4 Ekim 2011

'Her Türk bir gün cezaevini tadacaktır'

Akp iktidarı jurnalcileri ve jurnalciliği çok seviyor. Balyoz, Ergenekon gibi davalar, gizli tanıkların ifadeleriyle ağda kıvamına getirilip, bir türlü bitirilemez noktaya getirildi. Davalar birbiriyle ilişkilendirilerek daha da çıkmaz noktalara getirildi. İşin yargı kısmına girmeye bile gerek yok. İnsanlar hakim karşısına çıkmak için artık en az 1 yıl cezaevinde tutuklu kalıyor.

Jurnalcilik bireysellikten artık toplumsal hale getiriliyor, 'terörle mücadele' adı altında. Hazırlanan tasarıya göre, İçişleri Bakanlığı terör eylemlerine katılanları yakalatan ya da kimliklerini ortaya çıkaranlara para ödülü verecek.

Öncelikle bunun ahlâki olmadığını kabul etmek gerekir. Yani toplumu jurnalciler ordusu haline getirmeyi. Bunu, terörle mücadelede bir yöntem olarak kabul etmek ise, devletin çaresizliğini gözler önüne sermekten başka bir şey değil.

10 lira için insanların birbirini bıçakladığı bir ülkede, devletin kelle avcılığını gündemine alması, pek çok tehlikeyi beraberinde getirecektir. Örneğin, hiç sevmediğiniz bir komşunuzu rahatlıkla "Ben X Bey'i şu eylemde gördüm" diyerek, hem cebinize para koyup, hem de hiç suçsuz bir insanı cezaevine gönderebilirsiniz. İhbarı yaptıktan sonra gerisini, ihbar edilen düşünsün.

Neden? Çünkü Türkiye'de tersine işleyen adalet sisteminde, insanların suçları ispat etmek yerine, insanlar suçsuzluklarını ispat etmeye çalışıyor. Hele hele son 9 yılı gözümüzün önüne getirdiğinde, tablonun ne kadar vahim olduğu daha rahat görülüyor.

Hadi diyelim ki, ihbar edilen suçsuzluğunu ispat edip, dışarı çıktı. Çevresindeki herkesten şüphe etmeyecek mi? "Acaba beni kim ispiyonladı?" diye.

İhbarcı, ispiyoncu, jurnalci toplum yapısı, herkesi birbirine daha da düşman etmekten başka bir işe yaramaz. Şu sözü edilen tasarı, yasalaştığı andan itibaren artık tüm güven duygumuzu kaybedeceğiz.

Sorun çözmek yerine, sorunları daha da kalıcılaştırmak, bu ülkede barışın gelmesini sağlamaz. Ama kimse barış istemiyor. Gerek devlet, gerekse de PKK, sürecin böyle gelişmesinden oldukça hoşnut. Akıtılan her damla kan üstünden siyaset yürütmek en basit yöntem.

Bütün bir toplum bu tasarının yasalaşmasıyla cezaeviyle tanışabilir. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok, birinin sizi jurnallemesi yetiyor. Sonrasını siz düşünün, yırtının durun "ben suçsuzum" diye. Üstünüze çoktan bir leke atılmıştır ve siz bu lekeyi temizlemeye çalışırken, çoktan yaftalanmış olursunuz, toplum nezdinde.

Akp'nin itibarsızlaştırma politikası, siyasi partilerden, kurumlara kadar uzanmıştı. Şimdi hepimiz aynı yöntemle karşı karşıyayız.

Kimseyle takışmamaya bakın, kimseyle tartışmayın, herkese sevimli görünün. Yoksa her an biri sizi ispiyonlayabilir, "Ben Mehmet'i elinde molotofla gördüm" diyerek.

"Her canlı bir gün ölümü tadacaktır" çok tartışma yaratmıştı. Bu cümle artık "Her Türk bir gün cezaevini tadacaktır" noktasına doğru ilerliyor.

İspiyonculukla para kazanacak, milyonlarca insan var, herkes de bunun farkında. Devletin, kendi vatandaşlarını jurnalciliğe itmesi, ne iğrenç bir yöntem. Umuyorum bunu kısa zamanda anlarız, suçsuz insanlar cezaevine girmeden...

3 Ekim 2011

İyi ki, siktirip gitmişsin

Türk futbolcusunun en önemli sorunlarından biridir, kültürel birikini hiç düşünmeden çok konuşması. Konuştuğu süreçte konuşulacağını bildiği için de sürekli konuşur.

Hakan Şükür bu 'ekolün' en önemli temsilcilerinden biriydi. Daimi mesaj verme kaygısıyla, hep konuştu, boş konuştu.

Hakan Şükür'den bayrağı devralan Arda, Türkiye'den ayrıldıktan sonra da, konuşma geleneğini sürdürdü. Arda gittiği günden beri konuşmaya devam ediyor. Hangi Arda yapıyor bunu? Basından şikâyet eden Arda (!)

Arda da, tıpkı milletvekili abisi gibi yabancı futbolculara bindirmiş ve "Biz 50 bin dolarımızı alamazken yabancılar helikopter bakıyordu" demiş.

Türkiye'de ya da dünyada futbolcular, hak ettiklerinin çok üstünde para kazanan meslek gruplarının başında geliyor. Eğitimleri yarım yamalak, iki-üç kelimeyi biraraya getirmekten aciz adamlar, ne yazık ki, endüstri haline getirilen bir eğlence aracının içinde yıllık 500 bin ile 4 milyon Euro para kazanıyorlar.

Kimileri rahat rahat 'helal olsun' diyebilir ancak hayatın içinde yaşanılanlara bakınca böyle düşünmem mümkün değil.

Bugün üniversite mezunu yüzbinlerce genç işsizken, hayatının neredeyse yarısını okumakla geçirmiş bir uzman doktor 3 bin lira alırken, insanların yaşamlarını etkileyecek ve adaleti sağlayan hakimler 4 bin lira alırken, öğretmenler bin 800, memurlar bin 500, işçiler 658 lira alırken, liseyi ittire kaktıra bitiren bir adamın "Biz 50 bin dolarımızı alamazken" diye cümleye başlaması, en hafif tabiriyle söylemek gerekirse şımarıklıktan başka bir şey değil.

Kendisinin aldığı 50 bin doları, yıllık olarak kazanamayan milyonlarca insan var. Evlerine et girmeyen insanların yaşadığı bir ülkede, 500 bin dolarlık villada oturup, altında 200 bin Euro'luk arabayla gezen bir futbolcunun, salt yabancı futbolcuya geçirmek için söylediği bu cümle, kendi küçük dünyasını da ele veriyor.

Galatasaray'da artık gelenek haline gelen yabancı düşmanlığı, bu takımın senelerini ve milyonlarca dolarının çöpe atılmasına neden oldu.

Bu beyzadelerin, gelen her önemli yabancı futbolcuyu yalnızlaştırma politikası nedeniyle onlarca futbolcu ayrılıp gitti. Bu adamlar giderken, oynamadığı dönemlerin paralarını da aldı.

Şimdi Arda'ya sormak lazım; sizin bu çağ dışı ve artık faşizm çizgisine kayan yabancı düşmanlığının Galatasaray'a faturası ne kadardır?
Sen Galatasaray'a bu kadar katkı sağladın mı?

Bu arkadaşlar sinema kapatırken, bu ülkede sinema yüzü görmeyen kaç milyon insan var, hiç aklına geliyor mu acaba?

Ya da bu arkadaşların bir gece kulübünde ödediği parayı, verdiği maaşı bir yılda alan insanlar olduğunu hiç düşünüyorlar mı?

Lan, liseyi bitirip bir mağazada tezgahtar, tornacının yanında çırak olsan 50 bin doları hayatında bir arada göremezsin. Nasıl bir şımarıklıktır bu, nasıl iğrenç bir düşünce örneğidir, anlayamıyorum.

Bu itleri, madenlerde çalıştıracaksın üç-beş kuruşa, gecekondularda oturmaya mahkûm edeceksin, cebine kuruş para olmadan alışveriş merkezlerine sokacaksın, bakalım 50 bin dolar akıllarından geçer mi?

Aldığınız parayı hak etmiyorsunuz, tribündeki taraftarı yabancı oyunculara karşı kışkırtmaya çalışıyorsunuz, basından şikâyet edip her geldiğinizde basına konuşuyorsunuz, sonra da ortalarda 'ben adamım' diye dolanıyorsunuz.

İnsanların 2 kap yemeği masasına koyamadığı, işsizliğin üniversiteliler arasında artık normalden sayıldığı, diplomalı gençlerin sokaklarda anketörlük yaptığı bir ülkede, yıllık 3 milyon Euro para kazanıp, sonra 50 bin dolar muhabbeti yapacaksın, biz de sen sadece Galatasaraylı'sın diye seni seveceğiz öyle mi? İyi ki, siktirip gitmişsin.

Düşün şu kulübün yakasından. Sığ, basit, faşist, ilkel fikirlerinizi de beraberinizde götürün.

30 Eylül 2011

Vole


Piç Arif erketeye yatmış etrafı kolaçan ederken; Janti Kemal, Zebra Musti ve Kasap İhsan, üç gündür gözlerine kestirdikleri siyah BMW'yi takoza kaldırmış, soyup soğan açevirmekle meşgüldüler.

Arif aralarında en hızlı ve en keskin gözlere sahip olanlarıydı, gözlerine çok şey borçluydular. Kaç kez yırtmışlardı, karakolu, cezaevini, onun sayesinde. Yine de yaranamazdı hiçbirine, en çok dalga geçilen oydu.

İhsan'ın dedesi kasaptı, lakabı o yüzdendi yoksa karıncayı bile incitemezdi. Hiçbiri boş gezmezdi İhsan dışında. İhsan hep "Oğlum bırakın boş işleri. Delikanlı diye ortalarda dolanmayın. Adamın delikanlısı, bileğine güvenendir, cebindeki emanete değil" diye arkadaşlarına laf atardı.

Aynı mahallede büyüdüler, yoksulluk leke gibi yapışmıştı üstlerine. Bir tek Zebra Musti liseyi bitirdi. Çok istedi ya, üniversiteye gitmeyi, annesine laf atan bir adamı bıçakladıktan sonra hayal oldu.

İhsan, tekerleklerin somunlarını bir bir çıkartırken, Kemal teybi ve kolonları sökmekle meşguldü. Sanki araba soymuyor sanat icra ediyordu. Öylesine sakin ve özenli vidaları söküyordu ki, hayran olmamak elde değildi. Zebra Musti dayanamadı, "Lan Kasap, sikeceğim yapacağın işi, sök şunları, acele et" dedi.

Kemal kapkara gözlerini koca koca açarak, "Abicim zaten adamın ağzına sıçıyoruz, bir de arabanın sağı solu çizilmesin. Hem sen, benim işime niye karışıyorsun? Az kaldı sabret."

İhsan'ın suratı kırmızıya çaldı, sinirden küplere binmişti, "Beyimize bak, yaptığımız iş hırsızlık, bu ahlak bekçiliği yapıyor" diye çıkıştı.

Kemal, biraz daha hızlı hareketlerle, teybi ve kolonları çoktan sökmüştü. Arif'in baykuş gibi ötmesiyle, üçü birden kafalarını aynı anda çevirdiler. Bu aralarındaki şifrelerden biriydi, "İşi bitirin gidelim" diyordu. İhsan ve Musti tekerlekleri ceplerinden çıkarttıkları çuvalın içine koydular, Janti Kemal'se, sırtındaki çantaya özenle koydu arabadan söktüklerini. Kemal ıslığı çaldı ve koşarak kaçtılar.

Mahalleye geldiklerinde hepsi de nefes nefese kalmışlardı, Arif, bahçe duvarının üstüne tünemiş sigarasını çoktan yarılamıştı, "Nerede kaldınız lan?" Gülümsedi hepsi de, boşuna 'piç' demiyorlardı.

Kömürlüğe taşımışlardı bu gece indirdikleri ganimeti, Zebra, gözleri ışıldayarak "Hadiyin oğlum, kafaları dumanlayalım" dedi. Birbirlerine baktılar, hepsinin suratına yayılan sırıtma ifadesinden memnun kalmış gibiydiler.

Çocukluk arkadaşıydı hepsi de. Bu mahallede misket oynadılar, bu mahallede top peşinde koşturdular. Bu mahalle onların dünyasıydı, kopup gitmeyi hayal ettikleri ama aslında içten içe hiç gidemeyecekleri küçücük dünyaları.

Zebra Musti her zamanki gibi, üstünde enine çizgili tişörtünü giymişti. Küçücük yaşlardan beri üstünde hep aynı tarz tişörtler olurdu, o yüzden adı 'Zebra' kaldı.

Janti Kemal, düzen adamıydı, yaptıkları bu pis işte bile, o düzenini bozmazdı. Çoğu zaman diğerlerini sinir ederdi bu tavırları. Aralarında en iyi Arif'le anlaşırdı, zaten kapı komşusuydular. İlk arkadaşlık onların aralarında kurulmuş, Musti ve İhsan sonra dahil olmuştu bu ikiliye.

İhsan mahalleye en son taşınandı. Babasının et işleme fabrikası varken, işler sarpa sarmış kasaplık yapmaya başlamıştı bu mahallede. Buradan bir de ev alınca mahalleye giriş yapmış oldular. Yine de aralarında en iyi durumda olan Kasap İhsan'dı. Üstü başı diğerlerinden fark edilir biçimde iyiydi, pek çok kez takılırlardı 'apartman çocuğu' diye ama hiç bozulmazdı.

Birahaneye girdiler, Piç Arif garsona dönerek "Hasan Abi, biliyorsun işte, masayı güzelleştir" dedi. Garson, kafasını öne doğru eğdi "tamam" dercesine.

Üst kattaki 4 masa da boştu. İki masayı birleştirdiler, aceleleri varmış gibi. Kemal, cüzdanından bir kâğıt çıkarttı, Musti de çorabının içindeki sigaradan bir poşet. İhsan dayanamadı, "Ne aceleniz var lan, hele iki bira atalım" diye çıkıştı.

Hemen yanında oturan Arif, elini İhsan'ın omzuna koydu, "Apartman bebesine bak lan! Bize yol yordam öğretiyor. Biz senin gibi fabrikatör oğlu değiliz, her işimiz acele olur" deyince İhsan, elini omzundan itti "Siktir lan piç" diye tersledi. Kemal ve Musti bastılar kahkahayı.

Kemal, sigara kâğıdına otu sararken, garson merdivenlerde belirdi ve "Gençler, olmuyor ama böyle" dercesine bir bakış fırlattı. Arif, his istifini bozmadan, "Hasan Abi ne zaman yanlışımız oldu da, azarlar gibi bakıyorsun" dedi. Garson çaresizce kafasını iki yana salladı ancak hoşnutsuzluğu her halinden belli oluyordu. Bira şişelerini ve bayatlığı görüntüsünden belli olan kuruyemişleri masaya bıraktı.

Janti bira şişesini dikti kafasına. Gömleğinin üst cebindeki çakmağı çıkarttı, sardığı sigarayı yaktı, derin bir nefes çekti, sonra çok derin bir nefes daha. Sigarayı eline aldı ateşini kendiseni doğru çevirdi ve üfledi. Piç Arif, "Lan körükleme şunu, bitirdin nimeti" diyerek, Kemal'in elinden çekip aldı sigarayı.

Sigara elden ele dönerken, kesif bir koku da yayılmaya başlamıştı. İhsan tavanı neredeyse boyuna gelen birahanenin ikinci katındaki pencerelerin tamamını açtı, koku daha fazla ortalığı kesmesin diye.

İhsan bir fırt aldıktan sonra "Evlere mi dağılıyoruz lan buradan, yoksa sabahlayalım mı parkta?" diye sordu. Öylece birbirlerine baktılar, Musti kahkahalarla gülmeye başladı, "Oğlum, seninki yanında bizimkileri ev mi diyorsun?" Hepsi gülmeye başladı, Arif bir yandan gülerken, elleriyle masaya vuruyordu, gözlerinden yaşlar geldi, "Ev diyo lan, ev diyo!" İhsan da kahkahalarla gülüyordu. Merdivenden ayak sesleri gelince, bir saniye kadar duraksadılar, daha yüksek tondan kahkaha atmaya başladılar.

Gelen garson Hasan'dı; "Gençler içmeyi bilmiyorsanız, başka mekân tavsiye edeyim size" diye kibar yolla uyardı. Arif, "Dayı getir sen bize hesabı, biz kaçalım" dedi.

Ceplerindeki paraları denkleştirip, hesabın gelmesini bile beklemeden çıktılar.

29 Eylül 2011

Hayatınızda en sevindiğiniz ve en üzüldüğünüz gol?


Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe, Trabzonspor ya da Karagümrük fark etmez. Hayatınızda en çok hangi gole sevindiniz? Hangi gole kahroldunuz?

Uzun, kısa, tek kelime fark etmez. Yazın işte...

Hep ben yazmayayım, biraz da siz yazın. Tek taraflı emişken ilişkimize can verelim...

EN SEVİNDİĞİM GOL

O kadar maç izleyince insan arasından hangisini seçeceğini bilemiyor fakat en sevindiğim gol, Saunders'ın Kadıköy'de Federasyon Kupası'nda attığı goldür.

YIKILDIĞIM GOL

En üzüldüğüm gole gelince; Şifo Mehmet'in attığı rövaşata olmuştur. Tamamen anlık tepkiler ama o kadar yıkıldığımı anımsamıyorum.

28 Eylül 2011

Sünni faşizmi ayaklandı


Şu karikatür üstünden kıyamet kopartıldı. "Dinimize saldırıyorlar" diye, söylenmedik şey bırakılmadı. Birtakım basın yayın organları her zamanki gibi ağızlarından salyalar akıtarak, "Din elden gidiyor, neredesiniz!" çağrıları yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 26. maddesi der ki, "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. Bu hürriyet, resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir alma ya da verme serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanmasına engel değildir."

Yani, herkes fikirlerini ve düşüncelerini istediği gibi dile getirebilir. Tabii Türkiye'de anayasa ne derse desin, Türk Ceza Kanunu'nda mutlaka bir madde var ve anayasal her madde rahatlıkla delinebiliyor.

Karikatürist, Bahadır Baruter "Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama" suçundan 1 yıla kadar hapis istemiyle hakim karşısına çıkacak (Belki de çıkmıştır, ona göre güncelleme yaparım).

Bu ülkede, götler yırtılıyor 'ifade özgürlüğü' diye ama bir karikatürist, karikatüründe "Allah yok, din yalan" dediği için hakim karşısına çıkartılabiliyor.

Halkın yüzde bilmem ne kaçı Müslüman diye, boyun eğmek zorundasın. Çoğunluğun fikirlerine karşı bile olsan, sesini çıkartmadan, eleştirmeden, kendi fikirlerini beyan etmeden, oturmalısın köşende. Yoksa çarmıha gerilmen an meselesi. Zaten medyanın belli bir kitlesi, direkt hedef göstererek 'katli vacip' noktasına getiriyor.

Kendisi gibi düşünmeyenleri, kendisi gibi düşünmeye yönlendiren ya da zorunlu tutan her sistemin adına faşizm denir. Türkiye'de de din böylesi bir faşizm çemberi içinde. Kim din hakkında, farklı bir söz ediyorsa, vurun abalıya yapılıyor. İş artık, insanları mahkeme salonlarına getirmeye kadar geldiyse, ciddiyet artmaya başlamış demektir.

İşin ilginç yanı, bir taraftan böylesi bir baskı söz konusuyken, diğer taraftan insanlar afişe ediliyor halk nezdinde, farklı inanç kimliğine sahip diye.

Başbakan Erdoğan'ın, Kemal Kılıçdaroğlu'nu miting meydanlarında Alevi kimliğinden ötürü yuhalattığı daha hafızalarımızda taptaze olarak duruyor. Ya da, Suriye konusunda Kılıçdaroğlu'nu eleştiren Akp Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik'in yine benzer bir dil kullandığı.

Ülkenin başbakanı, ülkenin iktidar partisinin genel başkan yardımcısı, bunları taklit eden kendisine gazeteci diyen üç-beş soytarı da, insanlarla tartışırken, inanç kimliği üstünden vururken, diğer taraftan dinin kutsiyetinden söz etmek komik bir hal alıyor.

Aslında dinin kutsiyeti filan yok bu ülkede ve bu dünyada, kutsal olan tek din Müslümanlık. Bunun dışında tüm dinler eleştirilebilir, tüm inançlar yerden yere vurulabilir. Yeter ki, Sünni Müslümanlara laf söylenmesin.

Alevi değilim ama çocukken bile kendi çok yakınlarımdan Aleviliğin 'sapkın'lık olduğunu duydum ve öğrendim. Aleviler için "Onlar ülkesini satan, komünist, vatan haini sapıklardır" cümlelerini duydum.

Haliyle bunları duyan sadece ben değilim. Hepimiz etrafımızda bu tip cümleleri duydu. O yüzden mitin meydanlarında bir parti lideri Alevi olduğu için yuhalandı, o yüzden aynı parti lideri kimliğinden ötürü siyasil malzeme yapılıyor.

Eğer bu ülkede yaşıyorsam, haklarım anayasal olarak koruma altındadır ve fikirlerimi de dilediğim gibi söyleyebilirim ya da yazabilirim, değil mi?

Yok, değil işte. "Allah yok, din yalan" dediğinizde kendinizi hakim karşısında bulabiliyorsunuz.

Dünyanın her yerinde ciddi bir Sünni faşizmi yaşanıyor. Türkiye bu faşizmin en yoğun yaşandığı ülkelerden biri.

Müslümanları eleştirirken iki kere düşünmek gerekir çünkü yaptığınız şeyin ismi hemen 'hakaret' ve 'provokasyon' oluyor. Kitlesel saldırılara maruz kalıyorsunuz.

Fakat iş, Sünniler dışındaki inançları eleştirmeye gelince, bunun adına 'ifade özgürlüğü' diyorsunuz.

Bu ikisini topladığınız zaman da ortaya 'demokrasi' çıkıyor.

Not: Bu arada yazıyı yazarken, arada kaynadı, belirtmeden olmaz. Ortaöğretim 10. sınıf Tarih kitabında Süryaniler için söylenen aynen şudur: "Osmanlı'ya ayaklandılar, refah için batı'nın çıkarlarına alet oldular..."

Bakış açısı Sünniler dışında herkese aynı...

27 Eylül 2011

Şeriat gelmiyor, sermaye çıldırıyor


Beyoğlu'nda birkaç ay önce belediye kararıyla, masa ve sandalyeler toplatılmaya başlandı. Her zaman olduğu gibi olay "yaşam biçimimize müdahale ediliyor" noktasına evrildi.

Haklılık payı yok değil ancak her olaya tamamen "şeriat geliyor" gürültüsü kopartarak bakmaya başlayınca madalyonun diğer tarafına bakamıyoruz. Olayın başından bu yana, bu konuya girmedim çünkü mekân sahiplerinin sokakları yürünmez hale getirdiğinden şikâyetçiydim.

Aslında Beyoğlu'nun dokusunun bozulması şimdi başlamış değil. Demirören AVM'nin yapılmasıyla, ruhunu yavaş yavaş kaybedeceği bilinen bir gerçekti. Böylesi olaylarda benzer şeyler yapılıyor. Ölümü gösterip, sıtmaya razı etme politikası yani. Önce kaçak kat yapıldı Demirören AVM'ye sonra o kaçak katlar yıkılarak, sanki büyük kazanımmış gibi insanlara sunuldu.

Beyoğlu Belediyesi'nin yaptığı masa-sandalye operasyonu nihayet meyvelerini vermeye başladı (!)

Son bir ayda, İstiklal Caddesi'ni kapsayan Beyoğlu 1. bölgede, eğlence amaçlı kullanılan 30 mekânın bulunduğu binalara apart otel, butik otel ve hostel tarzı otellere dönüştürülmesi için ruhsat verildiği ortaya çıktı. 300 kadar eğlence mekânının bulunduğu bina sahibine de, "Binalarınızı otele dönüştürün" teklifi yapılmış.

Yapılacak şey belli; Beyoğlu büyük bir 'oteller bölgesi' olacak. 3-4 liraya bira içilen, iki kadeh rakı içip, bir şeyler yenebilecek mekânlar yerine, otellerin kendi restorantları olacak. Öyle herkes gidip bir şeyler yiyip içemeyecek. Paran varsa gideceksin, yoksa oralara gidenlerin hayatlarına öykünüp, eğer şanslıysan bir-iki tur atıp, kös kös dolanacaksın.

Oysa Beyoğlu'nun en önemli özelliği, sosyo ekonomik durumu ne olursa olsun, herkesin gidebileceği mekânların bulunmasıydı.

Akp iktidarı ve onun belediyeleri bir yandan vıcık vıcık halkçılık yaparken, bir taraftan da buram buram elitizm kokan -örneğin Sulukule'nin villalar alanı yapılması gibi- işlere imza atıyorlar.

Sermaye her zaman saldırgan olmuştur fakat 9 yıllık Akp iktidarında yön değiştirmeye çalışılan sermaye, çok daha agresif biçimde saldırıyor.

İşin kötüsü, iktidar ve yönetenleri bir-iki iftar çadırı ya da senede 3-5 gecekondu ziyaretiyle halkın bağrından kopmuş, halkla iç içe olan siyasetçi profili çiziyor. Oysa villalarda, konaklarda oturuyorlar, bir emekçinin hayatı boyunca çalışsa alamayacağı türden arabalarda geziyorlar.

Beyoğlu'nu artık ölü kabul edebiliriz. Bir avuç azınlığın kafelere, restorantlara gideceği, otellerde konaklayacağı halkla bağları kopartılmış bir yer haline gelecek. Üstelik bu adım adım uygulanan plan dahilinde, Beyoğlu'na yakın bölgeler de nasibini alacak.

Ota-boka "şeriat geliyor" çığlıklarıyla koşmadan önce etrafa sakin sakin bakınmakta fayda var. Sermaye, bu korkunun ardına sığınarak, her türlü saldırganlığını sergiliyor. Bugün Beyoğlu yarın başka bir yer.

Yaşadığımız yere sahip çıkmaktan aciz durumdayız. 'Köylü' diye burun kıvrılan insanlar, jandarmaya karşı koyarken, bizler yaşam alanlarımızın bir bir peşkeş çekilmesine seyirci kalıyoruz.

26 Eylül 2011

Biraz da iyi tarafından bakalım


Galatasaray-Eskişehirspor maçı zor olmasını beklediğim ancak çok daha kolay geçen bir karşılaşma oldu.

Hep olumsuz şeylerden bahsetmek olmaz diye Melo'dan başlamak gerekir diye düşündüm. Melo'yu izledikçe, senelerdir, bu takımda o bölgede kimlerin oynadığı geliyor aklıma. İsimleri bir bir sayıyorum, "Lan oğlum ne yemişler bizi!" diye içsesimle karşılaşıyorum.

Attığı 3 golü dışarıda tutarsak, sahada bulunmadığı bölge yok gibi. Her topa bir biçimde ayağını uzatıyor. Fiziği zaten kusursuz ama onun dışında oyun zekâsı ve sezgileri de üst düzeyde. Pozisyon bilgisiyle hem tehlike alanlarında hem de rakip kalede kendisini gösteriyor. Bir orta saha oyuncusundan başka ne beklenir bilmiyorum. Üstelik, herif seyirciyi de coşturuyor.

Eğer Galatasaray'la yolları ayrılırsa çok kişinin yüreği cız eder ve Brezilyalı futbolu düşmanı olan ben de dahil olmak üzere.

Gelelim Tomáš Ujfaluši'ye. Türkiye'de Mehmet Yıldız'ın en güçle denebilecek stoperler karşısında bile ne derece etkili olduğunu hepimiz biliyoruz. Mehmet Yıldız'ın oyundan çıktığı 58. dakikaya kadar hiçbir pozisyonda geçit vermedi. Mehmet Yıldız iki-üç kez çaresizce kendisini yere bıraktı.

Fizik açısından rakiplere karşı çok ciddi bir üstünlüğü var. Bizim o çok kuvvetli (!) stoperlerimizden farklı olarak, beyni de çalışıyor, kademe bilgisi ve becerisi müthiş. Hakan Balta'nın en büyük şansıdır, Ujfaluši'nin sürekli kademelerine girmesi.

Atletico Madrid'den nasıl geldiği aşikâr. 3'te 3 yapmak istersen 3'ün 1'i kıvamında gelmiş ve büyük taşak malzemesi olmuştu ama şimdiden diyebilirim ki, böyle malzemeye can kurban.

Galatasaray, Eskişehirspor'u bundan önceki maçlara kıyasla nispeten daha rahat geçerken yine S.O.S verdiği zamanlar oldu. Çok rahat kontra yiyor, çok basit pas hataları yapıyor ve ne yazık ki Gökhan Zan gibi bir stoperi var.

Futbul biraz cilve oyunu, Gökhan Zan yaptığı bir hatayla gol yedirebilecekken, bir ya da iki dakika sonra rakip kaleye gol attı. Islıklanması an meselesiyken, bütün stat tarafından alkışlandı. Güven veriyor mu? Tabii ki hayır, hem de hiç güven vermiyor fakat Servet'le birlikte alternatifsiz durumdalar. Transfer döneminde stoper düşünülmezse de, bir yıl daha katlanmak zorunda kalacağız.

İlk yarıda ileri çıkışlarda çok ağır bir Galatasaray izledik. Ağır çekime gerek duyulmayacak türden hücumlar vardı. Riera-Kazım-Elmander üçlüsü ağır olan Eskişehirspor savunmasını zorlayamadı.

İkinci yarı özellikle de ikinci gol gelmişken ve Eskişehirspor'un gardı düşmüşken Elmander ve Baros'u yan yana izleyebilirdik ama Terim buna gerek duymadı. Yaptığı hamlelerle oyunu tutmayı tercih etti. Yıllar insanı değiştiriyor olsa gerek.

4 maç sonunda fena olmayan 'ehh' diyebileceğimiz Galatasaray izleyebildik. Deplasman fakiri görüntüsü çizen sarı-kırmızılı takım, Ankara deplasmanında nasıl oynayacak hep birlikte göreceğiz ama Ankaragücü maçının çok belirleyici olacağını düşünmüyorum çünkü bu ligin açık ara en berbat takımı.

Hakem Tolga Özkalfa berbattı. Şu itirazdan verilen kartlar can sıkmaya başladı. Bu adamlar 90 dakika koşuyor, ciddi adrenalin salgılıyor, en nihayetinde patlama noktaları olacaktır. Sahadaki 22 kişinin, koyun gibi melûl melûl bakması da beklenmesin.

Tamam çok abartı bir tepki verilir, bas sarı kartı ama sahada herhangi futbolcunun eli havaya 20 santimden fazla kalktığı anda da sarı kart vermek büyük haksızlık. Üstelik bu uygulama ne İspanya'da, ne Almanya'da ne Fransa'da ne de İngiltere'de böyle uygulanmıyor. Sıfır tolerans diye, olayın bokunu çıkartmanın anlamı yok.

Unutmadan; Skibbe'yi yeniden görmek güzeldi.

Yazıyı yazmadan önce aklımdaydı ancak tamamen unuttum. Emre Çolak, eline geçen fırsatları bir bir harcamaya devam ediyor. Futbol artık 1960'lardaki gibi değil. 3-5 çalıma tav olan adamlar, futbolun gerizekâlıları. Bu kafayla oynamayı düşünüyorsa, kendisine, Türkiye'ye gelecek bir sirkte iş bulmasını diliyorum.

25 Eylül 2011

Bana bunlarla gelmeyin


Ara ara google'dan dönüşlere bakıyorum. Elbette neler yazdığımı gayet iyi biliyorum ama google'a birkaç kelime yazıp gelen bazı arkadaşlar var ki, inanılır gibi değil.

Memleketin cinsel açlık çeken kitlesi de malum olunca, ortaya birbirinden acayip şeyler çıkıyor.

Misal "Esenyurt orospu kadınların numaraları" yazan insan, belli ki Esenyurt'ta oturuyor. Herif işi bitirmek için uzağa gitmeye ihtiyaç duymuyor. İşi direkt bitirmek için, oturduğu güzergahı arıyor.

İçlerinde acayip ötesi ilgiç olanlar var ama benim favorim "Mustafa Özil nereli?" diye arama yapan arkadaş. Eleman, futbolla ilgili ama ilgisinin ölçeği tartışılır. Televizyonlar, gazeteler, haber portalları bas bas bağırıyor Mesut Özil'in ismini, bizimkisi ismini dahi bilmiyor. Üstelik de, ismini bilmediği adamın nereli olduğunu araştırıyor.

Favorilerimden bir diğeri "Recep'in büyük yarrağı." Neye istinaden aradığı konusunda en ufak bir fikrim bile yok ama herif bunun bulunabileceği umudunu taşıyor.

Uzun uzadıya yazmayacağım. Şu aramalara bir bakın, kararı siz verin. Haliyle aralarından en ilginçlerini seçtim. Kelimeleri aynen arandığı gibi yazdım, tashih yok yani.

ARAMA TOP 20

1- Abi ne oluyor götün başın oynuyor
2- Bursa şeyh kucağıma tarikat mürit
3- Cezbelenen kadının videosu
4- Dünyanın oruspu güzelleri
5- Felipe Mello fiziği kaç
6- Pezevenk orospu Türk filmi
7- Yarrak futbolcu
8- Jennifer Lopez götü
9- Johny Since uzun yarrak
10 Beşiktaşlı orospu
11- Hırsız çingenelerle mücadele
12- Ağza alma videosu
13- Bok
14- Beni siken yokmu
15- Göt solcu lucarelli
16- Göt yalaması videolu
17- İbne futbolcular
18- CHPli Hakan Şükür
19- Pezevenk telefonları
20- Şeyhin siki

24 Eylül 2011

Hakikaten 'küresel' eylem olmuş


Bugün İstanbul'da Küresel Eylem Platformu tarafından "İklimi Değil Sistemi Değiştir" isimli mitingden iki kare görüyorsunuz.

İlk fotoğrafta, belli ki Coca-Cola'ya bir gönderme var. "Anti Capitalista" benzer bir fontla yazılmış. İyi de güzel kardeşim sen eylemi Peru'da, Kolombiya'da ya da İspanya'da düzenlemiyorsun ki. 'Anti Capitalista' diyerek, bu halka nasıl anlatacaksın derdini.

Aşağıdaki fotoğrafta da, ablamız "Stop Global Warming" diye bir tişört giymiş ablamız. Sanırsın eylemin merkezi Londra.

Dili bile halktan kopuk bir eylemde, insanlar kendi kendini tatmin ediyor. Şu pankartlarla, sokaktan geçen bir tane adamı ikna edebilir misiniz acaba?

Zaten bu halkın yüzde 45'i İspanyolca'yı bilir, yüzde 90'ı da İngilizce'yi ana dili gibi konuşur. Tam kendin pişir, kendin ye tadında olmuş eylem.

Anlatmak istediğini halkına anlatamayan bir eylemden bir bok olmaz. Ayaklar bir gün yere basar umarım.

'Konuşucaz'


Şu aptallığı yapan insanı çalıştırmayacaksın o kurumda. Harf tashihi olur anlarım ama "Konuşacağız" yerine "Konuşucaz" yazan embesil, o kelimenin yazılışını bilmiyordur.

Lise çocuklarının yapmayacağı hatayı -gerçi Türkçe yazan ve konuşabilen insan sayısı azalıyor- bir haber televizyonunda editör olarak çalışan ve o işten ekmek yiyen birisi yapıyorsa, ne söylesen boştur.

NTV kurulduğu günden bu yana Türkiye'nin en iyi haber kanalı olmayı başardı. Ancak özellikle son 3 yıldır, deneyimli tüm muhabir ve editörlerini gönderdikten sonra tabiri caizse cepten yemeye başladı.

Bu ülkede hiçbir şey stabil duramaz zaten. İyiyse kötü olur, kötüyse daha kötü olur.

İktidarın el etmesiyle, onlarca insan işlerinden çıkartıldı. Haber merkezini altüst ettiler. Giden isimlerin kimler olduğunu herkes gayet iyi biliyor. O kuruma ruhunu katanlar, yaptıkları işlerle fark edilen insanlar gönderildi hep. Tabii gönderilen isimlerin ortak özelliği 'muhalif' olmaları.

Daha ne kadar cepten yerler bilinmez ama böylesi çocukça hataları yaptıkları sürece düşey hareketlenmeye devam ederler.

Türkçe'yi okunduğu gibi yazmaya çalışan nesiller o kadar çok artıyor ki, insanın 'yazık' demekten başka çaresi kalmıyor.