30 Mart 2011

Kabile reisi oldu sana dost ve kardeş


Yıl 2007 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, canlı yayında Barzani'yi kast ederek, "Bizim muhatabımız oradaki Kürt liderler değildir. Ben Merkezi Hükümetin Cumhurbaşkanıyla da Başbakanıyla da görüştüm. Bunun dışındaki bir kabile reisi ile görüşemem" der.

Aradan 4 yıl geçer, Başbakan Erdoğan Kuzey Irak'ı ziyaret eder ve Erbil Başkonsolosluğu açılışı sırasında "Değerli dostum ve kardeşim Sayın Başkan Barzani’ye, Mak-Yol Cengiz ortaklığına, mimarından mühendisinden işçisine herkese teşekkür ediyorum" diyerek, birlikte kurdele keser.

Siyaset tükürdüğünü yalama sanatıdır. Adamı kabile reisi ile aynı masaya oturturlar, üstüne "Kardeşim-dostum" dedirtirler.

İçi boş delikanlılık da bir yere kadar!

Demek ki neymiş? Boş yere efelenmeyecekmişsin, koftiden açıklama yapmayacakmışsın, haybeye delikanlılık yapmayacaksın.

İmitasyon Emre


Ülkede mesaj vermek isteyen futbolcu, ya kolunu kaldırır "Bu da size girsin" diye hareket çeker ya da "İbne basın bunu da yazın" anlamını taşıyan el hareketi yapar.

Futbolcunun işi sahada futbol oynamaktır. Kiminle gezmiş, kiminle tozmuş ne beni ilgilendirir ne de başkasını ama basını ilgilendirir çünkü bu denli kitlelerin hayranlığını kazanmış, konuşulan isimler haber değeri taşır.

Arda'yı akşam görünce herkeste olduğu gibi Emre Belözoğlu aklıma geldi. Benzer bir kariyere sahip olacağını düşünüyorum.

Yeteneklerini kimse tartışmıyor tartışanın hem zekâsından hem de futbol bilgisinden şüphe ederim. Berbat bir sakatlık geçirdi, o yüzden uzun süre oynayamadı. Doğal olarak Arda'nın futbolculuğundan çok özel hayatı tartışılmaya başlandı.

Eyvallah, bu adamlar da etten ve kemikten. Sinirleniyorlar, kızıyorlar, tepki gösteriyorlar. Yapmalılar da zaten doğal olan bu.

Ama Arda kusura bakmasın eline, koluna sahip çıkacak. Yarın işler ters gittiğinde o el-kol hareketlerini adama tersten yedirirler. O yüzden biraz akıllı olmak lazım.

Arda önce medyayla ilişkilerini doğru düzgün bir hale getirecek. "Sen aslansın", "Böyle yetenek görülmedi" denirken, herkesle oturup konuşacaksın, muhabbet edeceksin, rüzgâr tersten esince el kol hareketi yapacaksın. Yemezler...

Arda'ya yapılan en büyük hata, gereğinden fazla değer verilmesidir. Hoş, bu Türkiye'de benzer tavır gösterilen herkeste görülen bir refleks.

Arda bir an önce çekip gitsin buradan. Çok fazla hata yaptı, gereğinden çok gereksiz konuşma yaptı ama hiçbiri Yılmaz Vural'a söylediği "Sen herkesi kurtarıyorsun hocam. Nasılsa çalıştığın hiçbir takımı küme düşürmedin. Bizi de kurtarırsın artık yap bir kıyak" şu cümle kadar boktan değildi.

Galatasaray kaptanlığı yapan bir adamın, takımın kötü gidişinden hiçbir biçimde yüksünmeyip, taşak geçmesi, medya malzemezi olması hoş değil. Cüneyt Tanman'ın, Bülent Korkmaz'ın, Tugay Kerimoğlu'nun ya da o pazubandı koluna takan bir başka adamın böylesi aşağılık bir biçimde medya kepazeliğine soyunup, içinde bulunulan durumdan kendini soyutladığını hatırlamıyorum.

Arda'nın çok sevdiği abisi Emre'ye benzer bir kariyeri olur mu olmaz mı bilemiyorum. Bildiğim tek şey var o da; kaptanlık bandını layıkıyla taşıyamadığıdır.

O bant koluna verildiğinden beri, 66 numaralı çocuğu bütün Galatasaraylılar özlüyor. Kimsenin imitasyon Emre Belözoğlu'na ihtiyacı yok. Bir tanesi yeter de artar bile.

Son olarak, Milli Takım'da nasıl oynadığı beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Ben Galatasaraylı'yım. Çıkacak sarı-kırmızı forma altında oynayacak o futbolu. Oynamayacaksa da, ister sarının yanına başka renk koyar çekip gider, isterse de Avrupa'ya yol alır. Kendi keyfi bilir.

Arda sağa sola mesaj vermeye çalışacağına, biraz kendini geliştirmeye baksın. Paranın her şey olmadığını anlamak bu kadar zor olmamalı.

Ölmediler, güneşe gömüldüler



Yüreğimizin derinliklerine kök salmış bir çınardır kavgamız,
ummana ulaşmak için coşkunca yatağına sığmadan akan ırmaktır sevdamız,
Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in bileklerine kelepçe düşmüş,
Mahir'in o dağ yüreğine tarifi imkansız sızılar,
bağrına saplanan hançerdir.
Boyunlarımıza yağlanan urgan,
ölüme sayılan günler özgürlüğe sayılsın diye düştü yola Mahir
ve bastı tetiğe...

Mahir Çayan
Hüdai Arıkan
Cihan Alptekin
Ömer Ayna
Ertan Saruhan
Saffet Alp
Sinan Kazım Özüdoğru
Sabahattin Kurt
Ahmet Atasoy
Nihat Yılmaz.

BİLMEYENLER OKUSUN

Kızıldere Katliamı, Türkiye devrimci sosyalist hareketinin tarihinde bir dönüm noktası. 12 Mart muhtırası sonrasında devlet şiddeti artarken, Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanı 11 kişi Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idamını engellemeye çalışırken Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar. Aşağıda o günlerin hikayesi...

İstanbul'da Ulaş Bardakçı'nın öldürülmesi ve Ziya Yılmaz'ın ağır yaralı olarak yakalanması, Orhan Savaşçı ve arkadaşlarının tutuklanması, ardından Koray Doğan'ın öldürülmesi ve Oğuzhan Müftüoğlu'nun da tutuklanması üzerine, tasarlanan birkaç umutsuzca çıkışın ve Ankara'da ya da başka bir büyük kentte barınma olanağının olmadığının görülmesi üzerine asıl örgütlenmeden geriye kalan iki kişi Mahir Çayan ve Ertuğrul Kürkçü, THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile birlikte, THKP-C'nin Doğu Karadeniz'deki kitle çalışmalarından edindiği ilişkiler alanına geçmek üzere yollarda yapılan sıkı aramalardan kurtulabilmek için makarna yüklü bir kamyonun yükleri arasına gizlenerek Fatsa'nın Yapraklı köyünde Ahmet Atasoy'un bir akrabasının evine yerleştirildiler.

Cezaevinden kaçıştan başlayarak yapılması mümkün ve gerekli ilk girişimin Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarının önlenmesi olduğu düşüncesinin aralarında sürekli olarak güçlendiği topluluğun eline Fatsa'ya yerleştikten sonra Ankara ve İstanbul'da sahip olmadıkları kadar elverişli bir imkan geçti: Varlığı daha önceden bilinen ve belirlenmiş olan NATO dinleme üssünde görevli İngiliz personeli.

Kısa bir durum muhasebesinin ardından CHP'nin üç THKO'lunun idam cezalarının yerine getirilmesine ilişkin TBMM kararına Anayasa Mahkemesi'nde yaptığı itirazın sonucunun beklenmesi ve idamları önleyecek başka hiçbir yasal yol kalmadığında İngiliz görevlilerin rehin alınarak idamların yerine getirilmesinin engellenmesine karar verildi.
Ancak, bu kararın yerine getirilebilmesi için gerekli bilgi, araç, barınma olanakları ve ilişkiler, kısacası yerel örgütlenme, ancak seyrek bir sempatizanlar çevresinin gevşek örgütlenmeleri içinde vardı.

Beri yandan bürokrasi içindeki mücadele, 12 Mart sonrasında devletin korunabilmiş kimi yasallıklarının askeri diktatörlüğü kalıcılaştırma yanlısı güçler tarafından sürekli olarak aşındırılması biçiminde sürüyordu. Bir yandan Anayasa Mahkemesi'nde davaya bakılırken öte yandan Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı infazlar için darağaçlarının hazırlanmakta olduğuna ilişkin bildiriler yayınlayarak Anayasa Mahkemesi'ni baskı altında tutmaya çalışıyordu. Devletin kurumları arasında idama mahkum üç devrimcinin hayatları üzerinde süren bu mücadelenin doğurduğu gerilimli ve belirsiz atmosfer içinde, henüz hazırlıkların tamamlanmadığı bir sırada grubun büyük kentle olan son bağlantısı da koptu.

Artık yerlerinin devlet güçlerinin bilgisi içine girip girmediğinden hiçbir zaman emin olmayarak, arkadaşlarının idamlarını engelleyemeden yakalanmak ya da her türlü riski göze alarak harekete geçmek kararıyla, 25 Mart 1972 gecesi saat 19.30'da Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan ve Ertan Saruhan ellerinde kendilerine ait herhangi bir araçları olmaksızın yöredeki bir tanıdıklarının aracıyla Ünye'de İngiliz teknisyenlerin kaldığı apartmana keşif yapmaya gittiler.

Evin önünde İngiliz görevlilere ait aracın durmakta olduğunu görünce, o gece İngilizleri kaçırmayı düşündülerse de çevrenin kalabalıklığından ötürü bundan vazgeçtiler. Geceyi Ünye'deki bir tanıdıklarının evinde geçirdiler.

26 Mart 1972 sabaha karşı devlet güçleri, kalabalık komando birliği, özel görevliler ve polis birlikleri ile Ankara'da elde ettikleri bilgileri değerlendirerek Ünye'deki bağlantı noktalarını ele geçirmek ve ardından aranmakta olan THKP-C ve THKO üyelerini yakalamak üzere Fatsa'yı abluka altına aldılar.

Daha sonra 1979'da Fatsa Belediye Başkanı olan terzi Fikri Sönmez ve çırağını gözaltına alan devlet güçlerinin kendi yerlerini öğrenmek üzere onları işkence altında sorgulamakta olduğunu öğrenen grup iki seçenekle karşı karşıya kaldı; ya İngiliz görevlileri de yanlarına alarak Ünye'den ayrılacak ve arkadaşları Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Saffet Alp ve Ömer Ayna'nın bulunduğu Kızıldere köyüne ulaşacaklardı ya da etkili herhangi bir eylemde bulunma olasılığı bulunmayan bu köye kendi başlarına gitmenin yolunu bulacaklardı.

Aralarında yaptıkları tartışmada birinci seçeneğin uygulanması kararlaştırıldı. İngiliz görevlilerin araçları kaldıkları konutun önündeyse onları kaçıracak ve birlikte gideceklerdi. Değilse, yakalanmadan önceki son şansı kullanarak zorunlu olarak Ünye'den ayrılacaklardı. Yapılan keşifte İngilizlerin arabasının yerinde durduğu belirlendi ve eylem gerçekleştirildi. Üç İngiliz görevli alındı.

Geride kalanlar bağlanarak hareket edemez hale getirildi ve Mahir Cayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz, Kızıldere köyüne doğru İngilizlerin aracıyla yola çıktılar. Kızıldere köyüne tırmanan toprak yolun başında Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz'dan ayrılan grup, rehinelerle birlikte arkadaşlarıyla birleşmeye giderlerken Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz da aracı uygun bulacakları uzak bir yerde terkederek Ankara ya da İstanbul'a gitmekle görevlendirildiler.

EKMEK ALIRKEN...

Soğuk ve rüzgarlı bir havada yokuş yukarı tırmanarak ancak gün ağarırken köy civarındaki ağıllara ulaşabilen grup, görünmemek için ağıllarda saklandı. 27 Mart 1972 gecesi yanlarında rehineleriyle birlikte, arkadaşlarının da kalmakta olduğu Kızıldere köyü muhtarının evine ulaştılar.

27 Mart 1972 sabahı İngiliz görevlilerin evine gelen hizmetlinin durumu polise bildirmesi üzerine, bütün bölgede topçu keşif uçakları ve helikopterlerle keşif uçuşlarına başlayan askeri birlikler aramalarını sürdürürken Kızıldere köyüne ilk giden grubun bağlantılarını kuranların ele geçmesi ve Niksar'daki bağlantı unsurunu açıklaması üzerine bu kişi 29 Mart 1972 günü yakalandı ve çok geçmeden güvenlik güçlerine muhtarın evini değilse de köy civarını tarif etti.

Bu arada topçu keşif uçakları kar üzerinde Kızıldere köyüne çıkan yolun başında İngilizlerin aracının tekerlek izlerini tesbit ettiler. Nihayet aynı gün Niksar ilçesi girişinde Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz'ın bıraktıkları araba bulunduğu gibi, İstanbul ya da Ankara'ya gitmek yerine geriye Kızıldere'ye dönmeyi daha güvenlikli bulan Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz dönüş yolu üzerinde çevre köylerden ekmek alırlarken kuşku uyandırdılar.

Bütün belirtilerin Kızıldere köyü dolayını işaret etmesi üzerine 30 Mart 1972 sabah 05.00'de bilgi edinmek için köy muhtarının evine gelen jandarmalara muhtar önceden hazırladığı ihbar mektubunu vererek arananların evinde kaldığını bildirdi.

Evin ve köyün sarılması üzerine evde sıkışıp kalan THKP-C üyeleri Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy ile THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna teslim olmamayı, taleplerine olumlu karşılık verilmez ve üzerlerine ateş açılırsa İngiliz rehineleri, bıraktıkları ültimatomda belirtildiği biçimde öldürerek sonuna kadar çarpışmayı kararlaştırdılar.

Evin giriş ve çıkışlarını hububat ve un çuvalları, dolap, yastık ve yataklarla tahkim ederek, evin çatısında delikler açarak çevreyi gözetlemeye başladılar. "Teslim ol" çağrılarını reddettiler. Öğleden sonra saat 14.00 sularında İngilizlerin kendilerine çatıdan gösterilmesi ve kendileriyle konuşturulmasını isteyen çevreyi kuşatmış binlerce asker ve polisten oluşan birliklere İngilizleri gösterip konuşturdular.

Kısa bir süre sonra içlerinden birinin çatıya çıkması ve görüşme yapılması isteğine uyarak çatıya çıkan Ertuğrul Kürkçü, Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve Saffet Alp görüşmek üzere beklerlerken, ansızın üzerlerine önce tek tek, daha sonra çevredeki makinalı tüfek yuvalarından yaylım ateşi açıldı. Bu ateşin kimin emriyle açıldığı ve neyi amaçlamış olduğu bugün de açıklığa kavuşmuş değildir. Teknisyenleri ve devrimcilerin tümünü uzun bir kuşatmadan sonra sağ olarak yakalamanın askeri olarak mümkün olduğunu konuyla ilgilenen hemen hemen her uzman belirtmiştir.

Ancak amacın birarada kıstırılmış geniş bir önderliğin bir an öce temizlenmesi olduğu tahmin edilebilir. Kendilerini çatıdaki delikten eve atmayı başarabilen üç kişiden geride kalan Mahir Çayan başından yediği kurşunla öldü. Ardından daha önce alman karar uyarınca İngilizler öldürüldü.

Kerpiçten yapılma evde kendi silahlarının atış menzili dışında kalan güvenlik kuvvetlerinin atışlarına karşı koyamayan, buna karşılık siper aldıkları duvarları delen makinalı tüfek mermileriyle isabet alan devrimcilerden Ömer Ayna gözünden vuruldu. Cihan Alptekin karnından yaralandı. Bir süre sonra ateş kesilip çağrılar yapıldıysa da kendilerini fiilen kurşuna dizmiş olan güçlerle görüşme yapmayı reddeden devrimciler evin sahanlığında toplandılar.

Eve yapılacak yeni saldırıyı topluca karşılamak üzere el bombalarını hazırlayarak beklemeye başladılar. Ancak doğrudan değil, uzaktan tüfek bombaları ve roketatarlarla yapılan yeni saldırıda, topluca bulunulan sahanlığın bir bölümü isabet aldı. Bu isabetle tahrip olan bölümde el bombası taşıyanlardan birinin pimi çekilmiş bombası elinden fırlayınca ötekilerin de ortasında patlayan bomba bir dizi patlamaya yol açtı.

Evin arkasından sahanlığa girilen ikinci girişi tutmakta olan Ertuğrul Kürkçü dışındakilerin önemli bir bölümü ölürken Ertuğrul Kürkçü evin bitişiğindeki samanlığa geçerek saklandı. Evden gelen silah atışlarının kesilmesi üzerine tarama atışları yaparak eve girenler can çekişmekte olan Saffet Alp'i kurşuna dizdiler. Evdekilerin tam sayısını bilmemeleri ve muhtar Emrullah Arslan'ın verdiği sayıyla ölülerin sayısının uyması üzerine hava kararırken cesetleri de alarak köyden ayrıldılar. Ertuğrul Kürkçü saklandığı yerden çıkamadı.

Ertesi gün ölülerini almak üzere gelen yakınlarının teşhisleri sırasında Ertuğrul Kürkçü'nün babasının ölenler arasında oğlunun bulunmadığını söylemesi üzerine yeniden yapılan arama sırasında Ertuğrul Kürkçü de yakalandı.

Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin tarihinde "Kızıldere Katliamı" olarak bilinen olay, gerçekleşmesi ve gelişmesi sürecinde Türkiye'de ve Türkiye dışında büyük tepkilere yol açtı. Ancak yapılan bütün yanlış bilgilendirme, saptırma ve spekülasyonlara karşın devletin bu "katliam"ı savunması ve meşrulaştırabilmesi mümkün olmadı. Halkın vicdanı Kızıldere'de öldürülenlerin yanında yer aldı.

Ancak, devletin özgül amaçları bakımından "Kızıldere Katliamı" hedeflerine ulaştı. Öncelikle THKP-C'nin önderliğine vurulan ağır darbe, yalnızca bu örgütün değil, sosyalist hareketin 1968'lilerin içinden çıkan önemli bir grup önderinin yokolmasına yol açarken özellikle THKP-C'nin atomize olmasına ve örgütsel olarak dağılmasına neden oldu. Sürekli ve güvenilir bir önderlik yoksunluğu sosyalist hareketin "devrimci" kanadında sonraki on yıl boyunca da esaslı olarak giderilemeyen bir önderlik bunalımına yol açtı.
Kaynak: Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi

28 Mart 2011

"Allah'la ortağım, Muhammed'in yancısıyım"


Jet-Pa'nın patronu Akgündüz 2000’li yılların hemen başında mağdurların şirketten ayrılmaması için kendi el yazısıyla Cenevre’de kaleme aldığı dört sayfalık yazıda, "Ben, Allahü Teala’nın ortağımız olduğuna inanmasaydım, bu mücadeleyi çoktan bırakmış olurdum" diye yazmış.

Deniz Feneri'nde 150 milyon Euro hortumlandı. Almanya'da medya, davayı ve gelişmeleri "Yüzyılın en büyük hortumculuğu" diye duyurdu. Orada ne yapıldı? Dünyadaki Müslüman kardeşlerimize yardım edeceğiz diye gurbetçi diye tabir edilen (Outlaw banko kıl olacak) insanları söğüşlediler. Hadisenin ekseninde yine din var.

Refah Partisi iktidarı döneminde Bosna'ya yardım paraları adı altında, Kadir Topbaş'ın ortağı olan Süleyman Mercümek üstünden cukka yapılan yardımlar vardı. Ki bildiğiniz kayıp trilyon davasıdır. Cumhurbaşkanı Gül'ün yargılandığı, "Her sakallının hesabını biz veremeyiz" diyerek işin içinden sıyrılmaya çalıştığı hadise.

Bu Din-İman-Müslüman üçgeninde sağlam para götürülüyor. Artık iş "Allah'la ortağım, Muhammed'in yancısıyım" noktasına kadar gelmiş.

Benim aklıma pek çok şey geliyor bu hortum hadiselerinde. Dernekler dünyanın birtakım ülkelerinde (kanuni ve hukuki boşlukları bulunan ülkeler) en şahane kara para aklama yöntemidir.

Misal X denen şahıs, Afganistan'dan birkaç ton uyuşturucu getirecek ve bunu da pazarlayacak. Ama herifin hesap bu paralarla inanılmaz derecede şişecek. Eh, peki ne yapacak bu şişik hesabı? Siktiri boktan bir vakıf ya da dernek kur ve bağış olarak göster hepsini. Sonra üçüncü bir şahıs üstünden parayı misler gibi akla.

Din tabii en kolay, söğüş yöntemi oluyor. Herifler aşmış, Allah'la ortaklığa kadar götürmüş bu işleri.

İlginç olansa, bu adamların hepsinin dışarıda elini kolunu sallaya sallaya dolanması. Birileri ülkeye hortum salmış, ne var ne yok vantuz gibi çekiyor. Bunların bir tanesini bile tartışmıyoruz.
Bir bakıyoruz, gazeteciler içeride.
Bir bakıyoruz, Hizbullahçılar dışarıda.
Bir bakıyoruz, arkadan değdiriyorlar bize.
Bir bakıyoruz, hoppp içimize kadar girivermiş.

Dünyanın en büyük illüzyonisti Tanrı. Ve onun adıyla da her kapı açılıyor.
Niye?

Cumhurbaşkanından sufle çalayım ama bir değişiklikle;
"Her salağın hesabını ben veremem."

Not: Dur bakalım bu ifadeye kaç kişi saldıracak...

Türkiye'ye rezil olduktan sonra yapılacaklar listesi



1- Başbakan Erdoğan'ın eli eteği öpülecek. Eğer Başbakan kendisini affetmezse, okyanus ötesi bir gezintiye çıkıp, 'özür' daha büyük bir yerden dilenecek.

2- Stat açılışındaki provokatörler, halen bulunmadı. Bu kadar boş vakit varken, önce Emniyet Genel Müdürü sonra İstanbul Emniyet Müdürü'ne gidilip, kamera görüntülerinden tespit edilecekler ve 'yıldızlı pekiyi' alınacak.

3- Senelerce beleş bilet verip beslenen TırtAslanlarla ortak hareket edilecek. Onları beslemeye devam edip, yeni gelen yönetime ortalık dar edilecek. Böylece onlardan sonra göreve gelmenin zemini hazırlanacak.

4- Adnan'ımı (Sezgin) çok kırdım. Kendisiyle uzun bir tatile çıkıp, başbaşa şarap içilecek. Tatil sırasında, Galatasaray'a ileride yeniden başkan olunduğu taktirde, yol haritası hazırlanacak.

5- Beyazlayan saçlar için bakım uygulanacak. Gerekirse saçlara boya seçeneği masaya yatırılacak.

İşin geyiği bir yana, iktidar hırsının ne menem bir şey olduğunu Adnan Polat da bir kez daha görmüş olduk. Bir camiaya rezil olmanın yanı sıra, koskoca Türkiye'ye rezil etti kendisini.

İnsanları okuyorum, dinliyorum ve halen Adnan Polat'ın başarılı olduğunu söyleyenleri görüyorum. "Neden aptal bir halkız?" burada bile ortaya çıkıyor.

Futbolda başarısız olmuş da, mali tablo iyiymiş! E be yavrum sen malsan, ben ne yapayım? Açın borç hanesine bakın, eğer matematikten zerre anlıyorsanız, durumun hiç iç açıcı olmadığını anlarsınız.

Yiğit Şardan mı? İşte Adnan Polat'ı gerçek anlamda yiyen adamdır. Büyük bir sahtekâr, kulüp sayesinde büyük paralar kazandı ve Adnan Polat'ı ipe son anda asan adam oldu.

İt beslediği için seveni çoktur, bense Adnan Sezgin'i bile daha çok seviyorum...

Herkesi harcamanın bir bedeli vardır. O bedeli dün ödedi Adnan Polat.

Şimdi gidip Egemen Bağış, Tayyip Erdoğan, TOKİ Başkanı ve bilimum Galatasaray'a ağzına geleni söyleyen geçici güç sahiplerinin ellerini eteklerini öpebilir. Çünkü Galatasaray Başkanı sıfatını taşımıyor artık.

Haydi eyvallah Adnan.

Hoşşt! Radyasyon


Recep Tayyip Erdoğan: Riski var mı, tabii var. Patlayabilir. Şimdi patlayabilir diye geçenlerde söyledim, tabii bu malum şahıs ve şahıslar tarafından eleştiri aldık. Şimdi riski var patlayabilir, diye biz tüpgaz kullanmayacak mıyız?

Riski var diye arabaya binmeyecek miyiz? Riski var diye İstanbul'un Boğaz Köprüsü'nün üzerinden geçmeyecek miyiz? Olur ya halatlar kopabilir, geçmeyecek miyiz? Deprem esnasında kopabilir. Geçmeyecek miyiz?


İşte bu zihniyete sorarsanız geçmeyeceksiniz. Boğaz'ın altından tüp geçit yapıyoruz, raylı sistem kuruyoruz oradan geçmeyeceğiz? Riski var, havasız kalabilirsin.

Bu anlayış hiçbir zaman aklın, bilginin, deneyimin tecrübenin ortaya koyduğu eserlere yönelik başında hep olumsuzdur, 'no' tuşuna basarlar, bittikten sonra 'yes' tuşuna basarak geçerler, bunların yapısı bu. Nükleer enerjiye karşı çıkanlar, radyasyon riski olduğu için acaba bilgisayar kullanmıyor mu, televizyon seyretmiyor mu?


Ülkenin başbakanının radyasyona bakış açısı budur. "Bilgisayarda, televizyonda da var."

Tabii bunları konuşurken, bir bakıyoruz, kendisi kimyasal saldırılara karşı korunan ilk başbakan oluyor. Koruma zincirinin yeni halkası olarak, bir konteyner ekleniyor.

Eeee, ne oldu peki? Hani radyasyon bilgisayarda da, televizyonda da vardı? Hani riski var diye otomobile mi binilirdi?

Hayatta en korkacağınız şey, cahilliğini bilmeyen cahiller olmalı. Çünkü cahilin cahil olduğunu bilirsiniz ama cahil olmadığını bilmeyen cahiller ürkütücü olurlar. Her boku bildiklerini sanırlar.

Misal bu ülkenin Çevre Bakanı atmosfere yayılan radyasyon için "Bizi dağlar çevreliyor, dağlara çarpıp geri döner" diye tarihi bir açıklama yaptı.

Bu tartışmaların tam göbeğindeyken, devletin yeni yalama organı Anadolu Ajansı "Japonya’daki deprem ve tsunami sonrası Fukuşima nükleer santralindeki sızıntı ile daha sık gündeme gelen radyasyon aslında yabancımız değil, evrenin ve hayatın bir parçası..." diye haber geçiyor.

Haberde şöyle bir bölüm var ki, beni benden almıştır, "Gıdalar içinde de ayçiçeği, havuç, patates, kuru yemiş, maden sularında diğer gıdalara göre daha yüksek radyasyon bulunuyor."

Yani diyorlar ki, korkmayın radyasyondan, nükleer santralden filan. Otun bokun içinde var. Uyanıklar ya, Başbakan'ın açıklamalarını olumlayacaklar. Emirle haber böyle yapılıyor işte.

Yukarıdaki fotoğraf 'radyasyon çocukları'ndan birkaç örnek.

Umarım radyasyonu bu kadar küçümseyen zihniyetin torunları, çoluk çocukları benzer şekilde doğar.

O zaman evdeki televizyon ve laptopu kapatarak, radyasyonu kovalarsınız.

26 Mart 2011

Vekilliğin yeni kıstası; magandalık


Tam Türkiye'ye yakışır bir milletvekili olur İbrahim Tatlıses.

Okumamış, cahil, üstelik cahilliğinin farkında olmayan, maganda, her türden pis işe karışmış, çetelerle bağlantıları olan, küstah bir adam.

Bu adamı milletvekili yapacaklar popülerliğinden faydalanarak.

Vekili İbrahim Tatlıses olan ülkede, neyin ucundan tutmaya kalksak elimizde kalır.

Menderes "Odunu aday göstersem seçilir" demişti, Erdoğan da yoğun bakımdan yeni çıkan, ne idüğü belirsiz bir türkücüyü aday gösterecek. İkisi arasında pek de fark yok.

İşin ilginci, bu magandaya oy verecek yüzbinlerce insan var bu ülkede. Yakında TBMM'de insana benzeyen bir dolu organizma dolanacak.

Hakan Şükür ve İbrahim Tatlıses. Akp'nin ne olduğunu gayet iyi gösteren vekil örnekleri.

"Yetmez ama daha cahil" sloganı seçimler için uygun düşer.

Seviyesi zaten yeteri kadar düşük olan, kürsüyü düşünemiyorum Meclis'te.

- Saygı duyuyorum.
- Önümüzdeki Genel Kurullara bakacağız...
- NATO'yla MATO arasındaki fark nedir? Hihihihhii.

Lan ne boktan bir ülke olmaya başladı burası.

Bu ülkede açlık yok(muş)







Terbiyesiz medya, adi basın, şerefsiz gazeteler, göt televizyonlar.

Yalanın üstüne yalan söylüyorlar.

Türkiye'de demokrasi var, hem de süper ileri.

Türkiye'de açlık yok, herkes rezidanslarda, villalarda, konaklarda yaşıyor.

Türkiye'de baskıcı rejim yok, herkes dilediğini konuşmakta özgür.

Türkiye'de basın özgürlüğü ABD'den bile ileri, tamamen birtakım medyanın bok yemesi.

Türkiye'de süper güçlü çeteler var. İçinde bilim adamından askere, gazeteciden yazara kadar her türden insanla dünyanın en süpersonik örgütünü kurdular. Hatta aslında içeriye özellikle giriyorlar, dışarıda görüşmeleri tepki çeker diye, plan yaptılar içeride örgütleniyorlar.

Hem bak Bülent Arınç çıktı ne dedi; "Endişe duydum." Endişe duyuyor iktidar, olan biter başka bir ülkede oluyor, kendisi de o ülkenin bakanı ya.

Bugün yarın bir de Cumhurbaşkanı açıklama yapar "Yakından takip ediyorum, yargı dikkatli davranmalı" diye. Tamam işte al sana demokratik tavır (!)

Basılmamış kitaba baskın, sikilmemiş götün davası olmaz. Al bu da benden atasözü olsun.

Daha çok yaslayacaklar, biz kafamızı kuma gömüp kıçımızı havaya kaldırıp, bizi sikmeleri için beklediğimiz sürece.

25 Mart 2011

Galatasaray'ın gerçek sahibi


Hagi gider, o kalır
Rijkaard gider, o kalır,
Bülent gider, o kalır,
Skibbe gider, o kalır,
Cevat Hoca gider, o kalır,
Feldkamp gider, o kalır,
Gerets gider, o kalır,
Hagi gider, o kalır...

Kulübün sahibi Nezihi a.k. Bokunda boncuk var, her kaleciyi devleştiriyor ya herifi göndermiyorlar.

Nedir bu ısrar, nedir bu şizofrenik boyutlara ulaşan Nezihi sevgisi anlamadım.

Yeter lan, yeter. Ne Nezihi'ymiş! Herifin hocalık yapıp da kaleciliğinin ileriye gittiği bir tane kaleciyi görmedi bu gözler.

Kaleciliği bir boka benzemezdi, hocalığı ondan da beter.

Adnan Polat siktirip giderken, yanında Nezihi'yi de götürürse kitleler mutlu olacak. Adeta şampiyon olmuşcasına sevineceğiz.

Nezihi rica ediyoruz, istifa denen mekanizmanın varlığını hatırla ve çek git.

Fakir Baykurt bugünleri yazmış bize


BİR UZUN YOL

Bir uzun yol inişli yokuşlu, derelerden geliyor
bir uzun yol dikenli taşlı, zorluklarla uçurumlarla dolu uzaklardan geliyor
bin yılların bataklıkları, yüzyıllar ne canlar yuttu
yağmurlar döküle döküle,sular kıvrıla büküle,sel yatakları yarıntılar
gene de duruldu gökler,günlük güneşlik oldu dünya
ilkeldi ama kardeşlikti, avı kuşu bol dağlar, dallar yemiş yüklü
çok uzaklardan uzaklardan geliyor, haramın adı yoktu kondu
avlandı, alındı, satıldı insanlar,gün 18 saat boyundurukta
Spartaküs’le birlikte Roma’ya yürüdüler,mevsimler boyu kollarda zincir
atlarla birlikte kırbaç altında, beyler konakta, çiftçiler yarıcı eski çağlardan, ortaçağlardan geliyor
ne çıkması kolaydı, ne inmesi, dağlara yukarı dolana dolana
günler aylardan uzun zindanda, aklın sürekli tutuklandığı çağlar
güneşin önünde kara bulutlar, haydin sefere sefere derdi büyük annem
uzayıp giden kulluk yılları, düzen güçlülerin düzeni
ne askerlikler, seferberlikler biter, ne sorgular işkenceler
baş eğmeyen asılır, çarşıları dar ağaçları doldurur.
birbiri ardına ipte çarmıhta kurbanlar, düşüneni konuşanı öldüren teraziler
motorize polis örgütleri, teli telsizli jandarmalar
gün görmeyen hücrelerden ayazı bol koğuşlardan geliyorum
gidecek gidecek bu yol duruşu yok
kimi zaman denizlere varacak,yolcular kulaçlayıp aşacak dalgaları
varsın kıyılar bataklık olsun, dağlar kanlı dikenli olsun
durmadan ulusun çakallar, binbir tuzak kursun haramiler
kim çıkarsa çıksın önüne, kim keserse kesin engellerle
varacak insanlık toplumuna, sende bende orada olacağız herkesle
bitmiş senin benim kavgaları, bitmiş sorgular işkenceler acılar yok ayrılıklardan
ne çalışmanın köleliği, ne işsizlik cehennemi
ne beylik ne paşalık, bir büyük sofrada kurulmuş insanların kardeşliği
tokluğa özgürlüğe içeceğiz şaraplarımızı akşamında
yüzyıllardan binyıllardan, nice yiğit canların kurban gittiği bu büyük yol uzaklardan çok uzaklardan geliyor.