7 Ekim 2010

Yeni azınlıklar

Ülkenin siyasetçisi...


Ülkenin spor 'adamı'...


Ülkenin gazetecisi...


Ülkenin sanatçısı...


Biz neyi tartışıyoruz ki? Neyi konuşuyoruz. Türkiye'de yeni azınlıklar oluşuyor. Artık ezilenler yön değiştirdi. Ama biz mazlumu oynamayı beceremiyoruz. Çünkü gurur, onur, şeref ve haysiyet sahibiyiz hâlâ. Götünüzden anlamayın, elitist bir tavır içinde söylemedim bunları. Herkes bir an önce ağlamayı öğrensin (!)

6 Ekim 2010

O.Ç.'ler basmış dört bir yanı


Ulan takımın en önemli futbolcusu sakatlandı üstelik bir aydan bu yana milli takım kampları ve antrenmanları yüzünden sakatlandı geldiğimiz noktada suçlu bulundu: Galatasaray.

Emre denen ruh hastası katil piç çıkmış Galatasaray'a bindiriyor aklınca. Ulan yavşak, git Hollanda'ya gör, kaç tane takımın altyapısında suni çim kullanılıyor.

Milli Takım'ın teknik direktörü çıkmış, Galatasaray'ı suçluyor. Neymiş, "Arda'nın sakatlığında Milli Takım Sağlık Ekibine yapılan suçlamaları kabul etmiyormuş, Arda haftalar önce sakatlanmış."

Arda sezonun başından beri oynuyordu, nerede sakatlandı? Milli Takım maçında. Peki tam iyileşirken yine nerede sakatlandı? Milli Takım kampında.

Tamam hadi geçtim bunları. Madem Arda haftalar öncesinden sakat neden takıma çağırıyorsun? Rijkaard ve Neeskens'le görüşüp ortak karar vermişler. Pezevenk herif, daha 1 ay önce Rijkaard'ın ağzına sıçmadılar mı, şoven duygularla konuşanlar. "Burası Türkiye, burada manevi değerler yüksek" diye Rijkaard'ı günah keçisi yapmadılar mı?

Galatasaray'ın ağzına sıçtılar, şimdi kalan itibarını yok etmek için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Bu işler böyledir, birkaç gün sonra hele bir de Milli Takım yenildi mi, suç daha ağır basmaya başlar Galatasaray yönünden.

Hâlâ oynatılmasından söz ediliyor. İhtimal dahilinde yani, fırsat bulunursa mutlaka oynatılacak. Ama tabii Galatasaray'dan eşek yüküyle para alan 10 numaradır bunun esas suçlusu. Şu saate kadar çıkıp, "Hayır ben oynayamam" diyemiyor.

Çık, oyna ve futbol hayatın bitsin. Sonra Alper Tezcan gibi dolanırsın ortalıklarda. Bak bakalım yanında, hasta ruhlu katil piçler oluyor mu, bak bakalım yanında O.Ç. abin yer alıyor mu, bak bakalım menajerin Ahmet Abin seni tanıyor mu?

Gündüz Kılıç: Galatasaray bir his takımıdır. Renklerine aşık birbirlerine seven futbolcuların takımıdır. Galatasaray fedakârlıklarla çalışacak futbolcuların takımıdır. Galatasaray şımarıkları, kendini beğenmişleri, yalnız kendini düşünenleri sevmez.

Metin Oktay: Galatasaraylılık bir din gibi bir mezhep gibi yerleşmiş köklü bir inançtır. Bunun için Galatasaray'ı tercih eder, Galatasaraylılığımla övünürüm.

Gheorghe Hagi: Galatasaray'ın adının olduğu her yerde umut vardır.

Birinin bile yakınından geçemezsin be oğlum. Şu isimlerin yakınından geçmeyi bırak, aynı cümle içinde kullandığım için ben kendimden utanıyorum.

Gündüz Kılıç'la başlayıp Hagi ile biten bölüm Suat Kayhan'dan alıntılanmıştır.

Ulan Almanya, her çaktığın golde havalara zıplayacağım.

5 Ekim 2010

Rica ediyorum siktirip gidin


Galatasaray Bonus, Riva arazisi, Aslantepe, GS Bilyoner, Galatasaray TV...

Teknik direktörü ölür, futbolcusu saha içinde taşak muhabbeti yapar; her futbolcusu milli takımda sakatlanır, saçma sapan açıklamalardan başka bir şey söyleyemezler; basın ağzına geleni yazar, gidip kucaklarına otururlar; hakemler saha içinde takımı doğrar, bir-iki vıdı vıdıdan başka bir bok söyleyemezler.

36 yaşındayım, hayatımda bu kadar çaresiz, bu kadar basiretsiz, bu kadar acziyet içinde bir yönetim görmedim.

Şampiyonluk filan istemiyorum, derdim de değil umurum da. Galatasaray dendi mi dibine kadar ciddiyet olan bir yer düşünürdüm ama artık Galatasaray dendi mi yüzüm ekşimeye başladı.

Tabii bu iki arkadaşa yüklenmemek lazım sadece. İsminin kısaltılması O.Ç. olan (hatta o kısaltma kendisine cuk oturuyor) milli takım teknik direktör yardımcısının da bir ara hesabı görülmeli. Görülmeli de, bunu yapacak adam var mı? Benimki de laf!

Bravo bu kulübü yöneten tüm şahıslara. Elbirliğiyle koskoca bir takımı herkesin maymunu haline çeviriverdiniz.

Artık kimseden bir beklentim kalmadı. Fenerbahçe maçından sonra Rijkaard da şutlanır, sen sağ ben selamet.

Hepinizin geçmişini sikeyim ben.

Not: Son postların hemen hepsinde bolca küfür vardı, şimdiden kusura bakmayın ama durum bu minvalde.

Sokarım milli takımınıza


Fatih Terim'den bu yana milli takımı ne sevdim, ne de destekledim. Hiç umrumda bile olmadı, başına kimin geçtiği, kimi yendiği, kime yenildiği filan.

Öyle uzun uzadıya yazmayacağım. Arda Turan sakatlanmış. Kusura bakmasınlar ama sokarım milli takımlarına. İşin boku çıkmaya başladı. Her milli maç öncesi ve sonrasında Arda, Hakan Balta, Sabri v.s. v.s. birilerinin sakatlanmasından bıktı insanlar.

Galatasaray Sağlık Kurulu'na atıp tuttuk da, adamlar hazır hale getiriyor, milli takımda yeniden sakatlanıyorlar.

Bu işin ciddi anlamda önünü almak lazım. Zerre umurumda değil milli takımın ne yaptığı ben Galatasaray'lıyım, milli takım da beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

Herkes samimi olsun. Milli Takımı destekliyorum diyen kaç Galatasaraylı, Semih Şentürk'ün gol atıp kazandığı maçta içine sinerek seviniyor.

Ya da Fenerbahçeli kaç kişi, Arda Turan'ın golleriyle kazanan milli takım maçından sonra gönlü rahat oluyor.

Herkes birbirini kandırıyor. Volkan'a küfür etmişim, nefret ediyorum, milli takımda diye seveceğim. Hadi canım sen de....

Tam tersi durum Fenerbahçe, Beşiktaşlı arkadaşlar için de geçerli.

Milli görev filan diye bir şey yok. Kimse milli takıma gitmiyor diye vatan haini olmaz.

Eğer milli görev yapmak istiyorlarsa, kazançlarını düşük göstermeyip, adam gibi vergi vermeleri yeter.

4 Ekim 2010

Kökle Ali!


Çok güzel ülke lan bu Türkiye. Valla bak. Yaptığının yanına kâr kaldığı başka bir ülke yoktur. Elin oğlu 90 yıllık hesapları soruyor, bizim ülkede herif 20-30 yıl evvel yaptıklarını basına çarşaf çarşaf anlatıyor, kimse harekete bile geçmiyor.

Ali Ağaoğlu diye bir arkadaş var. Geçen hafta basın gizli reklamını yaptı bol bol. Zaten yazılı basını takip ederseniz, Ağaoğlu Şirketler Grubu'na ait tam sayfa ilanları rahat rahat görebilirsiniz.

Bu eleman Referans Gazetesine röportaj vermiş. 20.08.2009 tarihli Ayten Güvenkaya imzasıyla Referans'ta duruyor. Kendisi diyor ki, "Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stoğunun yüzde 70'i deprem açısından güvenli değil. 1970'li yıllarda İstanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi'nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez, ölen şanslıdır."

Bak sen olaya. Aradan bir yıldan kısa bir süre geçiyor. Bu kez bütün televizyonlarda, gazetelerde, radyolarda "Herkes havuzlu evde oturmayı hak ediyor" sloganıyla bangır bangır bağırıyor.

Devletin savcısı, hakimi ne iş yapar merak ediyorum. Adam 40 yıl evvel İstanbul'da yapılan binaların kumlarını denizden çektiğini, demirlerini de hurdacıdan aldığını söylüyor, tık yok. Bir tane adam gibi savcı çıkıp da, "Gel bakalım arkadaş, hangi binaları yaptın, hangilerine malzeme sattın" demez mi?

Bir araştırma yapılıp, hangi binalar için kum-demir satmıştır soruşturulamaz mı? Hatta "Bak koçum, sen şimdi sağda solda 'Bu araba Türkiye'de sadece bende var' diyorsun, kurmuşsun hanedanlığını. Hadi bakalım bir zahmet o gün kum-demir sattığın binaların tamamını güçlendir" diyemez mi?

Bir ülkede, bu kadar aleni olarak yaşanırken her şey; adamın biri çıkıp itiraflarda bulunmasına karşın neden mala bağlar yetkililer bilmiyorum.

Ehh, kimse sormazsa, kimse araştırmazsa Ali Ağaoğlu gibi tipler, daha çok siker bu milleti, daha bol araba alır, daha bol bol 20'li yaşlarda hatunlarla fink atar.

Hangi parayla yapar bunu? Denizden kum çekip, hurdacıdan demir alıp, millete sattığı malzemelerle.

Lan, vicdan denen müessese hiç mi çalışmaz kimsede? Bu kadar mı ahlaksız, haysiyetsiz, şerefsiz, onursuz, gurursuzlarla mı dolu bu ülke?

Ayıp diyeceğim ayıp bile değil bu. Adam çatır çatır reklam yapıp, herkesin havuzlu ev sahibi olabileceğini cayır cayır bağırıyor, üstelik daha bir yıl önceki açıklamasına karşın.

Sevmiyorum bunu ama adamı öttürürler başka ülkede olsa. Adamın kafasını o denizden çekilen kuma gömüp, hurdacıdan alınan inşaat demirlerini götüne sokarlar.

Ama Türkiye'de. Giren de çıkan da bize. Az geliyor Aliciğim, kökle biraz daha.

Ampulünle aydınlat, garibanlığınla ağlat beni


Dosyalar açılıyor, cinayetler aydınlatılıyor, geçmişin hesabı soruluyor. Samimiyetleri konusunda ciddi anlamda şüphelerim var.

12 Eylül'den çıkıldı yola, şimdi başka yerlere gidiyor yön. Turgut Özal, Eşref Bitlis...

Mesela Musa Anter cinayeti. Aydınlatılması için harekete geçilecek mi?

Mesela Uğur Mumcu. Aydınlatılması için harekete geçilecek mi?

Ya da Bahriye Üçok. Aydınlatılması için harekete geçilecek mi?

Çetin Emeç de olabilir. Aydınlatılması için harekete geçilecek mi?

Ahmet Taner Kışlalı'yı unutmamak gerek. Aydınlatılması için harekete geçilecek mi?

Ya Muammer Aksoy. Aydınlatılması için harekete geçilecek mi?

Cinayetlerin aydınlatılmasını bekliyor tabii insan. Birkaç isimle kalmasın istiyor.

İsimleri bir kenara bırakalım, olaylara bakalım.

42 kişinin öldüğü 1 Mayıs 1977. Aydınlatılması için harekete geçilecek mi? Ampulün ışığı bunları aydınlatacak mı acaba?

Gazi olayları. Çorum, Yozgat, Malatya, Maraş, Sivas, Tokat...

Bunlar aydınlatılacak mı? Yaşayanlar hesap verecek mi? Sivrisineklerle uğraşıyorlar, bataklığı kurutmak varken.

Türkiye'nin karanlık tarihine el atmaya kimse yanaşamıyor. Mesela çok zor değil 6-7 Eylül olaylarında; Osmanbey, Kurtuluş, Nişantaşı, Taksim, Beyoğlu, Harbiye, Pangaltı, Teşvikiye'deki binaların nasıl birdenbire el değiştirdiğini öğrenmek. Cebinde üç kuruşu bile olmayan adamların koskoca binalara, apartmanlara, dükkânlara nasıl sahip olduklarını öğrenmek.

Şimdi fazla iyi niyetli arkadaşlar (!) "Ama bak Turgut Özal, Eşref Bitlis" diye savunmaya geçeceklerdir.

Zaten birileri artık hep haklı, onlara karşı komplolar kuruluyor sürekli, suikastler düzenlenmeye çalışılıyor. O yüzden mazlum o yüzden çaresizler (!)

Son 50 yılın en güçlü iktidarı olup, ellerinde sonsuz yetki varken, gariban, mazlum, ezilen olmaları insanın içini acıtıyor gerçekten de. O kadar gariban, o kadar acınası durumdalar ki; 7 yılda işyeri kurmayan, büyük atılımlar yaparak ithalat-ihracat şirketi kurmayan, maden şirketi açmayan bakan çocuğu kalmadı.

O kadar gariban-mazlum-acınası durumdalar ki, çok üzülüyorum onlar için. İnsanın ciğerini parçalıyor içinde bulundukları durum.

Anlatılanları ve söylenenleri duyunca, akşam karanlığında pazara çıkıp atılan domatesleri, biberleri, sebzeleri, meyveleri toplayan insanlarmış sanıyorum onları. Ya da işini yapamadığı için inşaatlarda hamallık yapan Ahmet Öğretmen hissi beliriyor içimde.

Herhangi bir aklıevvel, "Konu cinayetten buraya mı geldi? Senin samimiyetine inanmıyorum" diye yorum atmasın. Aklıma geliverdi işte birdenbire, daldan dala atlayıverdim.

30 Eylül 2010

Dos Santos'u bildin mi Çakır?


Cüneyt Çakır Rubin Kazan-Barcelona maçını gayet iyi yönetti. Verdiği iki penaltı kararı tamamen doğru.

Ama işte insanın aklına hemen geçen sezon Dos Santos'un Fenerbahçe maçında 90. dakikada yere indirilişi geliyor. Bu penaltıları veren adam, o pozisyonu neden göremiyor.

Düşünüyor işte insan böyle arada.

Hangi kaygılar, endişeler devreye giriyor acaba?

29 Eylül 2010

Niye kızıyorsunuz ki!


Kızılacak bir şey yok. Hatta gerek yok kızmaya.
Yedik mi 6 gol? Yedik.
Bu adamların bize karşı bütün üstünlüğü bu mu? Bu.
Her sene temcit pilavı gibi önümüze geliyor mu? Geliyor.
6 gol attıkları her maçta hatırlatıyorlar mı? Hatırlatıyorlar.
Biz bunu duydukça kızıyor muyuz? Kızıyoruz.
Aradan 10 değil 110 yıl geçse bu skorla övünecekler mi? Övünecekler.
Maraton yaptığı bu haberle amacına ulaştı mı? Ulaştı.

Eee, o zaman ne gerek var kendimizi yormaya, üzmeye. Aklı başında insanları aradan çıkartacak olursak (ki, bu sayı artık bizde de epey azaldı) karşımızdaki adamların insan kalitesi budur. Zekâ seviyeleri herhangi bir ilkokul öğrencisi ile boy ölçüşemeyecek, çiğ insan sürüsünden oluşuyor.

Şunu da açıkça söylemek lazım; benzer bir skoru biz yakalasak senelerce bunun geyiğini sürdürürüz. O yüzden niye kızıyorsunuz ki?

O kadar ilginç ki; ülkede milyon tane dengesizlik, etrafınızda yüzlerce çarpıklık var, bizim bütün derdimiz sikindirik bir internet portalının Galatasaray'a 6 göndermesi yapması mı?

Zaten kusura bakmayalım da, pek konuşmaya da hakkımız yok. Bırak fark atmayı önce bir galip gelelim adamlara sonra konuşma hakkı elde etmiş oluruz.

Bu arada ben yine tekrar edeyim. Adnan Polat, Ercan Saatçi-Rıdvan Dilmen'in ayağına gidip dert anlatmaya çalışıyorsa bu kadar muhabbeti yapmanın zaten anlamı yok. Yazmayacaktım ama Yiğit itekledi beni.

Gerçi bir mailleşme trafiği yaşadık, aslında konuşmamız gereken başka şeyler var ama daha geniş bir zaman yazmak lazım.

Oha be Erdoğan Abi

Haber şu; "Spor Toto 3. Lig takımlarından Yalovaspor’un teknik direktörlüğüne, Erdoğan Bağçekoz getirildi."

Diyeceksiniz ki, haberde ne var. Ehh, böyle bakınca tabii hiçbir gariplik yok. Fakat işin ilginç yanı Erdoğan Abimiz, Yalovaspor'da 5. kez göreve getirilmiş.

1991, 1993, 1996 ve 2006 yıllarında Yalovaspor'da görev yapan Erdoğan Bağçekoz abimiz şöyle bir de açıklama yapmış: "Demek ki her geldiğimde iyi izlenim bırakmışım ki yönetim, beni tekrar göreve getirdi"

Kendisine oha derim ve işimin başına dönerim.

28 Eylül 2010

Koyun gibi izlemeye devam edelim


27 Nisan 2009'da Kadıköy'de bir eve baskın düzenlenir. Devrimci Karargah'ın lideri Orhan Yılmazkaya polislerle çatışır. Bir polis ve kendisi hayatını kaybeder.

Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler ve İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah, örgütün çökertildiğine dair açıklamalar yapar.

Aradan bir seneden fazla bir süre geçer. Eskişehir İl Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, Haliç'te Yaşayan Simonlar diye bir kitap yazar. Kitapta Gülen Cemaati'nin emniyet içinde örgütlendiğini ve telefon dinlemesi dahil her türlü yasadışı faaliyetlerde bulunduğunu iddiaları yer alır. Kendi isteğiyle merkeze alınır.

Ardından fırtına misali haberler yağmaya başlar hakkında. 1.5 yıl önce çökertildiği devletin en üst makamları tarafından açıklanan Devrimi Karargah'a yönelik bir operasyon başlar. Operasyonda Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan da dahil olmak üzere 13 kişi tutuklanır.

Tutuklamaların sonrasında Hanefi Avcı'nın Devrimci Karargah üyesi bir isme ait telefon hattını kullandığı ve örgütten bir kadınla ilişkisi olduğuna yönelik iddialar ortaya atılıverir.

Ve Hanefi Avcı, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından Ankara'da gözaltına alınır.

Şimdi bu tabloya bakıp, her şeyin rayında olduğunu söylemek mümkün mü? Bir Emniyet Müdürü tarafından ortaya atılan iddialar soruşturmaya gerek görülmezken, Zaman, Samanyolu, Sabah, Taraf gibi yayın organlarında çıkan haberlerin derhal soruşturmaya tabi tutulması biraz ilginç gelmiyor mu?

Ve biz; bu olayı gayet normal ve doğalmış gibi mi karşılayacağız?

Ve biz; bu olay hiç yaşanmamış gibi mi davranacağız?

Ve biz; sağımızda, solumuzda yaşananlara hiç tepki göstermeyecek miyiz?

Ve biz; herkese el uzatma teranelerine inanacak mıyız?

Ve biz; devletin ismi belli bir cemaat tarafından yönetilmesine aval aval bakacak mıyız?

Ve biz; bu kadar salak mıyız da bunların hepsini yiyeceğiz?

Adalet; Ensar Vakfı Eski Şube Başkanı Zekai İşler, küçük çocukları taciz ederken, o küçük çocuğun yaşadığı travmayı basındaki haberlere yüklerken; eski bir suikastçi olan, kendinden 50 yaş küçük bir kadınla evlenen ve en nihayetinde 14 yaşında küçük bir kız çocuğuna defalarca cinsel tacizde bulunma sapıklığına karşı bu denli ağır aksak ve yavaş ilerleyip, vicdanları sorgulatırken; bir kitap sonrasında kendi Emniyet Müdürü'nü bile derdest ettirebilme gücüne sahip.

Varın, gerisini siz düşünün