Demek ki neymiş, yavşaklık takım renginden bağımsızmış. 15-16 yaşındaki çocukların burunlarını kıracak, öldüresiye dövecek nefret, tıpkı Sivas'ta insanları yakanların içindeki nefretle aynı şey.
Ezeli rekabet geyiği yapıladursun, hayatımda böyle bir şey duymadım. Bu işin gerekçesi filan olmaz. Bunun adı direkt orospu çocukluğudur.
Koskoca bir kulübü 20 tane piçin bu duruma düşürmeye hakkı yok. Nasıl bir nefret ve nasıl bir kindir bu ki, ufacık çocuklara saldırmaya hatta linç etmeye kadar gider. Kimse ucundan köşesinden bile savunmaya kalkışmasın, şu hadiseyi.
Bizde genelde öyledir çünkü, tahrik deyiverip, işin içinden sıyırmaya kalkarlar.
Her kimin parmağı varsa, her kim bunu yapmışsa topunuzun geçmişini sikeyim.
Galatasaray taraftarının geçirdiği evrim bakımından dikkat çekici bir hadisedir. Tribünleri faşist, köktendinci anlayıştan oluşan bir güruh oluşuyor. Zorla insanları bağırtmaya çalışanlar mı dersin, tribünde körkütük sarhoş olanlar mı, insanların kız arkadaşlarına asılanlar mı, ne ararsan var. Bunları besleyen yöneticilerin ayrıca Allah belasını versin.
Galatasaray'un kurtuluş reçetelerinin başında gelir tribünlerinin düzeltilmesi ve insana benzeyen canlılar yerine gerçekten insan olanların yer alması gerekir.
Şimdi birkaç foruma girdim ve bakındım, tıpkı dediğim gibi tahrikten söz ediliyor. Yok Galatasaray kaptanına omuz atmış Fenerbahçe kalecisi de, millet de tahrik olmuş.
Sokakta tecavüz eden tahrik olur, tribünden sahaya bıçak atan tahrik olur, 16 yaşındaki çocukların maçlarında ibneler tahrik olur. Ne tahrikmiş bu, nasıl bir duyguymuş bu?
Şu olayı aklayan, bir biçimde üste çıkmaya çalışan adamlarla aynı takım taraftarı olduğum için utanıyorum.
26 Aralık 2010
25 Aralık 2010
Başka bir dünya istiyoruz

Biz paylaşmayı biliyoruz,

Karşılıksız sevginin anlamını da,

Silahların gölgesinde yaşattığınız bu dünyada,

yaşamak hepimizi çok yordu

Çöpten beslenmek,

bir lokmaya muhtaç olmak,

ve açlıkla terbiye edilmek istemiyoruz.

Bizi sömürmeyin bırakın,

kullanmaktan vazgeçin.

İnsanca bir dünyada,

gözyaşlarımızı akıtmak değil

gülümsemek istiyoruz.

Kan görmek değil,

mutlu olmak istiyoruz.

Çünkü artık başka bir dünya istiyoruz...
Böyle başa böyle tarak
24 Aralık 2010
Emre sen yarrak ölçmeye devam etsen iyiydi be yavrum

Emre Aköz'ü okuyup, küfür etmeyen var mı bilmiyorum ama ben her gün hatrını soruyorum. Son günlerde öğrenci eylemleri merkezli yazılarında, paralı eğitimin yılmaz savaşçısı ve eylemci öğrencilerin geleceklerinde ne olacağına dair müthiş fikirler üretmekte.
Emre Aköz kimdir önce ona bakmak gerekir. Bugünün muhafazakâr yiğidi Aköz, meşhur porno dergisi Penthouse'da yayın yönetmenliği yapmıştır. Yayın Yönetmenliği sırasında dergide yapılan "En uzun penis" yarışmacısının da mucidi olan kişidir.
Tabii dünya durduğu yerde durmuyor. Her şey gelişiyor, insanlar kulvar atlıyor. Bizim 'yarrakölçer Emre' de, Sabah Gazetesi'ne geçiş yapıyor. Akp'nin Sabah'ı karga tulumba mantığıyla iki kamu bankasından verilen kredilerle Ahmet Çalık'a pazarlamasından sonra, 'yarrakölçer Emre' artık yarrak ölçmekten, siyasi nabız yoklamaya dikey geçiş yapıyor.
Siyasi nabızı da, siyasi iktidarın istekleri doğrultusunda yokluyor. Kâh Alevilere gönderme yapıyor, kâh öğrencileri bedavacı olarak niteliyor, kâh Çanakkale Savaşı'nın abartıldığını söylüyor, kâh askere bindiriyor, kâh yargıdaki çürük elmaların temizlenmesi gerektiği yönünde akıl hocalığı yapıyor.
Yani 'yarrakölçer Emre'nin gazetecilikten anladığı şey, siyasi iktidarın kalın bağırsağı işlevi görmesinden ibaret.
Emre Aköz'ün son dönem öğrenci olayları ve eylemlerine ilişkin tespitleriyle çarpıcı. İçindeki sosyalizm nefretini kusmak için, ODTÜ'lü öğrencilerin gayet neşeli bir eyleminden yola çıkarak, aklı sıra eski-yeni tüm ODTÜ'lülere geçiriyor.
Öğrencilerin sosyalizmi bir oyun olarak algıladıklarını ve bu algının ilerleyen yıllarda değişeceğine dair yorumlar yapıyor. Tam bu noktada okumamış olanlar için Habervesaire'deki o şahane haberi salık veririm. Barış Uygur imzalı "O protestocu öğrencilerin halleri" aslında gururu olan bir adamın bir daha asla konuşmamasını sağlayacak nitelikte. O yüzden okumayanlar mutlaka, okusun.
'Yarrakölçer Emre'ye dönecek olursak, aslında öğrencilere söylediği "Bu protestocu öğrencilerin 10 yıl sonraki hallerini çok merak ediyorum. Sosyalistlik oynadıkları için, kapitalizmin göbeğinde sermayeye karşılar ya... Bakalım 10 yıl sonra nerelerde olacaklar? Mesela Yumurtacı Hilal, parası daha iyi olmasına rağmen, özel bir okulda öğretmenlik yapmayı ret mi edecek? İletişim fakültesinde okuyan yumurtacılar, sermayeye bulaşmamak için "gerici" TRT'ye mi girecek?" cümlesi, kendisinin ne olduğunu gösterir nitelikte.
Çünkü 20 yıl önce yarrak ölçen bir adamın bugün muhafazakâr çizgide olabildiğinin kanıtı ta kendisi. Yani insan değişiminin ne denli gerçekleşebileceğinin tipik bir örneği.
Dile kolay, bundan 20 yıl önce dalga dümen ölçmüşsün, bugün muhafazakâr-demokrat çizgiye oturuvermişsin. O yüzden de herkesin değişebileceğini düşünüyor.
'Yarrakölçer Emre'nin eğitimin paralı olmasına yönelik fikirleri ve önerileri ise takdire şayan (!)
Parasız yüksek eğitim talebini; asalaklık, tembellik, avantacılık olarak niteleyen 'Yarrakölçer Emre' asalaklığın, tembelliğin ve avantacılığın ne olduğunu çok iyi biliyor çünkü.
Neden iyi biliyor? Çalıştığı kurumdan. 1.1 milyar dolarlık Sabah-atv ihalesinin 750 milyon doları iki kamu bankasından sağlandı. 'Yarrakölçer Emre' bu bakımdan avantanın, asalaklığın ne anlama geldiğini çok çok iyi biliyor.
Sosyal devlet gereği, babalarının, annelerinin eşek gibi çalışarak verdiği vergiler yetmeyecek, bir de üstüne öğrencilerden harç adı altında haraç alacaksınız ve bunun bile yetersiz olduğunu savunacaksın. Ciddi anlamda hastalıklı bir kişiliğin beyninin üretebileceği türden şeyler bunlar.
'Yarrakölçer Emre' eğer bedavacılık, avantacılık, asalaklık ne demek görmek istiyorsa, Beşiktaş'ta bulunduğu binanın tüm katlarını dolaşsın, tüm yazar odalarına bir girsin, onbinlerce dolar maaş alan, arkadaşlarının suratına bir baksın, ardından da tuvalete gidip aynaya baksın.
Avantacı kim? Asalak kim? Bedavacı kim?
Emre Aköz şundan emin olsun, yarrak ölçmeye devam etseydi, şu ankinden daha onurlu bir iş yapmış olurdu.
Öğrencilere akıl hocalığı yapmaya çalışacağına, kendi boktan dünyasını sorgulayıversin bir zahmet.
Değil cumhuriyet kumdan kale savunamazsın

Türkiye Gençlik Birliği İl Başkanı Erdem Özdemir: Siz Atatürk´ün Nutku´nun son kuplesini okuyun. `Cumhuriyeti ilelebet muhafaza ve müdafa edecek güç gençliktir' der. Türk gençliği devrimlerin ve cumhuriyetin bekçisidir. Size yetkiyi aldığımız yeri açıklıyoruz. Siz diyorsunuz ki, `Ben size bu görevi vermedim?' Ama diyorum ki, `Bu görevi sizden değil, Atatürk´ten aldık.
Rektör Mehmet Pakdemirli: Sizler Atatürk´ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Ben burada rektörüm. Size kalmaz bunu savunmak. Ben, size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Net bir şey söylüyorum size. Siyasi slogan atarsanız. Kimliklerinizi toplarım. Üniversiteden atarım hepinizi. Hemen dağılıyorsunuz. Burası benim ve hepinizin üniversitesi. Burada slogan atamazsınız.
Rektördeki özgüvene bak. Herif, "Ben, size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Hemen dağılıyorsunuz" diye ayar veriyor öğrencilere.
Cumhuriyeti savunacakmış arkadaş. Lan, bırak cumhuriyeti savunmayı, kumdan kale versem onu savunamazsın. Herif rektör değil, polis. Kimlik toplayacakmış. Neye ve hangi yetkiye dayanarak acaba?
Üniversite rektörlerinin geldiği durum açısından acı verici bir durum. Karşısında ilkokul öğrencisi varmışcasına sergilediği tavır, siyasi iktidarın özgürlük anlayışının tam karşılığıdır.
Karşılarındaki öğrencilerin terbiyelerine dua etmesi lazım bu zihniyetin. Hiçbiri ciddi anlamda efendiliklerini bozmadan hareket ediyor.
Sürekli bir vesayet muhabbeti aldı gidiyor 7 yıldan beri. Asker, yargı vesayeti diye diye geldik bugünlere. Vesayeti yaşayan bu halk, bu öğrenciler, işçiler, emekçiler, memurlardır. Kimin vesayeti, siyasi erk vesayeti. Yüzde bilmem kaç aldıkları oyla, onların belirlediği sınırlar dahilinde yaşamak zorundaymışız gibi hareket ediyorlar.
Her bok bunlardan soruluyor. Cumhuriyeti bunlar korur, gerekirse bunlar yıkar, sosyalist nasıl olur, çizgisini bunlar çizer, nasıl eylem yapılmalı, bunlar belirler. Yani kim, ne yapacaksa, bunun çizgisi önceden belirlenmiştir ve bu belirlenin çizgi dahilinde yapılacak, her ne yapılacaksa.
Paşalar, dikensiz gül bahçesi istiyor. Her şeyden arındırılmış, istedikleri şekilde muhalefet yapılacak, istedikleri gibi eylem gerçekleştirilecek, yargı istedikleri gibi olacak, sokaktaki adam istedikleri şekle bürünecek v.s. v.s.
Zaten bürünmeyenler için baskı, yıldırma, tehdit, şantaj gibi yollarla gözdağı veriliyor. Bakınız Hüseyin Çelik'in yaptığı İzmir açıklaması. Kirli, burnu akan, pis çocuk yani. Arkadaş, İzmir'e yol göstermek için Kayseri ve Konya'yı örnek veriyor. Neymiş herkes tek sesliymiş, uyum içindeymiş. Biz ona otoriter rejim diyoruz, arkadaşlar uyum ve tek seslilik ismini takmış.
Daha dün, sabah işe gelirken, şoför abi ile sohbet ediyoruz. Uzunköprülü'ymüş. Geçtiğimiz seçim, Kemal Unakıtan aynen "Oy vermezseniz elektriği unutun" demiş. Dedim ki, "Bunu mu kast etti yoksa bunu aynen söyledi mi?" "Yok abi tek bir hizmet bile alamazsınız dedi, üstüne de elektriği unutun" demiş. -Elektrik elektrik diyorum, Uzunköprü'de ismini şu an hatırlamıyorum ama köylerinde elektrik yokmuş.-
Ne diyordum, hah. Ehlileştiremedikleri insanları, terbiye edemedikleri şehirleri, kasabaları, köyleri aleni olarak tehdit ediyorlar. İsmine de "Uyum içinde çalışmak" diyorlar.
Bazen kendi kendime söyleniyorum, "Bu kadar mı kötüler?" diye. Yok bu kadar kötü değiller. Hayalimdekinden bile daha kötüler. Hiçbir siyasi iktidarın; bu denli faşist, bu denli baskıcı, bu denli hain bir siyasi iktidar görmedim, Türkiye sınırları dahilinde.
Baskıyı yiyen halk, baskıdan bunalan öğrenciler ama bunlar vesayetten şikâyet ediyor. Bu iktidarın en büyük sihirlerinden biri işte. Her ne olursa olsun bir biçimde kendisini ezilen ve baskı altında taraf olduğunu gösteriyor. Ele geçirmediğin kurum kalmamış, vesayetten dem vuruyorlar.
Rektör cumhuriyeti kendisinin koruyacağını söylemiş ama korunmadan ortaya çıkmış bir ürün olduğu polis ağzından belli oluyor. Demek ki ana fikir neymiş, korunacakmışız. Yoksa Pakdemirli gibi mamuller ortalık yere saçılabilirmiş.
Bu arada rektör arkadaşın savunduğu şey, Bülent Arınç. Vay arkadaş, sahibine itaat duygusu bu kadar mı baskındır?
23 Aralık 2010
ntvmsnbc özelinde Türkiye'de gazeteciliğin gidişi

Diğerleri için aynı şeyi söylemeyeceğim ama ntvmsnbc'nin bendeki yeri ayrıdır. Fazlaca emeğim var ve oradaki (şu an orada bulunmayan) bazı insanların da üstümde fazlaca emeği var.
Günde bir kez bile olsa mutlaka girerim. Türkiye'de haber portallarının içinde açık ara en iyisiydi. Sayfayı açtığınızda o güne dair her şeyi bulabilirdiniz. Spordan, siyasete, kültür sanattan, ekonomiye kadar.
Son 2 yıldan bu yana tek kelimeyle berbatlar. Son iki genel yayın yönetmeni (Ebru Çapa ve Ahmet Yeşiltepe -halen görevde-) yönetiminde hemen her gün daha berbat nasıl olunur, ince örneklerini veriyorlar.
Gündemle uzaktan yakından ilgisi olmayan yapay haberlerle donatılmış, haber portalından çok life style'a dönüş yapmış durumda. Suya sabuna dokunmadan, kimseyi kızdırmadan, çok fazla dikkat çekmeden sözümona habercilik yapmaya çalışıyorlar.
An itibariyle var olan sayfada, "2010'un en iyi otomobilleri", "En iyi yılbaşı filmleri", "Komik tabelalar", "UFO gören masum köylü" gibi saçma sapan bile diyemeyeceğim galerilerin yanında, "Burcunuz yeni yılda size ne getirecek?", "Natalie Portman'a sansür", "73 yaşında gibi görünüyor mu?", "Skype’a nazar değdi", "En sevdiğim 5 kış şarkısı", "Türk zombiler Amerika`da" gibi ipe sapa gelmeyen hangi salağın fikri olduğunu bilmediğim haberlerle donatılmış durumda.
Zaman zaman gayet iyi haberler de çıkmıyor değil. Ancak sayfayı ne zaman açıp baksam, ciddi bir haber portalı değil de, birkaç liseli gencin çıkarttığı web sayfası izlenimi uyandırıyor bende.
Gündeme uzak, Türkiye'ye uzak, dünyaya uzak, neresine dokunursanız dokunun reklamın patladığı bir site haline geldiğini görmek neden bilmem canımı sıkmıyor değil.
Ülkenin durumundan bağımsız değil elbet, ntvmsnbc'nin durumu.
İnsan bir süre sonra sorguluyor haliyle. Sistematik gibi sanki olup bitenler. İnsanlara haber vermek gibi bir niyet yerine, insanlara hiç kimsenin ilgilenmeyeceği ve bir gün sonra unutulacak onlarca haberle gerçek gündem herkesin gözünden kaçırılmaya çalışılıyor.
Bunda tabii ki, sadece çalışan insanları suçlamamak gerekir. Tepeden birileri yönlendiriyor olan biteni. Önce kafası çalışan insanlara yol veriliyor -ulan yaran mı var demesin diye belirteyim, ben kendi isteğimle ayrıldım gidişatı görünce-, sonra yerlerine çoluk çocukla doldurup, yönlendirilebilecek kitle yaratılıyor. Ve sonuç ortada.
Bazen, "Sana ne ya" diyorum kendi kendime ama o kadar emekten sonra insanın ağrına gidiyor.
Garip olan, işleyen bu boktan sürece kimsenin sesini çıkarmadan paşa paşa çalışması. Kendi adıma söylemek gerekirse, şöyle bir sayfanın yapılmasına karşı çıkardım ya da bunun en azından bir dengeyle yürütülmesi için çabalardım.
Kendilerine gazeteci -ki birkaç kişi dışında artık kimseyi tanımıyorum ve sadece o birkaç kişiden gazeteci olur- diyen insanların, öyle mal mal her gelen emre koyun gibi uymasını çok anlamlı bulamıyorum.
İşte tam bu noktadan sonra Türkiye'yi gelecekte bekleyen tehlikeyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu çocukların çoğu ileride gazeteci olacaklar. Düşünmek bile korkutucu oluyor. Hiçbir şeye tepki veremeyen, sesini çıkartamayan insanlar, 10-15 yıl sonra gazetelere yayılacaklar. O zaman Türkiye'de nasıl bir medya olacak? Ya da daha doğrusu olacak mı?
Uğur Mumcu'nun gazetecilik yaptığı bir ülkede bu çocuklar da gazetecilik yapacak. Kıyaslamıyorum bile, lakin çok ayıp olur.
Gazeteciliğin Türkiye'de bitmesine az kaldı, haberiniz olsun.
Aslında bu kadarla bırakmamak lazım ama ben inceden giriş yapayım dedim. İlerleyen vakitlerde mutlaka üstüne koyar, öyle yazarım.
22 Aralık 2010
Tayyo, Memo, Abadullah ateş sizi bekler hacılar

İddianın doğru olduğuna ilk başından beri inanmıştım. Ancak CHP yönetimi ısrarlı bir biçimde iddiayı kanıtlama yöntemini becerememişti.
Ak Parti'nin uğruna Cumhurbaşkanı'nın 'kefil' olduğu Kayseri Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki'nin en başından beri reddettiği, Hacı Ali Hamurcu'nun topladığı rüşvete teminat olarak Belediye Başkanı Özhaseki'nin verdiğini ileri sürdüğü 10 milyon TL'lik senedin tahsil edildiğine dair belge en sonunda ortaya çıktı.
Şimdi tabii burada pek çok soru akla geliyor. Misal, Cumhurbaşkanı Gül kefilliğinde ısrarlı mı?
Başbakan Erdoğan hâlâ belediye başkanına sahip çıkmaya devam edecek mi?
Ak Parti Mehmet Özhaseki'nin arkasında durmayı sürdürecek mi?
Bu gerizekâlı halk, ortada hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam edecek mi?
Kefillik ne lan ayrıca? Hangi cumhurbaşkanı, kime kefil olmuş.
Bozacının şahidi şıracı, bizimki de tam o hesap. Adama, "Sen Kayıp Trilyon'dan aklan sonra başkasına kefil ol" derler.
Derler demesine de, bu ülkede demezler. Deveyi hamuduyla götürdüler, yemin ediyorum. Hatta deveyi hamuduyla götürdüler, yetmedi götünden bile siktiler, her biçimde yararlanmak için.
Kefilmiş? Sana kim kefil olacak acaba?
Hazırlanan koçerolar, öte tarafta mangal partisi var. Ateşi harlamak için sizi kullanacaklar. Sırat köprüsünden geçerken, tık diye düşüvereceksiniz sıcacık bir ortama.
Artık o sıcak ortamda bugün götürdüğünüz parayı pulu da bir tarafınızda kullanıverirsiniz.
Tayyo, Memo, Cemo, Kemo, Abadullah, Bülo, size söylüyorum lan. Diğer tarafta ateşin altını açmaya başladılar sizin için. Şimdi kısık ateşte, siz gidince havai fişekler patlayacak, gelişinizin şerefine ve her yanınız sımsıcak olacak. Siz orada "Ama ama biz namaz kıldık, hacca da gitmiştik" filan derken, hoppidi gubbidi ateş sizi sarıverecek.
Şimdi siz tadını çıkartın buranın, sonra diğer tarafta apaçi müziği (Niye bu müzik cidden bilmiyorum. Ama sahne gözümde bir canlanınca o müzik iyi gider diye düşündüm. Canlandırın gözünüzde, süper eğlenceli lan) eşliğinde ateş dansı yapacaksınız.
Haydi! Hoppa...

Etiketler:
abadullah gül,
kefil,
mehmet özhaseki
21 Aralık 2010
Kasap yağı bol bulunca

"Kasap yağı bol bulunca taşaklarına sürermiş" gibi güzel mi güzel atasözünü ilk annemden duymuştum. Favorilerimden biridir, o yüzden.
Bursa'da bir otel bu söze denk düşen bir uygulamaya başlamış. Restoranındaki yemekleri artık 24 ayar saf altınla bezemeye başlamışlar.
Yemekler arasında altın parçacıklı badem çorbası, krep yaprağında altın somon, patlıcan yatağında altın soslu bonfile ve altın tozlu çikolatalı sufle, altın peynir tabağı, üç renkli altın tortellini, altın ıspanak yatağında levrek ve altın browni varmış.
Orospu çocukları, millet karnını doyuramıyor, bunlar altından menü yapıyor. Hakikaten, birtakım iğrenç Arap ülkelerine dönmeye başladık. Gösterişin, şatafatın bini bin para.
Otun bokun en büyüğünü yapıp Guinness'e girmeye çalışılıyor; sokaklarda bir parça ekmeğe muhtaç duyan yüzbinlerce insan varken, altından yemek yapılıyor.
Birkaç tane yavşak, sağa-sola altın kaplı yemekler yediğini anlatacak ya, aman eksik olmasın, hemen altın kaplı, altın soslu yemekler yapalım diye düşündüler herhalde.
Bir tane doğru düzgün bir şey yapılsın ülkede dişimi kıracağım. Her yanımızdan gösteriş, sonradan görmeliğin verdiği iğrenç bir küstahlık akıyor.
Altın kaplı yemekmiş. Hazırlayanın, yiyenin geçmişinden geleceğine yol yapıp sikmek lazım.
bss yorum: Altın tozuna bulanmış at y.rr..ı verseler onuda yer bu şerefsizler ama tutup fakire fukaraya 1 kuruş verip de sevindirmezler.
Dayanamadım yorum çok güzeldi, yazının içine koyayım dedim.
Helal 'Ulan' Arda

Yarın konuşuruz, tartışırız. Daha uzun uzadıya yazarım Aziz Yıldırım ve Arda arasındaki şu diyalogdan söz ediyorum.
Aziz Yıldırım: ULAN, Arda sen de mi buradasın.
Arda Turan: Açılışlardayım artık Başkanım, futbolu bıraktım.
Arda için idam sehpaları kurulmuştur ya da kurulacaktır. Arda hakkındaki fikirlerimi az-çok biliyor insanlar. Ne yazık ki, çok büyük bir sempati ile bakamıyorum eskisi gibi. Fakat şu diyalogdan çıkardığım sonuç; Arda ile Aziz Yıldırım arasındaki terbiye farkıdır.
İşte bu yüzden, Galatasaray isterse küme düşsün, sarı-kırmızı sevdanın gönül vereniyim.
Uzun zaman sonra ilk kez "Helal olsun Arda" cümlesi ağzımdan çıkıverdi.
Umarım Arda bu hareket ile kurban edilmez -ki, Galatasaray'dan gönderilmesi taraftarıyım-.
Herkes nasıl bakar bu olaya bilmiyorum ama benim bakış açımda koskoca Fenerbahçe Kulübü Başkanı'nın "Ulan", hitabına "Başkanım" diye yanıt vermesini Galatasaray terbiyesine bağlıyorum.
Ortadaki terbiyesizlik Arda'ya ait değildir. Tam tersi, tam da bir kaptana yakışacak şekilde davranmıştır.
Haa, şu olay dışında Arda eleştirilmez mi? Hem de fazlasıyla ama bu diyalogdan Arda'yı asarsak, "Ulan" hitabını kendine yakıştıranların seviyesine düşmüş oluruz.
Helal lan Arda! Kedi olalı fare tuttun. Belki de, ilk kez kolundaki o kaptanlık bandının gereğini yerine getirdin.
Bu arada şu anki tartışma ile alevlendirilecek tartışma işin hikâyesi. Alex'in son demleri, Arda'ya yer yapılmaya çalışılıyor. Ama bizimkilerde onu anlayacak beyin yok, o ayrı.
20 Aralık 2010
eruditomonarca denen puşta sesleniyorum




Bu bir tek benim başıma mı geliyor bilmiyorum ama 3. kez aynı şeyle karşı karşıyayım. Yazılarımı birileri alıyor ve sanki kendi yazılarıymış gibi bloglarında yayınlıyor.
Hayır anlamadığım şey, tonla blog var benden fazla okunan ve benden fazla takip edilen. Niye başka bloglar değil de benim başıma geliyor.
Birkaç hafta önce fark ettim. Önce dedim ki, "Muhtemelen altına link yazmayı unutmuştur." Çünkü bir yazıda, linkini koymuş, diğerinde unuttuğunu sandım.
Yok ama öyle değil, eleman bildiğin benim yazıları birebir, kendi emeğiymiş gibi yayınlıyor. Aslında o emeğin çalınmasından daha fazla kızdığım şey, herif başlıkları değiştiriyor.
Sevgili, eruditomonarca isimli arkadaş bloğu yeni mi takip etmeye başladın bilmiyorum ama bak daha önce yapanlara söylediğim şey bol küfür etmekti.
Sen diyorsan ki, "Benim hoşuma gidiyor, et edebildiğin kadar küfür" eyvallah, onu da yaparım.
Sen iyisi mi amacını söyle. De ki, "Güzel yazıyorsun, ondan yaptım" ya da "Kendiminmiş gibi yazmamıştım aslında. Sadece aşağıda belirtmeyi unutmuşum."
Geçerli bir sebebin varsa tamam kabul. Bir daha yapmaman kaydıyla, olayı unutacağım. Ama eğer geçerli bir sebebin yoksa yaptığının gerizekâlılık olduğunu anla. Yapmaya çalıştığın şeyle hiçbir noktaya varamayacağını da anla.
Ayrıca evladım bir siktirip gidin yahu. Kendi halinde, çokça sinirimi dökmek için yazan bir adamım. Ne kimseden beklentim ne de ileriye dönük bir amacım var.
Kaç vakittir özellikle küfür etmemeye çabalıyorum ama götverenlikte sınır tanımayan senin gibiler, sabır zorlayarak benim bu iyimser çabamı boşa çıkartıyorsun.
Efendi gibi altlarına yazının gerçek sahibini yaz mümkünse. Yok yazmayacaksan da bu aptallıkla gideceğin noktanın ancak nokta büyüklüğünde olacağını da anlayıver.
Sabahın 6.30'unda uyanmam gerekir ama ben bu puştlarla uğraşıyorum. Beynimi sikeyim.
Etiketler:
http://eruditomonarca.blogspot.com/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)