6 Ağustos 2011

Tek taraflı saygı, hep saygı, sonsuz saygı

Erzurum'da bir kadın, Ramazan ayında sigara içiyor. "Sigarayı söndür terbiyesiz" diye etrafı sarılıyor, millet tartaklamaya başlıyor. Bir öğrenci yurduna sığınıyor.

Birkaç internet portalında habere yönelik bazı yorumlar şunlar:

"Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz.Oruçlu insanlara saygı duymayı öğren. provasyon yapma insanları çileden çıkarıp. Herkes nerede nasıl davranmasını ve haddini bilecek.."

"AMAÇ TAHRİK... Genelde kasıtlı yapıyorlar bu tür şeyleri.. Maksat ortalığı karıştırmak.. Ben oruç tutmasaydım bile insanların gözünün içine baka baka oruç yemezdim..."

"Oruç tutanlara saygı lütfen"

"Orf ve ananelere dini vecibelere saygi gostermek lazim. Bulundugun yerin sartlarina uyum saglamalisin, yoksa basina istenmeyen olaylar gelebilir."

"Inanclara saygili olunmali...."

"Siz milletin yüzüne sigara üfleyerek öküzlük yaparsanız; mutlaka buna karşılık bir öküzlüğe de maruz kalabilirsiniz! Demek ki neymiş; saygı karşılıklıymış!!!"

"iyi yapmışlar gidip kapalı alanda içsin.utanmıyormu ramazanda elde sigara geziyor orası erzurum"

"Tartaklama olayına kesinlikle ama kesinlikle karşıyım fakat Ramazan Ayına hürmeten oruç tutanlarında gözünün içine baka baka yemek-içmek bence ayıp. Bu sadece diğer insanlara, örf ve adetlere saygı meselesidir... tartaklama, dövme veya hakaret edilmemelidir."

"Ramazan ayında ülkemizdeki karakterli,onurlu,çevresindeki insanlara saygılı Hiristiyanlar, Yahudiler hatta bazı inançsızlar bile hareketlerine,davranışlarına dikkat ederken bazı laikçiler için bunu hiç bir önemi yoktur! Eee saygı karşılıklıdır!"

"Oruç tutmak zorunda değildir kimse buna katılıyorum ama tutanada saygı göstermelisin. ama kimse de saygı kalmamış allah islah etsin ne diyim..."

"Bayanında daha saygılı olması lazım. Birazda bu işler bilinçli yapılılıyor. Eskiden oruç tutmayanlar gizli bir şekilde içerdi. Şimdi insanların gözünün içine baka baka içiyorlar...."

"Yapılan tartaklama olayı kesınlıkle cok cırkın. Ama ben normal zamanda sıgara ıcmesıne saygı duyuyorsam o da ramazanda benım orucuma saygı duyacak."

"O kadar insan oruç tutuyor, Biraz saygılı olup o sigarayı başka yerde içemezmiydi ? Her şeye saygı bekleyen insanlar, İnanca bile saygı göstermiyorsa Kimse kusura bakmasın, Halkın tepki göstermesi en doğal hakkı..."

"Eee bazı yerlerin hassasiyetleri dikkate alınarak davranacaksınız.Şimdi millet ahkam kesecek size ne din di diyanetti diyerek.O at gözlüklüleri götüreceksin İsraile bak bakalım Cumartesi günü çakmak yakabiliyormu ? Dine oldugu gibi hassasiyetlerede saygı gösterilmeli."

"Osmanli da yasayan yahudi ler, bile saygidan, oruc tutan kisilerin yaninda yemezmis. Düsünün bu hatunun düstügü sevyesizlige."

Sürekli saygı bekleyen bir güruh var. Her konuda sen saygı göstermelisin. Oruç tutana, namaz kılana, ibaret edene, yaşam biçimine, inançlarına. Bu saygı bitmiyor hiç, tükenmiyor.

Ama karşılığında bana saygı gösteriliyor mu?
Hayır.
Ben sürekli saygı gösterirken, karşımdaki neden saygı göstermiyor?
Dini hassasiyetlere dikkat etmem gerekiyor da ondan.

Nefsine hakim olamıyorsan oruç tutmayacaksın birader, bu kadar basit. Oruç tutmak dediğin şey, salt belli saatler arasında yememek ve içmemek midir?

Karşılıksız saygı diye bir olgu yok. Bir taraf karşılıksız saygı bekliyor hem de her konuda ama iş saygı göstermek konusuna gelince, "Benim dinin inançlarım bu" deyip, işin içinden sıyrılıyor.

Bu ülkede şu hadise yeni değil. Kimse bana hoşgörü edebiyatı da yapmasın. Daha önce yazdım mı bilmiyorum, çıkın bakalım Ankara'nın ötesindeki üniversitelere, kantinler açık mı kapalı mı? İstanbul'un göbeğinde gidin bazı semtlere, bir bardak su için bak nasıl adamı tepeleyiveriyorlar.

İşine geldiğinde hoşgörü dini, işine gelmediğinde 'din böyle emrediyor.'

Okulda saygı, işyerinde saygı, sokakta saygı, her yerde saygı. Tek taraflı olduğu sürece saygı güzel şey, bu arkadaşlar için. Yani kendileri göstermediği sürece.

Şu ülkede, bu iğrenç tiplerle birarada yaşıyoruz. Olayı kınıyor ama "Oruç tutana da saygı gösterilecekmiş."

Siktirin pezevenk evlatları. Karşımda adam gibi adam olmadığı sürece bir gram saygı göstermem bu gibi yavşaklara. Önce saygıyı hak edeceksin, sonra saygı bekleyeceksin.

Bir de son senelerin favorilerinden biri; "Bunlar provokasyon" geyiği. Biri yemek yemeye, bir şey içmeye kalktı mı provokasyon oluyor. Bu da başka bir sapıklık. Otu boku provokasyona bağlamak. Yani aslında ülkede herkes oruç tutuyor ama güya çıkıntı tipler provoke ediyor.

Siktiğimin memleketinde bir tek bunların istediği olacak.
Ben onlara uyacağım.
Saygıyı ben göstereceğim.
Alttan alan ben olacağım.
Onların yaşam tarzı saygı görmeli.

Ağzına yüzüne sıçtıklarım, her türlü sapıklığı yapacak, Allah Allah nidalarıyla adam yakacak, din-iman diye milleti söğüşleyecek, kendilerinden olmayanları zorla kendisine benzetmeye çalışacak, birileri de bunlara zorunlu saygı gösterecek. Oh ne güzel İstanbul!

Cahillik dört yanı sardı. Üstelik memlekette okuldan çok cami varken, din dersi zorunluyken. Oralarda öğretiliyor ya Müslümanlık. Demek öğretilmiyor ya da öğretilmeye çalışılan şeyde bir sorun var.

5 Ağustos 2011

Orduspor'u fena keklemişiz lan!


Culio gitti diye üzülmeyin gençler. Milliyet'e göre Insua görünümlü Culio'yu satmışız.

Diyordum zaten, "Galatasaray Culio'yu bırakmaz" diye. Orduspor'u fena keklemişiz değil mi? Aslında bonservisi bizde olmayan bir oyuncuyu 1 milyon 900 bin Euro'ya satmışız.

Üstelik Orduspor, Insua'yı Culio sanıyor. Vay kerizler vay (!)

Bunlara sayfalar da ayırsan, aptallar. Başka bir kelime bulamıyorum çünkü. Insua ve Culio arasındaki farkı bilmeyen aptallarla aynı binada olmaksa, ayrıca üzücü bir durum.

Lan! Hakikaten siktirin gidin. Başka iş yapın amına koyayım. Bu işi yapmayın da ne yaparsanız yapın.

Dayı


Kadıköy'deyiz, kalabalık artıyor, yüzlerinde maskeleri olan bazı gruplar hepimizi endişelendirmişti. Sağıma, soluma bakıyoruz üçümüz de, tanıdık yüzler görmek için. Oraya gelirken, herkes bizim gibiydi, kalabalığın içinde kimse bizim gibi değildi. En azından o an için öyle hissettik.

Gece Anıl'larda kaldık, Ebru ve ben. Bir de Anıl'ın kız arkadaşı Özlem. Ebru da, ben de bütün gece heyecandan uyuyamamıştık. İlk kez 1 Mayıs'a gideceğiz. Gece yatakta sevişme aralarından birinde, "Şu Stalin sevdasından vazgeç. O adam bir katil" deyince, sinirlendim. Yataktan doğruldum, yatak dediysem, somyaya gelişigüzel serilmiş bir sünger ve dikine çizgili mavi beyaz bir örtü.

Her zamanki söylevlerden birini çektim, 2. Dünya Savaşı, dünyanın kaderini değiştirmesi, Hitler gibi bir alçağın sonunu getirmesi konulu. "Dinlemek istemiyorum bunları, fikrimi değiştiremeyeceğini biliyorsun. Katyn katliamı, kendi halkını gözünü kırpmadan öldürmesi. Bunlara bir cevabın yok işte."

Her şeye olduğu gibi, buna da cevabım vardı, "Bunlar Troçkist söylemler. Elinden düşürmediğin Nâzım'ın 'Kremlin'deki Çelik Adam' dediği biri Stalin. Bu safsataları bırak" diye çıkıştım.

Tartışmanın tam alevlendiği yerde, kolundan tutup, dudaklarını emmeye başladım. Kaçış gibiydi o an için. Kayıtsız kalmadı, karşılık verdi. Çıplak bedenlerimizi birleştirdik. Karyola gıcırdadıkça, Ebru rahatsız oluyor ve "Vedat lütfen biraz daha sessiz. Yan odadalar, duyacaklar" diye hayıflanıyordu.

- Duyacaklar mı? Salonda onlar ne yapıyor? Kâğıt mı oynuyorlar sanıyorsun. Bizim gibi sevişiyorlar.
- Olsun, yine de böyle gacır gucur rahat edemiyorum. Biraz anlasan beni, bir kez olsun karşı çıkmasan.
- Karşı çıktığım yok. Bu odada onlar yatsaydı, bu sesleri biz de duyacaktık. Altı üstü 60 metrekarelik bir daire.
- Sarılmak istiyorum, sadece sarılmak. Sabah enerjiye ihtiyacımız olacak hem. Saçlarımı okşa, sevdiğimi biliyorsun

Sarıldık birbirimize, gözlerini kapatır kapatmaz uyudu. Böylesi uyuyan insanlara imrenirdim. Saçlarını okşarken, karanlık daha aydınlık oluyordu, sokak ışığının yardımıyla. Yüzüne, ellerine, bacaklarına, göğüslerine, her yanına tekrar tekrar baktım. Gerçekten de kusursuzdu, benim kusursuzum.

Sabah, kapının tık tık diye vurulmasıyla uyandım. Anıl, "Lan, Vedat hadi oğlum, kalkın. Biz 1 Mayıs'a gideceğiz, siz aşktasınız, sevgidesiniz" deyince, kapıyı açtım. Sesim alabildiğine alçak tonda ama olanca hiddetimle "Anıl, sıçtırtma ağzına. Sanki sürekli birlikte kalabiliyoruz. Ayda yılda bir kalıyoruz, onun da içine sıçma" diye yüklendim.

- Abi, sabah sen solundan kalkıyorsun, onu biliyorum. Kalkın, alana gitmeden bir kahvaltı yapalım dedik, kötü mü ettik yani?
- Tavrın sinir bozucu, yoksa zaten kalkmak üzereydim.

Herifin evinde, posta koyduğuma pişman oldum ama geri adım atmak olmazdı. Yine de gönlünü bir biçimde almak şarttı.

- Kahvaltılık var mı? Gazete almaya çıkıyorum, varsa ihtiyaç söyle.
- Yaşa be Vedat. Zeytin lazım, biraz peynir, yumurta, küçük bir kangal da sucuk.
- Sen şuna evde bir şey yok desene!
- Domates var. Bizim Boşnak etinden var. Şu kuru olan, seversin.
- Eyvallah.

Üstümü giyindim, Ebru hâlâ uyuyordu. Bir hamlede giyinip parmaklarımın ucuna basa basa odadan çıktım. Anıl ve Özlem, televizyona bakıyordu.

- Özlem var mı bir isteğin, bakkala iniyorum.
- Yok sağol canım.

Oldum bittim 'canımlı cicimli' konuşmalardan hazzetmedim. Birbirimizi öyle çok iyi tanımıyorduk. Ama daha ilk kez konuştuğu insanlara bile benzer biçimde hitap ediyordu.

Evin hemen altındaki bakkaldan gazetelerle birlikte, nevaleyi aldım. Salak gibi zile basmıştım, Ebru'yu uyandıracağım diye üzüldüm, ki uyanırdı da. Kedi uykusuna yatardı. Gözlerini kapatması gibi açması da çok basitti.

Kapıyı Ebru açtı, "Günaydın benim bir tanecik sevgilim" diye sarılıverdi boynuma. Yüzüme bir gülümseme yerleşti. Gözlerimi kapatacağım ana dek, böyle karşılanmak istiyordum.

- Ne ara uyandın sen? Bakkala inmemle, eve girmem bir oldu da.
- Sen çıktığın an uyandım.
- İyi bakalım.
- Biz Özlem'le hazırlarız kahvaltıyı. Siz oturun isterseniz.

Anıl hemen atladı.

- Helal yengeme.
- Yenge deme bana. Ne sinir bozucu bir kelime. Kendimi 40 yaşındaki kadınlar gibi hissediyorum.
- Yalan mı dedim. Yengem olacaksın.
- Anıl soytarısın sen, umarım bunun farkındasındır.

Anıl bastı kahkahayı, umrunda bile değildi. Zaten kızdırmak için söylüyordu, Ebru'nun her seferinde benzer serzenişlerde bulunması, bana da komik geliyordu. Özlem'le ikisi mutfağa girdiler, Anıl elinde kumandayı, çevirip duruyordu. Çekip aldım elinden, sabah sabah yeteri kadar sinir bozucuydu.

- Dayı, sen onu bırak da, biz hangi kortejle yürüyeceğiz?
- Anıl, ben bizimkilerle yürümek istiyorum fakat biliyorsun Ebru ile bu konuda pek anlaşamıyoruz.
- Hahahahaa. Abi sen evlenmeden vermişsin yuları. Hatuna bu konuda söz mü düşermiş.
- Yular ne lan ayı! Sen daha Özlem'i getiremiyorsun bile alana.

Gülümsemesi erkenden kesildi. Bozuntuya vermemek için yüzünde birkaç saniye daha gülümsemenin yerini alan tebessümü kaldı, "Üstüne gitmiyorum pek fazla" diye savunmaya geçti.

- Damarıma basma olur mu Anıl?
- Tamam dayı tamam. Seninle başedilmez zaten.
- Hah, iyi o vakit.

Anıl'dan 3 yaş büyüktüm. Daha önce başka 2 yıl İktisat okuduktan sonra bölümü bırakıp, Siyasal Bilgiler'e girmiştim. O yüzden genelde ismimle hitap etmek yerine, "Dayı" ya da "Abi" diyordu. Bu tip hitaplardan hoşlanmasam da, kardeşim yerine koyduğum için ses etmezdim.

"Vedatttt" diye seslendi Ebru.

- Yumurtanın beyazlarını öldürüyoruz değil mi?
- Evet, evet. Her seferinde sorma şunu.

Küçücük evde sucuğun kokusu daha güzel kokuyordu. Tavanın içinden cızırtılarını bile duyuluyordu. Özlem yere bir örtü serdi, büyük bir tepsinin içinde, sucuklu yumurta hariç her şey hazırdı, çaydanlığı ardı sıra getirdi. Anıl, ağzına zeytini atıverdi, kimseyi beklemeden.

- Oğlum, şu yüzsüzlüğünü ne zaman bırakacaksın? Bak kızlar orada uğraşıyor, bekle biraz işte.
- Tamam anneeeee.

Kafasına şaplağı indirdim, gülmeye devam ediyordu, kahkahalarla. Özlem yer sofrasına kurulmuş, davet edermiş gibi ikimize birden baktı. Ebru, sapını bezle sardığı tavayla geldi, sucuklu yumurtayı nihalenin üstüne koydu ve "Haydi afiyet olsun" dedi. Ebru daha sözünü bile bitirmeden "Yemek duasını dayı yapsın" diye bastı kahkahayı. Sadece yüzüne baktım, belki birkaç saniye, sustu.

Kısa süre hiçbirimiz konuşmadan tepsidekilerle ilgilendik. Sessizliği bozan Ebru oldu.

- Özlem, sen bizimle gelmeyecek misin?
- Yok güzelim.
- Gelsen iyi olurdu. Hem hiç gitmemişsin 1 Mayıs'a. Ben, 'gel' derim.
- Kendinizi kandırıyorsunuz, 'dünyayı değiştireceğiz' hayalleriyle. Ayrıca sizin savunduklarınıza da inanmıyorum.
- Her şey hayalle başlar. Hayal etmeden olmaz Özlem.
- Hayatım, koskoca bir bütünün umutsuz parçalarısınız. Çok geçmeden anlayacaksınız.

Yüzümün asıldığını farkeden Anıl, Özlem'e belli etmeden elimi tuttu 'yapma' der gibi. Yine de dayanamadım, "Kimseden akıl alacak değiliz. Gelmek istemiyorsan senin seçimin ama insanların hayallerini küçüksemek de senin harcın değil." deyiverdim.

Anıl, hem Özlem'e hem de bana fena bozuldu. Suratının aldığı şekilden, başını başka tarafa çevirmesinden kendisini eleveriyodu. Ebru bütün saflığıyla, ortamın gerginliğini almaya çalışırcasına bana dönüp, "Sendikayla birlikte yürüyeceğiz" deyince, kalktım yerimden, masanın üstündeki sigaraya uzandım.

- Sendikayla yürümeyi düşünmüyorum. Nereden çıkartıyorsun bunları anlamıyorum.
- İyi o halde 3'ümüz amaçsızca yürürüz.
- Amaçsızca yürüyecegimizi nereden çıkartıyorsun ki? Partiyle yürüyeceğiz.
- Ne? Vedat rüya görüyorsun sen. İllegal bir partinin kortejine katılmayacağım. Bunu 3 aydır konuşuyoruz, her seferinde geçiştiriyorsun. Oldu bittiye getiririm diye düşündün sanırım.
- Oldu bittiye getirdiğim yok. Konuşuruz dedim, konuşuyoruz işte.

Anıl araya girme ihtiyacı hissetti, "Alana birlikte gidelim, isteyen istediği korteje katılsın, olmaz mı dayı?"

Sigarayı hızlı hızlı içtim, lise tuvaletinde içermiş gibi hissettim kendimi. Sigaranın ateşi alabildiğine yaklaştı filtresine. Kültablası niyetine kullandığımız bardağın içine attım, paketten bir tane daha aldım.

Anıl'ın fikri Ebru'nun hoşuna gitmiş olacak ki, "Evet evet en iyisi bu" diye destek çıktı.

Zorlamanın anlamı yoktu ama haftalardır, yumruklarımızı birlikte sıkıp, "Faşizme ölüm, halka hürriyet" diye bağırmanın hayallerini kurmuştum.

Bir an için yenildiğimi düşündüm. Geri adım atmak da istemiyordum. İçim içimi kemiriyordu. İki adım attım, pencereyi açtım, derin bir nefes alıp, Ebru'ya döndüm, "Ya birlikte yürürüz ya da biz olmayız" dedim.

-devam eder ümidi taşıyorum-

4 Ağustos 2011

Galatasaray taraftarı ayağa kalk!


106 yıllık tarihi olan Galatasaray Spor Kulübü'ne bu iftirayı atanlar mutlaka cevabını alacaktır.

Güya 2005-2006 yılındaki Denizlispor-Fenerbahçe maçında, Denizlispor'a 1 milyon 250 bin Euro teşvik primi göndermişiz ve bu da bir mektup olarak Bülent Tulun da bulunuyormuş.

Hatırlayın o sezon Galatasaray, futbolcularına bile para verememişti. Futbolcusuna para veremeyen bir kulüp nasıl olur da, o kadar parayı bir başka kulübe gönderir?

Amaç Türkiye'nin modern yüzü Galatasaray'ın, cemaatler tarafından ele geçirilmesinden başka bir şey değildir. Türk Telekom Arena'nın açılışından bu yana, iktidarın ve cemaatin Galatasaray'la bir hesabı bulunmaktadır. Bu hesabı, Galatasaray'ın ismini şike-teşvik gibi kirli hadiselere bulaştırarak kapatmaya çalışıyorlar.

Galatasaray, Kurtuluş Savaşı'nda verdiği kayıpları, bugün Cumhuriyet'in değerleriyle hesaplaşanları yan yana getirdiğimizde, ne kadar ciddi bir sınavdan geçtiğimizi anlarsınız.

Galatasaray taraftarının bugünden itibaren yapması gereken şey, ayağa kalkıp gücünü göstermesidir. Kimse 106 yıllık bir çınarı bu söylentilerle kirletemez, lekeleyemez.

Galatasaray'sız bir lig düşünülemez. Ekonominin nasıl etkileneceğini hiç düşündünüz mü? Türkiye batma noktasına gelir. Gazeteler satış yapamaz, televizyonlar izlenmez, dekoderler iade edilir. Kimse buna cüret bile edemez, herkes bunu aklının bir kenarına yazsın.

Pazar günü, Beyoğlu'ndan Galatasaray Lisesi'ne kadar "Büyük Galatasaray taraftarı yürüyüşü" düzenlenmeli. Herkes kiminle dans ettiğini görsün.

Bilinmelidir ki, sayısı 30 milyonu bulan Galatasaray taraftarlarının hayalleri talan edilerek, vicdanları yaralanarak görülmüş hiçbir hesaplaşma huzur getirmez (İtiraf ettim copy-paste yaptım)

Şimdi size bir Ebuzer-i Gıfari hikâyesi yazardım ya neyse!

Lan buraya kadar şunları yazacağımı düşündünüz mü? Düşünen varsa beyninin soğanına sokayım. Papaz mıyım lan ben, kıçı başı açık bir biçimde, kendimi çayıra çimene salayım?

100 yılı aşınca her siki yeme hakkın var sanki. Sokağa dökülelim, tişörtler bastıralım, yürüyüşler düzenleyelim, sağa sola saldıralım, basın emekçilerinin üstüne elimize ne geçerse atalım, "Büyük başkannnn bırakma bizi" diye salya sümük ağlayalım. Çocuk musunuz lan siz?

Toplu iğne ucu kadar bir leke varsa, derhal Bank Asya'ya düşürülsün Galatasaray. Pisliklerden arınmak, temizlenmek güzeldir. İsteyen soruştursun, isteyen araştırsın.

Bu çağrıya sessiz kalmayın


Galatasaray taraftar grubu Tekyumruk, şahane bir kampanya başlatmış, bana da buradan paylaşmak düşer.

Şunlar söylenmiş: "Denizli cezaevinde annelerinin yanında ceza çekmek zorunda kalan çocuklar için yardım topluyoruz. Bebek arabası, bebek bezi, temizlik malzemeleri, iç çamaşırı, ayakkabı, terlik, oyuncak ve eğitim materyallerine, kıyafet, ayakkabı, terlik, şampuan, diş macunu ve fırçası, deterjan vb. ayrıca kurum kütüphanesi için de bolca kitaba ihtiyaç var.

Göndereceğiniz malzemeleri tek noktada toplayıp cezaevine teslim edeceğiz.

Kargo gönderileri, Ümit İsmailoğlu adına, Fethi mah. Köseoğlu sokak no:67 Ataşehir- İstanbul olacaktır. Lütfen kargo gönderilerinizin ödemesini yaparak gönderiniz."


Cidden cezaevinde çocuk olmak, bebek olmak zor mu zor. Annelerinin suçunu paylaşmak zorunda kalan bu minik yavrular için bir şeyler yapmak şart.

Şu kampanyanın detayları gelsin, hiç olmazsa bir minik terlik, belki odada duran bir oyuncak, ufak bir diş fırçası ile çorbada tuzumuz bulunsun. Tembellik yapmayın, iki kuruşu çok görmeyin bu elemanlara.

Unutmadan; Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzon, Bursa fark etmez, hangi takımdan olursanız olun, bu minik elemanlara yardım edin.

Habertürk zekâsından ince örnekler!


Bu nedir lan! Böyle başlık olur mu? Hayır, neyi anlatmaya çalışmış belli değil.

Ekzantrik başlık atacağım diye bin tane takla atıyorlar, attıkları başlık ilkokul çocuğu zekâsından bile çıkmaz. Yapmayın bu siktiğimin işini.

İyiden iyiye ayağa düştü, pespaye, rezil bir iş konumuna getirdiler. Bu heriflerin başındaki Gülin denen hatun, gazeteci değil ki, bu embesiller adam gibi iş yapsın.

Sabah sabah adamı çıldırtır bu yavşaklar. Trabz10 demek, aferin size, bravo. Avuçlarım patlayana kadar alkışlamak istiyorum, bu gerizekâlıları (!)

Bak lafı söyledim, bir göz gezdireyim dedim, daha beterlerine de rastlıyorsun. "Zokora'dan Güneş'i uyardı"

Kendi dilini bilmeyen adamı, bir biçimde masaya oturtursan böyle sonuçlar alıyorsun. Elinize, ayağınıza, beyninize sıçayım.

3 Ağustos 2011

Dünyadan iftar manzaraları

İran


Filistin


Etiyopya


Çin


Bosna Hersek


Pakistan


Libya


Ve Türkiye


Yorum yapmayacağım. Din konusunda yorum yapınca, ortalık çakaldan geçilmiyor. Şu muameleyi savaşın ortasındaki Libya'da göremiyorsunuz, en acıklısı da bu.

2 Ağustos 2011

Kadının toplumdaki yeri şekilleniyor, yersen tabii


Şanlıurfa'da yaşları 14 ila 17 arasında değişen çocuklar evlendiriliyor.
Türkiye sınırlarında çocuk yaşta evlendirilenlerin sayısı yüzde 14.
Çocuk yaşta evlendirilenlere oransal olarak bakıldığında Gürcistan'tan sonra dünyada ikinci sıradayız.
Gayri resmi rakamlara göre 5.5 milyon civarında çocuk gelin var.

Bazıları para karşılığı satılıyor.
Bazıları tecavüz edildiği için sözümona namuslarının kurtarılması için evlendiriliyor.
Bazıları, ilk eş 'eskidiği' için kuma olarak alınıyor.
  • 2002'de 66 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 17 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2003'te 83 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 94 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2004'te 164 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 103 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2005'te 317 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 135 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2006'da 663 kadın hayatını kaybederken , terör yüzünden 149 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2007'de 1011 kadın öldürülürken, terör yüzünden 183 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2008'de 806 kadın öldürülürken, terör yüzünden 222 kişi hayatını kaybediyor.
  • 2009'da 953 kadın öldürülürken, terör yüzünden 101 kişi hayatını kaybediyor.

Ülkede kadınların yüzde 52'si kaba dayağa maruz kalıyor.
Son 8 yılda kadına yönelik cinayet rakamları yüzde 1400 oranında arttı.
  • Tüm kadınların % 25'i Fiziksel şiddete uğruyor.
  • Şiddete uğrayan kadınların %75'i eşi tarafından şiddete uğruyor.
  • Şiddete uğrayan erkeklerin % 75'i aile dışından gelen şiddete uğruyor.
  • Cinayet sonucu ölen kadınların %40-70 eşi tarafından öldürülüyor.
  • Tecavüze uğrayanların %50 si 18 yaş altında ve bunlardan %10 erkek çocuk gerisi kız çocuktur.
  • Her 4 kız çocuktan biri cinsel şiddete uğruyor.
  • Daha çok 7-9 yaş arası çocuklar cinsel şiddete uğruyor.
  • 5-10 yaş arası çocukların %55'i ensest mağdurudur.
  • 10-16 yaş arası çocukların %40 ensest mağdurudur.
  • Cinsel saldırganların %75'i tanıdık biridir.
  • Ensest olaylarında faillerin %50'si öz baba ve sırasıyla amcalar enişteler, ağabeyler, dedeler ve dayılardır.
  • Acil yardım hattını arayan kadınlardan % 57'si fiziksel şiddete, % 46,9'u cinsel şiddete, % 14,6'sı enseste ve % 8,6'sı tecavüze maruz kalmıştır.
  • 1995'te başkent Ankara'daki gecekondularda yaşayan kadınlar arasında yapılan bir araştırma, kadınların % 97'sinin kocalarının saldırısına uğradığını ortaya koymuştur.
  • 1996'da orta ve yüksek gelir gruplarında yer alan ailelerle yapılan bir araştırmada, soruların başlangıcında kadınların % 23'ü kocalarının kendilerine karşı şiddet kullandığını söylemiş, fakat belirli şiddet tipleriyle ilgili sorular sorulduğunda bu oran %71'e yükselmiştir.
  • Başka bir araştırma, kadınların % 58'inin yalnızca kocalarından, nişanlılarından, erkek arkadaşlarından ve erkek kardeşlerinden değil, kadın akrabalar da dahil olmak üzere kocalarının ailesinden de aile içi şiddete maruz kaldığını tahmin etmektedir.
  • Bir grup orta ve üst sınıf kadının % 63,5'unun cinsel tacizin bir türüne maruz kaldığı bulgusuna ulaşılmıştır.
  • Bir araştırmaya göre, şiddet sonucu ölen 40 kadından 34'ü evde ölmüş, 20'si asılmış ya da zehirlenmiş, 20'sinde öldürüldüklerine dair kesin belirtiler görülmüş ve 10'u da ölmeden önce aile içi şiddete maruz kalmıştır.
  • Türkiye'nin kuzeybatısında yer alan Bursa şehrindeki halk sağlığı merkezlerinde yapılan bir araştırma, kadınların % 59'unun şiddet kurbanı olduğunu ortaya koymuştur.
  • Mor Çatı'nın 1990 ile 1996 yılları arasında 1.259 kadın arasında yürüttüğü bir araştırma, kadınların % 88,2'sinin bir şiddet ortamında yaşadığını ve % 68'inin kocaları tarafından dövüldüğünü göstermiştir.
  • Ankara'da yapılan başka bir kadın araştırmasına göre, kadınların % 64'ü kocalarından, % 12'si ayrıldıkları kocalarından, % 8'i birlikte yaşadığı erkeklerden ve % 2'si de kocalarının ailesinden şiddet görmektedir. % 60'ı, kocalarının kendilerine tecavüz ettiğini söylemiştir.

Bu istatistikleri bir tarafa koyun, kadının toplumdaki yerine bakın, Türkiye'nin gösterdiği ilerlemeyi hesap edin.

Tabii ki salt Akp iktidarı sorumlu tutulamaz şu tablodan ama kadına şiddet ve kadın ölümleri konusundaki ilerlemelerini de (!) görmemek mümkün değil.

Kadının toplumdaki rolü şekilleniyor.
Türkiye demokratikleşiyor.
Ekonomik olarak büyüyor.
Ortadoğu'da hakim güç oluyor.
Dünyada söz sahibi haline geliyor.

Al bak bu oluyor...

30 Temmuz 2011

Hiç olmazsa... -son-

Koşarak uzaklaştı Ali mahalleden, her şeyi geride bıraktığının farkındaydı. Kafasından binlerce düşünce geçiyordu, her biri diğerini öteliyordu. Bacaklarında derman kalmayana dek koştu, durmaksızın.

Nasıl yapabilmişti bunu, kendisi de bir anlam veremiyordu. Senelerdir annesinin gözü önünde yediği dayaklar, vücudundaki izler, gizli gizli ağlamaları, kardeşlerinin yediği tokatlar.

Çok gece yataktan uyandırırdı babası, içki masasının başına oturtup, sudan sebeplerle döverdi Ali'yi. Bazen saçını taraması, bazen para verememesi, bazen hiçbir neden olmadan.

Hatırladığı bir sahne gözünün önünden gitmiyordu. Anasının mutfakta ağzı yüzü kanla dolmuş, çocuklarını siper ettiği o gün.

Ali bir köşede durdu. Nefes nefese kalmış, elleri dizlerinde, gözlerinde yaşlarla, kardeşlerine, anasına kim bakacak diye düşünüyordu. "Ne yaptım ben, ne yaptım?" diye hayıflanıyordu. Mehtap'ın yanında olmak, teslim olmadan önce, onunla konuşmak, ellerini tutmak istiyordu.

İlk gördüğü andan beri ona aşıktı, "Bekler miydi acaba?", bunu söyleyebilir miydi?

Cebinde 5 kuruş parası yoktu, akşama kadar zamanı nasıl geçireceğini bilemedi. Köprü üstüne gitmeye karar verdi, çabucak vazgeçti. Yarından sonra bu sokaklarda yürüyemeyecek, kafasını kaldırdığı zaman gördüğü güneş tenini ısıtamayacaktı. Yürümeye başladı, ayaklarının götürdüğü yere kadar yürüdü. Bir ağacın dibine çöktü, gözyaşları birbiri ardı sıra iniyordu aşağıya. Üstündeki tişörtün koluyla burnunu sildi, oradan geçenler ona bakıyordu.

Yorgunluktan uyumuştu, hemen yoldan geçen birine saati sordu, "16.25" yanıtını alınca, otobüs durağına doğru hareket etti.

Akşam olmuştu, hava kararmaya başlamıştı ama Mehtap gelmemişti. Meraklandı ama ne yapabilirdi ki? Ne evini biliyordu, ne telefon vardı, ne de ona ulaşabilecek başka bir şey. Sabaha kadar beklemek zorundaydı, midesi kazınmaya başladı. Bütün gün, kursağından bir lokma bile girmedi.

Açık bir lokanta aramaya koyuldu, yarın verirdi parasını. Sahi verebilir miydi, o kadar zamanı olacak mıydı Ali'nin? Ara sokaklara girdi, bir esnaf lokantası bulurum umuduyla, hepsi kapanmıştı. Kimseyi yoldan çevirip para isteyecek hali de yoktu, iyi de nereye giderdi bu saatte?

Yeniden ana caddeye çıktı, döner bir sağa bakındı, bir sola. Az ileride sandalyeleri dışarıda bir yer vardı. Utana, sıkıla girdi içeriye, kasada bekleyen adamla konuşmaya karar verdi.

- Usta, bir şey diyeyim mi?
- Söyle.
- Cebimde para yok da, bir şeyler yesem yarın parasını getirsem olur mu?
- Siktir git lan, aç mı doyuruyoruz burada.

Beyaz önlüklü, saçlarını simsiyah boyatmış adam ayağa kalkdı, Ali'nin omuzundan tuttu, gömleği eline gelmişti, çekiştire çekiştire lokantadan dışarı attı, bir yandan da ağzına geleni söylüyordu. Açlık suçmuş gibi utandı Ali, bir şey diyemedi.

Daha da beter acıkmıştı, bir pastaneye girdi, "Bozulmuş ya da atacağınız yiyecek varsa alabilirim" dedi. Buradan da küfürlerle kovulmuştu. Açlıktan tansiyonu düşüyor, yürüyemez hale gelmişti. Bir fırına girdi, "Ekmek var mı be ağabey? Hani şu kuşlara verdiğiniz bayat ekmeklerden de olur, açım." Eline artık taşlaşmış iki ekmek tutuşturdular, ısıramadı bile. Kırdı ekmeği, dişlerini geçirdi, yiyebildiğini yedi ama açlığına çare olmadı. Yeniden otobüs durağına gitmeye karar verdi, sabahı beklemek için.

Ali'yi sertçe dürttüler. Uykulu gözlerle kafasını kaldırıp, iki polisi görünce eli ayağına dolaştı.

- Kalk lan! Senin evin yok mu?
- Yok ağabey. Şey yani, olmaz olur mu var tabii.
- Ne işin var lan o zaman burada? Çıkart kimliğini.

Ali bir iki yokladı, neyse ki cebinden hiç çıkartmazdı. "Buyur ağabey" diyerek, uzattı. Polisler ceplerinden çıkarttığı, alete bir şeyler yazdılar, bir süre bekledikten sonra, "Bir daha görmeyeyim seni, toz ol" dediler.

Tam o sırada, polislerden biri Ali'nin gömleğindeki kan lekelerini gördü.

- Ne lan bu? Adam mı kestin?
- Yok ağabey, komşunun kızı kolunu kesmiş onu hastaneye götürdük. Ondan gelmiş olacak.

Ali bile söylediği yalana şaşırdı ama hiç duraksamadan söylemişti. O yüzden polisler üstünde durmadı. "Siktir git lan!"

Trafik ışıklarından hızla karşıya geçti, minik arabasının camları buğulanmış poğaça satan adamla göz göze geldi. Dün akşamdan sonra kimseden bir şey istemeye niyeti yoktu, gözlerini kaçırdı.

- Delikanlı, bak buraya.
- Buyur dayı.
- Aç mısın?
- Yok dayı, sağol aç değilim.
- Gel hele gel. Açlığın gururu olmaz, gel yanıma.

Mahçup bir ifadeyle adamın yanına gitti.

- Seni açlıktan öldürecek değilim ya. Yiyeğin iki poğaçayla da ben batmam, ne diye gurur yapıyorsun anlamadım. Zeytinli var, peynirli var, patatesli var. Hangisinden istiyorsan söyle.
- Dayı sen hanginden istiyorsan, ondan ver. Fark etmez bana.
- Tut o zaman peynirli güzeldir. Öyle kireç gibi peynir koymam içine. Yengenin memleketinden gelir.

Ali peçeteye sarılmış poğaçayı öylesine hızlı yedi ki, neredeyse iki lokmada bitivermişti. Bir tane daha uzattı, çocukça bir sevinçle "Peynirli mi?" diye sordu Ali. "Hee peynirlidir."

Ali poğaçasını yerken, adam tezgahın altından bir de meyve suyu uzattı. "Dayı nasıl öderim borcumu bilmiyorum. Dünden beri açım. Birkaç kişiden istedim 'siktir' çektiler. Nasıl insanlar bunlar dayı?"

Gözleri yaşlandı ama kendisini tutmayı becerdi. Yaşlı adam, saçlarını okşadı, "Sen onlar gibi olma evlat. Borcunu ödemiş olursun."

Bir-iki derken, Ali 5 poğaça ile iki de meyve suyunu indirmişti mideye.

- Vereyim mi başka?
- Yok be dayı batırdım seni zaten.
- Lan keraneci, birkaç poğaçayla zengin mi olacaktım, istiyorsan söyle.
- Vallaha doydum, saati öğrensem başka bir şey istemem.
- 8'e geliyor.
- Dayı birini bekleyecektim, burada dursam olur mu?
- Olur ya, neden olmasın. Hem çıraklık yaparsın.

Mehtap'ı beklerken, kısa süreli çıraklığına başladı. Saat yaklaştıkça, Ali gerçek dünyaya dönmeye başlamıştı. Bir süreliğine unuttuğu her şey yeniden beyninde belirivermişti. "Bekle" demek istiyordu ama nasıl beklerdi ki, daha sadece iki kez gördüğü biri bunu nasıl karşılardı hiç bilmiyordu.

- Evlat, ben aşağıya iniyorum, gelmek istersen, sorma.
- Dayı isterdim ama gelemem. Dedim ya birini bekliyorum diye.
- Madem öyle, ben her sabah buradayım. Ne zaman istersen uğra.

"Ne zaman isterse uğra." Uğrayamayacağını bile bile "Peki" dedi.

El sıkıştılar, poğaçacı "Unutmadan, benim adım Ali, seninkisi ne?" diye sorunca Ali "Dayı, adaş çıktık" dedi büyük bir mutlulukla.

Mehtap neredeyse gelirdi, gölge bir yere çöküverdi hemen. Söyleyeceklerini kafasında ölçüp biçti. Kelimeleri sıralayıverdi içinden. Yok, böylesi gerçek olmazdı. O sevdasına, hazırlanmış, ezbere alınmış kelimelerle değil, içinden geldiği gibi, tartmadan söylemeliydi. Kafasını eğmiş beklerken, bir anda gözleri karardı.

- Bil bakalım ben kimim?
- Mehtap, sensin. Sensin, sensin.
- Başka kim olacaktı, tabii ki benim. Bugün öğlen gideceğim işe, hadi gel denizin oraya gidelim.
- Yok gitmeyelim, oturup konuşalım, olmaz mı öyle?
- Olurrrr, niye olmasın.
- Dünkü çay bahçesine gidelim.

Ali bir süre düşündü, fukaralığın gözü kör olsun, cebinde yine parası yoktu. Üstelik bu kez beş parası yoktu.

- Maaşımı dün aldım. Para filan dert etme. Zaten azıcık tutuyor, iki çay içeriz.
- Eve gitmedim dün, işe de çıkmadım, o yüzden hiç param yok.
- Aaaaaa, sandığın yok yanında.

Mehtap, büyük bir şaşkınlıkla söylemişti. Kısa sürede bile, Ali'yle sandığını özdeşleştirmişti.

- Yok ya, bunu anlatacağım zaten.
- Çok merak ettim, anlat hadi.

Ali hiç düşünmeden, pat diye "Babamı öldürdüm" dedi. Mehtap olduğu yerde kaldı, ağzından tek kelime bile çıkmıyordu.

- Ali şaka mı bu?
- Yok değil.
- Ne demek 'babamı öldürdüm', nasıl ya? Yürü hadi şu parka girelim.

Çay bahçesinin yanındaki parka oturdular. İkisi de bir şey söylemiyordu. Mehtap, Ali'nin konuşmasını bekler gibiydi. Ali yerden aldığı kurumuş yaprakla oynamaya başladı. İkiye böler gibi kırdı. Gözleri sadece bir noktaya bakıyordu şuursuzca.

- Evet anlatmayacak mısın?
- Ne anlatayım ki, babamın boğazını kestim, kaçtım evden. Seninle buluşmayı bekledim, eve gideceğim anama, kardeşlerime sarılacağım. Sonra polise teslim olacağım.
- Ali bunu nasıl yaparsın? Sen katil olacak biri değilsin.
- Değilim ya, insan kendini kaybediyor. Kendimi bildim bileli dayak yedim babamdan, anam dayak yedi, kardeşlerim dayak yedi.

Pantolunun paçasını sıyırdı, "Bak şu izi görüyor musun, kızgın soba maşasını yapıştırdı ayağıma. Üstelik 9 yaşındaydım, bardak kırdım diye."

Mehtap'ın gözleri buğulandı, Ali'nin elini tutup, öpüverdi. "Niye be Ali, niye?" diye ağlamaya başladı. Sarıldılar birbirlerine. Ali, Mehtap'ın saçlarını kokluyordu, bir ömür boyu hafızasında tutmak için. Mehtap hıçkırıklara boğuldu.

- Mehtap, bir şey soracağım ama iyi düşün.
- Sor.
- Kaç yıl yatarım bilmiyorum bekler misin beni?

Mehtap gözlerini kocaman açtı, eliyle gözyaşlarını sildi, "Bekleyemem Ali" diye yanıtladı.

- Niye beklemezsin?
- Kaç yıl yatacaksın? 3 yıl mı, 10 yıl mı? Babam, ağabeyim o kadar yıl evlenmeden oturmama izin verir mi sanıyorsun? Zaten şimdiden 'köyden birini bulalım' deyip duruyorlar. O kadar sene geçer mi sanıyorsun? Hem birbirimizi tanımıyoruz bile. Şimdi 'beklerim' desem, gerçek olur mu?
- Olsun sen yeter ki de, umut olsun, orada yatabilmek için güç olsun bana.

Mehtap elini çekiverdi, "Ali bana evinin adresini yaz? Annene giderim, yerini öğrenir belki gelirim ama sana söz veremem" diye yanıtladı.

Ali adresi söylerken, çantasından kâğıt kalem çıkarttı. Adresi yazarken, Mehtap'ın gözlerinin içine bakıp, "Beklerim" demesini bekliyordu.

Ayağa kalktılar, ikisi de bir şey söylemeden birbirlerine baktılar. Bu kez Ali sarıldı sımsıkı, ayrılmamacasına, Mehtap'ın kulağına "Hiç olmazsa, beni sevdiğini söyle. Daha önce kimse söylemedi Yalansa da söyle" dedi.

- Üzgünüm Ali, sana yalan söyleyemem. Olabilirdi ama olmadı işte.
- Söyle be Mehtap söyle.
- Ben annene uğrayacağım, nerede kalıyorsan gelip ziyaret edeceğim.

Mehtap bir adım geriye çekildi. Ali kendine engel olmaya çalıştıkça, daha bir koyvermişti gözyaşları. "Hoşçakal Ali" dedikten sonra arkasına bile bakmadan kaçarcasına uzaklaştı.

Ali olduğu yerde, bir heykel gibi kalakaldı. Dudaklarından yine "Hiç olmazsa ayrılırken, beni sevdiğini söyle" cümlesi döküldü.

Eve yaklaşmıştı, 100 metre ya vardı ya yoktu. Tuğlaları sökülmüş, boyası dökülmüş gecekonduları görünmüştü işte. Adımlarını gitgide ağırlaştırdı. Tahta kapının demir kolunu çekti ve bahçeden içeri girdi. Kapıyı tıklattı, anası açtı, sarıldılar.

Anasının gözleri kıpkırmızıydı, "Kuzummmm, yavrummm gelme dedim sana. Ne diye gelirsin, git kaç yavrum, başka yere" derken, Ali'yi sıkı sıkıya sardı. Yemenisi omuzlarına düşmüştü.

- Ana polise gittiniz mi?
- Yok kuzum, banyoda baban. Alimmm girme mapuslara. Kardeşlerine kim bakar, nasıl yaparız. 'Ben yaptım' diyeyim, olmaz mı? Bütün gece düşündüm, en iyisi bu.
- Olmaz ana!

Ali öylesine bağırmıştı ki, kardeşleri çıktı odadan. Üçü de birbirlerinin elini tutmuştu. Kalktı yerinden, onlara da sarıldı, tıpkı Mehtap'a yaptığı gibi saçlarından kokladı. Önce Ayşe'yi öptü boynundan, sonra Nihal'le Nihan'ı.

- Hadi kuzum, dinle beni, yapma, etme böyle.
- Ana elimi yüzümü yıkayayım, üstüme temiz bir şeyler ver, polise gidiyorum.

Annesi, elini tutmayı çabaladısa da başaramadı, Ali çekti elini. Banyoya girdi, babası üstünde bir çuval örtülmüş biçimde yatıyordu. Çuvalı kaldırdı, babasının yüzüne baktı, yüzüne tükürdü.

Lavoboda yüzünü yıkadı, kendisinden iğrenircesine aynaya baktı, bu kez aynaya tükürdü. Aynanın önündeki jileti eline aldı, uçlarını kırdı özenle, jilet çıplak kalana kadar.
Dirseğinin iç tarafından sol bileğine kadar jileti batıra batıra soktu. Aynı yerden bir daha soktu, bu kez aşağıdan yukarıya doğru. Banyo bir anda kanlar içinde kaldı. Ali'nin gözleri kapanır gibi oldu, jileti sol eline aldı, aynısını diğer koluna yaptı, yere yığıldı, gözleri kapandı.

Annesi banyoya girdiği anda çığlıklar attı, avazı çıktığı kadar bağırıyordu, çocuklar içine girmesin diye kapattı kapıyı. Hem ağlıyor, hem bağırıyordu, Ali'ye sarıldı, yüzü gözü kanlar içinde kalmıştı onun da.

Ertesi gün Mehtap, yazdığı adrese geldi, evin içinde beyaz çarşafa sarılı iki kişi vardı, Ali'nin annesine "Arkadaşıyım. Hangisi Ali?" diye sordu.

Yatak odasına girdi, kefeni kaldırdı, eğildi, Ali'nin dudaklarını öptü, kulağına fısıldadı; "Seni seviyorum..."

Kimseye bir şey söylemeden koşarak çıktı evden...

Bu hayatın tam ortasından amına koyayım


HİÇ OLMAZSA

HİÇ OLMAZSA 2

HİÇ OLMAZSA 3

HİÇ OLMAZSA 4

Kiraz çekirdekleri

Google gazeteciliği ya da google yazarlığı diye bir durum söz konusu oldu. Birtakım gerizekâlılar, yazmaya çabaladıkları konular hakkında bilgi sahibi olmadan yazmaya çalıştığı için, 'pat' diye bilgisayar başına geçip, arama motorundan bilgi sahibi olmaya çabalıyorlar.

Oysa ki, internet aslında kendisini çokça yalanlayan bir mecradır. Aradığınız bilginin ne derece doğru olduğunu bilmek için, bunu mutlaka olumlatmak zorundasınız.

Bu 'prezervatif kaçkınları'nı televizyonda yakalarsanız minimum 3 kez dinleyin. Konu her ne olursa olsun, aynı cümleler, aynı bilgiler ve aynı argümanlarla konuşuyorlar.

Neredeyse her hafta bunlardan birinin göt olduğuna şahit oluyoruz. Biri yalan haber yapıyor, diğerinin makalesi çalantı çıkıyor, bir diğeri var olmayan bilgiler üstünden haber yapıyor.

Bir gram onuru olan adam, şu rezaletten biriyle karşılaşsa, bir daha ülke sınırları içinde dolaşamaz ama bu herifler, hiçbir şey yokmuş gibi yine televizyona çıkıyor, insanlara ahkam kesiyor.

Türkiye'ye reva görülen yeni gazeteci tiplemeleri bunlardır. Pişkin, yüzsüz, ahlâksız, onursuz, şeref yoksunu bu insan türüne çok benzeyen canlılar, "demokrasi, sivil irade, özgürlük" gibi ifadeleri ağızlarından düşürmeyip, tıpkı siyasi iktidar gibi bunları sadece kendileri için istemekte.

Bunlar aslen tetikçi görevi üstlenip, gençler arasında vücut bulmaya çalışıyor. Biraz sol jargon, çokça liberal söylemle siyasi erkin payendeliğini yapan bu kaygan çocuklar, internet olmasa bugün yoktular.

Bunların beslenme çantasına, yarın başkaları bir şeyler koymaya başlasın, 10 derecelik dönüşler yapmaya başlarlar.

Farkında olmadıkları tek şey, bugün kendilerini besleyenler, yarın bu asalakları kiraz çekirdeği gibi tüküp atacak. Bu süreci hep birlikte yaşayacağız. O zaman kuyruğuna basılmış sırtlan gibi ciyaklamaya başlayacaklar.

Köşe yazısı kaleme alırken, hırsızlık yapmak (bunun da adı intihal oldu, bildiğin hırsızlık a.k) ise bambaşka bir durum. Herifin beyin o kadar boş ki, rutin yazması gereken bir konu hakkında yazamıyor bile. Üstüne bilgi de olmayınca, internetten arayıp, tarayıp bir şeyler bulup, kelimelerin yerini değiştir ve köşe yazısı diye milletin önüne sun.

Her türlü onursuzluğa, şerefsizliğe rağmen, cepler dolduğu ve toplumda itibar -görece- gördükleri için keyifler yerinde. Yarın gelir, yarın olur, yarından kaçış yok.

"Demokrasi, özgürlük" diye bas bas bağıracaklar ama yalancı çoban örneğinde olduğu kimi, kimse kafasını geriye çevirip bakmayacak bile bu sersem sikten çıkan kaza kurşunlarına...