21 Temmuz 2010

Rica ediyorum dostluk kelimesini kirletmeyin artık


Maç beni yordu o yüzden madde madde gideyim, hem benim için, hem sizin için daha rahat olsun.

1. Bu iki takım 'Dostluk' adını anmasın. Bu ülkedeki yalakalar, yavşaklar dün Alex'i söylediği sözler için neredeyse çarmıha gereceklerdi. Gayet yerinde ve doğru sözlerdi oysa.

Dostluk gibi bir kelime kirletilmesin. Çünkü ülke dahilindeki kelebekler bile Galatasaray ve Fenerbahçe arasında böyle bir kavramın olmadığını biliyor.

Daha başkanları bile yan yana maç seyredemeyen iki kulübün bu kelimeyi kullanması acilen yasaklansın.

2. Galatasaray acilen Baros'u yedeklemek zorunda. Mehmet Batdal iyi hoş çocuk ama Baros'u yedekleyebilecek kapasitede olmadığını gösterdi.

3. Arda, sadece takımın değil sahanın en iyisiydi. Limitinin üstüne çıkan bir performansla oynadı. Olmayınca, olmuyor. Fakat Arda'nın satılmasının konuşulduğu şu günlerde gayet net bir biçimde söyleyebilirim ki, eğer yollanırsa sıradan bir takım haline gelir Galatasaray.

Övdük, ama bunu da söylemezsem olmaz. Arda 4-4-2'yi filan öğrenmesin, bıraksın öyle kalsın. Öğrenmesi gereken en temel şey, eğer rakip birden fazla kişiyle pres yapıyorsa, fırdöndü gibi etrafta döneceğine, gördüğü ilk sarı-kırmızı formalı oyuncuya pas atması.

4. Yeni transferlerden Serdar Özkan haricinde kimseyi beğendiğimi söyleyemem. Ama hazırlık dahilidir, daha çokça yol alınacaktır o yüzden enseyi karartmanın anlamı yok.

5. Eğer rakip Fenerbahçe'yse ve Galatasaray o maçı kazanmak istiyorsa, 90 dakika boyunca kalesine getirmemesi gerekir. Maçta gördüğümüz üzere, bir kez bile geldiklerinde gol atıp, üstüne yatıp maçı kazanma yeteneğine sahipler.

6. Kewell'ın bu takım için ne denli öneme sahip olduğunu tekrar gördüğümüz için mutlu oldum. Bu takımda zekâya sahip tek oyuncu.

7. Mustafa Sarp, Barış ve Ayhan Akman lafım size; üzülerek söylüyorum ama bu takımda oynayabilecek hatta bu takımda yedek olabilecek kapasitede değilsiniz. Hatta ve hatta bu takımın tribünlerinde bile bulunmamanız gerek.

8. Fenerbahçe'de halen bir değişiklik yok. Olur mu? Emin değilim.

9. Bu kadar sevimli laf yeter. Abicim, 75 dakika boyunca 10 kişi kalmış rakibini yeneceksin. Hayır, Fenerbahçe olduğu için değil (Tabii o da var) ama kalenin dibine kadar 20 tane top getirip, altıpas üstünde saçmalıyorsan, olmaz. En azından olmamalı.

10. Galatasaray sürekli olarak defansif oyuncu aramayı bıraksın. Rica ediyorum ve hatta yalvarıyorum G O L C Ü ve K A L E C İ alınsın. Ben her sezon ortasında "Abi aslında iyiyiz ama doğru düzgün kalecimiz yoktu, bir de çok sakatlık yaşadık" cümlesini duymak istemiyorum.

11. Hakeme çelme takmak hangi embesil beyinin ürünü olabilir bilmiyorum. Bu gerizekâlılar yüzünden hakikaten Türkiye'de futboldan soğudum. Bokunu çıkartmışlardı, şimdi süslemesini yapıyorlar. Sarı-kırmızılı olanı da, sarı-lacivert olanı da aynı bokun soyundan geliyor.

12. Türkiye'de yeteri kadar rezil oluyorduk artık ünümüz yurtdışına daha bir sağlam ve emin adımlarla yayılmıştır. Rezil, kepaze ordusundan başka bir şey değiliz.

Sen neyi seçtin?


Sahada onu nasıl bilirsiniz? İzleyenler gayet iyi bilir. Franz Beckenbauer ve Karl Heinz Rummenigge'den sonra Alman futboluna gelmiş en yetenekli futbolcuydu. Futbolu bırakana kadar öyle olmaya devam etti.

Sahada savaşı hiç bırakmayan, 90 dakikanın bir dakikasında bile teslim olmayan bir kişiliği vardı.

Muhtemelen bugün herkes okumuştur haberi. Lothar Matthaeus'un 22 yaşındaki genç eşi tarafından aldatıldığı haberini yani. Liliana Matthaeus bir yatta sevgilisiyle sarmaş dolaş, dudak dudağa görülüyor.

Lothar Matthaeus, Bild'e aynen şunları söylemiş: "Aptal duruma düştüğümü hissettim. Fotoğrafları görünce elim parmağıma gitti. Evlilik yüzüğümüzü çıkarıp attım.

Fotoğraflar yüzüme atılmış bir tokat gibiydi. Ama her şey daha çok yeni. İkimizin yolları ayrıldı."


Devam ediyor; "Futbol sahasında her zaman savaştım fakat bu savaşı kaybettim. Eğer bir eş bu şekilde davranırsa, bilmeli ki bunun geri dönüşü yok."

Futbol kariyeri boyunca savaşmış bir adamın ağzından bu lafları duymak, insanı üzüyor fazlasıyla.

Fotoğrafları görür görmez yaşadığı ruh halini tahmin edebiliyorum. Kuvvetle muhtemel önce inanamıştır, sonra durumu idrak etmeye çabalamıştır, ardından yıkılmıştır.

Bir insanın eşi, sevdiği tarafından aldatılması kadın ya da erkek fark etmeden, yıkıcı tahribatları vardır.

Kimbilir Liliana Matthaeus, birlikte oldukları süre içinde Lothar'a hangi sevgi sözcüklerini söylemiştir. Muhtemelen hayatı boyunca birlikte olmak istediği adam olduğunu, bütün bir ömrünü onu sevmek için geçirebileceğini filan söylemiş olmalı. Tipik sahtekârca aşk kelimeleridir yani.

Büyülü bir şey aşk denilen mefhum. Ama öyle bir an geliyor ki, o büyü birden yok oluyor. Ne için? Bir yatta adamın biriyle kucak kucağa olmak için. Sevgi emek ister cümlesi boşuna söylenmemiştir. Gerçekten emek ister, direnmek ister. Her türden koşula baş eğmeden yoluna devam etmek, yılgınlığa kapılmadan sevdiğinin yanında olabilmektir.

Sevgi ve emeğin anlamını, kendini kurtarmak için, götünü birine dayayan mahlukata anlatmaya çabalamaksa, haliyle büyük bir aptallık.

İşi dramatikleştirip, "Lothar Matthaeus yapılır mı lan bu?" demeyeceğim. Muhtemelen bu postu okuyan biri bunu yaşadı ya da yaşattı karşısındakine. (Umarım olmamıştır)

Ama hayat denen kerameti kendinden menkul, belli bir dönemi geçmek bilmeyen, bir zaman sonraysa nasıl geçtiğini bile anlamadığın bu sanal platformda her şeye göğüs germeyi öğreniyor insan. Yaşadığımız her acı, her sevinç, bizim biz olmamızı sağlıyor. Bazıları yenik düşüyor bu oyun sahnesinde, bazıları ise daha güçlenerek yoluna devam ediyor.

Kimimiz Lothar Matthaeus gibi savaşıyoruz ve savaşmanın önemini anlıyoruz, kimimiz ise Liliana Matthaeus gibi yapılması en kolanı seçip, ruhunu orospuluğa (orospuluk kavramı erkek için de geçerlidir) teslim ediyor.

Bu dünyada ya Lothar Matthaeus olmayı seçeceğiz ya Liliana Matthaeus gibi olmayı. Ahlaken; insanın eşini, sevgilisini haberi bile olmadan aldatmasının ne denli aşağılık bir şey olduğundan dem vurmayacağım. Bunu anlamamış bir insanın, ömür boyu mutlu olabilmesine zaten imkân yok.

Kendine değer katıp, etrafındakileri kendisinin ne denli önemli bir insan olduğunu anlatmaya çabalarken, ruhunun ve kişiliğinin orospulaşmasını zaten algılayabilecek durumda değildir, böylesi bir kadın ya da erkek.

Hayatta hepimiz tercihler yapıyoruz ve yaptığımız bu tercihler bütün bir ömür boyunca, bizi gölge gibi takip ediyor. Ne kadar kaçmaya çabalarsak çabalayalım o gölge hep arkamızdan geliyor.

İnsan her şeyden kaçabilir ama kendi iç sesinden asla ve asla kaçamaz. Katiller, caniler, böylesi orospular neden biteviye devam ederler bu aşağılık şeyleri yapmaya, neden duramazlar; çünkü durdukları andan itibaren o iç ses onların beynini esir almaya başlar. Ve o iç sesi susturabilmek için katilliğe, hırsızlığa, caniliğe, orospuluğa devam ederler. Oysa ki, her yaptıklarında o iç ses biraz daha yüksek sesle bağırmaya başlar. Çıldırtıncaya kadar tekrarlanır beyinlerinin içinde.

Sen kimsin? Liliana Matthaeus mu Lothar Matthaeus mu? Yani bir orospu olmayı mı yoksa savaşçı olmayı mı seçtin?

Lothar'ın asla teslim olacağını sanmıyorum, hele bir orospuya...

Not: Akşam Galatasaray maçında görüşmek üzere, çok fazla futbol dışı konuştuk biraz futbol olsun...

Ahmet Arif


ÖYLE YIKMA

öyle yıkma kendini
öyle mahsun, öyle garip...
nerede olursan ol
içerde, dışarda, derste, sırada,
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının...
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni!

Önceki gün, bir şarkı dinlerken aklıma geldi. Türk şiiri için en büyük kayıplardan biridir, geriye sadece bir kitap bırakması.

Colin Kazım her yerde protesto edilmeli


Bahçesindeki pitbull'ların önüne, süt kuzularını atarak, onların kuzuları parçalamasını izliyormuş, bira içerek.

Çocukluğunda ciddi bir travma geçirmiş olmalı, bu sapık. Türkiye'de barındırılmaması gerektiğini düşünüyorum, böylesi bir manyağın.

Ağzıma geleni söylüyorum ama bir dönem küfür etmemeyi planlıyorum, üstümdeki sakinliği korumam için.

Acilen İngiltere'ye yani ülkesine gönderilmeli. Böyle bir manyağın toplumdan acilen uzaklaştırılması gerekiyor. Herkesin bu pisliğe karşı bir tepki geliştirmesi lazım.

Cidden küfür etmeyeceğim... Bak o kadar büyük söylüyorum, Meriç yazı yazsa bile etmeyeceğim. Dur bakalım nereye kadar kasacağım..

20 Temmuz 2010

Hangisine dur dediniz lan!


Erdal Eren'i cümle arasında geçirince sorun bitti değil mi? 12 Eylül'de bunlar yaşanırken neredeydiniz? Merdivel altı camilerde örgütleniyor muydunuz, yoksa "Ulan sağcı-solcu herkesi astılar, bize dokunan olmadı" diye iğrenç ve ıslak dudaklarınızda sırıtma ifadesi mi vardı?

Ülkesinden gönderilen, kaçan, insanların hayatlarını verebilecek misiniz? "Aha işte sivil anayasa yaptım, öpüşüp barışalım" mı diyeceksiniz.

Hangi sorumlu yargılandı? İşkenceci bugün hâlâ görevinin başında. Ya kocasının gözleri önünde tecavüz ettiğiniz kadının psikolojisini düzeltebilecek misiniz?

Sikindirik bir anayasa ile her şey düzeliyor demek. Ama sorumlular sayfiye evlerinde taşaklarını salıp oturmaya devam edecek.

Okumayan, bilmeyen varsa, sırayla okusun hepsini...

FALAKA: Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.

KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.

ZİNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.

GERME: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.

AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.

KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın "yıkıl" komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, "ranza altı ol" komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.

KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.

KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.

SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.

ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.

LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.

MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes 50'yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.

ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın "öl" komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.

SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.

BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, "Yat-sürün" komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.

SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.

GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.

LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.

PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.

İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..

TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.

HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.

VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.

AYAKTA BEKLETME: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05'den akşam 17-19'a kadar tutukluların oturması yasaktı.

KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.

GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.

AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.

MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.

Oğuz Güven'in "Zordur Zorda Gülmek" adlı kitabından alınmıştır.

Erdal Eren'ı 56 yılda ilk kez hatırlamak


12 Eylül'de yapılacak Anayasa referandumu yaklaştıkça herkes elindeki kartları sürmeye başladı. Biraz önce Başbakan Erdoğan, TBMM'deki grup toplantısında 12 Eylül döneminde öldürülen ülkücü genç Mustafa Pehlivanoğlu üstünden, referandumda 'hayır' diyeceklerini açıklayan MHP tavanına karşı tabana oynayan bir konuşma yaptı. Yetinmedi 18 yaşından küçük olmasına rağmen, kafa kâğıdı değiştirilerek idam edilen Erdal Eren'in de adını alarak (Gerçi Erdal Eran değil ismi, dersine iyi çalışmamış), bu kez sol kesime göz kıprtı.

12 Eylül'ün bu ülkede yarattığı travmayı ve tahribatı tekrar tekrar anlatmaya gerek yok. Ya da 12 Eylül'ün Türkiye'de hangi siyasal akımın önünü açtığını. Bugün herkes gayet iyi biliyor ki, siyasal islamın yükselişi 12 Eylül ürünüdür.

Türkiye'de siyaset, en kirli, el alçakça, en adi biçimlerde yürütülüyor. Yaşı 56'ya gelmiş bir insanın, hayatında ilk kez Erdal Eren ismini telaffuz etmesi, bu kirli ve adice siyasetin en belirgin örneğidir.

Konjonktüre göre, ağız değiştirmek, günün koşullarına göre siyaset yapmak, belirli bir çizgiyi tutturmadan herkese mavi boncuk dağıtmak, Türk siyasetinin en çok başvurduğu yöntemlerden biridir. Sadece AKP için değil, CHP ya da diğer siyasal partilerde de örneklerini görüyoruz.

İsmini bile bilmediği bir çocuğun adını anarak, referanduma yönelik siyaset yapmak, kimilerine hoş görünüyor olsa da, benim beynime ahlaki zaaf olarak görünüyor.

Bu denli 'demokrat' bir başbakanın, 3-4 yıl önce Taksim'e çıkmak isteyen emekçilere gösterdiği tepki, TEKEL işçilerinin direnişine karşı duruşu, milyonlarca işsize verdiği öğütlere baktığımda Erdal Eren'in adını ağzına almasını, kara siyaset örneği olarak görüyorum.

Bir ömür boyu Erdal Eren ismi aklına gelmiş midir acaba? Devlet eliyle işlenen bu cinayete hayatının hangi döneminde karşı durdu da, birdenbire anımsadı?

Bir referandum için Erdal Eren'i hatırlamak, Necdet Adalı'yı konuşmaya özne yapmak, Şafak Türküsü dizelerini okumak ve ardından gözyaşı dökmek; ne kirli, ne bayağı, ne pespaye bir siyaset örneği.

Anmayın kirli ağızlarınızla Erdal Eren'i, anmayın Serdar Soyergin'i, anmayın Hıdır Arslan'ı, anmayın Veysel Güney'i, anmayın Seyit Konuk'u, anmayın Ramazan Yukarıgöz'ü, anmayın İlyas Has'ı.

Darağacında sallandırılan, işkencehanelerden geçirilen, polis merkezlerinde kaybedilen gençlerin adını anmayın, kirli siyasetiniz için.

Oturduğuz o koltukların başat nedenidir 12 Eylül ve sonrasında yaşananlar. Şimdi kalkıp Erdal Eren'i ağzınıza dolayacaksınız, biz de "Vay lan helal olsun diyeceğiz."

Vay lan helal olsun....

Önce adını anacağınız adamın ismini öğrenin, anma işinde samimiyseniz anarsınız sonra.

Bu arada referanduma gitmeyeceğim. Birileri tarafından dayatılan "Bak işte ya ondansın, ya bundan seç birini" mantığını asla kabul etmeyeceğim. Ne 12 Eylül faşist cuntasının anayasasından yanayım ne de bugün dayatılmaya çalışılan sivil görünümlü faşist anayasadan yanayım.

Not: Ulaş, tamamen benim hatamdan kaynaklanıyor, düzelttim. Üstünden bir kez daha okumamam çok büyük aptallık olmuş. Teşekkür ederim düzeltmen için.

Aşk böyle bir şey


Flamingolar su altında öpüşürmüş. Şahane bir fotoğraf, bayıldım...

19 Temmuz 2010

'El Mago' gelmişken (Futbol trajedileri ülkesi: Kolombiya)


Kolombiya denince muhtemelen akla ilk olarak para, uyuşturucu ve futbol gelir akla. 1989 yılında Francisco Maturana yönetiminde Atlético Nacional'in penaltılar sonucunda Uruguay temsilcisi Olimpia'yı 5-4 yenerek, Copa Libertadores'i kazanmasıyla birkaç yıl içinde, ülkede 20'ye yakın stad inşa edildi. 1980'li yıllarda 65 olan amatör takım sayısı da hızla yükseldi.

Tüm bu gelişmeler ışığında "Dineris calientes" -uyuşturucu parası- futbolun orta yerine düştü. America Cali, Nacional, Medellin, Millonarios, Santa Fe gibi büyük kulüpler arasında uyuşturucu kartelleri tarafından adeta bir savaş başlatıldı ve aralarında amansız bir düşmanlık yaratıldı.

Öyle bir savaş başlamıştı ki, uyuşturucu parasını ellerinde tutanların önünde engel yok gibiydi. Bir oyuncuyu,hakemi satın almak ya da şampiyonluk primi vermek kara para aklamanın en kolay yolu olmuştu. Herkesin gözü önündeki olaylar karşısında futbolcular, antrenörler ve taraftarlar ise '3 maymun'u oynuyordu.

Kolombiya'da bildik hikâye ise, 1994 Dünya Kupası'nda ABD'yle oynanan maçta kendi kalesine attığı gol sonrası öldürülen 'Calidad-Kalite' lakaplı Andres Escobar'dır. Cenazesinde kırmızı gül ve beyaz mendiller sallayan 130 bin kişi, her ne kadar olaya tepkisini gösterip, lanetlese de bugün Kolombiya futbolunun içinde uyuşturucu parası hâlâ var.

İşte Kolombiya futbolunda yaşanan trajedilerle dolu şiddet olayları...

15 Kasım 1989: Medellin İndepente'nin golünü iptal edip, Americo Cali'ye 3-2 yenilmesine neden olan hakem Alvaro Ortega, maçın bitiminde stad dışında öldürüldü. Hakemin öldürülmesinin soruşturulması sırasında Ortega'nın her iki takım yöneticilerinden de para aldığı ortaya çıktı.

24 Ocak 1990: Millonarios'un Başkanı German Gomez Garcia, silahlı saldırıya uğramasının ardından açıklama bile yapmadan istifa etti.

4 Ekim 1991: Junior de Barranquilla Başkanı Antonio Fuad Char, uğradığı silahlı saldırı sonrası günlerce komada kaldı. Fuad Char daha sonra hayata döndü.

21 Haziran 1991: Millonarios Başkanı Guillermo Gomez, başkent Bogota'da ölesiye dövüldü.

26 Ağustos 1992: Radyo yorumcusu Luis Fernando Munero, Atletico Medellin'i bir maç sırasında 'gerektiği' gibi övmediği için öldürüldü.

16 Nisan 1993: 2. lig takımlarından Rionegro Meddelin'in defans oyuncusu Osvaldo Sierra öldürüldü.

24 Nisan 1993: Nacional Medellin'in milli futbolcusu Omar Dario Canas öldürüldü.

2 Haziran 1994: 1994 Dünya Kupası'nda ABD'ye karşı kendi kalesine gol atarak, takımının elenmesine yol açan Escobar, bir bar çıkışında öldürüldü.

28 Aralık 1996: Nacional de Medellin'in milli kalecisi Rene Higuita, evine yapılan bombalı saldırıdan sağ olarak kurtuldu.

30 Aralık 1996: Nacional'ın eski futbolcusu Felipe Perez, hapishane çıkışında öldürüldü.

30 Haziran 1997: Meksika'nın Vera Cruz takımına transfer olan Higuita'nın evi silahlı saldırıya uğradı.

11 Aralık 2001: Milli takım eski futbolcularından Norberto Cadavid, evinde kurşuna dizilerek, öldürüldü.

11 Şubat 2004: Atletico Nacional'in eski futbolcusu Alberio Usuriaga, Cali'de bir gece kulübü çıkışında uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti.

2 Mayıs 2005: Atletico Nacional'ın eski futbolcusu Lucio Espana, silahlı saldırı sonucunda öldürüldü.

8 Ocak 2006: Birleşik Arap Emirlikleri'nin Al Jazira kulubünde forma giyen Kolombiya Milli Takımı'nın golcüsü Elson Becerra, Cartagena'da bir diskoda dans ettiği esnada silahla vurularak öldürüldü.

Meriç'ime +23 şiir


Meriç hepsini soksam alır mısın?
Yoksa zevkten anırır mısın?
Yazdığın harflerden yol yapıp,
Götüne soksam rahatlar mısın?

18 Temmuz 2010

Göt sallayacak çok hatun bulunur ama


İlginç ülkeyiz vesselam. Jennifer Lopez'in KKTC konserini iptal etmesinin ardından bir savaş başlatıldı. Nasıl olurmuş da, insan hakları ihlalleri nedeniyle konser iptal edilirmiş. Konu hakkında Hürriyet yazarı Ömür Gedik, kendi deyimiyle "milliyetçi ve insancıl" bir tavır göstererek, işi eline silah almaya kadar götürdü.

Açıkçası, plaza sarışını bu hatunun bugüne kadar ne gibi milliyetçi tavırlar geliştirdiğini ve tepkiler gösterdiğini merak etmiyor değilim. Milliyetçilik denince, direkt olarak eline silah almayı akla getirmesi zaten başlı başına mantıksız bir bakış açısı. Aslında olmayan bir bakış açısının göstergesi gibi duruyor.

Bu milliyetçi plaza sarışının, yükselme hikâyesi, üst kattaki bir isimle evlenmesiyle paralel hareket eder. Sonrası, eklerden tv programı hazırlamaya, oradan köşe yazarlığına kadar uzanır.

Yazdıklarını okursanız; içi boş, mantık sınırlarını zorlayan, bir köşe yazarı değil de, bakkalda iki hanım ablanın muhabbeti gibi olduğunu fark edersiniz. Sinema konusuna girmeyeceğim bile velakin gitmediği filmleri bile 2 dakikalık tanıtımına bakarak yorumlar. Hoş, bu da ayrı bir özellik olmalı.

Bu milliyetçilik denilen kavram gariptir. Herkesin kendi milliyetçilik anlayışı, farklılık gösterir. Şekilde görüldüğü üzere eline silah alıp, sağa sola ateş açmayı da milliyetçilik sanan vardır, oturduğu yerden konuşup, hiçbir şey üretmeden salt söylemle yapıldığını sanan da vardır.

Götünden başka hiçbir özelliği olmayan bir hatun üstünden, "Valla ben şahsen gelenin geçenin Türkiye üzerinde oynadığı oyunlara fena halde bozulur oldum" diyerek (ayrıca bir cümle içinde 'ben' ve 'şahsen' demek, hem de imzanı attığın bir yazıda bu iki kelimeyi bir araya getirmek, ilginç bir yazım tekniği olsa gerek), milliyetçi olduğunu ileri sürmek, insanın ağzıyla gülmeyeceği tepkiler vermesine neden oluyor.

Bu ülkede milliyetçilik tam da böyle bir kavram. Geceye Nişantaşı'nda Longtable'de başlayıp, ardından Asmalımescit'e akıp, oradan da Al Jamal'da sabahı getiren bu türler, milliyetçilik denildiğinde akıllara ilk savaşmayı, silahları getirir.

Hayat biçimi ve tarzı, beni zerre ilgilendirmiyor. Parayı bol bulan ister taşaklarına sürer, isterse bir sokak satıcısıyla paylaşır. Fakat, söylediklerin ve yaşam tarzın birbirine uymuyorsa o zaman, "Dur ablacım" derler insana.

Bu ülkede hali hazırda kan akarken, neredeyse gün aşırı ölüm haberleri gelirken, "Vallahi silahı elime alasım geldi" türünden, vıcık vıcık çiğ sokak halkçılığı kokan cümleler kurmak, fazlasıyla terbiyesizlik oluyor.

Birileri silahların susması için bağrını yırtarcasına bağırırken, ablamızın beline palaska geçirip, eline de silah almaya talip olması, neden silahların susmadığının da bir işaretidir.

"Oha konu nereden nereye geldi" demesin kimse. Aslında konu net olarak bu. Bir protesto biçimi olarak akla hemen silahı getirenler, sokaktaki magandalardan şikâyet etmeyecek.

Çünkü bir toplumun sağduyusu olması gereken, her ne kadar o mesleğe yakışmasa da titr'inde gazeteci yazan bir insan, boktan bir konser iptalini teyakkuz durumuna getiriyorsa, sokaktaki insan psikolojisinin de eleştirilebilir yanı yok demektir.

Jennifer Lopez, "İnsan hakları ihlali için iptal etmiş" konseri. Bunun karşılığı, ortaokul çocuğu zihniyetinde, "Haydi o zaman biz de tepkimizi gösterelim ve filmini protesto edelim" demek midir? Kasetlerini de, Taksim Meydanı'nda yakalım oldu olacak.

İş o kadar boka sarıyor ki, şimdi Jennifer Lopez karşısına Shakira getirilmeye çalışılıyor ve bu bir haklılık ispatı hali gibi gösteriliyor. Shakira konser verip, iki göt salladığında, KKTC'yi tüm dünya tanımış mı olacak? Ya da Lopez'e inceden mesaj mı verilmiş olacak?

Ülkede akan kanın haddi hesabı yok, biz iki göt üstünden milliyetçilik yapıyoruz, Alice In Chains'in "Türklerin deodorant sorunu var" açıklamasıyla, aslında misk-i amber koktuğumuzu ispatlama gayretine giriyoruz. (Bu konuya girmeyeceğim çünkü acayip tatsız bir hadise. Ama test etmek isteyen akşam saatlarinde otobüs, metro gibi toplu taşıma araçlarına binebilir)

Aslında sormak gerekir bu plaza sarışınına, "Güzel ablam, bugüne kadar hangi hak ihlalinde ayağa kalktın? Hangi haksızlığın karşısına dikildin? Hangi despota ayak diredin? Emeğini alamayan kaç kişi için isyan ettin?" diye ama yanıbaşında, işten atıldığını sabah manyetik kartını okutamadığında anlayan çalışma arkadaşının durumuna bile ses çıkartamayan biri için bu soruları algılamak bile zor olur.

Mesele Jennifer Lopez, Shakira meselesi değil. Elbet KKTC sınırları dahiline götünü sokacak, onu sallayacak biri bulunur. Önemli olan göt sallamayı onur meselesi haline getirenlerin, ülkede olup biten her meseleye kafasını sallayıp onaylamalarının önüne geçmektir.

Not: Zamanın birinde, bu blogda hatun fotosu olmayacak demiştim ama mecburi bir durum, anlayış isterim.