20 Mayıs 2011

Unutmayacağım


Rijkaard'ın nasıl satıldığını,

Futbol Federasyonu denen kurumun çifte standartlarını,

Hakemlerin saha içinde Galatasaray'ı nasıl doğradığını,

Servet'in Cem Sultan'a tokadını,

Florya'daki çetenin nasıl adam yediğini,

Arkadaş kontenjanından transfer yapıldığını,

Tribünlerin Galatasaray kaptanına küfür etmesini,

Galatasaray Başkanı'nın siyasal güce boyun eğmesini,

Suat Kılıç denen herifin taraftara sefil demesini,

Yasin Ekrem Serim denen yalakanın Galatasaraylılara kuş beyinli demesini,

Kendi evimizde, merhum başkan Özhan Canaydın'ı aciz gösteren TOKİ Başkanı'nı,

Spor basınının akbabalar gibi Galatasaray'ın düştüğü durumdan nemalanmasını,

Hagi'nin vedasını,

Evimiz Ali Sami Yen'in yıkılmasını,

Galatasaray'ın çiftlik gibi yönetilmesini,

Bir sezonda üç teknik direktör değiştirilmesini,

Eksi averajla ligin bitirilmesini,

Sahada formasını idrak etmemiş futbolcuları,

Kolundaki bandın verdiği onuru taşıyacağı yerden, yüzü ekşimekten kurtulmayan Galatasaray kaptanını,

Berbat transfer politikalarını,

Ayda 60 bin dolar para kazanıp, bir bok yapmayan Adnan Sezgin'i,

Kewell'ın yüzündeki gülümsemeyi,

Ali Sami Yen'e vedayı,

Unutmayacağım...

İşkence tadında bir sezon bitti. Şimdi sıra taraftarın en sevdiğim bölüme geldi, yani transfer sezonuna. Kim gelir, kim gider bilmiyorum.

Şu maçta gösterilen sarı kartları aklınıza getirin, bir de İstanbul'un karşı yakasındaki statta ayaklar kırılırcasına üstlerine basanları, hakemin gözüne baka baka küfür edenleri, sahaya, soyunma odasına inen başkanları düşünün.

Galatasaray ruhunu kaybetti, büyüklüğü zedelendi. Önce tamir edilmesi gerekenler bunlardır.

Bu sezon büyük bir kayıpla geçti belki ama çıkarılacak çok ders var. Bunlardan ders çıkartılmazsa, Galatasaray'ın sonu hayırlı değil. Umarım o dersler alınmıştır...

Yine de, hep dediğim gibi;

Ben seni şampiyon olacaksın diye sevmedim ki.

Yeni sezonda umudun adı sarı-kırmızı olsun...

Dün Siirt, bugün Amasya, yarın neresi?


Kendisini tanıyan var mıdır? Muhtemelen yoktur.

Bu arkadaş Amasya İl Özel İdare Müdürü B.I. 13 yaşındaki ufak bir kızla birlikte olmak için para vermiş, ona defalarca tecavüz etmiş aşağılık herifin teki.

Bunlar kamyon üstünde kömür, makarna dağıtan valilerin çalışma arkadaşları.

Ülke muhafazakârlaştıkça ahlâken çöküyor. Bu işleri yapan orospu çocukları da özellikle bu profildeki adamlar. Ehh yalan değil, herife dinen o yaştaki çocukla evlenebileceği söyleniyor. O yaştaki çocukla imamın karşısına geçip evleniyor, sonra da koynuna alıp çocuk yapıyor.

Ama B.I denen bu iğrenç suratlı pislik korkmasın, artık devlet bu tipleri koruyor. Hüseyin Üzmez abisi gibi dışarıya çıkıverir bir çırpıda. Hüseyin Üzmez'in salıverilmesiyle bu orospu çocukları daha fazla yüreklendi.

Herif içinden düşünüyor; "Lan, nasılsa Hüseyin Üzmez'i salıverdiler, ben yapsam ne olur ki? Üstelik devlet görevlisiyim."

Siirt'teki olayı hatırlayan var mı?
Ne oldu sonuç?
Koca bir hiç.

Devletin görevlilerinin karıştığı ortaya çıkan koca rezalette birkaç esnaf ceza aldı ve olayın üstü kapatıldı.

Hüseyin Üzmez'i salıveren mahkemeler, bu piçi de rahat rahat salıverir, kimsenin endişesi olmasın.

Birileri hâlâ internete, bilmem neye sansür uygulamaya çabalasın. Önce siz, içinizdeki pisliklerden arının sonra internete sıra gelir. Sen çocuk pornosunu önlüyorum bahanesiyle interneti sansürlerken, senin atadığın görevli, 13 yaşındaki çocuğa para karşılığında tecavüz ediyor.

Coşkun Irmak denen senarist bozması götverenin teki çıkar "Tecavüz sahnesi çok estetik oldu" diye böbürlenir.

Tecavüzün estetiği nasıl oluyor acaba? Bunu tecavüz mağdurlarına, yakınlarına anlatıversene bakalım.

Toplumu pisliklerden kurtarmak istiyorlarsa, önce zihinlerindeki o mide bulandırıcı algılarından arınmaları gerekiyor.

Küçük yaşta çocukla evlenilmeyeceğini, din ya da herhangi bir olgunun bunu doğrulayamayacağını kabullenecekler.

Yoksa dün Siirt, bugün Amasya, yarın bir başka yerde bunlarla karşılaşmaya devam edeceğiz.

Şu olay, ne kadar tiksinç bir zihniyetin iktidarda olduğunun başat göstergelerinden biridir.

Bunlar devlet görevlisi. Vay babalar vay.

19 Mayıs 2011

Aysal, Elmander, Terim ve gelsin kızılcık şerbetleri

Galatasaray başkanlık süreci boyunca bilinçli bir sessizliği tercih ettim. Adnan Polat'ın gitmesi gerektiği aşikârdı.

Ünal Aysal rekor oyla seçildi ve kendisini ilk kez uzun bir biçimde dinleme ve izleme imkânı buldum. Açıkça söylemek gerekirse, bana ciddi anlamda güven verdi. Ne söylediğini bilen, popülist söylemlerden uzak duran, konuşmaktan çok kendi deyimiyle bir 'eylem' adamı ve en önemlisi de aklı duygularının önünde.

Galatasaray'da 3. kez Fatih Terim sayfası açılıyor. Kendisine çok sıcak bakmadığımı takip edenler gayet iyi biliyor. Takip etmeyenler için söyleyebilirim ki, Fatih Terim'i yeniden Galatasaray'ın başında teknik direktör olarak görmek, beni fazlasıyla rahatsız edecek. Hoş, benim rahatsız olmam ne bu kulübü ne de bir başkasını ilgilendirir.

Fatih Terim'i hep İsviçre milli maçı sonrasında yaşananlar paralelinde hatırlıyorum. Ulusal takımın en büyük utançlarından birinde Terim'in koca bir imzası vardı çünkü. İnsanlara tepeden bakan, 'dünyayı ben yarattım' edası, işler iyi giderken sempatik görünen ama işler sarpa sardığında önüne geleni aşağılayan birinden hazzetmem de pek mümkün değil.

İşin kişisel kısmını bir tarafa alırsak, Fatih Terim'in oynattığı futbola da pek inanan biri değilim. Takıntılarının esiri olan, 'ben yarattım' demek için dökülen futbolcularda ısrar eden, sahada bir kaos yaratarak, sonuç çıkartmaya çalışan bir teknik direktör profili çiziyor.

Tabii ki, kimileri için bu profil salgılattığı adrenalin sayesinde heyecan verici ama ben heyecandan çok oturmuş, düzenli bir takım taraftarıyım.

Kaderin cilvesi olsa gerek "Yeter artık! İzlemek istemiyorum bu adamı" dediğim Terim'in başında olduğu Galatasaray'ın aldığı sonuçlarda nasıl tepkiler vereceğimi hiç bilmiyorum.

Ünal Aysal'a yeniden dönecek olursak, Galatasaray'ın kırgın taraftarını yapacağı hamlelerle kazandıracağı çok açık. "Bir hafta içinde çok önemli bir kaleci açıklayabiliriz" söylemi bile, taraftarın büyük bir kısmının gönlünü kazanması için yeterli.

Galatasaray yeni bir yapılanmaya giderken, keşke Terim'le başlamasıydı. Aynı suda yıkana yıkana Ganj Nehri kenarında hacı olan Hindulara döndük. Ama UEFA Kupası gibi bir kredibilite olunca, pek çok kişi hacı olmaya razı.

Ünal Aysal'ın 1 saat 20 dakikalık konuşması boyunca benim adıma söylediği en önemli şey, kulübün Kasım ayına kadar 120 milyon dolar gibi bir rakam ödemesi gerektiği ve birtakım gelirlerinin temlik altına aldırıldığıdır.

Bunu şunu için önemsiyorum; hani şu "Evet abi Adnan Polat sportif açıdan başarısız ama mali açıdan son derece önemli işler başardı" diyenler var ya? Ne kadar başarılı bir mali portre olduğunu anladık!

Bu takıma gönül veren akil adamlar, Galatasaray'ın sorunlarının çözümünün transferlerla olmayacağını ısrarla söylüyor.

Ünal Aysal'ın bu 80 dakikalık konuşmasında Sağlık Kurulu, Florya, futbolcuların psikolojisi, nakit akışı gibi söylemlerini bu bağlamda değerlendirdiğimde, Galatasaray'ın başında akil bir adamın olduğunu görmek sevindirici.

Heyecan verici bir dönem başlayacak, bunu şimdiden görmek mümkün.

Çok umutlu olmasam da, yenildiği bir maçtan sonra gazeteci aşağılamayan, yaptığı hatalardan ders almış, takımı "Belki bu kez düşeş gelir" mantığıyla değil de, futbolun gerçekleriyle örtüştüğü sahaya çıkartan, komplekslerden uzak bir teknik direktör görmek.
Umuyorum; Nihat, Tuncay, Semih transferlerini görmeyiz. Bunları gördüğüm an, benim açımdan her şey başlamadan bitecektir...

Takım tutmak, garip bir duygu vesselam. Kan kusup, kızılcık şerbeti içeceğim sanırım...

Yazmadan önce aklımdaydı, unutmuşum; şimdi aklıma geldi. "Söz konusu Galatasaray olunca gerisi teferruat" diyen Terim acaba devre arasında kendisine teklifte bulunulduğunda neden benzer bir cümleyi kurmadı, merak etmiyor değilim...

Kayıkçı kavgası


Bu pankart Ankara'da ülkenin başbakanı konuşurken asıldı.
Özel koruma görevlileri geldi ve evin içine girdi.
Gayet medeni bir biçimde gösterilen tepkiye, tahammül olmadı.
Kendisinin, partisinin, hoşgörü anlayışı bu kadar.


Bu pankart da, Tunceli'de dün gece şehirde panolarde yer alan Kürtçe CHP afişlerinin kaldırılmasına yönelik asılan bir tepki afişiydi.
Polisler geldi ve bu pankartın kaldırılmasını istediler.
Gayet medeni bir biçimde gösterilen tepkiye, tahammül olmadı.
Partisinin ve kendisinin hoşgörü anlayışı bu kadar.

Bir bardak suda kopartılan CHP, AKP kavgasının taraflarının tek derdi, sisteme hakim olmak. "Ona yar olmasın, benim olsun" durumu.

Siyasi iktidarın uygulamaları bir kitle tarafından yoğun biçimde eleştiriliyor.
Dün de, bugün eleştirilenler, başkalarını eleştiriyordu.
Aslında bu, birbirinin neredeyse tıpatıp olduklarının bir kanıtı.

Kendilerine yöneltilen hiçbir eleştiriye tahammülleri yok.


Bunlar Yusuf ve Rojdar kardeşler. Cizre'de göstericilerin polise barikat olsun diye yaktığı lastikleri, polisin göstericileri dağıtmak için attığı gaz bombası kapsüllerini toplayarak, evlerine birkaç kuruş para götürmeye çabalıyor.


Bu da Ganime Ana. Ahırdan bozma bir evde yaşam mücadelesi veriyor. Yoksullukla mücadele ediyor, hayata tutunmaya çabalıyor.

Filler üste tepinirken, çimenler eziliyor. AKP ya da CHP'nin umrunda mı?

Yoksulluğu bitirmek için gelenlerle, yoksulluğu bitirmek için gelmeye taahhüt edenler aynı kaba sıçıyor, aynı kaptan besleniyor.

Boktan bir sahne, iğrenç oyuncular, birbirine benzer senaryolarla iyi bir film ortaya çıkmaz.

'Anıtkabir'de sap gibi durmaya gerek yok'


Tükürdüğünü yalamayacaksın.

Adamı öyle dikiyorlar işte...

18 Mayıs 2011

'Romantik devrimciler' ile 'teröristler'


Bu ülkede Deniz Gezmiş'i herkes sahiplenir ama İbrahim Kaypakkaya'ya kimse itibar etmez. İnsanlar Che rozetleri taşır ama İbrahim Kaypakkaya'dan uzak durur.

Türk solu için çok önemlidir İbo. "Ser verip, sır vermemiş" bir devrimcidir. Her gün bir parmağını keserler, vücuduna bıçaklarla kesip içine tuz koyup kapatırlar, parça parça keserler ama İbo konuşmaz.

İbo'yu; sahiplenilen, sevimli gösterilen diğer devrimci figürlerden ayıran, Kemalizm eleştirileridir. Türk solunda bu nedenle önemli bir mihenk taşıdır. Kemalizmi diktatörlükten başlayarak, sömürgeciliğe kadar uzanan sert eleştiriler yöneltmiştir.

Bugün İbo'nun ölümyıldönümü. 38 yıldır işkencecileri meçhul. Devlet eliyle işkenceye maruz kalan, yüzlerce devrimcinin içinde; sistemi, ülke tarihini en korkusuzca eleştiren isimlerden biriydi.

O yüzden de, Türkiye solunda İbo hak ettiği saygıyı asla görmemiştir.

Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i 'sempatik romantik devrimci'; Mahir'i, İbo'yu 'eli kanlı katil, terörist' olarak görmek, göstermek Türkiye'de devrimci harekete yapılan en büyük hakarettir.

İbo'yu işkenceden geçirmek, lime lime parçalara ayırmak serbest ama övmek suç. İşte size adalet.

Soyadına tahammül edilemeyen, mezarı bile rahat bırakılmayan İbrahim Kaypakkaya, gerçek anlamda direnişin sembolüdür, öyle de kalacaktır.

Gazeteciliğin aptallıkla buluşması


Her seferinde aynı şeyi söylüyormuş gibi hissetsem de, bu ülkede gazetecilik yapan insanların da cahil, aptal olması sinir bozucu bir durum.

Spor basını denilen şey, içi boş, kof, hamasi söylemlere dayalı, yalanlardan ibaret.

Transfer haberi yapıyorsun eyvallah.
Bu transferde iki takımı kapıştırıyorsun eyvallah.
Kendince isim ve rakam belirlemişsin eyvallah.

Ama birader bu kadar aptal olunmaz ki! Galatasaray, Sezer Öztürk'ün transferi için Liverpool'un malı olan Insua'yı nasıl takasta kullanabilir ki?

Bir tane adam birinci sayfada çıkmış bu haber için "Lan durun, Insua Galatasaray'ın oyuncusu değil" demez mi?

Kimse mi bilmiyor, Insua'nın durumunu. Bu haberi yapanı, dansöz kıyafetiyle şirketin içinde dolaştırmak lazım. Bir daha yalan haber yapmayana kadar, bilmediği konuda sallamayana kadar, aklı başına gelsin diye.

Lan bu kadar da aptal olunmaz ya...

17 Mayıs 2011

Türk futbolunun 'Zafere Kaçış'ı 17 Mayıs 2000


Bologna maçı ilk tur, Fenerbahçeli bir arkadaşım var Naim, "Bologna'yı eleyemez Galatasaray. İtalyanlar'ı geçmek zordur. Bu turda elenirsiniz" diyor.
"Bekleyip görmek lazım, bu yıl takıma güveniyorum." diye yanıtlıyorum. İlk maç ve ikinci maç Naim yanımda "Bologna iyi bir takım değilmiş. Bundan sonraki turda patlarsınız ama".

İkinci turda rakip Dortmund. Naim "Dortmund sizi kabak gibi oyar. Her iki maçta da yenilirsiniz. Herifler birkaç sezon önce Şampiyonlar Ligi'ni aldı daha." diyor.
"Naimciğim, bak bir önceki turda da böyle çok emin konuştun, hatırlıyorsan. Oynanmamış maç hakkında yorum yapıyorsun gereksiz yere." diye yanıt veriyorum.
Hagi'nin muhteşem golü, Hakan Ş'nin inanılmaz vuruşu ve turu atlıyoruz.
Naim, "Ahı gitmiş vahı kalmış lan bunların. Bu muymuş abarttıkları Dortmund." diye burun kıvırıyor sonuca.

Rakip Real Mallorca. Pek çok Fenerbahçeli gibi Galatasaray'ın bir an önce elenmesini bekleyen Naim yine işbaşında "Herifler geçen yıl İspanya Ligi'nin altını üstüne getirdiler. İki maçta da, bırak beraberliği gol atamazsınız."
"Valla Dortmund'u eledikten sonra kimseden çekinmiyorum Naimciğim. Mallorca'yı da eleyebiliriz. Ama sen konuşmaya devam et, iyi geliyor" diyorum.
İspanya'da turu aşırtıp işi bitiriyoruz. Naim, "Ulan harbiden ballısınız. Geçen yılki takımdan eser kalmamış. Bitmiş bu Mallorca, bir daha İspanya Ligi'nden maç bile izlemem." diye hem sinir yapıyor, hem de içten içe bir endişe kaplıyor.

Yarı finalde Leeds United ile eşleşiyoruz. İçimde "Bu kupayı alacağız" duygusu, su yüzüne çıkmış. Naim sinirden kuduruyor. Bu kez yine kendinden emin "Hahahaha, Leeds geldi, Leeds. Eğer beraberlik alırsanız iki maçtan birinde, bir daha futbol konusunda yorumda bulunmayacağım."
İlk turlarda yaptığı konuşmalar sinirimi bozuyordu oysa her konuştuğunda kupaya yaklaştığımızı görmek suratıma sırıtma duygusu yaratıyor, "Naim bak kupayı almaya doğru ilerliyoruz, farkında değilsin. Mantıksız yorumlar yapıyorsun."

Leeds'te Hagi'nin Elland Road'u sessizliğe gömen penaltısı, Hakan Ş'nin kariyeri boyunca attığı en güzel gollerden biri ve "Spor tarihinin en ballı takımı olarak finale yükseldiniz. Var ya, süper şerefsiz bir takımsınız. Adamların taraftarlarını öldürdünüz, beyin olarak bittiler. Yoksa ağzınıza sıçarlardı."

En sonunda final maçı gelip çatıyor. Bir öğrenci evindeyim. Kaç tane sigara içtim bilmiyorum. Evin içinde çoğunluğu Fenerbahçeli olan bir gruplayım. Biri hariç hepsi Arsenal'i destekliyor.

Maçın başlamasına 15-20 dakika var. Balkona çıkıp bir sigara yakıyorum. İlk gittiğim Galatasaray maçı aklımda, 5-0'lık Neuchatel Xamax maçı, İnönü Stadı'nda Galatasaray'a küfrettiğim 1-0 yenildiğimiz Banik Ostrava maçı, Hayrettin, Uğur, Muhammet, Rambo Yusuf, Prekazi, Hagi, hepsi birkaç nefeslik sigaraya sığıyor.

İçeri giriyorum, 5 dakika ya var ya yok. Naim kendinden gayet emin bir biçimde, "Acıyorum size biliyor musun? Bir final maçında en fazla fark yiyecek takım olarak tarihe geçeceksiniz. Rezil olacaksınız ve pişman olacaksınız finale çıktığınız için."
Gülümsüyorum sadece "Biz bu kupayı alırız Naim. Ümitsizce çırpınıyorsunuz, farkında bile değilsiniz."

Maçla ilgili hatırladıklarım o kadar az ki. Penaltılardan sonra zıplıyorum ayağa "Budur lan budur" diye bağırıyorum.

Gülemiyorum, ağlayamıyorum, donup kalmışım. Oysa çok emindim kupayı alacağımızdan.

Maçın bitiminde Fenerbahçeli olan annem arıyor telefonda "Oğlum ben artık Galatasaraylı oldum" diyor, ağlayarak. Koyveriyorum kendimi, avazım çıktığı kadar ağlamaya başlıyorum, "Seni çok seviyorum anne" diyerek.

Telefonu kapatıyorum, beni Galatasaraylı yapan Ayhan dayım arıyor, "Aldık dayı aldık kupayı" diyorum, gözlerimde yaşlarla.

İçeri giriyorum, Naim; "Penaltılarla alırsınız ancak. Bu maç 100 kere oynansa 99'unda yenilirdiniz, o biri denk geldi." diyor, suratı ekşi mi ekşi.

"Siktir git Naim" diyorum sadece.

Üstünden 11 yıl geçti. Birileri "Unutun artık hâlâ UEFA Kupası'yla övünüyorsunuz" diye 17 Mayıs'ı unutturmaya çalışıyor.

Üstüne koyabilecek keşke başka şeyler de yapabilseydik. Olmadı diye 17 Mayıs'ı unutacak değiliz. 17 Mayıs sadece Galatasaray'ın değil, bu ülkenin yüzakıdır.

17 Mayıs gecesi; Senegal'de Galatasaray bayrağı sallandıysa, Almanya, Fransa'da, Belçika'da, Hollanda'da, işçi Türkler 18 Mayıs sabahı göğüslerini gere gere fabrikalarına girdiyse, Türkiye'de insanlara umut aşıladıysa, kimseye unutturmaya niyetimiz yok.

17 Mayıs 2000 Türk futbolunun Zafere Kaçış'ıdır.

Naziler, müttefikleri omuzlara alıp stadyumdan kaçırıyor ama bize unutturulmaya çalışılıyor, "Hâlâ mı UEFA Kupası?" diyorlar.

Beyinlere kazınsın diye söylüyorum, 17 Mayıs 2000'i asla unutmayacağız. O gururu, onuru hep yaşayacağız. İster ligi 15. bitirelim, ister küme düşelim, ister 50 puan fark yiyelim.

Biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu...

O gece söylediğim gibi "Siktir git Naim!"

16 Mayıs 2011

Kıvamı tutmamış muhabirimsi yazardan ispatsız köşe yazısı


Türkiye'de köşe yazarlığı boyut atlamaya başladı. 'Yazar'lar, ne yazacağını bilemez halde, ortalarda kafası kesilmiş tavuk gibi bir sağa bir sola koşuşturuyorlar.

Eski futbolcuların, hakemlerin, teknik direktörlerin yazar olmasına zaten alışmış durumdayız. Hiçbir incelik içermeyen, sokakta arkadaşıyla konuşurmuş gibi yazanlar ortalığı sardı.

Uzun süreden bu yana ciddi anlamda spor köşe yazarı okumuyorum. Pazar günü elde gazete kahvaltı yaparken gözüm ilişti Hürriyet'te Feridun Niğdelioğlu'nun yazısına.

Yazının başlığı "Pes artık!". Okuduktan sonra, kendisine aynı tepkide bulundum. Yazı "Ligin son haftaları yaklaşırken yine o bildik, klasik dedikodular kulaktan kulağa yayılıyor" cümlesiyle başlıyor ve anlatmaya koyuluyor.

Daha yazının başında "İspatlayabilmem mümkün değildi" diyor. Yani henüz girişte savunmaya başlıyor ama bir taraftan da devam ediyor. "Ankaragücü taraftarı arasında bir grup var. Bu grup karşılaşma boyunca Emre Belözoğlu ve ailesine varan çok ağır hakaretler edecek. Böylece Emre sindirilmeye çalışılıp, kart görmesinin sağlanması hedefleniyor."

Muhabir mi yoksa yazar mı henüz kıvamı tutmamış Feridun'a sormak lazım "Hocam sen ispatlayamayacağın şeyi nasıl yazarsın?" diye.

Gazetelerde, 'köşe yazarı' diye görünen ispatı mümkün olmayan her iddiayı yazmak, gazetecinin işi değildir. Kaldı ki, gazeteci doğrulatamayacağı hiçbir şeyi sayfasına taşımaz. Taşımaya kalksa, ortalık spekülasyondan geçilmez.

Hayır, ayrıca niye Emre'ye küfrediliyor özellikle. Herifler kale arkasında, gider Volka'a küfreder.

Ligin sonunun gelmesiyle birlikte, gazeteler hakikaten işin bokunu çıkartmaya başladı. Ortalarda 'köşe yazarı' diye geçinen tipler yaptıkları haberlerle spor basınını yakından takip eden malları tavlamaya çalışıyor. Üstelik bunu başarıyorlar da.

Spor basınında şu son iki haftada çıkan sansasyonel haberlere bir bakalım.

Karabükspor-Fenerbahçe maçının hemen öncesinde; "Emenike aslında 31 yaşında", "Emenike'yle anlaşma sağlandı"

Bucaspor-Trabzonspor maçının öncesinde; "Bucaspor'dan çok tartışılacak karar", "Bucaspor 8 tane PAF oyuncusu ile maça çıkacak"

Fenerbahçe-Ankaragücü karşılaşması öncesinde; "Melih Gökçek bunu neden yaptı?", "Gökçek'in Fenerbahçe maçından önce 2 milyon Euro'luk prim dağıtması kafaları karıştırdı"

Tabii bunun yanında "Aziz Yıldırım, Selçuk'la anlaşma sağladı" haberini de iliştirivermek gerek, bir köşeye.

Şampiyonluk yarışı böylesine kızışmışken, baştan sona yalan, yönlendirme kokan bu haberlerin yapılmasının ardında, kusura bakmazsanız iyi niyet aramayacağım.

Bunlar ilk kez yaşanmıyor. Senelerdir yaşadığımız ve gördüğümüz tablonun benzeri. Bunları söylediğinizde "Haftalardır Gökhan Gönül ve Santos'la ilgili transfer haberleri çıkıyor ama" diye, aptallık boyutlarını aşmış bir argümanla savunmaya geçiliyor.

Maç boyunca Emre'ye küfredildi mi? Ailesine küfredildi mi?

Ben buradan Feridun'a küfrediyorum ama. Son günlerde siyasilerin moda sözüyle şöyle diyorum: "İspatlayamazsan şerefsizin önde gidenisin Feridun!"

"İspatlayamam ama" diye köşe yazana zaten şerefsiz derler.

Ne leş, cahil ve aptal adamlardan oluşuyor şu spor medyası. O yüzden birkaç isim çöldeki serap gibi sırıtıyor.

İspatlamazsan şerefsizsin Feridun...

15 Mayıs 2011

Hem körsün, hem iş vermişiz, daha ne istiyorsun?


Görme engelli işçi Nurullah Mehmetoğlu: Biz burada asgari ücretle çalışıyoruz. Koşullarının iyileştirilmesini istiyoruz

Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz. Para kazanıyorsun değil mi?

Görme engelli işçi Nurullah Mehmetoğlu: Evet. Müteahhit şirketlerin yanından ne zaman kurtulacağız?

Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Müteahhit şirketlerde çalışacaksınız, para kazanacaksınız, hadi bakalım.

Güzellll, sizi gidi vicdanlı insanlar sizi. İş vermiş de, daha ne istiyormuş. Hem de görme engelliymiş.

Vicdansız herifler, iş verdiniz diye köle yapacaksınız insanları. Hiçbir talepte bulunmayacak kimse değil mi? Hepinize duacı olacaklar, öyle oldukları yerde oturacaklar.

"Hadi bakalım" diyor, utanmadan.

Bunlar Müslüman öyle mi? Neyse üstüne yazmayacağım daha fazla.

Recep'e yazmadan, okkalı salladım, siz de sallayın, kulaklarını çınlatalım.