4 Nisan 2011

Pollyannacılık oynamaya ne dersiniz?


Seneye Digitürk'e verilecek paralar yerine beleş TRT'den Galatasaray'ı izleme şansımız var.

Galatasaray'ın artan borçlarını indirmek için, yüksek bedelli oyuncular yerine çaptan düşmüş 30 ve üzeri yıldızları transfer etme imkânı.

Kaybolan özgüven eksikliğini; Güngören Belediyespor, Akhisar Belediyespor ve bilimum Bilmem ne sikim Belediyespor gibi takımlar karşısına favori çıkarak tazeleme şansı.

Teknik direktör değiştirme konusunda bir sezonda 4 isimle çalışma şansı. Listeye Ekrem Al, Coşkun Demirbakan, Levent Eriş, Reha Kapsal, Hüsnü Özkara ve Ömer Kadri Özcan gibi isimler eklenebilir. Ayrıca bu isimler gönderilince tazminatları düşük de olur.

Yabancı transferi 2'yle sınırlı olduğundan kadrodakilerin hepsi gönderilip yerlerine maksimum 300 bin Euro'luk futbolcular alınabilir. Hatta gerekirse tezlere konu da olabilir.

Senelik 1 milyon dolar kira istenen TT Arena yerine, Şenlikköy Stadı gibi Florya'ya yakın bir stat da maçlar yapılabilir. Futbolcular stada yürüyerek gidip geleceğinden, otobüs ücreti, benzin gibi masraflardan kısılmış olur.

Bank Asya'da oynamak istemeyen futbolcuların satışından gelecek paralarla şampiyon takımın temelleri atılabilir.

Kulübe gelir getirmek için Florya'daki tesislerin bir bölümü İstanbul Büyükşehir Belediye ya da başka İstanbul takımlarına kiralanabilir.

Daha çok avantaj var. Saymakla bitmiyor. "Süper Lig, Süper Lig" dediler, daha bir numarasını göremedik. Hiç de öyle 'Süper' filan değil.

Seneye şu takımda kalıp da, 500 bin Euro'nun bir lira üstünde para alacak hangi oyuncu varsa şimdiden dokuz sülalesine saydırmaya hazırım.

Halı sahada 6'ya 6 maç yapsak sadece top sahibi olduğu için oynayacak adamlar var. Hatta gider basarım parayı, Barış'ı, Mustafa Sarp'ı, Serkan'ı, Aykut'u oynatmam.

Oturup kalkıp dua etsinler, Buca-Konya-Kasımpaşa'nın erkenden havlu atmalarına. Yoksa ciddi anlamda bu takım küme düşme adayıdır. Oynadığı futbolla, saha içindeki duruşlarıyla, olmayan yetenekleriyle, kazanmak için gram efor sarf etmemeleriyle.

Ama unuttum, Adnan Başkan açıklama yapacak. Ne yumurtlayacak merak ediyorum. "Mali olarak tabloyu düzelttik fakat futbolda istenilen başarıyı elde edemedik mi?" diyecek.

Kim istiyorsa gidebilir bu takımdan. Ağlayacak, sızlayacak adamlarla top oynuyoruz. Yeteneğini siktiğimin Barış'ı çıkar açıklama yapar "Artık gitme zamanı geldi" diye. Ulan! Seni bugüne kadar yollamayanların geçmişini sikeyim.

Arda çıkar millete kol sokar. Şimdi o havaya kaldırdığın kolunu, takımı bu hale getirenlerin hepsiyle birlikte, sahadaki arkadaşlarına, tribündeki yavşaklara, televizyonlara çıkıp soytarılık yapan orospu çocuklarına, takımın eski genel menajerinden, başkanına kadar kim var kim yok, hepsine sokabilirsin.

Şerefsiz pezevenkler, milli takımda üç kaplan gücünde oynarlar, üstlerine sarı-kırmızı forma geçirdiklerinde süt dökmüş kediye dönerler.

Hanginiz Galatasaray'dan büyüksünüz lan! Hepinizin ebesinin amına kadar yolu var. Sizde gram şeref, onur, haysiyet varsa, seneye bir kuruş para almadan oynarsınız.

İşin kötüsü, şu gidişata 'dur' diyecek, yönetim yok. Takımın ağzını ortasına sıçan Adnan Polat, "Ne yapar ederim de başkanlık koltuğunda otururum" diye bin takla atıyor.

Amına koyduğumun koltuğuna çok oturmak istiyorsan, 23 Nisan'da git Aziz'in kucağında otur. Bir dizine Adnan Sezgin otursun, diğer dizine de sen otur. Aziz Başkan gıdınızdan makas alır, siz de ekikiki-kikiki diye gülersiniz.

Gidin lan amına koyayım, gidin, siktirip gidin.

Bunları yakmak için odun-kömür dayanmaz


Ali Hoca'nın (hocalık, profesör unvanından ötürü değil) özellikle saçlarının esiriyim. Muhtemelen saçlarının sadece ıslanması için yaklaşık 45 dakika duşta kalıyordur.

Bak diyorum ki, "sadece ıslanması için", yıkamak için ne kadar süre kalacak, gerisini siz düşünün.

Sınavın ilk bombası Eyüp Silahtarağa İlköğretim Okulu'ndaki adayların tamamının kızlardan oluşmasıydı. Ali Hocamız, bir ilki başararak tamamı kızlardan oluşan YGS adaylarını bir okula doluşturdu.

Ortaya çıktıktan sonra Ali Hoca'ya sordular, "Hocam bu nasıl iştir?" diye. Ali Hocamız da, "Tesadüftür, bir daha olmaz" diye yanıtladı.



Neyse sınav yapıldı. Sınavdan çıkan gençlerin neredeyse tamamına yakını, kendilerine verilen silgilerden şikâyet etti. Gençlerin tamamı, isminin silgi ama işlevinin silmemek üzerine kurulu bu silgilerden illallah ettiler. Bir bakınmak lazım, o ihale kimlere verilmiş, kim o boktan silgileri, kaça kakalamış diye.

Neyse sınav bitti, daha üstünde dumanı tüterken, Artvinli bir dersane sahibi, bombayı patlattı: YGS'deki soruların şifresi kırıldı.

İki gün itiş-kakış geçti. Dün Ali Hocamız basın karşısına geçti. "Ik-mık, evele-üvele" dedi, soruların can alıcı kısımlarına yanıtlayamadı.

Ali Hocamıza kızmamak lazım, adamın lakabı "Gümüşsuyu Müftüsü", kendisi emir kulu.

Şimdi sırayla sınavdan önce neler olmuş bir bakalım. Pis kokular aslında sınavdan çok daha önceleri geliyordu.

Önce ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan, cemaat tipi dezenformasyonla itibarı kaybettirildi, istifaya zorlandı ve istenen kişinin göreve getirilmesi için düğmeye basıldı.

'Gümüşsuyu Müftüsü' Ali Hocamız göreve getirildi.

Sınav için düğmeye basıldı.

Sınavdan birkaç ay önce, eskiden bütün basına dağıtılan soruların sadece TRT'de yayınlanacağı açıklandı. Ki, TRT'nin nasıl bir kurum olduğunu hiç söylemiyorum bile.

Bazı sınav salonlarında harem-selamlık uygulama olduğu ortaya çıktı.

Sınavda soruların şifreli olduğu belirlendi.

Tabii bu kadar şeyden önce sınav sistemi değişti, her şey birbirinin içine girdi. Şu sınav sistemini girenler dahil kaç kişi iyi biliyor merak ediyorum.

Bu tıpkı Ergenekon davası gibi. Balyoz-Suga-Oraj-Sakal gibi bir dolu eylem planı var. Hepsi iç içe girdi. Kimse hangi planın ne olduğunu bilmiyor ama bunların toplamı Ergenekon oluyor. Her şeyi karmaşıklaştırıp, kimsenin anlamayacağı bir hale getirip, sonra istediğin şekle dönüştür. Nasılsa kimse anlamıyor, kimse bilmiyor.

Ya aslında bu kadar yazdım, Sağlık Bakanı'nın bir açıklaması bu zihniyeti çok iyi açıklıyor. Sağlık Bakanı diyorum lan, ismi üstünde Sağlık.

"Bundan sonra obez yerine şişko diyelim, o zaman caydırıcı olabilir"

Sağlık Bakanı'nın obeziteye önlem olarak düşündüğü şey bu.

Bu açıklamadan sonra bazı kişileri anmak için "Embesil, mal, sik kafası, götveren" diyeceğim, belki o zaman caydırıcı olabilir.

Öyle göte böyle yarrak efendim....

O değil de, bunlar 'Müslümanım' diye yırtınıyorlar ya, yemin ediyorum odun-kömür yetişmeyecek öte tarafta bunlara. Valilere, kaymakamlara söylesinler de, biraz stok yapsınlar, yoksa bunları birbiriyle tutuşturmak zorunda kalacaklar.

2 Nisan 2011

YGS (Yine Gençleri Siktiler)


ŞİFRELEME NASIL ÇÖZÜLÜYOR?

Matematik testinde ağırlıklı olarak uygulanabilecek şifreleme yöntemini çözmek çok basit. 40 soruluk matematik testi bu yöntem sayesinde yaklaşık 10 dakikada çözülebiliyor. Şıklardaki rakamsal değerler o şıkkın altına küçükten büyüğe doğru yazılıyor. Eğer bir şıkta rakamlar çakışıyorsa doğru cevap o şık oluyor. Eğer hiçbir şıkta çakışma olmazsa genellikle E şıkkı doğru cevap olarak çıkıyor. Eğer birden fazla şıkta çakışma oluyorsa doğru yanıt rakamsal olarak küçük değerin bulunduğu şık oluyor.

ÖRNEK SORULAR

Matematik Testi 4’üncü soru:


2011-2010+2009-2008+...+3-2+1 işleminin sonucu kaçtır
A) 1004 B)1008 C) 1000 D) 1006 E) 1002
Formüle göre rakamları küçükten büyüğe göre şıkların altına yeniden sıralıyoruz. Yeni sıralama:
A) 1000 B) 1002 C) 1004 D) 1006 E) 1008 şeklinde oluyor.
D şıkkında 1006 rakamı çakıştığı için doğru yanıt D şıkkı olarak işaretleniyor. Cevap anahtarında da 4’üncü sorunun yanıtı D şıkkı olarak veriliyor.

Matematik Testi 13’üncü soru:

Üç basamaklı bir doğal sayının sağına 3 yazılarak dört basamaklı A sayısı, aynı sayının soluna 2 yazılarak dört basamaklı B sayısı elde edilmiştir. A+B=9967 olduğuna göre üç basamaklı sayının rakamlarının toplamı kaçtır?
A) 12 B) 9 C) 15 D) 13 E) 11
A) 9 B) 11 C) 12 D) 13 E) 15

Rakamları bu şekilde küçükten büyüğe göre şıkların altına yeniden yerleştiriyoruz. Bu soruda da D şıkkında 13 rakamı çakışıyor. Doğru yanıt cevap anahtarında da D şıkkı olarak veriliyor.

Matematik Testi 22’inci Soru:

Bir işi 5 kadın işçi 20 günde, 5 erkek işçi ise 30 günde bitiriyor. Buna göre, 2 kadın ve 2 erkek işçi aynı işi birlikte kaç günde bitirir?

A) 50 B) 30 C) 45 D) 40 E) 20
A) 20 B) 30 C) 40 D) 45 E) 50
şeklinde sıralanınca doğru yanıt B şıkkında çakışan 30’dur. Cevap anahtarında da doğru yanıt B şıkkı olarak veriliyor.

Şeytanın aklına gelmeyecek yöntemler bunlar. Milyonlarca gencin emeği çalınıyor. İnsanlar evine et almıyor, tavuk almıyor, balık almıyor, yemeğinden, içmesinden keserek çocuklarını dersanelere gönderiyor, binlerce lira vererek.

Geçen yıl sorular çalındı, bu yıl şifrelere yöntemleri ile matematik testinde 40 sorudan 37'si Sosyal Bilimler, Türkçe ve Fen sorularının da 50'si çözülüyor.

Birileri beyinsiz, embesil, cemaat çocuklarını üniversiteli yapmak için götünü yırtıyor. Bu beyinsiz, embesil piçleri önce üniversiteli yapıyorlar, ardından başka sınavlar yöntemiyle devletin kadrolarına yerleştiriyorlar.

Bunların hepsi deccal.

Eğitim sisteminde durum bu, ya sağlık sistemi?

Sağlık sistemi de, benzer sahtekârlıklarla dolu. Cemaatlere ait özel hastenelerde yeni doğan, sağlıklı bebekler hasta gibi gösterilip günlerce yoğun bakım ünitesinde tutuluyor.

Her gece için devletten bir çocuk için 1500 TL para alıyorlar. Binlerce bebek doğuyor gerisini siz hesap edin.

Şerefsizlik, sahtekârlık, vicdansızlık v.s. v.s. ne ararsanız bu zihniyetin ürünü. Ama ağızlarından din, iman düşmüyor.

Ne kadar tiksinti verici ve ne kadar iğrenç bir durum. Tüm bunları vicdanlarına sığdırabiliyorlarsa, geceleri rahat rahat uyuyabiliyorlarsa, ne söylesek az gelir.

Sınavın ismini başlıkta görüldüğü üzere değiştirsinler. Yaptıklarının ruhuna daha uygun çünkü.

Kim korkar ağlak imamdan


Kör cahil, eğitimsiz bir imam ancak Türkiye ya da benzeri ülkelerde böylesine güçlenir.

Ne zaman, cemaat denen sikindirik organizasyonun mali kaynakları araştırılır, o zaman her şey ortaya çıkar.

Bütün büyüleri para ve tabii ki beraberinde güç. İliklerine kadar inanç sömürüsü içindeler. İlginç bir biçimde Türkiye'de herkes bu şebeklerden korkuyor.

Ağızlarından "sevgi, saygı, hoşgörü" kelimeleri düşmüyor ama kendileriyle bugüne kadar mücadele etmiş ya da karşılarına dikilmiş herkese karşı rövanş peşindeler.

Ucundan, köşesinden, kenarından bunlarla birlikte olan, bir anda zenginleşiveriyor. Babamın birkaç arkadaşı var gayet iyi biliyorum. Sıradan bir kumaşçıyken, tekstil devi haline gelenler; Yeşildirek'te, Mahmutpaşa'da, Eminönü'nde ufacık dükkanlardan çıkıp şimdi Türkiye'nin en büyük firmaları olanlar.

Türkiye'deki pek çok siyasi kendileriyle iyi geçinmek için elinden geleni ardına koymuyor.

Gazetelerinde, televizyonlarında paralı askerleri aba altından sopa gösteriyor, "Biz olmadan oy alamazsınız" mesajı veriyor.

CIA tarafından kollanan, ABD himayesindeki bu imamın korkulacak yanı yok. Olsa olsa katıla katıla gülerim. 5 dakikanızı ayırın ve bir videosunu izleyin. Ağzımla gülmedim, o kadarını söyleyebilirim.

Hakikaten bir tanesinin suratında annemin deyimiyle "Nur yok." Bu kadar mı pis suratlı ve hain tip olur!

Altı üstü imam işte. Birilerinin kendisiyle işi bittiğinde kiraz çekirdeği gibi tükürüp atacaklar, sonra ağlama seanslarına devam eder. Biz de götümüzle güleriz...

31 Mart 2011

'Ayaklarıma pranga vurabilirsiniz fakat inancıma vuramazsınız'


Türkiye'nin nasıl bir ülke haline getirildiğini görmek açısından şu "Dokunan yanar" PDF'sinin dağıtılması aslında gayet iyi olmuştur.

Şu ana kadar 79 sayfasını okudum. Bu ülkede, şu kitaptan ötürü insanlar gözaltına alınıyorsa, tutuklanıyorsa, haklarında terör örgütüne yardım ve yataklıktan dava açılabiliyorsa, 12 Eylül günü referandumda "Darbecilerle hesaplaşacağız" diyerek, insanların gözüne içine baka baka yalan söyleyenlerin kendi darbelerini yaptıklarını söylemek mümkün.

Herkesin bildiği, herkesin pek çok yerde okuduğu bilgileri bir elden toplayan Ahmet Şık'ın tutuklanmasının nedeni, konjonktürün seçime rastlamasından ötürü gibi. Çünkü pek çok kitaptan derleme yapmış, pek çok gazetede çıkan röportajdan alıntılar var. Eğer bu kitabın yayımlanmamış baskısı suç unsuruysa, daha önce yayımlanmış kitaplar ve gazetelerde çıkmış röportajlar da suç unsuru olmalı.

Biraz ortalarda dolandım, insanların tepkilerine baktım. Görüyorum ki, özellikle savcılığın inceleme başlattığı haberinin çıkmasının ardından, insanlarda bir korku peydah olmuş.

Oysa ne kadar komik, binlerce insan bu PDF'yi indirdi. Hangi savcılık binlerce insanı sorgulayabilir, hangi hapishaneye bu kadar insanı sığdırabilirler? Buna rağmen insanlar korkuyor. "Korku İmparatorluğu" denen olgu tam da bu işte.

Bu ülkede insanlar artık korkuyor. Polisin bir gece yarısı, bir sabah şafağında evini basacağı korkusu bütün coğrafyaya yayıldı. 3 yıldır süren bu dava sürecinden hiçbir sonuç çıkmasa da, birkaç nesil korkuyla yaşayacak.

İşte bunun adı darbedir. Darbeyi yapan ister omzu yıldızlı bir general olsun, isterse de kravatlı bir siyasetçi. Hiç mi hiç fark etmiyor. Çünkü insanların içine sinsi bir korku duygusu saldılar.

İnsanlar bir PDF belgesini okumaktan korkar hale gelmişse, bu ülkede özgürlük masallarının bir gerekçesi kalmamıştır.

Gerçi, bunu kafası çalışan, şu anki sistemden nemalanmayan, bu sistem sayesinde köşe dönmeyen, kariyer sahibi olmayan herkes gayet iyi biliyor.

Kitap basmanın, yayımlamanın, okumanın suç sayıldığı, inceleme başlatıldığı, yazanların hapishaneye tıkıldığı bir ülke yaratılıyor.

Adım adım ilerleyen bir sistem var. Geçmişteki sistemin kokuşmuşluğundan yararlanarak, yerine daha da kokuşmuş ve pis bir sistem inşa ediliyor. Bu kokuşmuşluğu da özgürlük'le allayıp pulluyorlar.

Evet özgürlük ama sadece itaat edenlere özgürlük. İtaat etmeyenler için koskoca bir korku duygusu ve hapisaneler var.

12 Eylül'den daha iğrenç bir dönemden geçiyor Türkiye. O günlerde tezgaha konulmuş ama sözümona o günleri lanetleyerek.

Frigyalı bir köle olarak doğan Epiktetos'un dediği gibi, "Ayaklarıma pranga vurabilirsiniz, fakat inancıma vuramazsınız. Zeus bile beni mağlup edemez."

Korkmayın, korktukça daha içinden çıkılmaz halde saldıracaklar...

Alın size Ahmet Şık'ın kitabı

AHMET ŞIK'IN KİTABI

Hayat hiçbir şeyden korkmamaktır...

Link sanırım kaldırıldı ama herkesin eline geçmiştir. Polisler şimdi, tüm IP adreslerini takibe alıp bütün Türkiye'yi "silahlı terör örgütü Ergenekon"a yardımdan gözaltına alabilir....

Şu an üstteki link çalışıyor

Kolon-kiriş ne varsa girsin


Galatasaray'dan nefret ediyorlar. Çünkü Galatasaray her ne olursa olsun bu ülkenin Batı'ya açılan penceresi.
Defalarca kendi ağızlarından sevmediklerini ve sevilmediklerini itiraf ettiler.

Tüm bunlara, stat açılışında protestolar eklenince, Galatasaray'a dünyayı zindan etmeye çalışıyorlar, ellerindeki güçle.

"Bunların babaları belli değil" diye orospu çocuğu yaftasını yiyen biziz, "Kahpe, şerefsiz" diye aşağılanan biziz, "Sefiller, kuş beyinliler, nankör" diye her türden laf yapıştırılan biziz.

Şimdi stat sözleşmesi için binbir takla atıyorlar.

Şu kulüpte çıkıp bir tane adam, üslubuyla "Alın stadınızı götünüze sokun" diyemiyor, yazıklar olsun.

Stadın, şatafatın, peşinde olmadığımızı anlayamadılar hâlâ. Nasıl herkes önlerinde ceket ilikleyip, biat ediyorsa Galatasaray'ı da öyle diz çöktürmeye çalışıyorlar.

Ama adamlar da haklı. Kendilerine "orospu çocuğu" denilen birtakım adamlar çıkıp "Biz de ayıp ettik, misafire böyle yapılmaz" diye bildiriler yazdılar. O bildirinin anlamı "Evet biz orospu çocuğuyuz, kusura bakmayın. Evsahibiyiz götümüzü sikseniz sesimizi çıkartmamamız lazım"dı.

Taraftarın bu kadar götü başı oynarsa, o kadar lafı gayet güzel, rahat rahat içine sindirirse; karşındaki adam da alabildiğine sıkıştırır seni köşeye.

Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak çıkmış, "Galatasaray stadın açılışında bizi kimlerin protesto ettiğini bıraksın, sahaya rakı şişesi atanı bulsun" diye buyurmuş.

Salonlarda, statlarda protestocu avına çıkan sizsiniz. Ayrıca sen Trabzonspor başkanlığı yaparken, yüzlerce koltuğu söküp sahaya atanları buldun mu da, şimdi akıl veriyorsun. Kelin merhemi olsa, önce kendine sürer, tam o hesap bu da.

Sağa-sola dilleri kururcasına yalayan bildiriler yazanlar, siz de bu yola devam edin. Belki akanlardan size de damlar...

30 Mart 2011

Kabile reisi oldu sana dost ve kardeş


Yıl 2007 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, canlı yayında Barzani'yi kast ederek, "Bizim muhatabımız oradaki Kürt liderler değildir. Ben Merkezi Hükümetin Cumhurbaşkanıyla da Başbakanıyla da görüştüm. Bunun dışındaki bir kabile reisi ile görüşemem" der.

Aradan 4 yıl geçer, Başbakan Erdoğan Kuzey Irak'ı ziyaret eder ve Erbil Başkonsolosluğu açılışı sırasında "Değerli dostum ve kardeşim Sayın Başkan Barzani’ye, Mak-Yol Cengiz ortaklığına, mimarından mühendisinden işçisine herkese teşekkür ediyorum" diyerek, birlikte kurdele keser.

Siyaset tükürdüğünü yalama sanatıdır. Adamı kabile reisi ile aynı masaya oturturlar, üstüne "Kardeşim-dostum" dedirtirler.

İçi boş delikanlılık da bir yere kadar!

Demek ki neymiş? Boş yere efelenmeyecekmişsin, koftiden açıklama yapmayacakmışsın, haybeye delikanlılık yapmayacaksın.

İmitasyon Emre


Ülkede mesaj vermek isteyen futbolcu, ya kolunu kaldırır "Bu da size girsin" diye hareket çeker ya da "İbne basın bunu da yazın" anlamını taşıyan el hareketi yapar.

Futbolcunun işi sahada futbol oynamaktır. Kiminle gezmiş, kiminle tozmuş ne beni ilgilendirir ne de başkasını ama basını ilgilendirir çünkü bu denli kitlelerin hayranlığını kazanmış, konuşulan isimler haber değeri taşır.

Arda'yı akşam görünce herkeste olduğu gibi Emre Belözoğlu aklıma geldi. Benzer bir kariyere sahip olacağını düşünüyorum.

Yeteneklerini kimse tartışmıyor tartışanın hem zekâsından hem de futbol bilgisinden şüphe ederim. Berbat bir sakatlık geçirdi, o yüzden uzun süre oynayamadı. Doğal olarak Arda'nın futbolculuğundan çok özel hayatı tartışılmaya başlandı.

Eyvallah, bu adamlar da etten ve kemikten. Sinirleniyorlar, kızıyorlar, tepki gösteriyorlar. Yapmalılar da zaten doğal olan bu.

Ama Arda kusura bakmasın eline, koluna sahip çıkacak. Yarın işler ters gittiğinde o el-kol hareketlerini adama tersten yedirirler. O yüzden biraz akıllı olmak lazım.

Arda önce medyayla ilişkilerini doğru düzgün bir hale getirecek. "Sen aslansın", "Böyle yetenek görülmedi" denirken, herkesle oturup konuşacaksın, muhabbet edeceksin, rüzgâr tersten esince el kol hareketi yapacaksın. Yemezler...

Arda'ya yapılan en büyük hata, gereğinden fazla değer verilmesidir. Hoş, bu Türkiye'de benzer tavır gösterilen herkeste görülen bir refleks.

Arda bir an önce çekip gitsin buradan. Çok fazla hata yaptı, gereğinden çok gereksiz konuşma yaptı ama hiçbiri Yılmaz Vural'a söylediği "Sen herkesi kurtarıyorsun hocam. Nasılsa çalıştığın hiçbir takımı küme düşürmedin. Bizi de kurtarırsın artık yap bir kıyak" şu cümle kadar boktan değildi.

Galatasaray kaptanlığı yapan bir adamın, takımın kötü gidişinden hiçbir biçimde yüksünmeyip, taşak geçmesi, medya malzemezi olması hoş değil. Cüneyt Tanman'ın, Bülent Korkmaz'ın, Tugay Kerimoğlu'nun ya da o pazubandı koluna takan bir başka adamın böylesi aşağılık bir biçimde medya kepazeliğine soyunup, içinde bulunulan durumdan kendini soyutladığını hatırlamıyorum.

Arda'nın çok sevdiği abisi Emre'ye benzer bir kariyeri olur mu olmaz mı bilemiyorum. Bildiğim tek şey var o da; kaptanlık bandını layıkıyla taşıyamadığıdır.

O bant koluna verildiğinden beri, 66 numaralı çocuğu bütün Galatasaraylılar özlüyor. Kimsenin imitasyon Emre Belözoğlu'na ihtiyacı yok. Bir tanesi yeter de artar bile.

Son olarak, Milli Takım'da nasıl oynadığı beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Ben Galatasaraylı'yım. Çıkacak sarı-kırmızı forma altında oynayacak o futbolu. Oynamayacaksa da, ister sarının yanına başka renk koyar çekip gider, isterse de Avrupa'ya yol alır. Kendi keyfi bilir.

Arda sağa sola mesaj vermeye çalışacağına, biraz kendini geliştirmeye baksın. Paranın her şey olmadığını anlamak bu kadar zor olmamalı.

Ölmediler, güneşe gömüldüler



Yüreğimizin derinliklerine kök salmış bir çınardır kavgamız,
ummana ulaşmak için coşkunca yatağına sığmadan akan ırmaktır sevdamız,
Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in bileklerine kelepçe düşmüş,
Mahir'in o dağ yüreğine tarifi imkansız sızılar,
bağrına saplanan hançerdir.
Boyunlarımıza yağlanan urgan,
ölüme sayılan günler özgürlüğe sayılsın diye düştü yola Mahir
ve bastı tetiğe...

Mahir Çayan
Hüdai Arıkan
Cihan Alptekin
Ömer Ayna
Ertan Saruhan
Saffet Alp
Sinan Kazım Özüdoğru
Sabahattin Kurt
Ahmet Atasoy
Nihat Yılmaz.

BİLMEYENLER OKUSUN

Kızıldere Katliamı, Türkiye devrimci sosyalist hareketinin tarihinde bir dönüm noktası. 12 Mart muhtırası sonrasında devlet şiddeti artarken, Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanı 11 kişi Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idamını engellemeye çalışırken Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar. Aşağıda o günlerin hikayesi...

İstanbul'da Ulaş Bardakçı'nın öldürülmesi ve Ziya Yılmaz'ın ağır yaralı olarak yakalanması, Orhan Savaşçı ve arkadaşlarının tutuklanması, ardından Koray Doğan'ın öldürülmesi ve Oğuzhan Müftüoğlu'nun da tutuklanması üzerine, tasarlanan birkaç umutsuzca çıkışın ve Ankara'da ya da başka bir büyük kentte barınma olanağının olmadığının görülmesi üzerine asıl örgütlenmeden geriye kalan iki kişi Mahir Çayan ve Ertuğrul Kürkçü, THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile birlikte, THKP-C'nin Doğu Karadeniz'deki kitle çalışmalarından edindiği ilişkiler alanına geçmek üzere yollarda yapılan sıkı aramalardan kurtulabilmek için makarna yüklü bir kamyonun yükleri arasına gizlenerek Fatsa'nın Yapraklı köyünde Ahmet Atasoy'un bir akrabasının evine yerleştirildiler.

Cezaevinden kaçıştan başlayarak yapılması mümkün ve gerekli ilk girişimin Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarının önlenmesi olduğu düşüncesinin aralarında sürekli olarak güçlendiği topluluğun eline Fatsa'ya yerleştikten sonra Ankara ve İstanbul'da sahip olmadıkları kadar elverişli bir imkan geçti: Varlığı daha önceden bilinen ve belirlenmiş olan NATO dinleme üssünde görevli İngiliz personeli.

Kısa bir durum muhasebesinin ardından CHP'nin üç THKO'lunun idam cezalarının yerine getirilmesine ilişkin TBMM kararına Anayasa Mahkemesi'nde yaptığı itirazın sonucunun beklenmesi ve idamları önleyecek başka hiçbir yasal yol kalmadığında İngiliz görevlilerin rehin alınarak idamların yerine getirilmesinin engellenmesine karar verildi.
Ancak, bu kararın yerine getirilebilmesi için gerekli bilgi, araç, barınma olanakları ve ilişkiler, kısacası yerel örgütlenme, ancak seyrek bir sempatizanlar çevresinin gevşek örgütlenmeleri içinde vardı.

Beri yandan bürokrasi içindeki mücadele, 12 Mart sonrasında devletin korunabilmiş kimi yasallıklarının askeri diktatörlüğü kalıcılaştırma yanlısı güçler tarafından sürekli olarak aşındırılması biçiminde sürüyordu. Bir yandan Anayasa Mahkemesi'nde davaya bakılırken öte yandan Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı infazlar için darağaçlarının hazırlanmakta olduğuna ilişkin bildiriler yayınlayarak Anayasa Mahkemesi'ni baskı altında tutmaya çalışıyordu. Devletin kurumları arasında idama mahkum üç devrimcinin hayatları üzerinde süren bu mücadelenin doğurduğu gerilimli ve belirsiz atmosfer içinde, henüz hazırlıkların tamamlanmadığı bir sırada grubun büyük kentle olan son bağlantısı da koptu.

Artık yerlerinin devlet güçlerinin bilgisi içine girip girmediğinden hiçbir zaman emin olmayarak, arkadaşlarının idamlarını engelleyemeden yakalanmak ya da her türlü riski göze alarak harekete geçmek kararıyla, 25 Mart 1972 gecesi saat 19.30'da Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan ve Ertan Saruhan ellerinde kendilerine ait herhangi bir araçları olmaksızın yöredeki bir tanıdıklarının aracıyla Ünye'de İngiliz teknisyenlerin kaldığı apartmana keşif yapmaya gittiler.

Evin önünde İngiliz görevlilere ait aracın durmakta olduğunu görünce, o gece İngilizleri kaçırmayı düşündülerse de çevrenin kalabalıklığından ötürü bundan vazgeçtiler. Geceyi Ünye'deki bir tanıdıklarının evinde geçirdiler.

26 Mart 1972 sabaha karşı devlet güçleri, kalabalık komando birliği, özel görevliler ve polis birlikleri ile Ankara'da elde ettikleri bilgileri değerlendirerek Ünye'deki bağlantı noktalarını ele geçirmek ve ardından aranmakta olan THKP-C ve THKO üyelerini yakalamak üzere Fatsa'yı abluka altına aldılar.

Daha sonra 1979'da Fatsa Belediye Başkanı olan terzi Fikri Sönmez ve çırağını gözaltına alan devlet güçlerinin kendi yerlerini öğrenmek üzere onları işkence altında sorgulamakta olduğunu öğrenen grup iki seçenekle karşı karşıya kaldı; ya İngiliz görevlileri de yanlarına alarak Ünye'den ayrılacak ve arkadaşları Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Saffet Alp ve Ömer Ayna'nın bulunduğu Kızıldere köyüne ulaşacaklardı ya da etkili herhangi bir eylemde bulunma olasılığı bulunmayan bu köye kendi başlarına gitmenin yolunu bulacaklardı.

Aralarında yaptıkları tartışmada birinci seçeneğin uygulanması kararlaştırıldı. İngiliz görevlilerin araçları kaldıkları konutun önündeyse onları kaçıracak ve birlikte gideceklerdi. Değilse, yakalanmadan önceki son şansı kullanarak zorunlu olarak Ünye'den ayrılacaklardı. Yapılan keşifte İngilizlerin arabasının yerinde durduğu belirlendi ve eylem gerçekleştirildi. Üç İngiliz görevli alındı.

Geride kalanlar bağlanarak hareket edemez hale getirildi ve Mahir Cayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz, Kızıldere köyüne doğru İngilizlerin aracıyla yola çıktılar. Kızıldere köyüne tırmanan toprak yolun başında Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz'dan ayrılan grup, rehinelerle birlikte arkadaşlarıyla birleşmeye giderlerken Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz da aracı uygun bulacakları uzak bir yerde terkederek Ankara ya da İstanbul'a gitmekle görevlendirildiler.

EKMEK ALIRKEN...

Soğuk ve rüzgarlı bir havada yokuş yukarı tırmanarak ancak gün ağarırken köy civarındaki ağıllara ulaşabilen grup, görünmemek için ağıllarda saklandı. 27 Mart 1972 gecesi yanlarında rehineleriyle birlikte, arkadaşlarının da kalmakta olduğu Kızıldere köyü muhtarının evine ulaştılar.

27 Mart 1972 sabahı İngiliz görevlilerin evine gelen hizmetlinin durumu polise bildirmesi üzerine, bütün bölgede topçu keşif uçakları ve helikopterlerle keşif uçuşlarına başlayan askeri birlikler aramalarını sürdürürken Kızıldere köyüne ilk giden grubun bağlantılarını kuranların ele geçmesi ve Niksar'daki bağlantı unsurunu açıklaması üzerine bu kişi 29 Mart 1972 günü yakalandı ve çok geçmeden güvenlik güçlerine muhtarın evini değilse de köy civarını tarif etti.

Bu arada topçu keşif uçakları kar üzerinde Kızıldere köyüne çıkan yolun başında İngilizlerin aracının tekerlek izlerini tesbit ettiler. Nihayet aynı gün Niksar ilçesi girişinde Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz'ın bıraktıkları araba bulunduğu gibi, İstanbul ya da Ankara'ya gitmek yerine geriye Kızıldere'ye dönmeyi daha güvenlikli bulan Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz dönüş yolu üzerinde çevre köylerden ekmek alırlarken kuşku uyandırdılar.

Bütün belirtilerin Kızıldere köyü dolayını işaret etmesi üzerine 30 Mart 1972 sabah 05.00'de bilgi edinmek için köy muhtarının evine gelen jandarmalara muhtar önceden hazırladığı ihbar mektubunu vererek arananların evinde kaldığını bildirdi.

Evin ve köyün sarılması üzerine evde sıkışıp kalan THKP-C üyeleri Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy ile THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna teslim olmamayı, taleplerine olumlu karşılık verilmez ve üzerlerine ateş açılırsa İngiliz rehineleri, bıraktıkları ültimatomda belirtildiği biçimde öldürerek sonuna kadar çarpışmayı kararlaştırdılar.

Evin giriş ve çıkışlarını hububat ve un çuvalları, dolap, yastık ve yataklarla tahkim ederek, evin çatısında delikler açarak çevreyi gözetlemeye başladılar. "Teslim ol" çağrılarını reddettiler. Öğleden sonra saat 14.00 sularında İngilizlerin kendilerine çatıdan gösterilmesi ve kendileriyle konuşturulmasını isteyen çevreyi kuşatmış binlerce asker ve polisten oluşan birliklere İngilizleri gösterip konuşturdular.

Kısa bir süre sonra içlerinden birinin çatıya çıkması ve görüşme yapılması isteğine uyarak çatıya çıkan Ertuğrul Kürkçü, Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve Saffet Alp görüşmek üzere beklerlerken, ansızın üzerlerine önce tek tek, daha sonra çevredeki makinalı tüfek yuvalarından yaylım ateşi açıldı. Bu ateşin kimin emriyle açıldığı ve neyi amaçlamış olduğu bugün de açıklığa kavuşmuş değildir. Teknisyenleri ve devrimcilerin tümünü uzun bir kuşatmadan sonra sağ olarak yakalamanın askeri olarak mümkün olduğunu konuyla ilgilenen hemen hemen her uzman belirtmiştir.

Ancak amacın birarada kıstırılmış geniş bir önderliğin bir an öce temizlenmesi olduğu tahmin edilebilir. Kendilerini çatıdaki delikten eve atmayı başarabilen üç kişiden geride kalan Mahir Çayan başından yediği kurşunla öldü. Ardından daha önce alman karar uyarınca İngilizler öldürüldü.

Kerpiçten yapılma evde kendi silahlarının atış menzili dışında kalan güvenlik kuvvetlerinin atışlarına karşı koyamayan, buna karşılık siper aldıkları duvarları delen makinalı tüfek mermileriyle isabet alan devrimcilerden Ömer Ayna gözünden vuruldu. Cihan Alptekin karnından yaralandı. Bir süre sonra ateş kesilip çağrılar yapıldıysa da kendilerini fiilen kurşuna dizmiş olan güçlerle görüşme yapmayı reddeden devrimciler evin sahanlığında toplandılar.

Eve yapılacak yeni saldırıyı topluca karşılamak üzere el bombalarını hazırlayarak beklemeye başladılar. Ancak doğrudan değil, uzaktan tüfek bombaları ve roketatarlarla yapılan yeni saldırıda, topluca bulunulan sahanlığın bir bölümü isabet aldı. Bu isabetle tahrip olan bölümde el bombası taşıyanlardan birinin pimi çekilmiş bombası elinden fırlayınca ötekilerin de ortasında patlayan bomba bir dizi patlamaya yol açtı.

Evin arkasından sahanlığa girilen ikinci girişi tutmakta olan Ertuğrul Kürkçü dışındakilerin önemli bir bölümü ölürken Ertuğrul Kürkçü evin bitişiğindeki samanlığa geçerek saklandı. Evden gelen silah atışlarının kesilmesi üzerine tarama atışları yaparak eve girenler can çekişmekte olan Saffet Alp'i kurşuna dizdiler. Evdekilerin tam sayısını bilmemeleri ve muhtar Emrullah Arslan'ın verdiği sayıyla ölülerin sayısının uyması üzerine hava kararırken cesetleri de alarak köyden ayrıldılar. Ertuğrul Kürkçü saklandığı yerden çıkamadı.

Ertesi gün ölülerini almak üzere gelen yakınlarının teşhisleri sırasında Ertuğrul Kürkçü'nün babasının ölenler arasında oğlunun bulunmadığını söylemesi üzerine yeniden yapılan arama sırasında Ertuğrul Kürkçü de yakalandı.

Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin tarihinde "Kızıldere Katliamı" olarak bilinen olay, gerçekleşmesi ve gelişmesi sürecinde Türkiye'de ve Türkiye dışında büyük tepkilere yol açtı. Ancak yapılan bütün yanlış bilgilendirme, saptırma ve spekülasyonlara karşın devletin bu "katliam"ı savunması ve meşrulaştırabilmesi mümkün olmadı. Halkın vicdanı Kızıldere'de öldürülenlerin yanında yer aldı.

Ancak, devletin özgül amaçları bakımından "Kızıldere Katliamı" hedeflerine ulaştı. Öncelikle THKP-C'nin önderliğine vurulan ağır darbe, yalnızca bu örgütün değil, sosyalist hareketin 1968'lilerin içinden çıkan önemli bir grup önderinin yokolmasına yol açarken özellikle THKP-C'nin atomize olmasına ve örgütsel olarak dağılmasına neden oldu. Sürekli ve güvenilir bir önderlik yoksunluğu sosyalist hareketin "devrimci" kanadında sonraki on yıl boyunca da esaslı olarak giderilemeyen bir önderlik bunalımına yol açtı.
Kaynak: Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi