13 Ocak 2011

Tarrakiye şimdi çok mutlu


"Rafineri bir adım attı. 4 liradan bahsediyorlar. Nerede 4 liradan satılıyor, ben hiç görmedim. Hiç bir zaman 4 lirayı bulmadı. Bir çok petrol istasyonunda fiyatlar 3,75 hatta daha aşağıda olan yerler var."

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek böyle söylemişti 20 Aralık günü. Aradan 20 gün geçti artık her yerde görebilir kendisi benzinin 4 TL'nin üstüne satıldığını.

Yavaş yavaş, ucundan ucundan, korkutmadan ürkütmeden, minik minik, ağır ağır sikiyorlar, o yüzden sanki olmuyormuş gibi geliyor bize.

Gözümüzün önünde olup bitenlere "Yok aslında öyle değil" diye kılıf buluyorlar. Son örneğini ucubede yaşadık. Başbakan aleni olarak heykele ucube dedi, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay "Başbakan gecekondulara öyle dedi" diye, durumu anlatmaya çalıştı. Başbakan "Ben heykele ucube dedim" deyince de, "Görüşlerimi basın önünde paylaşmam" diyerek, görüşlerini Başbakan'la özel olarak paylaşacağını söyledi.

Benzin konusuna geri dönecek olursak, sanırım dünyanın en pahalı benzinini kullandığımızı tekrar etmenin bir anlamı yok. Herkes az çok biliyor, durumun ne şekilde olduğunu.

Önceki gün otomotiv sektörü 2010 yılını 760 bin 913 adetle rekor yılı olarak açıkladı.

Benzinin 4 TL'yi aşması ve otomotivin rekor kırdığını yan yana getirirsek, ülkenin zekâ haritası da çıkmış oluyor. Dünyanın en pahalı benzinini kullanan ülkede, otomobil satışları rekor kırıyor. Aslında trajikomik bir durummuş gibi görünüyor. Bununla ilgili bir senaryo yazılabilir.

Ne bileyim benim aklıma ilk düşündüğümde Tarrakiye diye bir ülke geldi. Dünyada değil, başka bir galakside. Bu ülkenin insanları yoksul, yöneticileri ise sürekli zenginleşiyor. Tarrakiye'nin Kerep Mallip Doganer diye bir başbakanı var. Bu Kerem Mallip, 30 yıl önce Tarrakiye'nin vapur hatlarında memurken, kirada oturuyorken, Başbakan olduktan sonra kendisinin, çocuklarının ve eşinin malvarlığı milyar dolarlarla ölçülür duruma geliyor.

Tarrakiye başbakanı Kerep Mallip Doganer, ülkenin hızlı yoksullaşması ve fakirliğine karşın her seçimde gücüne güç katıyor. Yakınları, dostlarının Tarrakiye'de daha 10 yıl öncesine kadar isimleri bilinmezken, gelinen noktada ülkenin sayılı zenginleri haline geliyor.

Ülkenin en önemli geçim kaynağı ise tarrak bitkisi. Bu bitki her türden cinsel sorunun çözümünde kullanılıyor. Bütün dünya, sadece Tarrakiye'de bulunan tarrak bitkisinden alabilmek için deliler gibi para veriyor. Tarrağın bir tutamı 1 milyon dolar değerinde. Ama işte senaryo yazdık ya, Tarrakiye'de tüm erkekler, erken boşalıyor, tüm kadınlar vajinismus sorunu çekiyor.

Ancak senaryoda olur lan dünyanın en pahalı benzininin satıldığı ülkede otomobil sektörünün satış rekoru kırması.

Sanal ülkemiz Tarrakiye'ye ne mi oldu? Halk ayaklandı, hem askeri, hem de siyasi iktidarı yok etti. Ülkedeki bütün tarrakları, başbakanın götüne soktular. Tarrakiye şimdi çok mutlu...

Bizim ülkemizde olmaz öyle şeyler. Ancak hayal ürünü senaryolarda yaşanır böyle şeyler.

Helal lan Tarrakiye!

Bu vahşete 'dur' deyin!!!!!


Fotoğraf İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait Hasdal hayvan barınağından. Bu şahsiyetsizler, barınağa aldıkları canlılara böyle davranıyorlar. Muhtaç canlılara bakmaktan kasıtları muhtemelen bu.

Facebook'um yok ancak olanlardan destek isteniyor bir grup tarafından. Eğer siz de desteklemek istiyorsanız, şu linke tıklamanız yeterli olacaktır sanırım.

Mideniz kaldırırsa şurada da video görüntüleri var.

Bu orospu çocuklarının insana bakışı ne ki, hayvana nasıl bakacaklar. Göstermelik bir barınak, barınakta hayvancağızları kasap gibi doğra.

Böyle durumlarda, bu gibi tiplerden biriyle karşı karşıya gelmediğim için kendimi şanslı addediyorum. Çünkü 60 saniye içinde katil olurum.

Cidden yazamıyorum, kusura bakmayın.

12 Ocak 2011

Helal et hakkını biricik yuvamız



İnsanın sevdiğinden ayrılması zordur. Elleri titrer adamın, sancı basar her yanını, kalbi beyninde atar.

Bir tarihi kapattı Galatasaray dün akşam. Herkes çok şey yaşadı, çok şey gördü geçirdi o statta. Kimi elinden kız arkadaşını tutup götürdü, kimi kafasının üstüne bebeğini aldı, kimi en yakın dostuyla tırnaklarını kemire kemire maç izledi.

Çok şey Ali Sami Yen benim için. Bir stattan öte, en kötü zamanlarda sığınılacak bir liman gibiydi. Hiç tanımadığım insanlarla sarmaş dolaş oldum, çok sevdiğim insanlarla tartışıp gönüllerini kırdım.

Sadece iyi anılarla hatırlıyor insan geride bıraktığını, kazanılan maçları, gol sevinçlerini, kupaları, şampiyonlukları, Avrupa zaferlerini. Oysa ağız dolusu küfürlerle çıktığımız maçlar da yaşandı, o büyük yuvada.

Sabri'nin Bordeaux maçında attığı gole ne kadar sevindiysek, Servet'in Atletico Madrid maçındaki ıskasına o kadar öfkelendik. Uğur'un Frankfurt'a attığı gole nasıl sevindiysek, Rotariu'nun çamura saplanan topunda o kadar üzüldük.

Garip bir duygu olacak Mecidiyeköy yolunu tutmamak, Ali Sami Yen'e gidememek. Sokakta bira içemeyeceğiz, Orjin'den bol soğanlı köfte yiyemeyeceğiz, stattan çıkıp da o trafiğe lanet okuyamayacağız.

Son zamanlarda Galatasaray hakkında olumlu hiçbir şey yazamadım. Sanırım çok şey değişti ve değişiyor Galatasaray'da. O yüzden kızgınlığım biraz da. Tıpkı Ali Sami Yen'den ayrılmanın ağrıma gittiği gibi.

Her şey değişiyor. Cüneyt Tanman'ın giydiği formayı Kazım'ın giymesini içime sindiremiyorum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım sindiremeyeceğim de.

Her seferinde "Ulan Galatasaraylılık benim için biter" diyorum ama sonra minicik bir ışığın arkasından takılıp, verdiğim sözü unutuyorum.

Dün akşam özellikle gitmedim Ali Sami Yen'e. Veda etmeyi beceremem, sevmem de zaten. Şimdi yerine koyacağımız bir Ali Sami Yen'imiz daha olmayacak. Gözlerimi kapatsam yolunu bulacağım Ali Sami Yen yerine bambaşka bir yer yuva olacak Galatasaray'a.

Cevad'ın dediği gibi, "Eski statları seviyorum ben. Yeni stadlarda ruh göremiyorum."

Kendimi böyle hissetmemiştim hiç. İnsan ayırdına varamıyor bir süre. Dün akşamki görüntüleri sabah izlediğimde hiç tepki bile vermedim.

Şimdi Ali Sami Yen'sizlik kapladı içimi. Yorgun, yaşlı, kırık, dökük bir stad değil lan orası, hepimizin yuvası.

"Eski açık sarı desene" dediğimiz yer.

"Sarı, kırmızı en büyük Cim-bom" diye gırtlağımızı patlattığımız evimiz.

30 bin kişinin "Seni sevmeyen ölsün" diye bağırdığı yer.

Lan orası Ali Sami Yen. 25 bin kişinin, Avrupa'ya cehennemi tanıttığı, Ince'in, Schmeichel'ın, Maldini'nin, Guardiola'nın ısınmaya çıktığında kulaklarını tıkamak zorunda kaldığı yer.

Orası stat değil, hiç olmadı hem de benim gözümde. Hayatımızın bir parçası orası.

Sarı-kırmızıya gönül veren herkesin hayatının bir parçası. İlk kim söyledi bilmiyorum ama tam olarak benim söylemek istediğim şeyi söylemiş; "Sana vurulacak kazmanın ta amına koyayım"

Hepimizin canından bir parça seninle birlikte gidecek. Dün o Kapalı'daki pankartta yazdığı gibi, "ÇEKTİYSEN KAHRIMI, HELAL ET HAKKIMI"

Ruhunu bırakma, getir bize.

Ulan en çok neye üzülüyorum, keşke bir kızım olaydı da elinden tutup gitseydim Ali Sami Yen'e. Hayatımdaki en büyük pişmanlıklardan biri bu olacak.

Son sözü Nâzım Usta söylesin...

HOŞÇAKALIN DOSTLARIM

Hoşçakalın dostlarım benim
Hoşçakalın dostlarım
Sizi canımda canımın içinde
Kavgamı kafamda götürüyorum

Hoşçakalın dostlarım
A dostlara kavga dostu
İş kardeşi
A yoldaşlara tek hecesiyiz
Tek hecesiz elveda

A dostlara kavga dostu
İş kardeş
Yoldaşlara elveda
Görüşürüz yine görüşürüz dostlarım
Beraber güneşle güler beraber döğüşürüz

Hoşçakalın dostlarım
A dostlara kavga dostu
İş kardeşi
A yoldaşlara tek hecesiyiz
Tek hecesiz elveda

Neymiş Kazım? Yalan söylemiyormuşuz değil mi?


"Benim ailemin tamamı Galatasaraylı. Geçmişte Fenerbahçe’de oynarken gol attığımda, hiç takım armasını öpmedim. Sadece Galatasaray armasını öptüm."

Önemli olan kaç gol attığı, kaç asist yaptığı değil. Ahlaklı futbolcu beklentisi bu kadar mı zor olur?

Kelepçesi, fantazisi başka bir hadise. Doğru, yanlış kimsenin cinsel hayatını sorgulamıyorum ama ne bu adamın samimiyetine inanıyorum, ne de kendisinin Galatasaray'a faydalı olacağını.

Tüm sorun istatistik mi? Bu mu bütün argümanımız? Galatasaray'ı bekleyen tehlike tam da budur. Zihniyetinin değiştiğini görmek. Sonucun her şeyden yeğ olduğu anlayışı.

Kazım daha çok forma öper. Biz de Kazım gibi tipleri çok omuzlara alırız bu kafayla..

Unutmadan Culio transferine laf etmiş bir adam olarak, gerek Hannover gerekse de Beypazarı Şekerspor maçında göt olacağımı anlamış bulunuyorum. Ne dediysem, ne söylediysem, dilim kopsun. Umarım böyle devam eder. Bir tane akıllı orta saha oyuncusunun, neleri değiştirebileceğini görmek bizi sevindirse de, 4 yıldır kıçını yırtan akil adamların da haklılığını ortaya çıkartmıştır.

KAZIM'IN FORMASINI ÖPTÜĞÜ VİDEO

Komünistler düdüklesin topunuzu


Haftalardır "Hür Adam" tartışılıyor ülkede. "Atatürk'e posta koydu", "Çok acılar çekti", "Mustafa Suphi'den daha fazla eziyet çekti", "O olmasa Kurtuluş Savaşı dı olmazdı", "Muhafazakâr seyirci rekor kırdırdı". Sözün özü film vizyona girmeden başlatı tartışmalar, vizyona girdi bilinçli bir biçimde gündemde tutulmaya çabalanıyor.

Filmin yönetmeni Mehmet Tanrısever, bugün bir televizyonda kendisini "Bu filmi para için yapıyorsun" diyen, elemana önce "Koministlerle uğraşıyorum bir de sizinle mi uğraşacağım" demiş, ardından da mikrofon fırlatmış.

Beni ilgilendiren kısmı, bu yönetmen denen tipin zihniyet sorunu. Herif bir kere, kendisini eleştiren herkese "Komünist" yaftasını yapıştırmış. Tipik 1960'lı yıllar ve sonrasında pompalanan zihniyet, 'Her muhalif komünisttir. Komünistler tehlikelidir' durumu yani.

İşin bir de mikrofon fırlatma hadisesi var. Bu heriflerin hepsi 12 Eylül'de ezildiğininden dem vurup, özgürlük naraları atan tiplerden.

Yaptığı hareketle, kendi düşüncesi dışındaki her şeyi nasıl reddettiğini, kendi gibi düşünmeyen bir kişiye nasıl tepki gösterileceğini, kendi demokrasi anlayışı dahilinde göstermiş. Bunların demokrasinden anladığı yegâne şey; "Herkes benim gibi düşünmeli. Farklı düşünceler olmazsa çok demokratik bir toplum oluruz" yuvarlaması.

Bunlar gibi düşünürsen, bunların söylediği her şeyi olumlarsan, bunların yaşam tarzına saygı gösterirsen, demokrasiye sen de sahip olursun. Ama tam tersini yaparsan, adi, pis bir komünistten ibaretsin demektir.

12 Eylül'ün bütün kaymağını yiyip, o kaymak üstünden zengin olup, siyasi örgütlenmede hiçbir zorluk çekmeyen Mehmet Tanrısever ve onunla atbaşı koşturan zihniyet, gariptir ki, bir ütopyadan halen korkmakta ve onu bir korku unsuru gibi göstermekte. Komünistlikse iğrenç, sapık ve sapkın bir düşünceden başka bir şey değil.

Haa bir de filmin ismi Hür Adam ama yönetmeni ve senaristi "Tahammülsüz Adam", filmin ismi "Hür Adam" ama daha vizyona girmeden Fethullah Gülen bazı kısımlarının çıkartılmasını istemiş ve arkadaş filminin "Hür" kısmını daha yekten kırpmış.

Bunların komünistlere baktığı gözün, söyledikleri aslında aynaya baktıklarında yansıyan görüntüden ibaret. Her zamanın adamı olarak, fabrika sahibi ol, sinema şirketi kur, kendi deyimiyle gazete kur ama halen ezilmişlikten söz et. Pes yemin ediyorum. Bu kadar kaygan, yapışık, jöle kıvamında olunmaz. İnsan biraz dik durma becerisi gösterir.

Ya ayrıca biriniz insana benzeyin lan.

Ülkede yavşak kaynamaya başladı



Ülkenin batısı, doğusu, güneyi, kuzeyi fark etmiyor. Her tarafta yavşak kaynıyor. Bodrum'da 8 tane hayvancağızı kıymayla zehirlemişler.

Nasıl bir insanlık anlayışıdır bu, nasıl bir davranış biçimidir acaba? Cidden, yaşadıkları psikolojiyi dehşet merak ediyorum. Hangisinin ne zararı var, kendilerine.

İnsanlıktan çıktık, boyut değiştirip başka bir canlıya evriliyoruz. Ülkenin her tarafından; kan, vahşet, cinayet, işkence haberi geliyor. Manyağın biri kendi çocuğunun kafasına biberonla vura vura öldürüyor, ötekisi sokaktaki savunmasız canlıları zehirli kıyma ile öldürüyor, diğeri başka bir savunmasız canlıyı tekmeleyerek öldürüyor.

Bu orospu çocuklarını yaşatmamak gerek.



11 Ocak 2011

Hırsız Bulgar, Orospu Rus, Çingene Romanyalı...


Adsız bir arkadaş, yorum bölümüne gönderince okudum şu postu. http://antoniobenerrivo.blogspot.com/2011/01/karabuk-uyuma-emenikeye-sahip-ck.html


Bunu yazan yeni yetme genç adam olsa, tepki vermezdim, üstünde tartışmaya da girmezdim. Ama bir gazeteci olunca, insan yazmadan duramıyor.

Ben önce Bener'e "Türkiye'ye hoşgeldin" diyorum. Türkiye'de ırkçılığın olduğunun ayırdına vardığı için. Böyle bir gerçekle yüzleşmek zor mudur, kolay mıdır kendisi açısından bilmiyorum ancak Türkiye'de ciddi bir ırkçılık olduğunu görmek çok da zor olmasa gerek.

Hadi diyelim ki, Emenike özelinde hadisenin namusunu kurtardık. Peki Beyoğlu'nda, Laleli'de, Galata'da, Hacı Ahmet'te, Kasımpaşa'da arkasından "Lan zenci piçine bak" diye seslendikleri onlarca Afrikalı konusunda ne yapacağız?

Genelde bizde sistem böyle işler. Aslında olan biten her şey göz önündedir ama bizim tatlı, pembe kılıflarımız vardır. İnsanlarla, taşak geçerek aşağılamayı "eğlence" şeklinde adlandırırız.
Yoksa bizim gibi seven var mıdır zencileri? Avrupa'da dışlanırlar ama burada hiç mi hiç!

Bu ülkeye gelen neredeyse her Afrikalıya maymun muamelesi yapmıyor muyuz lan? Birçok ülkede bunun karşılığı ırkçılıktır. Bizim için eğlenceden ibaret şeyin karşılığı, ırkçılık yani...

2003 yılında Türkiye'ye gelen (ve getirilen) 3 Afrikalı ile röportaj yapmıştım, Hacı Ahmet'te bir toprak top sahasında. Ganalı Moses Sakyi, Nijeryalı Frank Tagbo ve Rachid Adeba ile.

Adamlarla röportaj yapabilmek için tam 5 gün boyunca onlara, kendimi inandırmaya ve Türkiye'de her gazetecinin aynı olmadığını anlatmak için. Neyse en nihayetinde ne bok olduğumu anladılar ve konuştuk. Futbol dışında konuştuğum konuda hepsinin ortak noktası, kendilerinin ısrarlı bir biçimde uyuşturucu satıcısı olduğuydu. Gazeteciler, polisler, konu komşu yani sizin anlayacağınız herkes, derilerinin renginden ötürü, profesyonel futbolculuk yapmaya çalışan bu adamların uyuşturucu sattığından şüphe ediyor. İkinci ortak noktaları ise, kendilerine her yerde 'Arap' denmesi.

Bu ülkenin saçma sapan ve anlamsız kültüründe vardır, her siyah renkli insana 'Arap' demek.

Bener, yazısının sonunu, "Spor yazarlarına not: Siz de sessiz kalmayın ve köşenizde bir cümle de olsa Emenike’ye destek verin." diye bağlamış.

Ben saflık olarak değerlendireceğim. Çünkü bu ülkede Lucescu'ya, Hagi'ye 'çingene' denirken, Skibbe'ye, Werner Lorant'a ve bilimum Alman'a 'köylü' sıfatını yapıştıran medyadaki 'arkadaşlar' değil midir? Aynı arkadaşlar, ırkçılığın daniskasını yaparken, nasıl olur da Emenike'ye destek verebilir ki?

Bu iş böyle "Haydi sessiz kalmayalım" tadındaki çağrılarla olmaz. Daha bu ülke Festus Okey'in hesabını veremedi.

Hayır, benim şaşırdığım şey, bu olaya gösterilen tepki. İş futbol olunca mı ayağa kalkacağız.

Bu ülkede ırkçılık hep vardı. Zaten o yüzden Ruslar 'orospu', Romanyalılar 'çingene', Bulgarlar 'hırsız', Yunanistanlılar 'düşman', Fransızlar 'küstah', Afrikalılar 'Arap, zenci, uyuşturucu satıcısı' diyen, başka bir toplumun insanları mı?

"Türkler ırkçı değildir" söylemi, bu ülkedeki en süslü yalanlardan biridir. Siz kalkıp bunları görmezden gelir, Emenike'ye yapılan terbiyesizliğe tepki vermeye kalkarsak, yine aynı şeyi yapmış oluruz. Elimizdeki o mal aygıtla sivrisinek kovalarız ancak.
Bir akıllı insan da, fotoğrafın tamamını okumaya uğraşsın.

Türkiye'de ırkçılık tarih kitaplarını okumamızla başlıyor. Bunu görmek ne kadar zor olabilir ki?

Tüm bu yazılanların, Bener'e bir eleştiri olduğu düşünülmesin. Öyle bir amacım yok ama medyanın göbeğinde olup, sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi konuşması da biraz saçma gelmedi değil.

Varsın onlar şiire-türküye ağlasın














Hepsi birbirinden duygusal insanlar. Şiir dinlediler mi, koyverip gidiyorlar kendilerini. Bazen Başbakan konuşuyor vekilleri ağlıyor, bazen de bir tiyatro oyunu onları böylesine ağlatıyor.

Bazen, ayrı ülkelerde yaşadığımızı düşünüyorum bu insanlarla. Arada gecekonduya girdikleri oluyor. İlk aklıma gelen, o yoksulluğun kendi zenginlikleriyle doğru orantıda olduğunun akıllarına düşüp düşmediği oluyor.

Acaba halkın anası ağlarken, şiire-türküye-şarkıya ağlayan devlet büyükleri ve onların çok sevgili yakınları ağlayabiliyor mu?

Evine ekmek götüremeyen bir garibanın kendisini sokak direğine asması, bankadan aldığı krediyi ödeyemeyen işadamının kafasına kurşun sıkması, mali durumu bozulan eşinden ayrılan kadının kendisini pazarlaması, işsiz kalan memurun kalorifer borusuna kendini asması, işsiz kalan işçinin çaresizlikten fare zehiri içmesi, ataması çıkmayan öğretmen adayının bileklerini kesmesi, 4 çocuğuna bakan gündelikçi kadının tüpgazı bırakması v.s. v.s.

Bunlara ne zaman ağlayacaklar? Ya da gelinen noktanın, kendilerinden kaynaklandığını görüp ağlayacaklar mı?

Hepsi ne duygusal insanlar. Ayrıca ağlıyorlar da, bizim gibi insanlar onlar, etten ve kemikten.

Bizi onlardan, onları bizden ayıransa et ve kemik dışındakiler. Biz bu halka, bu halkın yoksullaştırılmasına, o yoksul halkın çocuklarının sokaklarda tekmelerle bebeklerinin düşürülmesine, söylenen yalanlara gözyaşı dökmeden yumruğumuzu sıkarak direnmeye çabalarken, varsın onlar şiirlere-türkülere ağlasın.

Bizi onlardan, onları bizden ayıran insanlıktan başka şey değildir.

ONUR DA AĞLAR

Gözlerinin pınarında
Bir bulut,
Boşandı boşanacak
Nerdeyse.
Aklımdan geçenleri
Okuyorsun su gibi.
Dünya gördü
Bizi boğazladılar...

Tutma gözyaşlarını
Onur da ağlar...
Bırak yıkansın gökyüzü,
Lacivert, yeşil, altın
Işıkları günbatımın.
İşte şafaktayız gene
Çırılçıplak
Ve mavi.
İşte sanki dağ yeli
Ve işte sanki meltem...

Kimse toz konduramaz
Kesip attığımız tırnağa bile.
Sen en güzel kızısın
Bütün galaksilerin
Bense tözüyüm artık
Akkor tözüyüm
Prometheus'u yakan
Kara sevdanın...

Ne alnımızda bir ayıp
Ne koltuk altında
Saklı haçımız
Biz bu halkı sevdik
Ve bu ülkeyi.
İşte bağışlanmaz
Korkunç suçumuz.

Ahmed Arif

Onursuzluğun, asalaklığın ve aptallığın kök saldığı coğrafya


Hayatınızın son yıllarını aklınızdan geçirin. Şöyle bir düşünün, toplumsal yaşantıda neler olup bitti diye.

Sadece dünü anımsamak yeter. Mersin'deki Nevit Kodallı Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi'nde, okul müdürünün kız öğrencileri tecrit kararları ile Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu'nun yeni yönetmeliğini. Pek çok yerde alkol yasaklanıyor.

Aya İrini’de bir konserde, İKSV’nin müzik festivallerinde ya da İstanbul Modern’deki bir davette şarap servis edilmeyecek.

Yazın deniz kenarında, ormanda, seyir yerlerinde içki servisi yapılmayacak bu yeni düzenlemeyle. Alkollü içki üreticilerinin artık hiçbir organizasyon, festival, etkinlik vb. sponsor olamayacak.

Türkiye’nin 81 ilinden 62'sinde çeşitli kamu kuruluşlarında ve kamuya ait mekânlarda içki içme ve içki satma yasağı uygulanıyor.

İstanbul Büyük Şehir Belediyesi kiraya verdiği, içkili restoran olarak kullanılan mekanların kira sözleşmelerini iptal ediyor. Tayyip Erdoğan'ın İBB Başkanlığı döneminde başlattığı sosyal tesislerdeki içki yasağı İBB iştiraklerinden Beltur AŞ eliyle genişletiliyor.

İçki yasağı dışında, toplumsal muhalefetin her yükseldiği dönemde, sokak eylemleri polisin medyatik ismiyle 'orantısız şiddet' gerçek anlamda polis terörü ile son buluyor. Üniversite öğrencileri joplanıyor, biber gazı ve tazyikli sularla püskürtülüyor.

Yine hayatımızın son dönemlerinde; kasetler, komplolar, davalar hiç eksik kalmıyor. İsmi, cismi, kimliği belli olmayan birtakım kişilerin ihbarları ile toplumda itibarı bulunan insanlar cezaevlerine atılıyor, hukuk tersine işleyip, insanlar suçsuzluklarını kanıtlamaya çalışıyor.

Anadolu'da halka "Bize oy vermezseniz, hizmet alamazsınız" denilerek, siyasi şantaj uygulanıyor.

Yıllarca senenin verdiği intikam duygusu ile, Başbakan aleyhinde tazminat mahkumiyeti kararı veren hakimler yargılanıyor, fişlemeler hiç olmadığı kadar yaygınlaşıyor, okullarda 'ajan müdür yardımcıları' türüyor, yolsuzluk iddialarının her biri bakanlıklarda dosya dosya çürümeye terk ediliyor.

Tüm bu olan biten her şeyi izliyoruz. Sesimizi soluğumuzu çıkartmadan her şeyi izliyoruz. Her bir yılı devirdiğimizde arkamıza dönüp baktığımızda toplumsal ve siyasi yaşantıda pek çok şeyin değiştiğini görüyoruz.

5-10 yıl sonra şu cümle birçoğumuzun ağzından dökülüverecek, "Hayatımızda her şey değişti ve aslında hepsi gözümüzün önünde olup bitti. Hiçbirine de tepki bile gösteremedik."

İran'dan kaçan hemen tüm devrimci-demokratın ortak kanısı şuydu: "Alıştıra alıştıra geldiler. Bir taviz kopardılar mı aldıkları taviz sanki yıllardır uygulamadaymış gibi doğal karşıladılar, hemen yeni taviz peşine düştüler. Kısa süre sonra itiraz etmeyi unutan insanlar haline geldik."

Ağır ağır, sindire sindire Türkiye'de sistem değişiyor. Molla rejimi, Yeşil Kuşak Projesi, Ilımlı İslam ya da ismi her neyse. Ama bu ülkede sosyal yaşantımız ciddi bir tehdit altına girmiştir.

Keçiören modeli, Türkiye'de bazı şeylerin görülmesi için güzel bir örnek. Önce MHP ardından Akp'ye (benim adıma aralarında siyasi olarak hiçbir fark yoktur) geçen Turgut Altınok'un başkanlığını yaptığı ilçede bugün artık tek bir içkili restoran bile yok. Dayak ve korku timleri parklarda el ele tutuşanları dövdüler, büfelere saldırdılar. Sonuç; değişimin her yerde yapılabileceğinin göstergesi.

Değişiyoruz, değişirken de, geride bıraktığımız hayatımızda neler olup bittiğini görmüyoruz.

Elimizde şu aptal aletlerle sivrisineklerle mücadele ediyoruz. Bu sivrisinek kimi zaman bir dizi, kimi zaman bir üniversitedeki porno tartışması, kimi zaman bir sinema filmi ya da türban oluyor.

Oysa o sivrisineklerin havalandıkları, gözümüzün önündeki bataklığa, kafamızı çevirip bakamıyoruz bile.

Bu kadar mı onursuz, asalak ve aptal bir toplum olduk?

Bize öğretilen bireysel kurtuluş masallarının günlük hayatta karşılığının olmadığını görebilmek için, kapitalizmin yaratıcılarının bile artık farklı modeller peşinde olduğunu anlamak için, paranın; onur, gurur, haysiyet gibi değerlerle yan yana getirilemeyeceğini fark etmek için, bir ülkenin bağımsızlığının o ülkenin okullarında, resmi kurumlarındaki bir bez parçasından ibaret olmadığını görmek için ancak ve ancak Türk olmak gerekiyor sanırım.

10 Ocak 2011

13 yaşındaki çocuktan tahrik olan zihniyetin ta amına koyayım


Nevit Kodallı Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi Müdürü İbrahim Tol, kız ve erkek öğrencileri birbirlerine 45 cm'den fazla yakınlaşmasını yasaklamış. Okul yurdunda erkekler ve kızların olduğu bölümler demir parmaklıklarla birbirinden ayrılmış. Yetmemiş, kızlar ve erkekler ayrı ayrı yemekhanelerde yemek yemeye başlamış.

Yurt binasına erkekler sağ taraftan, kız öğrenciler sol taraftan içeri alınıyor. Bu okul ismi üstünde Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi ud öğretmeni yokmuş ama haftada iki saat olan din dersi için 3 öğretmen varmış.

Kız öğrencilerin çizme giymeleri yasaklanmış ve etek giyen kız öğrenciler için sıraların önüne ek tahta yapılmış.

Haber budur.

Bu tip haberleri ne zaman görsem, bu hasta ruhlu pezevenklerin cinsel açlığının tavan durumunda olduğu aklıma geliyor. Hep söylerim, benim mantığım düz çalışır, alengirli bir beyne sahip değilim. 13-16 yaş aralığındaki kızlara, çizme giymelerinin yasaklanması, bacaklarının görünmemesi için ek tahtalar koymasının benim düz mantığımda tek bir anlamı var; Bu kararı alan hasta zihniyet demek ki, çizmeden tahrik oluyor, o yaştaki kızların bacaklarının 5 santimini görmeleri kendilerinde cinsel arzu uyandırıyor.

Şaşırmıyorum, bu orospu evlatları için tahrik olmak artık bir hayat biçimi haline gelmiş. Çocuk yaştaki kızlardan tahrik olurlar, eteklerinden tahrik olurlar, çizmelerinden tahrik olurlar. Yavşağın evladına şişme kadın göstersem, aleti eline alıp el arabası pozisyonuna girer muhtemelen. Nasıl bir cinsel iştah var yavşaklarda anlaşılır bir durum değil.

Bu haberlerde artık can sıkıcı olmaya başlayan şeyse, bu hasta ruhlu sapık pezevenklerin, birtakım toplumsal statülerle aramızda dolanmaları. Herif müdür, okul müdürü üstelik. Muhtemelen o kızları yaşındaki çocuklara iç geçirerek bakıyor, ufacık kızların bacaklarını gördüğünde kendisini odaya kapatıp 31 çekmeye başlıyordur. Yoksa niye tahrik olursun, bırak tahrik olmayı niye aklına gelir bunlar.

Çocuk yaştaki kızlarla evlenirler, evlerine eş diye sokarlar, gece yatağa sokup, koyunlarına alırlar, ardından ahlak ahlak diye yeri göğü inletirler.

Sapık ordusu yemin ediyorum. Şu heriflerin zihniyeti, inşaata eşek atıp siken 4 kişiden farklı değil.

Tabii bir de şu din öğretmeni olayı var. Pek çok okuldan bu tip haberler gelmeye başlıyor. Mantık, Sosyoloji, Psikoloji derslerini imamlar veriyor, sanat liselerine enstrüman öğretmeni yerine bolca sayıda din öğretmeni atanıyor.

Yasakçı zihniyetten hiç söz etmiyorum. Toplumsal alanda bu zihniyetin istemediği her şey yasak halini alıyor. Altı üstü okul müdürü herif. Sahip olduğunu sandığı yetkilere bak sen! Bir okul müdürü, okulda terör estirip, otu-boku yasaklıyorsa, yetkilerle donatılmış bazı kişilerin neler yapabileceğini kestirmek güç.

Sapık orospu çocukları, alayı sapık. Zaten zihniyetlerine baksan ne bok olduklarını görmek yeter. Ufacık çocuklarla evlenmeyi, içine sindirenden her bok beklenir.