının yaşanmasını istiyorum.

Hileyle, hurdayla geldikleri turnuvadan, kıçlarını yırta yırta, ağlaya zırlaya gitsinler o zaman akılları başlarına gelir. Hoş, bu futbolla değil Güney Afrika Honduras'ı bile yenebilirler mi emin değilim.

Son not: Suudi hakem, Bünyamin Gezer'in Arap versiyonu gibiydi. Suratta gram insanlık yok. Bu kadar suratsız olmasın hakemler, arada gülümseyebilsinler. (Nâzım Hikmet beni andı)

Bu gerçekten son not: Maçı izlerken aklımdaydı ama yazıya daldım unuttum. TRT spikerlerine Aimé Jacquet ve Arsene Wenger arasındaki farkları anlatmak gerekir. Tamam kabul, heyecanla bazı şeyler kaçabilir ama monitörden gördüğün Arsene Wenger'e, Aimé Jacquet deyip/ sonra merkezden uyarı gelince düzeltmek olmuyor.

Maç içinde istatistik veriyorsun, "Bu Dünya Kupası'nda geriye düşen hiçbir takım maç çeviremedi" diye ama daha 3 saat önce oynanan maçta Yunanistan geriden gelip maç çeviriyor.

Ömer Üründül bir yandan, TRT spikerleri öte taraftan, bütün maç zevkinin içine ediyorlar. Eziyetten öte bir durum halini aldı izlemek. Hele harika anlatımıyla Tansu Polatkan yok mu? O doruk noktası...

Hocasının izinden gidiyor




Aslında fotoğrafları diğer bloğa koyuyorum ama bu fotoğrafı görünce buradan paylaşmak istedim, daha çok kişinin görebilmesi için...

Gücünün sınırı Ayhan Tumani'ye kadar


İki kelime etmesem olmazdı. Fenerbahçe yönetimi, mecburen Daum'la devam etme kararı aldı.

Aziz Yıldırım'ın acziyetinin göstergesidir bu karar. 10 milyon Euro'yu bulan tazminatı ödeyemedi ve mecburen Daum'la devam ettiler.

Daum'un, yönetimle yaptığı görüşme sonrası tek başına çıkıp basına açıklama yapması, yanında bir tek yöneticinin olmaması, aslında istenmediğini açıkça gösteriyor.

Fenerbahçe yönetiminin ve kooooooooskoca başkanının gücü Ayhan Tumani'ye yetiyor demek ki. Şampiyonlar Ligi'nden elenirse bu takım, çok şeyler yaşanır bu sene. Hele de, iyi bir başlangıç yapılmazsa lige, sirk izleriz.

Ayrıca Daum'a helal olsun. Haftalardır arkasından sallandı, ağzına gelen söylendi ama eşek gibi çalıştırtmaya razı etti kendini.

Aziz Yıldırım'ın büyüklüğü ancak Diyarbakır karpuzu büyüklüğü kadarmış onu anlamış bulunuyoruz. Gücü Ayhan Tumani'ye yetiyormuş..