29 Haziran 2011

Soyunuzu, sopunuzu sikeyim


Bu ülkedeki insanlardan çok zaman nefret ediyorum. Hain, alçak, orospu çocuklarıyla dolu etrafımız. Ruh halleri gittikçe sapıklaşmaya başladı. Şu yukarıdaki fotoğraf Samsun'dan.

Hayvancağızın gözünü çıkartmışlar, yetmemiş olacak orospu evlatlarına dişlerini de kırmışlar, o da yetmemiş, vücudunu ortasından kesip öldürmüşler.

Bunların sülalerini, gelmiş geçmiş atalarını sikeyim. Bu kadar hain, bu kadar aşağılık olunmaz.

Sürekli artıyor bunların sayısı. Bodrum'da, Samsun'da, İstanbul'da, İzmir'de, Erzurum'da....

Bunları yapanları yakalayıp, bu hayvanlara yaptıklarının aynısını yapacaksın. İbret olsun diye, herkesin gözü önünde yapacaksın ki, bir daha kimsenin aklına bile gelmeyecek.

Lan çıldıracağım, yemin ediyorum aklımı kaçıracağım. Ellerim titriyor sinirden. Soyunuzu, sopunuzun ta amına koyayım.

Yalvarırım, birine denk geleyim, yalvarırım...

Rahatladın mı şimdi?


Görmeyen kalmamıştır sanırım. Mardin'de gösteri yapan çocuklara, polis müdahale ediyor. Atılan gazlardan kaçan çocuklardan biri, bisikletini bırakıp kaçıyor. Bu görüntüdeki polis de, bisikleti TOMA'nın önüne koyarak, parçalamaya çalışıyor. Neyse ki, aklıselim bir başka polis, bisikleti kaldırıyor.

Bunun adına intikam denir. Devlet intikam tutmaz, devletin kolluk kuvveti intikam duygusu gütmez. Bu nasıl bir ruh halidir ki, ufak bir çocuğun bisikletini parçalayarak, rahatlayabiliyor insan? Şimdi diyeceksiniz ki, "Ufacık çocuk diyorsun da, eylemde ne işi var?"

Zaten sorun da bu, o çocuğun yaptığı 'eylem' bir bilinç dahilinde yapılmış değil. Ama polisin bu hareketi bilinçli intikam duygusuyla yapılan bir hareket.

Polisin her önüne gelene gaz sıkması, herkesi copa boğması, bir kişinin üstüne 5-6 kişi yüklenmesi, yerdeyken tekmelemesi, v.s. v.s. kısacası hepsinde, bu iğrenç intikam duygusu yatıyor.

Kimbilir nasıl şartlarda eğitiliyor bunlar. Sokakta her hak arayanın, kendisine her karşı gelenin 'terörist' olduğu, 'vatan haini' olduğu öğretiliyor. Bu dünya üstende birkaç ayda, hiçbir mesleğin sahibi olamazken, bu garip psikolojideki adamlara silah veriliyor ve sokaklara salınıyor, güvenliğimizi sağlamak için.

Verdiğim verginin, bunların gaz alması için, silah alması için harcanması sinir bozucu. Bu halkın paralarıyla, hayatlarını sürdüren insanların, aynı halka bu denli düşman olması, intikam duygusuyla hareket etmesi anlaşılabilir bir durum değil.

Bisikleti parçalamaya çalıştın, rahat ettin. Aklısıra taş atan çocuğa karşı hıncını aldın değil mi?

Biraz insan psikolojisinden anlayan birinin, o bisikleti parçalayarak, karşısındaki kitleyi daha da hınç dolu yapabileceğini görmek, zor olmasa gerek.

Polis, ülkenin büyük sorunlarından biridir. Daha sokakta kimlik sorma adabından uzak, Taksim'de, Kadıköy'de, Bakırköy'de kızlara, kadınlara sığır gibi bakan, Türkçe konuşma konusunda sıkıntıları olan bir kitleye güvenmemizi kimse beklemesin.

Devlet ve devletin güvenlik güçleri kin tutarsa, sokaktaki vatandaşın tutmamasını beklemek aptallık olur.

Bir de şu posterlerde filan kucakta çocuklarla çekilen fotoğraflar yok mu, nasıl bayılıyorum onlara. Polis şefkati ancak poster olur. Herhangi birinden şefkat de beklemiyorum, istemiyorum da. Dediğim gibi vergimin bir kuruşunun bile bunlara gitmesinden hazzetmiyorum.

Bisikleti merkeze götürüp, tek tek lastiklerini sök, jantlarını parçala, selesini kopart. Muhtemelen sonunda, bisiklet emniyet binasının 4. katından kendisini atarak, intihar eder, olmadı kendisini kalorifer borusuna asar, öyle değil mi?

28 Haziran 2011

Yunanistan direniyor















Altan wiki tutmuşsun, haberin yok

Altan Tanrıkulu diye bir arkadaş var. Bugün bomba açıklamalarıyla gündeme damgasını vurmuş. Hem de ne açıklamalar! Her cümlesi Türkiye spor tarihine damga vurabilecek nitelikte. Neler demiş bir bakalım, valla lan acayip canım çekti.

Selçuk İnan'ın transferinin yapıldığı günden bu yana, birtakım arkadaşlarda ciddi bir hazımsızlık söz konusu. Paraydı, puldu derken, artık son söylem "Fenerbahçe isteseydi Selçuk İnan'ı alırdı" oldu.

Wiki Altan diyor ki, "Ben alınan oyuncuların doğru tercihler olduğunu düşünüyorum. Sadece bir isim alınamadı. Alınamadığı için de çok fazla üzüldüm. Bu isim de Selçuk İnan. Çok iyi bir transfer olurdu. Fenerbahçe, Galatasaray’la görüştüğü için Selçuk İnan’ı almak istemedi. Buna da saygı duymak lazım. Fenerbahçe isteseydi Selçuk İnan’ı alırdı."

Hocam bak şimdi, insan aptal olur da bu kadar olmaz. Hem "bir oyuncu alınamadı" diyeceksin, hem "isteseydi alırdı" diyorsun. Hangisi doğru a.k.? İstiyordu ve alamadı mı? İstedi ama isteseydi alırdı mı? İki cümle söylüyor, içinde 4'ten fazla çelişki var. Ama bok atacak ya, alttan alta Fenerbahçe'nin daha büyük olduğunu ima edecek ya, o yüzden "isteseydi alırdı" demezse olmaz.

Arkadaşın Alex konusundaki fikirleri de, pek parlak (!) Diyor ki, "İkinci yarıda gözüktü ki Alex gerçek kimliğini bulunca hem golde hem de asistte lider oldu. Bu zaman kadar olan Alex’in bir yansımasıydı. Bunu da hep beraber gördük. Çünkü yansıması olmasaydı Fenerbahçe, Chelsea’yi de elerdi. Chelsea iki defa Fenerbahçe kalesine geldi ve 2 gol attı. Fenerbahçe’nin başarısını Aykut Kocaman, Aziz Yıldırım diye ayırmamak gerekiyor."

Haaa gel Altan şimdi geçmişe dönelim seninle. Dönme dedin mi Altan'ı hatırlayacaksın hep. Bu Wiki Altan demiş ki, Lille maçı sonrasında "Alex büyük oyuncu. Ama Avrupa’da iş yapmayı hayal eden bir takımın büyük oyuncusu değil. Çünkü Alex fiziksel olarak bu tempoyu kaldıramıyor ve kaptan olarak camiaya büyük zarar veriyor."

Lan oğlum, biz hangi dediğine inanacağız? Bir rahat dur yerinde. "İstedi ama alamadı, isteseydi alırdı." Bak yine aynı şey.

Fenerbahçe maç kazanmış, bu Altan demiş ki; "Geldiğinden beri basına verdiğin her karede inanılmaz görüntü sergilemen. Saygınlığın, eşine bağlılığın, özel hayatındaki dengen. Adamlığın. Kendine bakman. Profesyonelliğin. Fenerbahçeliliğin. Alex de Souza, dendiğinde hiçbir zaman unutulmayacak özelliklerinden birkaçı sadece."

Fenerbahçe maç kaybetmiş, bu Altan demiş ki; "Fenerbahçe tarihinin en başarılı yabancısı Alex. Ama sırf bu yüzden 40 yaşına kadar oynayacak hali yok. Artık ayakları beyninin her isteğini yerine getiremiyor."

Bunlar, herkesi aptal sanıyor, tıpkı kendileri gibi. Söylediklerinin, yazdıklarının uçup gideceğini zannediyorlar. Bir gün ak demi, bir gün kara. Skor neyse ona göre yazmışlar.

Neyse Alex hadisesini bir kenara bırakalım. Efsane iddiaya gelelim. Eleman aynen şunu söylemiş ve bildiğin söylemiş, "Bana Drogba mı Eto’o mu Emenike mi deseniz ben Emenike derim"

Ben de sana "Yok artık ebenin amı Altan" derim. Hatta bununla da yetinmez, "Siktir git oğlum" derim.

Lan, insan yalar, yutar, sıvazlar eyvallah da, bu kadar aşağılık, bu kadar iğrenç, bu kadar berbat bir şekilde yapmaz ki. Duracağın nokta olur. Yok anasını satayım, heriflerde sınır yok.

Tamam birader, sen yine yalayıp yut ama üslubunca yap, iki cin kelime et, öyle yap. Herif bodoslama yalıyor. Lan dil dayanmaz bu kadar yalamaya. Heriflerdeki dil sığır dili gibi.

Bir de artık şu işin boku çıkmaya başladı. Volkan Demirel, Gökhan Gönül Fenerbahçe'de kalsın, hangi dönemde hangi Galatasaraylı parlasa "Artık Avrupa'ya gitmesinin zamanı" geldi teranesi.

Cidden bu spor basını; bilgisiz, cahil, aptal adamlardan oluşuyor. Ne yazdıkları yazı yazıya benzer, ne eleştirileri eleştiriye benzer, ne övgüleri övgüye. Fenerbahçe 5 tane mi attı, sınırsız yala. Fenerbahçe berabere mi kaldı, sınırsız salla.

Her şeyi geçtim, "Wikipedia'da Kalström'ün kulübü Galatasaray yazıyor. Bunlar resmi kayıtlardır. Hayırlı olsun" diye bir cümle kursam, yemin ediyorum bir daha futbolla ilgili tek kelime etmem.

Kendimi Curling'e, Badmington'a veririm, ortalarda görünmem. Cidden lan siktirin gidin, konuştukça batıyorsunuz.

Bu arada "Chelsea, çok önemli bir kulüp değil" demiş ya, beni benden alan cümle budur. Haklısın çok önemli bir kulüp değil.

Bu heriflere gazeteci deniyor ya, sayfa veriyorlar ya, hakikaten helal olsun. Ülkenin yeni dalgası yalamak. Kim güçlüyse, diller hazırola geçip şapır şupur yalıyor.

Bu kadar güç köpeği bir halk daha olamaz...

27 Haziran 2011

Patatesler boy boy götünüze girsin


Ezgi Başaran'ın Bu hamburgeri hazmedebilecek misiniz? haberiyle, Burger King'deki insanlık dışı uygulamayı duyduk.

İşe birkaç dakika geç kalan 41 yaşındaki Gülbahar Bad'a tek ayak üstünde bekletme cezası verilir.

Orospu çocuklarını bu ceza kesmez ki, geç kalan kişiye 'parmak basma' cezası verilir. Geç kalan çalışan bir zamazingoya parmak basıyor ve tutanak tutuluyor. Tutanaktan üç tane olursa, işveren gerekçe göstermeksizin işten atabiliyor işçiyi.

Burger King, bu kez de 4 işçiyi, sendikalı oldukları gerekçesiyle işten çıkartmasıyla gündeme geldi. Tez Koop-İş'e üye 4 işçiye kapı gösterilmiş.

İşten çıkartılan işçilerden Pınar Bad'ın söyledikleri ciddi anlamda ibretlik. İnsanlara tuvalete gitmeleri izin verilmiyor, bir saatlik molaları, yarım saat yaptırılıyor. Belirli saatler -12.00-13.00/19.00-20.00- arasında yerlerinden bile kalkmaları yasaklanıyor.

Sendikalaşmanın önünü kesmek için, sendikalı işçileri bir bir işten çıkartıyorlar. Çalışanları, kurulan sorgu odalarına alıp, fişlenecekleri ve bundan sonra iş bulamayacakları yönünde tehditler savuruyorlar.

Bu orospu çocukları, insanları tehdit ediyor, işten çıkartıyor, insanlık dışı muameleler uyguluyor. İşçilere yasal hakları bile kullandırtılmıyor.

Bu tehdit hadisesi, her işverenin kullandığı yöntemdir. Bizzat başıma geldiği için çok iyi biliyorum. Beni tazminatsız işten çıkartacaklardı ve davalık olduğum taktirde "Bu sektörde iş bulamazsın" cümlesi yüzüme açık açık söylendi. Ben de kendilerine, aynı samimiyette (!) açık açık "Başka iş yaparım ama o parayı sike sike alırım" karşılığını verdim.

Sadece sağlık açısından düşündüğümüzde bile bu Burger King ve McDonald's gibi yerler, son derece tehlikeli. Köftesinin yapımında kullanılan kıymaların tamamına yakınında koruyucu özellikli olan sodyum nitrat var. Vücuda aşırı şekilde giren sodyum nitrat, kalp krizine açık bir davetiye. Dondurulmuş patatesler ise aşırı derecede yüksek yağlarda kızartıldığı için yanarak kimyasal değişime uğruyor.

Her şeyi bir kenara bırakın, biraz içselleştirin. Orada çalışan kişi, kardeşiniz, ağabeyiniz, anneniz, babanız, olabilir. Bu kadar şeyden sonra yemeye devam mı edeceksiniz?

O kadar adi bir döngü içindeyiz ki, birilerine işkence yaparken, biz içeri girip "Bana bir yarrak menü" diyebiliyoruz.

Biz orada oturmuş, sağlıksız boktan şeyleri yerken, içeride bir çalışan, tek ayak üstünde tutuluyor. Vicdanınız elveriyorsa, yemeye devam edin a.k. Bir gram vicdan sahibiyseniz, şunların hiçbirisine gitmezsiniz.

Yavşaklar, koskoca insanları tek ayak üstünde tutuyor, azarlıyor, bağırıyor, tazminatsız işten çıkartıyor. Neyin karşılığında? 10-12 saat sürekli ayakta kalıp, eline ay sonunda 679 TL verilmesi karşılığında.

O uzun uzun dilimlenmiş patatesleri bunların götlerine sokacaksın. O tek ayak üstünde tutan pezevengin yani.

Orospunun çıkartması, herifteki özgüvene bak sen, milleti ilkokul öğrencisi gibi tek ayak üstünde tutuyor. Diğeri tehdit ediyor, ötekisi fişlemekle korkutuyor.

Bu ülkede yoksulluk böyle idare ediliyor. Ülke yönetiminden, hamburgerci dükkânına kadar her yerde aynı şey.

Bu aşağılık, iğrenç, kokuşmuz düzene kol kanat geriyorsanız, gidin yiyin amına koyayım. Bir değil, üç-beş menü yiyin hatta. Ama içinde insanlık kırıntısı kalan kimse bu puştların lokantalarına gitmez.

Unutmadan, 12 Eylül referandumu öncesi miting alanlarında ne söyleniyordu; "Artık birden fazla sendikaya üye olabileceksiniz, özgürlük geldi."

Peh amınıza koyayım sizin...

26 Haziran 2011

Yeri gelir bir çantayla da direnilir


Yeri gelir, basarlar kalayı; işçiye, memura, çiftçiye, öğretmene, vatandaşa. Artık kime denk gelirse.

Yeri gelir, Berlin Olimpiyat Stadı'nda yaşananları kıskandırırcasına, bir balkonda tebasına üstten bakarak, "Ben herkesi affettim, hakkınızı helal edin" derler.

Demokrasi mi istiyorsunuz? Tamam alın size demokrasi. Ama benim verdiğim kadarıyla yetineceksiniz.

Özgörlük mü istiyorsunuz? En alasından özgürlükler sizindir, sınırlarınızı bildiğiniz sürece.

Barış mı istiyorsunuz? Eyvallah, barış da getiririz; şartları biz belirleriz.

Her ne istiyorsanız isteyin ama bilin ki, onları biz veririz, çizgilerini biz çekeriz.

Ülkeyi yangın yerine çevirdiler. Milletvekillerinin hakları gaspediliyor, öğrencinin-işçinin-memurun-çiftçinin-köylünün hakkı gaspediliyor.

Sesini çıkartmaya çalıştığın andan itibaren teröristsin ya da birtakım örgütler tarafından yönlendirilmişsin. Çünkü onların zihniyetine göre, ortada bir sorun yok. 'Bağımsız yargı' ya da 'Bağımsız kurullar' karar veriyor. Bu 'bağımsız' yargı ve kurullar da, hani şu bir yıl öncesine kadar 'bağımsız' olmayan yargı ve kurullar.

Başbakan seçimden önce diyor ki, "Seçilmeleri, milletvekili olacakları anlamına gelmez." Hakikaten gelmiyor da.

Orta oyunu kıvamında ya da daha belirgin olması açısından sikik Amerikan filmlerindeki gibi iyi polis-kötü polis rolleri biçilmiş.

Başbakan 'seçilemez' diyor, aradan iki gün geçmeden Başbakan Yardımcısı 'seçilmemeleri çok talihsiz' diye açıklama yapıyor. Biri sağ yanağa basıyor tokadı, öteki öbür taraftan sol yanağını okşuyor.

Bu kadar şiddet, bir zaman sonra tepki olarak çok daha büyük bir şiddet olarak doğacak.

Şu yukarıdaki başörtülü teyze var ya, hah işte o abla çok şey anlatıyor. Sistemin gazına, copuna, şiddetine; çantasıyla karşılık veriyor. Çünkü artık gırtlağına kadar dayanmış yaşadığı haksızlıklar.

Kocası eşek gibi çalışıyor eline üç kuruş para geçiyor. Eve getirdiği parayla, o ablam, çocuklarına yemek yapmaya çalışıyor. Pazartesi makarna, salı bulgur pilavı, çarşamba makarna, perşembe nohut, cuma pilav, cumartesi makarna, pazar kuru fasulye.

Çocukları et yiyemiyor, kendisini suçluyor.
Kocası hayvan gibi çalışıyor, bir parça eti önlerine koyamıyor.
Kendisi ikinci iş buluyor, kiraydı, elektrikti, suydu, telefondu, doğalgazdı derken, bir kuruş para biriktiremiyor.

4 senede bir kez adam yerine konuyor, gidip sandığı oy veriyor. Ama oy verdiği insana milletvekili olamıyor.

Sıkıyor yumruklarını, atıyor içine hepsini. Sokağa çıkıp, uğradığı bütün haksızlıklara karşı sesini yükseltmeye çalışıyor. Gözüne, gözüne gaz sıkıyorlar, ellerindeki coplarla, karşılarında sanki hayvan varmış gibi vuruyorlar.

Öyle bir nokta geliyor ki, gözü kararıyor. Ne o gaz gözünü yakıyor, ne o cop vücudunu acıtıyor. Sadece ve sadece insan yerine konmamak yüreğini acıtıyor.

Yaşadığı tüm haksızlıkların öcünü alırmışcasına, elindeki çantasıyla vuruyor, kendisine sokağın ortasında işkence yapanlara.

Dadaloğlu'nun dediği gibi:

Dadaloğlum yarın kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice koç yiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir.

Bütün bir toplumu, yaşadığı onca şeyden sonra gazla, copla sindiremeyeceklerini anlayacaklar en ya da geç. Gerekirse, bir çantayla bile direnilir. Yeter ki, o yürek olsun.

Şu aşağıdaki fotoğrafa iyice bakın. İnsanların üstlerine üstlerine gaz bombaları atılıyor. 1 Mayıs 1977 örneği gibi insanlar birbirini ezercesine kaçışıyor. Ama doğru ya, biri ölse ne fark eder; "isminin kim olduğunun üstünde durulmayan" biri ölmüş olur ya da "kız mıdır kadın mıdır" belli olmayan birinin daha vücudunda kırılmamış kemik kalmaz.

Yaradılanı, yaradandan ötürü sevenlerin, ne kadar yaradan sevgisi olduğunu görüyoruz.

Türk futbolunun devrimcisi


Türk futbolunun gerçek anlamda devrimcisidir Jupp Derwall. Üstüne söylenebilecek çok şey var.

Bugün sadece saygıyla önünde eğilmeyi tercih ediyorum...



25 Haziran 2011

Seni seviyorum Safiyem


Bazı insanlar, hayatınızda izler bırakır, önemli yerleri vardır. Geriye dönüp baktığınızda, yüzünüzde bazen tebessüm, bazen acı bir gülümseye yerleşir, o insanlar aklınıza geldiğinde.

Ben öyle sevgimi çok kolay kolay gösterebilen bir adam değilimdir. Misal ağabeyimi çok severim ama doğum gününde aramam, annem için ölebilirim ama bunu hissettiremem çok kez. Sanırım biraz büyüme ve yetiştirmeden kaynaklanıyor. Çok az insan için yıkabilmişimdir bu huyları.

Okuyan, takip eden farkındadır; agresif, huysuz adamın tekiyimdir. Bu huysuzluk nereden geliyor diye sorulunca "Anneannemden kaynaklı, anne tarafımın tamamı böyledir" diye yanıt vermiştim. O zaman, anneannemi yazmam gerektiğini düşündüm.

Çok ilginç bir kadındı. Hayatında korktuğu, çekindiği bir şey olduğunu görmedim. Bugün eğer hayvanları seviyorsam, annem ve onun sayesindedir.

Koskoca bahçesi olan bir evi vardı. Çocukluğum o bahçede koşuşturmakla geçmiştir. Kedileri, köpeği, tavukları vardı. O bahçede çiçekler yetiştirirdi. En sevdiğim şeylerden biriydi, çiçekleri sulamak.

Onunla ilgili, beynimde en çok yer etmiş şeylerden biri, bende hâlâ izleri duran bir olaydır.

Söz ettiğim koskoca bahçesi olan evin diğer ucunda, anneannemin kardeşinin evi vardı. Almanya'da kalırlardı, yazdan yaza gelirlerdi. Kanlı bıçaklı değillerdi ama iki kardeş pek anlaşamazdı. Bir gün akşama doğru bahçede oynarken, anneannemin kardeşinin mangal yaptığını gördüm. Çocuksun, sucuktur, ettir nasıl kokuyor anlatamam.

Annem "Davet edilmediğin yere gitmeyeceksin" derdi. O yüzden yanlarına gidemiyorum da ama öyle oralarda dolanıyorum belki beni de çağırırlar diye. Yarım saat dolandım oralarda ama çağırmadılar. Bir köşeye çekildim ve ağlamaya başladım.

Anneannem mutfaktaymış, mutfaktan bahçeye kapı açılırdı. Ağladığımı görünce yanıma geldi, "Ne oldu oğlum, niye ağlıyorsun?" dedi. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum ama söyleyemiyorum da. Acayip sinirli bir kadındı, her şeye sinirlenebilme kapasitesine sahipti. "Bak söylemezsen kızarım" deyince, "Anneanne, dayılar orada bir şeyler yapıyor ama beni çağırmadılar" dedim.

Yüzüme baktı, gülümsedi. "Dur bakayım, sen bekle burada" dedi. 15-20 dakika sonra geldi, girdi mutfağa. Gitmiş, salam, sucuk, sosis, pastırma, et ne bulduysa almış. "Hangisinden istiyorsun?" diye sordu. Çocukluk lan işte, yüzümde güller açtı, "Hepsinden yerim" dedim.

O gün, bugün insanların içinde yemek yiyemem. Sokakta sadece simit yiyebilirim. Bir mekâna oturduğumda, sokağa bakan tarafta oturamam, nerede kuytu var orada yemeğimi yerim.

Felaket sigara ve kahve içerdi. Sabah ilk sigarasını çakmakla yakar, diğerlerini uç uca eklerdi. Minik tüp yanında olurdu, üstünde daimi olarak sıcak su olur, çay ya da kahve içerdi.

Dedim ya; sinir, huysuzluk anneannemden ve annemden gelir diye. Hatta itiraf ediyorum bu küfür hadisesi de ondan gelir.

Annem gençken, anneannemle ikisi trenle ya da otobüsle bir yere gidiyor. Annem o zaman genç kız. Piçin biri, annemi sıkıştırmaya başlıyor. Safiye (ismi) cin gibiydi, hiç kaçar mı gözünden. Çantasındaki şişi çıkarıyor, herifin bacağına sokuyor. Herif "Yandım Allah" derken, iki tane de patlatıyor. Haliyle ortalık karışıyor. O zamanlar, polisler şimdiki gibi değil. Adam gibi adamlar, düzgün, efendi. Karakola gidiyorlar. Polis diyor ki, "Abla bırak sen şikâyetçi olma, biz bunu yarına çıkartırız. Biraz da elden geçiririz" diyor.

Deliydi, kapısının önüne park eden TIR'ın şoförünü sopayla dövüp, arabasının bütün lastiklerini bıçakla parça parça edecek kadar hem de. Bir kitabı, noktası, virgülüne kadar ezbere bilecek kadar acayip bir hafızası vardı.

Bize geldiğinde, anneme hiç çaktırmadan, sütyeninden çıkarttığı parayı cebime sokuşturuverirdi. 'Hayır' kelimesini asla kabul etmezdi. Her şartta ve koşulda O'nun dediği olurdu, başka türlüsü düşünülemezdi bile. Annemle ya da dayımlarla tartışırken "Ağzına sıçtığım eşekoğlueşekleri" derdi.

Anneannemde kalmayı çok severdim. Hem dayımları çok sevdiğim için, hem de istediğim gibi hareket edebildiğim için. Hep kedileri vardı evde. Öyle kafalarına göre takılırlardı, bazısı aylarca görünmez, sonra birden ortaya çıkardı.

Onu son olarak, evde görmüştüm. Tam karşısında oturuyordum. Annem, babamın ismini söylediğinde, o dehşet hafızaya sahip kadın "Mustafa kim?" diye sorunca, tuvalete gidip ağlamaya başladım. Öleceğini hissetmiştim çünkü, zaten konuşuluyordu da. Annem ve dayımlar, son bir umut için Almanya'ya götürdü ama kısa bir süre içinde hayatını kaybetti.

Hayatımda gittiğim ilk ve tek cenazeydi. Tabutu başında beklerken, kendimi kaybedene kadar ağladım ve dayımlara gittim.

Hayatımda yediğim en müthiş yemekleri, dünyadaki en lezzetli, hiçbir İtalyan restoranında bulamayacağınız pizzaları yapan kadındı. Kuzenim Antalya'dan geldiğinde gitmiştik, pizza yapması için. O sert görünümünün altında bir melek vardı. Lafını sakınmaz, sözünü gizlemez, herkesin yüzüne 'pat' diye yapıştırırdı sözleri. Tanıdığım en eli açık ve en bonkör insandı...

İyi ki, kıyısından, kenarından da olsa O'na ve anneme benziyorum. Hayatımdaki en müthiş gururlardan biridir bu.

İnsanları yaşarken, sevmekte zorlanıyorum ama siz bunu sakın yapmayın. Sevdiğinizi, söyleyin, hissettirin, çekinmeyin. Geri gelmiyor kaybettikleriniz, sevdiğiniz insanlara kollarınızı açın.

Şimdi olsaydı da, karşılıklı birer sigara patlatabilseydik. Keşke bir kez daha sarılabilseydim, tanıdığım en güzel kadınlardan birine.

Seni seviyorum Safiyem...

Yetersiz


Hangi sorun, içinde oğlunun uyuduğu, kamyon damperine kendini asmak için değer ki?

Bazen sözler çok anlamsız kalıyor, anlatamıyor, açıklayamıyor hiçbir şeyi.

24 Haziran 2011

Bir yerden başlamak gerekir


Nereden nereye değil mi? 44 yıl önce 24 Haziran'da, yurtsever-devrimci öğrenciler ABD'nin 6. Filo'ya karşı 2 yıl süren bir direniş başlatıyor.

Bugünse, ABD'ye ait ne varsa her şeyi benimsemiş durumdayız. Hayatımızın içinde, hatta hayatımızın ekseninde.

Biraz önce bir arkadaş yorum yazmış Türkçe Olimpiyatlarına ilişkin "Koala peki şöyle desem sana. Okulların açılması dünya da Türkçe konuşulması, dış ülkelerde Türk bayrağının dalgalanması kötü bir şey mi? Orta Asya da, Afrika'da, Kanada da, Amerika da Türkçe konuşulması oradaki çocuklara Türkçe'yi öğretmek ve türk kültürünü yaymak kötü bir ideoloji mi?" (eleştirmek ya da afişe etmek için koymadım)

"Emperyalizmin her türlüsüne karşıyım, bu kültür emperyalizmi olsa da" yanıtını verdim. Konunun Türkçe Olimpiyatı kısmı bambaşka bir tartışma konusu. Daha isminden kaybediyor, Türkçe sevdalıları. Fransızca'dan gelen Olimpiyat kelimesi bile yeterli.

44 yıl önce her şeyi göze alarak emperyalizme direnen ve ona karşı çıkan bir gençlik, 44 yıl sonra her şeyiyle emperyalizme teslim olmuş bir gençlik.

Farkında bile olmadan, esiri oluyoruz. Geçmişe dönüp, tekrar tekrar bakmak lazım. Her şeyin üstünden yeniden geçmek gerekir. Direnmekten, karşı koymaktan, reddetmekten alıkoymasın kimse kendini.

'Cesurlar bir kez, korkaklar her gün ölür'. Bunun hayatta pratiğini her dakika yaşıyoruz ama kendimizle yüzleşmekten bile korkuyoruz. Çünkü ağır ağır korkunun esiri oluyoruz.

Kaybedecek çok şeyimiz kalmadı ve bu gidişle kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmayacak.

Direnmek, karşı koymak için bir yerden başlamak lazım.