21 Ağustos 2011

Tarihi aptallık


Türkiye Gençler Kürek Şampiyonası'nda Genç B Erkekler kategorisinde birincilik elde eden Fenerbahçeli sporcular, birincilik kupasını gölde kaybetmiş.

Hayatımda bundan daha büyük bir aptallık görmedim. Hakikaten tarihe geçecek bir hadise. Şampiyon oluyorsun, gölde kaybediyorsun. Şu noktadan sonra bulsan da, taşak oğlanı malzemesi olmaktan asla kurtulamazsın.

Türkiye Kürek Federasyonu Başkanı İlhami İşseven'e göre gençler, sevinçlerini biraz 'abartmış'.

Bu olaylar neden Türkiye'de olur, neden Fenerbahçe'nin başına gelir, hepsi muamma. Ama şu gerçek ki, bu olay tarihi bir aptallıktır. Misal ben torunlarıma bile anlatırım bunu, o derece tarihi ve ibretlik.

Bundan sonra kural getirilsin: kupaya sahip olamayana kupa verilmesin. Ya da kürekte kupalar göle atılsın, kim çıkartıp bulursa onun olsun. O kadar kürek çekmenin anlamı yok ki lan!

O değil de, hâlâ gülüyorum, ısrarla gülüyorum, aklıma geldikçe de güleceğim.

20 Ağustos 2011

Arap saçı

Bazen hiçbir şey yazmak istemiyorum, bazense ağız dolusu küfür etmek istiyorum. İkisinin ortasında bir yerdeyim, her ikisini de yapmak ve yapmamak arasında yani.

Dün şahane haberler aldım. Arif Hacettepe Felsefe'yi kazanmış, Oğulcan İstanbul Üniversitesi Gazetecilik, Mert Fransız Dili ve Edebiyatı'nı.

Sanki kendi kardeşlerim kazanmış gibi sevindim. Tarifsiz bir mutluluk. İnsan ne söyleyeceğini bilemiyor. Öyle kuru kuruya "sevindim" demek de olmuyor.

İnsanların hayatlarında bir biçimde etki bırakmak, isimlendiremediğim bir duygu. Misal bu genç adamlardan biri, tarihçi olmak isterken, "Abi senin etkin çok oldu" diyor. Öyle olduğun yerde kalıyorsun. Afilli kelimeler bulup, bir yanıt vermek istiyorsun. Adamın söylediği cümleden daha afilli bir şey bulabilmenin imkânı yok.

Şu bloğu açtığımdan bu yana, o kadar çok insanla konuştuk ki. Hepsinin başka başka anlamları var hayatımda. Üstelik birkaçı hariç hiçbiriyle tanışmadım, kanlı canlı görmedim bile.

Dün yazacaktım bugüne öteledim. Bugün de, kelimeleri birbirine bağlayıp, cümle örmek içimden gelmiyor. Sıkkın, bıkkın, mutsuz, huzursuz vaziyette bakınıyorum ortalığa.

Herkesin ayrı bir sorunuu var, her hanede farklı farklı dertler yaşanıyor, bunun farkındayım ama sanki tüm bunalım ve sorunlu insanları mıknatısla çekiyor gibiyim. Kendi ruh halimden mi bilmiyorum ama etrafımda adamakıllı mutlu kimse yok.

Bir süre sonra insan kendisini sorgulamaya başlıyor, "Ulan! Bu kadar insanın mutsuzluğunun kaynağı ben miyim?" diye. Ona bir bir yanıt veremiyorsun haliyle.

İnsan, içinde biriktirmemeli. Biriktirdikçe her şey yumak olup birbirinin içine geçiyor. Örgü örmedim ama çokça balık tuttuğumdan misinadan bilirim bunu. Minik bir düğüm olur, umursamazsın. Sonra o minik düğümün boyutu büyümeye başlar, en sonunda işin içinden çıkamazsın. Keser atarsın misinanın o bölümünü.

Hayatın içinde de, misinanın minik düğümü gibi pek çok sorunla karşılaşıyoruz. Birbirine eklendikçe, Arap saçı kıvamına geliyor. Yapmamak lazım, önce küçük düğümlerden başlamak gerekir ki, 50 metrelik misinayı, 35 metre yapmamak için, hayattan yememek, kısaltmamak için.

Daha tatile bile çıkamadım, inanılmaz yorgunum ve daha kötüsü çok düğüm birikti...

Ne vakittir balığa da çıkamadım, ona da ayrıca fazlasıyla sinirleniyorum.

18 Ağustos 2011

Mourinho futbolun en büyük utancıdır


Jose Mourinho denen adam futbol tarihinin en çirkin karakteridir. Bu kadar yıldır izlediğim futbolda, daha mide bulandırıcı bir adam izlemedim.

Asla kendisi kaybetmiyor, hep hakemler suçlu. İngiltere'de, İtalya'da, İspanya'da... Kaybetmeyi bilmeyen insanlar, kaybetmeye mahkûmdur.

Şu soktuğu parmağını, evirip çevirip götüne kadar sokmak lazım.

Bana ilginç gelen, bu adamın neden sevildiği? Mantıklı, akıllı bir adam Mourinho'yu neden sever, neden başarılı olmasını ister?

Bir adamın gözünü çıkartamadığı için mi?

Şuna bile savunma gelir, "Yaa son dakikalardı, stresti" diye.

Aşağılık, her ağzını açtığında lağım kokusu yayılan, sportmenlikle ilintisi olmayan, bulunduğu yeri halen hazmedememiş, garip bir adam.

Real Madrid, her iki maçta da, sahaya maksimumunu verdi ama Barcelona'nın maksimuma ulaşmayan performansı bile kupayı almaya yetti. Bu kadar sinir, çirkeflik, iğrençlik bunu gördüğünden ötürü.

Herif oyuncularının yapabileceğinin en iyisini sahada görüyor, rakibe bakıyor; adamlar yüzde yüzle oynamıyor, ona rağmen sahada taşak oğlanına dönüyor.

Barcelona maçları hariç bu tiksinç yaratığın başında çıktığı hiçbir takımın maçını izlemem.

Şu adamı destekleyen makul insanlara sormak gerekir, "Sevdiğiniz, izlemekten zevk aldığınız oyun bu mu? Ve böyle mi devam etmesini istiyorsunuz?"

Kendisinde her şeyi yapabilme gücünü gören, kendisinden başka herkese tepeden bakan ve aşağılayan, kazanmak adına sahada her türlü çirkinliği oyuncularına aşılayan bu adamı destekleyen kimse sporsever olamaz.

Neyse, her Barcelona maçında biraz daha küçülüyor, bundan sonra ne yapacak hep birlikte göreceğiz.

Futbol bu adamlar gibileri yüzünden gün geçtikçe kirleniyor, izleyebileceğimiz bir oyun kalmayacak yakın vadede. Çünkü tıpkı hayatta olduğu gibi futbolda da böyle boktan adamlar saygı görüyor, seviliyor, 'fenomen' denilerek iğrenç karakterleri örtbas etmeye çalışılıyor.

Başarı için her yol mübah olmamalı. Ve kaybettiğinde rakibinin elini sıkmayı bilmelisin.

16 Ağustos 2011

Galatasaray'a bir 'Baytar' lazımdı


Galatasaraylılar kızmasın Engin Baytar transferine. Disiplinsiz, sorunlu olmasına takmasın.

Türk futbolunda bu kadar hayvanoğlu hayvan varken, Galatasaray'a da bir tane 'Baytar' lazımdı, birilerini eğitmek için. O açığı kapatmak için devreye girdik.

Başka türlü bu kadar hayvanla başetmenin imkânı yok çünkü.

Hoş, bu kadar hayvana Serengeti'de bile rastlayamazsınız. Gerekirse ikincisini de buluruz, sorun değil.

'Hanımmm! Salona Nemesis heykeli yakışmaz mı?'


Fotoğraftaki kişi Burdur Valisi Süleyman Tapsız. Arka plandaki saat, yazıda geçen saat.

Burdur'da Günalan diye bir köye gidiyor. Köyün camisinden içeri gidiyor, bir bakıyor, şık bir saat var. 200 yıllık, tarihi bir saat.

Köylülere "Ben bunu sergileyeceğim" diyor ve alıyor. Saati makam odasına yerleştiriyor.

Gel zaman git zaman, vali saati geri vermiyor. Köylüler saatin iadesi için, valiliğe mektup yazıyor. Yanıt yok.

En sonunda Valiliğe gidip istiyorlar. Vali inceden üstüne yatmış saatin, ehh dekor olarak odada fantastik de duruyor. Verir mi hiç? Vermez.

Makamına gelen muhtar heyetine "Gerekirse kırarım ama yine de vermem" diyor.

Bu garip bir zihniyet. Her şeyde hakları olduğunu düşünüyorlar. O yüzden Topkapı Sarayı müzesinin müdürü 3. Selim'in tahtını, kendi evine koyduruyor, 14 Louis'nin masasında kahvaltı ediyor.

"Devir benim devrim. Ne istersem yaparım" diye düşünüyor bu herifler. İş o raddeye geldi ki, herif Kaşıkçı Elması'nı davete giderken, karısının boynuna broş olarak takar, harem vitraylarını söktürüp banyosuna monte eder.

Burdur Valisi de o hesap. Gariban köylüünn gözü gibi baktığı saati alıyor, üstüne "Kırarım da vermem" diyor. Bunu çıkıp yalanlar bugün yarın. Öyle de bir durum var, hep bunlar doğru söylüyor, köylü, işçi, memur, vatandaş yalan söylüyor.

Görmemişlik, kendini her şeyin tepesinde sanmak, fena bir durumdur. İnsanı içten içe yakar kavurur ama fark etmez bunu yaşayan kişi. O yüzden bunların içi alev alev kavruluyor.

Bunların hepsi, geçmişle, tarihle çatır çatır övünür ama tarihe tecavüz ederler, geçmişin ebesini bellerler. Okudukları tarih ve tarihe sahip çıktıklarını sanmaları tamamen öykünmeye dayalı. "Güç bizde, neden biz de onlar gibi yapmıyoruz? Niye onlar gibi yaşayamıyoruz?" diye düşünüyorlar çünkü.

Yine de, Vali Süleyman Tapsız'a teşekkür borçludur Burdur halkı. Evine saat olarak, Burdur Saat Kulesi'ni taşımadığı, kütüphane olarak Pirkulzade Kütüphanesi'ni monte ettirmediği, misafirlerini ağırlamak için İncir Kervansarayı'nı bahçesine getirtmediği ve yıkanmak için Tabak Hamamı'nı banyoya sokmadığı için.

200 yıllık ufak saatle yırtmışsınız, yakışır mı devletin koskoca valisine kara delik muamelesi yapmak! Köylüysen, köylülüğünü bileceksin. Vali senin köyünden saat aldığı için göğsünü gere gere övüneceksin.

Misal ben, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Yusuf Benli'ye büyük sempati besliyorum, ara ara empati yaparak da kendisini anlıyorum.

Misler gibi kahvaltımı 14. Louis'in masasında yapıyorum. Zeytinyağı dökülmüş domatesimi, pul biberle süslediğim siyah zeytinimi o masada yapıyorum. Keyfe bak, üstüne bir de sigara yaktım mı, değme keyfime. Hatta küllük kullanmam, sigarayı masanın kenarına koyarım.

Görüldüğü üzere okumak sadece cahilliği alıyor. Görmemişlik, yüzsüzlük, aile terbiyesi gibi kavramları okumak kesmez. Ne öküzler var piyasada üniversite bitirmiş, şirketlerin başında yönetici olan.

Tapsız Bey'in yerinde olsam, salonumun bir köşesine Dyonisos'un, diğer köşesine Nemesis'in heykellerini koyarım. İsteyen olursa, çekiçle çatır çatır indiririm heykeli. Biz severiz heykel indirmeyi, o sebepten diyorum. Yoksa kötü bir niyetim yok.

Yazık ulan hakikaten yazık. Devletin valisi, köylünün saatine göz dikiyor, mezarcılık yapıp üstüne yatıyor.

Yürüyün ulan, yürüyün! Devir sizin devriniz...

Not: Çok klasik olur diye soyadında, harf değişikliği yapmasını önermedim. Neyse anladınız siz.

15 Ağustos 2011

Bademin acısı, bademcinin götüne yaraşır


Türkiye'nin tarihine bakmak lazım, bazı kararları tartışırken.

Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı gibi adamlar bu ülkede, bırak sokaktaki adamı, başbakan tarafından aleni olarak 'kahraman' ilan edildi.

Ne bileyim, Sivas'ta insanlar, Allah'u Ekber nidaları ile cayır cayır yakılırken, ülkenin bir bölümü diri diri insan yakanları 'kahraman' ilan etti.

Kahramanmaraş'ta, Çorum'da hamile kadınlar bıçaklanarak öldürüldü, insanların evleri çarpılarla mimlendi, o insanların evlerine girip tecavüz edildi, işkence yapıldı ama onlar da birileri için 'kahraman'dı ve topluma yani aramıza karıştı, hiç cezaevi kapısı bile görmeden.

Ermenilerin, Rumların evleri, işyerleri talan edildi, bu ülkeden linç edilme korkusuyla apar topar kaçmak zorunda kaldılar. Bu insanların evlerine, işyerlerine sahip olanlar, zengin oldu, 'beyefendi' statüsüyle ortalarda dolanmaya başladı.

Bu ülkede, İkinci Dünya Savaşı'nda insanların aç kalmasını sağlayarak, stokçuluk yaparak zengin olan insanlar oldu, sonra biz bunlara saygı gösterdik, toplumun en önemli şahsiyetleri haline geldiler. Şimdi onlar bu toplumun en gelen 'sosyetik' simaları.

Hüseyin Üzmez diye bir adam var misal. 17 yaşında suikast gerçekleştirdi, 10 yıl yatıp çıktı. 'Gazeteci' olarak TV'lerde ahkâm kesti. Sonra sikini doğrultamaz hale gelince, çocuğu yaşındaki bir kıza tecavüz etti, birkaç yıl yatıp çıktı. 'Özgür' bir adam olarak hayatın içine daldı.

Hayata Dönüş Operasyonu diye bir rezalet yaşandı. Cezaevinde açlık grevine giden insanları güya hayata döndürmek için üstlerine bombalar yağdırdılar, benzinli battaniyeler fırlattılar. Dönemin gazeteleri, o gün cezaevinde diri diri yanan insanlar için 'Zaten ölüm orucunda değildiler, kebap yiyorlardı' bile dediler. Sonra aradan yıllar geçince aynı gazeteler, bunları yazanlar uzaydan gelmiş gibi muamele yaptılar. Bugünün en çok satan gazetelerinden söz ediyoruz, ülkenin 'saygın' gazeteleri.

Mavi Çarşı diye bir mağazaya, alışverişe gelmiş insanların üstlerine molotof kokteyli ile saldırdılar. 13 insan hayatını kaybetti. Bugün bu eylemi gerçekleştirenler, birileri için 'kahraman.'

12 Eylül 1980 darbesinden sonra, halkın önüne konan sandığa yüzde 92 oranında evet oyu çıktı. Aradan yıllar geçti, baktık ki, o yüzde 92'lik halk, uçup buharlaşmış, yerine 'aydın, özgürlükçü, darbe karşıtı' bir halk peydah olmuş. Kenan Evren o günlerde, bu halkın 'kahraman'ıydı.

Bu ülkede o kadar çok aydın cinayete mahkûm gitti ki, saymakla bitmez. Uğur Mumcu'dan, Çetin Emeç'e, Muammer Aksoy'dan, Ahmet Taner Kışlalı'ya kadar. Bir tanesinin katili bulunamadı. O katiller sokaklarda fink atıyor ya da zamanaşımı kıyağından faydalanmak için davalar öteleniyor.

Niye mi yazdım bu kadar şeyi?

Türkiye'de Aziz Yıldırım birileri tarafından 'kahraman' ilan edildi, sanki özgürlük savaşçısıymış gibi. Kimse endişe etmesin, o da aramıza karışır, toplumun 'saygın' fertlerinden biri olur.

Tıpkı, Mehmet Ali Aydınlar'ın 'saygın' bir işadamı ve TFF Başkanı olması gibi.

Şike, teşvik, zorla futbolcu transferi, futbolcuların alacaklarından zorla vazgeçirmek, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, gibi suçlar cinayetlerin, linçlerin, katliamların yanında hiç kalıyor hiç.

Adalet beklemek hata. Çünkü bu ülke; katilin baştacı edildiği, tecavüzcünün, katliamcının kutsandığı ve bugün itibariyle şikenin, teşviğin, örgüt kurmanın serbest olduğu Türkiye.

Her türlü suç affedilir; yeter ki, güçlü ol ve sistemin çarklarını döndürenlerden ya da değirmenine su taşıyanlardan biri ol. Senden iyisi yoktur.

Mehmet Ali Aydınlar'dan replik çalıp, bitireyim; "Kendilerini sorumlu tutup da, takımının bu ligde oynamasına gönül rahatlığıyla 'evet' diyen varsa, şimdiden alnının ortasına 'şerefsiz' dövmesi yaptırabilir."

Şu basın toplantısında anladım ki, bademin acısını, bademcinin götüne sokacaksın.

'Seni bir daha Galatasaray'a almazlar'


Birkaç kez yazmışımdır, "Beni Galatasaraylı yapan dayımdır" diye. Hayatımda cidden çok önemi olan insanlardan biridir. Gerçi salt Galatasaraylılıktan ötürü değil, pek çok konuda acayip önemlidir benim için.

Yaşım ufak, muhtemelen daha 5-6 yaşlarındayım. Dayım o dönemler diş hekimliğinde öğrencisi. Anneannemlerde mevcut çok olduğundan, dayım bizim eve gelip ders çalışırdı. Kıl olurdum, onun bize geldiği zamanlarda erken yatmaya ama tabii annemin herhangi bir sözü evde kanun hükmünde olduğu için, mecburen erken yatıyordum.

Babam Beşiktaşlı, beni de Beşiktaşlı yapmak için çabalıyor ama dayım Galatasaraylı olduğu için ben de Galatasaraylı'yım. Babam ne derse desin, fark etmiyor. Hafta sonları Beşiktaş maçlarına aboneyiz, babam sürekli maça götürüyor o dönem Fenerbahçeli abimle ikimizi. İki film birden gibi, iki maç birden olurdu o zamanlar. Maçtan birkaç saat önce PAF'lar oynar, sonra asıl maç oynardı.

Dayım süper gırgır bir adamdır, yanında acayip eğlenirsin, öyle böyle değil. Neyse yaşım 5-6 gibi filan, dayım bir gün "Ozan ben Fenerbahçeli oldum" dedi. Bendeki tepki "Tamam o zaman ben de Fenerbahçeli'yim" oldu. Dayım, "Hadi lan oradan, şaka yaptım, tabii ki Galatasaraylı'yım. Sen artık Fenerbahçeli oldun, seni Galatasaray'a almazlar" deyince, salya sümük ağlamaya başladım. "Dayı yaaaa, beni de Galatasaray' alsınlar" diye ortalığı birbirine kattım.

Gel zaman, git zaman dayım evlendi. Gizli gizli ağlamıştım, "Dayım bir daha beni sevmeyecek" diye. Sonra Almanya'ya gitti. Dayı hasreti acayip olmaya başladı.

Yazları geliyorlar, bir tane çocukları oldu ismi Umut. Ben bu çocuğu acayip seviyorum, sanki kardeşim gibi. Tabii dayımın çocuğu olmasının acayip büyük payı var. Almanya'dan en kıyak ayakkabıları getiriyor dayım. Türkiye'de olmayan Nike'lar, Puma'lar filan. Ama sikimde olmazdı o ayakkabılar filan, ben hep dayımın gelmesini beklerdim.

Çok iyi hatırlıyorum, dayımın Almanya'dan geleceği zaman, bütün gün balkonda beklerdim. Annem, "Oğlum daha gelmesine çok var" dese de, balkonda pineklerdim, zaman geçmek bilmezdi.

Geldiklerinde gözlerinin içine bakardım, iki konuşalım, muhabbet edelim diye. Bizde kalsınlar isterdim ama en fazla bir gün kalırlardı. Nasıl uyuz olurdum anlatamam.

Sonra yılar geçti Antalya'ya taşındılar. Bir tane daha çocukları oldu Emre. Umut'u nasıl seviyorsam, onu da öyle sevdim. Her yaz Antalya'ya gitmeye başladım, dişler sorun çıkarttıkça daha sık biçimde.

Dişçi korkumu bildiğinden sürekli kıllık yapar, korkutur dayım. Kazık kadar adam oldum hâlâ korkarım o koltuktan. Dişime dolgu yaparken, koltukta bayılmışlığım vardır, hatta "Dayı bayılabilirim" dediğimde, "Hadi lan oradan!" dedi ve ben sonrasını hatırlamıyorum. Söylediğine göre o koltukta bayılan tek kişi olarak tarihe geçmiş vaziyetteyim.

Dedim ya, bazı insanların, hayatımda acayip yeri vardır diye. O acayip yerdeki en güzel insanlardan biridir Ayhan Dayım. Hayatımın her döneminde yardımcı oldu. Pek çok zaman konuşmasak bile -benim insanları arama özrüm vardır- varlığı bile yetmiştir.

Dehşet eğlenceli, acayip zeki, elinden her türlü iş gelir. Yanında vakit geçirmek, paha biçilemez bir duygudur.

Çocukların hep bir modeli olur ya, benim örnek aldığım insan dayım oldu. Haa, onun gibi olamadım ama olsun, bugün var olduğum adam için en çok teşekkür etmem gereken kişilerden biri çünkü.

Şu hayatta tanımasam, çok şey kaçırırdım dediğim ender insanlardan.

Bazen kendi kendime söylerim, yine tekrar edeyim "Ayhan Dayım iyi ki Fenerbahçeli değilmiş, yoksa hakikaten çekilmez bir adam olurdum."

Benim Fenerbahçeli versiyonum papazdan çok Papa'ya benzerdi çünkü...

13 Ağustos 2011

Bu hayatı orta yerinden sikelim be baba


Sigaradan bakıra çalmış bıyıkları, hayata dair sevdaları, tertemiz berrak dili, argoyu harikulade kullanmasıyla, bambaşka bir adamdı Can Yücel.

Anlatmak bana düşmez, çapım yetmez.

Güzelsin be adam, yattığın yerde de güzelsin.

Onun gibi şair olamadık, bari ona yakın bir adam olayım isterim.

Senin de dediğin gibi; "Küfür, burjuvazinin ağzında bir lağım çukurudur... küfür, işçi sınıfının ağzında bir çiçektir"

Yettiği yere kadar çiçekleri büyütelim...

Her şey sende gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak, bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

12 Ağustos 2011

İzin vermeyin


Şu çocukların gözyaşlarının durması lazım. Somali'de, Eritre'de, Kenya'da, Türkiye'de v.s. v.s.

Somali'de pek çok anne, birden fazla çocuğundan hangisinin öleceğine karar vermek zorunda kalıyor. Birini yaşatmak için, diğerini ölüme bırakıyor. Bazen bir köşe başı, bazen çölün ortası.

Şu insanlara yardım etmek zor değil. Şu an pek çok kampanya var. Kızılay'ın internet sitesine girin ve her ne olursa olsun yardım edin.

Bir annenin, çocuğunun ölmesi için seçim yapmasını engelleyin.
Bir babanın, evladını elleriyle toprağa gömmesine izin vermeyin.

Bu dünyadaki sistem o kadar aşağılık ki, insanların ölmesi için elinden gelen her şeyi yapıyor, sonra yardım kampanyaları düzenleyerek, sözümona yardım meleği kesiliyorlar.

Çok değil, dünyada 1 yıl silahlanmaya harcanan parayla, açlıktan tek bir ölüm bile olmaz.

Yardım edin, elinizden ne geliyorsa. 5 lira, 10 lira, 50 lira, 100 lira... Kimin gücü neye yetiyorsa. Saçma sapan şeylere harcıyoruz bu paraları. Şu çocuklardan birinin yüzünde gülümsemeye yol açabileceğinizi düşünsenize. Dünyada hangi mutluluğun yerini tutar.

Büyük ustaya kulak verin...

KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

Nâzım Hikmet Ran









Özlemiştik zaten


Gitmesini istemiştim ama geldiğimiz süreçte gördük ki, bu ülkede sahtekârlar kulüp başkanlarından, basketbol hakemlerine kadar uzanıyormuş.

O yüzden gel Kırbaç, gel aslanım, taklalara hasret kaldık.

Demem o ki, geliyor...