19 Aralık 2011

İçeride dışarıda hücreleri parçala


Devletin operasyon görünümündeki, cezaevlerindeki devrimcilere yönelik katliama koyduğu isim dalga geçer gibi "Hayata Dönüş"tü.

İstanbul'daki askeri kışlalardan binlerce asker katıldı bu katliama. Saat 05.00'te başlatılan faşist katliamda, insanları hayata döndürmek için deliklerden bombalar bırakıldı, makineli tüfeklerle üzerlerine binlerce kurşun yağdırıldı, ülke sınırlarında o güne dek kullanılmamış her çeşit ve ebatta bombalar bırakıldı, alev makineleriyle insanlar cayır cayır yakıldı. O kadar aşağılık bir katliamdı ki, yanan insanlara, benzinle battaniyeler atıldı, yangın yerinin ortasında.

Gazeteler, televizyonlar, devletin insanları yaşatması için bu operasyonu başlattığı yönünde haberler yaparken, seneler sonra "Kullanıldık" itirafı geldi. Oysa 19 Aralık 2000'deki katliamı bilmeyen kimse yoktu ve bugün 'kullanıldık' diyenler, o günlerde yaptıkları aşağılık haberleri üstlerinden atmaya çalışıyorlar.

122 kişi öldü bu kanlı katliamda. Üstünden öyle çok uzun süre de geçmedi. Cezaevlerinin tümünde olması gereken güvenlik kameraları çalıştırılmadı, o günün tanıkları dışında kimse içeride yaşanan katliamı doğru düzgün bilmiyor. Ülkede estirilen rüzgâra bakıldığında, öldürülenler askere makineli tüfeklerle ateş ettiler, bombalar attılar.

19 Aralık, toplamda 122 kişinin ölümüne sebep olurken, bugün sayıları 500'e yaklaşan kişinin Wernicke Korsakoff hastası olmasının başlıca nedeniydi.

Bu katliam çok uzun süre saklandı. Bugün gazetelerde, televizyonlarda "Orada bir katliam yaşandı" diye yavşakça konuşanlar, 20 Aralık'ta gazetelerinin köşelerinde, devletin tek taraflı yayın organı gibi davranıp bu katliama alkış tuttular.

Cezaevindeki devrimci tutsakların, kendilerini yaktığından tutun da, ölüm orucuna girmediğine kadar her türden en iğrenç, en aşağılık haberleri yaptılar.

O gün F tipi cezaevlerine karşı çıktı bu insanlar. Devletse bu isteği katliamla bastırdı. Son 10 yılda bine yakın insan ölüme gönderildi F Tipi cezaevlerinde. Keyfi uygulamalarla tutukluların kitap, gazete okumasına izin verilmiyor, aylar süren görüş yasakları uygulanıyor ve sanki bunlar gayet olağan bir durummuş gibi algılanıyor.

Medya o gün sayfalarında 5 yıldızlı otel havası verdiği F Tipi cezaevlerinin iyiliklerinden, güzelliklerinden söz ederek, her zamanki görevini yerine getiriyordu. Bugün baktığımızda, sanki hiçbiri o manşetleri atmadılar, hiçbiri o haberleri yazmadılar, o köşe yazılarını kaleme almadılar.

İnsanlık onuru her şeyin üstündedir, kimsenin o onuru çiğnemesine izin verilemez. 19 Aralık 2000 tarihinde diri diri yakılanlar, üzerlerine binlerce kimyasal bomba fırlatılan, devrimci tutsaklar sadece kendi onurları için değil, kendilerinden sonra bu iğren insanlık dışı uygulamaların önüne geçmek için kendilerini feda ettiler.

Birileri bu insanlar için terörist diyebilir, birileri vatan haini diyebilir ama benim için bu insanlar, kendilerini ateşin önüne bir saniye bile düşünmeden, atmış yiğitlerdir.

Fotoğraftaki Fırat Tavuk. Bu insanların nasıl öldürüldüğünü daha rahat anlayabilirsiniz.

Onlar ölüme yattılar, onurları için...

Devrimci tutsaklar esir alınamaz...

Şu şarkıyı da dinleyin, yazarken dinledim, siz de okurken dinleyin.

Hayat bazen...


Uzun zamandır yazamıyorum oysa çok şey oldu, yazacak pek çok şey vardı, elim gitmedi. Bazen oluyor, oturuyorum bilgisayarın başına, bir kelime yazıyorum, sonrası gelmiyor. Öyle kalıyorum olduğum yerde.

Bilgisayar başındaki adamım buraya arada sırada gelen insanlar için. Neler yaşanıyor, neler bitiyor bilmiyorsunuz. Ehh ben de takip ettiğim insanları bilmiyorum tabii ki. Yaşanan bir hadiseden sonra, 'şevkim kırılmadı' desem yalan olur. Binlerce yazı var şurada, bin 800 üstünde, tek bir yazıyla ağzına geleni söyledi herkes.

Bir arkadaş söylemişti, "Saatleri sayıyorum" diye. O an, kendisine söylemedim ama biraz o durum oluşmuştu bende de. İşe geliyorum, işten çıkıyorum, eve geliyorum, uyuyorum. Ne dışarı çıkmak istiyorum, ne de birileriyle görüşmek istiyorum. Kendime bir kabuk yaptım, içine girdikçe girdim. Hatta gereğinden fazla girdim içine.

Bir arkadaş, "Yaz artık" dedi. Ne çok istiyorum bilemezsin. Küfür etmeyi özledim, sinirlenmeyi, kahkahalarla gülmeyi, sinemaya gitmeyi, dolu dolu kitap okumayı, öyle boş boş yürümeyi.

Hafta sonu bir adam geldi İngiltere'den. Herif ilkin "Senin için Türkiye'ye geliyorum" dediğinde, yalan yok inanmadım. 10 günlüğüne filan geliyor, bir gün de bana uğrayacak sandım. Ulan baktım, hakikaten herif ta oradan beni görmeye gelmiş sadece.

İşte insan hayata umutla bakıyor böyle zamanlarda. "Bu dünyada adam gibi adamlar da, candost kıvamında güzel insanlar da var diyorsun."

İnsanlara olan güvenim zamanla azalıyor, kendimi iyiden iyiye dışarıya kapatıyordum. Doğrusunun bu olup olmadığından halen emin değilim çünkü insanlara hep şüpheyle yaklaşıyorum. Ama Ahmet'le oturup rakıya katık ettiğimiz sohbet, karşındaki insanın sana adamakıllı değer vermesini görmek, hiçbir çıkar gütmeden karşında insanlık sergilemesi çok ama çok acayip bir şey.

Sonra sabah sabah şu fotoğrafı gördüm. Dersim'deki bu çift olduğu söylenen köpekler, bu yavru kediyi sahiplenmiş ve yanlarında ayırmıyorlarmış.

Hayatı yaşanılır kılan, nefes alıp verdiğin için mutlu eden bazı şeyler oluyor. Onları yakalamak hakikaten çok önemli.

Yazmak istemiyor muyum? Tabii ki istiyorum. Hopa'dan Cihan Kırmızıgül'e, Hayata Dönüş'ten KCK tutuklamalarına kadar tonla hadise var. Ama işte, garip bir biçimde üç-beş yavşak şevkimi kırdı.

Takip edenler kusura bakmasın, onlara da haksızlık oluyor farkındayım ama çok zaman bilgisayar karşısına geçsem de elim gitmiyor bir türlü. Düzelir diye umut etmekten başka bir şey yapamıyorum şu anda.

Ahmet lan, ne desem, ne söylesem, az kalır. Kelimeleri birleştirip, bir cümle haline getirdiğimde teşekkür ederim. Yine gel, birkaç güne sıkıştırmayalım...

16 Aralık 2011

Galatasaray'ın kazandığı şey önemli

Maç yazısı gibi yazı yazmadığımdan ötürü, artık herke alışmıştır diye tahmin ediyorum, hadiseye kıçındın, başından girdiğimi. Şimdiden söyleyeyim, uzun boylular alınmasın, biraz sonra altta yazılacaklar..

İlkokulda ve ortaokulda, sınıfın en uzunları genelde en arka sıraya yollanır. Bana mı öyle denk geldi bilmiyorum ama bu elemanlar yüzde 99 ihtimal, mal olurlar. Çok uzun boylu bir toplum olmadığımız için doğal liderdir bu adamlar. Bunlardan biri de Recep Tayyip'tir bak. Sınıfta, ona atar çeker, diğerine lavukluk yapıp durur bu mallar. Boy uzun ya, hafiften korku salmaktır amaç.
İlkokul 5. sınıfta, Korhan diye bir tip vardı. Lan herif herkese kan kusturur, milleti bezdirmişti. Bir gün top oynuyoruz, arkadan çelmeyi taktı bana. Nasıl sinirlendiysem "Yavaş lan" dedim. Bu bana doğru geldi geldi "Bak oğlum boyuna posuna bakmam, tokadı basarım" dedi. Gözüm nasıl döndüyse, hayatımın ilk kafasını atmıştım bu göt lalesine. Hayatta kafa atmak gibi bir hadiseyi bilmiyorum bile ama çatadanak ağzında patladı benim kafa. Ağlamaya başladı, o upuzun herif. Bu arada dipnot belirteyim, okulun en kısasıyım, hatta İstanbul'un en kısası olabilirim.
Niye anlattım bunu değil mi? Maçla ne alakası var? Bu Yalçın Ayhan denen yavşak, sınıfın en uzun, en gerizekalı ve en salağı da ondan. Daha maçın başında milletle kapışmaya başladı. Lan, lale sanki herkesle kapışınca madalya takıyorlar adama. Ya adam gibi top oyna, oynayamıyorsan da siktir git, şu sahaları terk et. Ne sevimsiz, ne iğrenç bir tipsin, anlamıyorum.

Neyse maça geçelim...

Kabul etmek gerekir, Fenerbahçe ve Trabzonspor maçlarındaki şaaşalı oyundan sonra Orduspor karşılaşmasındaki oyun biraz sönük kaldı. Sönük kaldı kalmasına ama benim bu maçta gördüğüm temel hadise Galatasaray'ın o 'büyüklük' kavramını yeniden kazanmış olmasıydı. Kavram yerine hüviyet diyecektim, daha fiyakalı olurdu, hem eski futbolcu ağzı olurdu.

Galatasaray birkaç yıldır, Orduspor maçındaki oyunlardan çok oynadı. Pas yapamayan, rakipten baskı yiyen, doğru düzgün atağa çıkamayan. Boktan bir oyun işte anlayın. İşte biz böyle maçlarda, çatır çatır gol yiyorduk.
Neden? Çünkü kalede Leo Franco ya da Zapata türünde çuvaldan bozma, haldeki karpuz tutucusundan hallice kaleciler vardı. Şimdi kalede gerçekten bir kalecimiz var. Öyle gelen giden her top gol olmuyor.

20. dakikaya kadar süper boktan bir oyundan sonra Eboue'nin bir ortası, Fevzi'nin hatası, Baros'un bitirimliğiyle golü bulduk. Golden hemen sonra ardarda iki pozisyon daha bulduk ama olmadı.

Baros'a bu maç genelinde bir parantez açmak lazım, velhasıl herif hak ediyor. Bugün bir Iniesta, bir Messi tadındaydı verdiği paslarla. Yavaş yavaş kendisini buluyor eleman. Herkes bok attı, laf söyledi ama istatistikler yalan söylemiyor. Herif her sezon çatır çatır 15 golü buluyor. Az buz değil bu rakam. Garibimin bütün psikolojsini sikip attılar sezon başı. Ben şimdi kendimi düşünüyorum. İşyerinde herkes beni duyacağım şekilde, "Ozan'ın yerine biri alınacak. Ozan kalır mı kalmaz mı belli değil" diye konuşmaya başlasa. 1 gün, 2 gün hadi bilemedin 10 gün sonra "Sikerim lan işinizi" der ve randımanım düşmeye başlar. Sene başı bir Drogba muhabbeti çıktı, asır devireceğiz halen bitmiyor. Takımın yıldızıyken, bir anda O pozisyona düşmek, haliyle Baros'un da oyununu bozdu. Ama oynadıkça, ritm tutuyor ve futbol oynuyor. Haaa, sürekli böyle oynayabilir mi, sürekli bu pasları verebilir mi? Elbet olmayabilir ancak Baros evdeki bulgurdur. Dimyat'a pirince giderken, Baros'tan da olmak var. Tabii ki golcüye ihtiyacımız var ama eğer gidip Zlatan'ı almayacaksak, bu adamı küstürmenin de anlamı yok.

Ne diyordum? Hah, Galatasaray ufak ufak o kaybettiği büyüklüğüne kavuşmaya başladı. Ligin en az gol yiyen takımı olması -ki, Gaziantep maçındaki rezil hakem yönetimindeki 4 gol olmasa tek haneli sayılara ineceğiz-, böyle önüne geleni devirmesi, kötü oynarken de kazanması, bir süre sonra rakiplere ciddi bunalım yaşatacaktır.

Halen takımda sırıtan şeyler var. Kazım ve Emre yerine daha iki şık adam sahada, orta sahada alternatif daha bol ve stoper yedeklerinde el bombası kıvamında olmayan adamlar olabilir. Bu yıl zaten gazozuna, seneye oluşacak takımı şimdiden oluşturalım deniyorsa devre arasından bitir işi, sezon sonu süslemesini yap. Ama yok bu yıl eksiği gediği kapatırız, asıl seneye düğmeye basalım deniyorsa, devre arası elli tane adam almanın anlamı yok.

Bu oyun kimseyi aldatmasın, üstüne koya koya gidiyor Galatasaray. Katettiği mesafe takdire şayan. İsteyen halen kendini "Bu yıl biz başka işlerle ilgileniyorduk" diye avutadursun. Adama sorarlar, "Mal mısın evladım, bok işin mi vardı senin başka işlerle uğraşacak?" diye. Girmeseyden katekulliye, ayak oyunlarına, bu sezon topla ilgilenirdin ama bak bir anda topa döndün.

Yeneriz, yeniliriz, umrumda bile değil. Sezon sonu şampiyon da olmayalım ama sahada Galatasaray gibi duralım. Maçın başında gardı düşmeyen, 75 metreden kalecisi yumurtlamayan, sahada savaşan, ter akıtan adamlarla oynayalım. Zaten başarı dediğin şey, kendiliğinden gelir bunları yaptıktan sonra.

Elmander'i çok seviyorum lan, öyle böyle değil. Bak Kewell'da da olmuştu bu, şimdi aynı kuş yüreğim Elmander için çırpınıyor. Kimse bilmez ama kuzene söylemiştim bu herifin sezonun en iyi transferi olduğunu. Kuzeyli olsun taştan olsun diye biterelim.

Daha Terim konusuna girmedim. Birkaç mail geldi "Ne ayak hocam, Terim'e bok attın, lafını bile açmıyorsun" diye. Yeri gelir açılır, bir süre daha izlemedeyim ama şu anlık gidişatı iyi.

Ben şimdi Aşk ve Devrim'i izlemeye sinemaya kaçıyorum. Yarın üstüne iki üç kelime ederim muhtemelen. Bolivya ya da Beyrut sokaklarında yürümek ne güzel olurdu? O da olacak ama...

15 Aralık 2011

14 Aralık 2011

Öyle işte

12 Aralık 2011

Direnç


Gündüzleri başka, geceleri bambaşka bir hayatın içinde yaşıyorde. Her gün takım elbisesini giyerek gittiği, manyetik kartını okuttuğu koscaman plazadan çıkıp da servisi bindiğinde, bütün gün kafasında neler yaptığı dönüp dolaşıyordu.

Anahtarını delikten sokup, çevirmesiyle, sığınağından içeri girmiş gibi oluyor. Etraf dağınık, haftalardır temizlenmediğinden kirli ama işte o bildik, tanıdık koku, onu her tehlikeden koruyordu.

Üstündekileri çıkartmadan ilkin kendini yatağa bırakıyor. Gözlerini kapatıp öylece dakikalarda yatıyor. Yemek yemesi, biraz da uyuması lazım. Altına o eski püskü pijamalarını geçiriyor, dolaptan iki yumurta alıyor. Yine yumurta yiyecek, iki dilim ekmekle. Ayın başı olsa, belki birkaç dilim salamla zenginleştirecek ama faturaları düşünmesi gerekli.

Yıllar geçse de beceremiyor, yumurtanın sarısını dağıtmadan bakır sahana bırakıvermeyi. Mutlaka biri dağılacak. "Şansımı sikeyim" diye sesli sesli söyleniyor. Yumurtaların cızırdamaya başlamasıyla beraber, önce kırmızı biber, sonra kara biberi bocalıyor üstlerine. Ne sarılar görünüyor, ne beyazlar. Her şey kırmızı ve siyah oluyor.

Alıyor bakır sahanı, koyuyor nihalenin üstüne, altta eski bir bez. Televizyon karşısına geçiyor, ufak masanın üstüne koyuveriyor. Ekmeğin tepesinden kopartıp, bandırıyor sarısı dağılmamış yumurtaya. Acı bir tat ağzında, bir daha daldırıyor ekmeği.

Sokaktan köpek sesleri geliyor. Yumurtaların üstüne biberleri döktüğü için kızıyor kendisine. Ekmeğin içiyle temizlemeye başlıyor. Yumurtanın sarısına ekmeği yeniden bandırıp, pencereyi aralıyor. Kafasını kaldırmış ona bakan köpeğe atıyor ekmeği. Köpek kokluyor, sonra ağzından homurtular çıkartarak, yemeye başlıyor. Bir kerede yiyiveriyor, kafasını kaldırıp, gözlerini dikiyor.

"Oğlum sana versem, ben aç kalacağım. Ne yapsak, bilemedim" diye konuşmaya başlıyor.

-Hav!
Pezevenge bak, bir de konuşuyor benimle.
- Hav hav
- Lan sus bağırma, milleti çıkartacaksın dışarı. Dur bekle, bekle veriyorum.

Öylece bakıyor gözlerine. İçten, sıcacık, beklenti dolu. Pencereyi kapatmadan, tepsinin başına geliyor. Ekmeğin yarısını kopartıyor. Onları iki parçaya daha ayırıyor. Yumurtalara yeniden bandırıyor. Elleri yapış yapış oluyor. Önce ilk parçayı, sonra ikinci parçayı atıyor, köpeğin önüne.

- Oldu mu lan, tamam mı? Sana verdim hepsini, ben aç kaldım.
- Hav, hav, hav.

Teşekkür ediyor, ayaklarını kıvırıp, olduğu yere oturuyor, kaldırımın dibine. Pencereyi kapatıyor, büsbütün soğuyor evin içi. Yatak odasına gidip, hırkasını geçiriyor sırtına. Gözü saate ilişiyor, 9'u geçmiş. Ayaklarını uzatıp, koltuğa uzanıyor. Üstünde bir yorgan çekiyor, televizyona bakıyor. Elindeki kumandaya, tek tek basıyor. Ne olduğuna bile bakmıyor. Sonra bir yerde kalıyor. Boş boş bakıyor ekrana.

"Uyusam iyiydi" diye geçiriyor içinden. Saatini ayarlıyor 12'ye, gözleri yavaş yavaş kapanıyor, televizyonun sesini kısıyor, arkasını dönüyor.

Kulakları çınlarcasına doğruluyor yerinden. Saat 12 olmuş bile. Üstüne eski püskü bir pantolon, her yanı aşınmış bir kazak ve hırkasını geçiriyor. Montunu, duvara çakılmış çividen çıkartıyor. Kapıyı usulca kapatıp, dışarı çıkıyor. Kapıda, köpek bekliyor. Onu görmekten memnun haldeymişcesine, bir ses çıkartıyor. Ellerini ceplerinden çıkartıp, kafasını okşuyor.

- Sen bekle burada, çok ses çıkartma sakın.
- Hav.
- Sus ulan, pezevenk, sus. Mahalleyi ayağa kaldıracaksın.

İki eliyle kafasını okşuyor, ikisi de sıcacık oluyor. Yürümeye başlıyor. Bir-iki sokak sonra sola dönüyor, ışıkları açık atölyeden içeri giriyor.

İçerisi sıcak, insanlar yüzüne gülümsüyor. Atölyenin tam ortasında gürül gürül soba yanıyor. Ellerini sobanın üstünde tutuyor, daha birkaç saniyede iliklerine kadar ısınıyor. Sobanın üstünde demlenen çayla mutlu oluyor. 16-17 yaşlarında bir genç, elinde bardaklarla bitiyor.

- Memur abi, çay içersin değil mi?
- Hakkı abi de bana, öyle deme.
- Herkes öyle diyor ama.
- Olsun onlar da öyle demesin.
- Dur ben dökeyim, Hakkı abi.

11-12 makineli bir tekstil atölyesi burası. Gece oldu mu, en fazla 5 kişi çalışır. Makineleri çalıştıramıyorlar, çünkü üstleri apartman. Birkaç denediler ama hemen polis bitti. Gündüzden işleri bitirip, gece ütü yapıyorlar, bazı angarya işlerle birlikte.

Hakkı, geceliği 40 TL'ye çalışıyor. Usta başı haftalık veriyor parasını. Taşıma işlerine yardım ediyor, overlok iplerini temizliyor. Bütün atölye saygı duyuyor ona. O, buranın adamı değil çünkü. Ustabaşı ona "Memur Abi" diye sesleniyor. Herkese bağırır, çağırır ama ona yapmaz.

Gündüz çalıştığı plazada, kimsenin dikkatini çekmiyor, sıradan bir memur. Burada ise saygı duyulan, "Memur Abi."

Oturuyor yığınla gömlek olan bir masanın başına. Çayını yanına alıyor, bir yudum içip, işe koyuluyor. Elinde, ortasında tuttuğu çift değişik bir makas. Gömlekleri tek tek kontrol ediyor, tüm ipleri temizliyor. Bitince, yanındaki ütü masasına bırakıyor. Bütün gece aynı işi yapıyor.

Arada insanlar ona bakıyor, önceleri rahatsız oluyordu ama artık alıştı. Bazen ayağa kalkıyor, "Kim çay içer?" diye soracak oluyor, ustabaşı "Aman Memur Abi, bırak Rıfat koyar" diye elinden almaya çalışıyorsa da, herkesin masasına tek tek çayları koyuyor. İşler yavaş yavaş bitiyor.

Sabah ezanı okunuyor. Bu ses, onun bir ya da iki saat uyumasının müjdecisi. Herkese 'iyi sabahlar' diliyor ve ayrılıyor. Mahallenin bakkalı, kepenkleri açıyor.

- Günaydın Mustafa.
- Günaydın abi.
- Bana oradan 10 liralık salam versene.
- Hemen.
- En ucuzundan olsun ama.
- Nasıl istersen.

Bakkal daha kapıdaki gazeteleri bile almadan, dilim dilim salamları kesiyor. Bakkalı şeyle çepeçevre gözlüyor. Her şey aynı.

- Buyur.
- Sağolasın Mustafa. Senden bir şey istesem.
- Ne demek abi söyle.
- Bana bir koli verir misin?
- Kapıda iki tane var, al istersen.
- Tekrar teşekkür ederim.
- Ziyanı yok, lafı bile olmaz.

Bakkaldan çıkıp, hızlı hızlı eve doğru yürüyor. Kapıda yine onu bekliyor köpek. "Beni mi bekledin lan! Pezevengin evladı" diye kulaklarını okşuyor. Hava sabah ayazı, tir tir titriyor.

Apartmana soksa, havladığında tekleyerek dışarı çıkartır, girişte oturan suratsız yavşak. "Gel ulan benimle."

Apartman kapısını açıyor, "Gel" diye sessizce çağırıyor. Köpek suratına bakıyor, bir adım atıyor, olduğu yerde kalıyor.

Kızıyor, "Yürü şerefsiz yürü." Köpek söyleneni anlamış gibi usulca adım atıyor içeriye. Köpeğin kulağına doğru sesleniyor; "Ses çıkartmak yok, 17 tane merdiven çıkacağız sadece."

Hırsız ustalığında merdivenleri çıkıyorlar, hiç ses çıkartmadan. Elindeki kartonlar düşecek diye ödü kopuyor. Sadece köpeğin hırıltısı var. Anahtarı cebinden çıkartıp, kapıyı açıyor. Fısıldıyor, "Yürü oğlum, gir hadi içeri."

Köpek şaşkın bakışlarla etrafa bakıyor, arkasına geçiyor köpeğin ve daireye doğru ittiriyor. İkisi de içerideler şimdi. "Sana isimde bulmak lazım, ne koysak ki?"

Öyle birbirlerinin suratlarına bakıyorlar. "Sana bir isim bulmak lazım ama aklıma gelmiyor. Dur bakalım, içerideki odaya, bir şeyler serelim, orada yat." Sanki anlayacakmış gibi konuşuyor köpekle.

Yeniden ev haline geçiyor. Köpek öyle holün ortasında, çakılmış gibi duruyor. Montun cebine koyduğu salamları çıkartıyor, bir gazetenin üstüne koyup, önüne bırakıyor.

- Ye lan hadi ye.
- Hav
- Puştun evladı, bağırma lan bağırma!

Köpek sanki anlıyor ve susuyor. Gazetenin üstündeki salamları yemeye koyuluyor. İçeri geçiyor Hakkı, kocaman bir çarşaf buluyor. Bakkaldan aldığı kartonları, makasla kesip yere koyuyor, üstüne de evdeki tüm gazeteleri seriyor. En sona çarşaf kalıyor, iki kat yapıp, onu da yayıyor.

- Gel bak gel. Sana şahane yatak yaptım, yayıl dilediğince.

Boynundan tutuyor ve boş odaya getiriyor. Her yanı kokluyor, tüm kokuları tek tek ezberine alırcasına. Odanın içinde bir-iki kez dönüyor ve kendini pat diye, çarşafın üstüne bırakıyor.

- Vay! Seni sefa pezevengi seni. Nasıl da biliyorsun. Karnın da doydu, uyu şimdi. Bak ses çıkartmak yok ama.

Kafasını okşuyor, sırtında gezdiriyor ellerini. Tüyleri yumuşak değil, keçe gibi olmuş, minicik yaşta elleri nasır tutmuş sokak çocukları gibi.

Işığı kapatıyor, çıkıyor odadan. Saat 7 olmuş, sekiz buçukta kalkacak, saatini ayarlıyor. Doğalgazı açıp, aceleyle duşa giriyor. Banyo en soğuk yer, beter bir titreme sarıyor içini. Salondaki yorganı alıp getiriyor yatak odasına. Üstüne çekiyor, oda buz gibi soğuk. Gözlerini kapatıyor...

Alarm çalıyor, sıcak yataktan çıkmak için doğruluyor, köpek yatakta. Tam kızacakken, gülümsüyor, köpek yatakta geriniyor. Huyunu suyunu bilmediği için karnından okşayamıyor. Elleri korka korka göbeğine geliyor, üstünde gezdiriyor ellerini.

"Sana isim buldum" diyor, gözleri parlayarak. "Yakıştı, hem de çok yakıştı. Direnç olsun ismin. Beğendin mi lan keraneci?"

"Terk etme lan beni, terk etme. Bari sen gitme olur mu? Namus olsun ben, seni hiç bırakmayacağım."

Direnç'in boynuna sarılıyor, öpüyor alnından. Direnç kafasını kaldırıyor, havlayacakmış gibi...

11 Aralık 2011

Ço güzel, ço güzel


Galatasaray en önemli virajları olan Beşiktaş, Fenerbahçe ve Trabzonspor maçlarından 7 puan toplayarak ve daha da önemlisi iyi futbol sergileyerek çıkmış oldu. Her ne kadar son yıllarda derbiler şampiyonluk belirleyicisi olmasa da, bu tip maçlardan iyi futbol ve sonuçla ayrılmak, ligin geri kalanları için, sahaya ezik çıkmayı sağlıyor.

Fatih Terim, "kazanan takım bozulmaz" dedi ve Fenerbahçe maçı 11'ini bozmadı. Belki ülkenin en zor deplasmanına Baros-Engin değişikliğiyle çıkması beklenebilirdi ancak doğru olanı yaptı.

Harika geçebilecek bir maç 55. dakikada, Kuddusi Müftüoğlu'nun aptalca kırmızı kartıyla sona erdi. Gerçi o ana kadar Trabzonspor'un direnç gösteremeyeceği, oynanan oyun açısından belliydi.

Herkesin kafasındaki futbol değişkendir. Kimisi, defansif bir oyun ve futbolu lezzetli bulabilir, kimisi de sürekli hücum eden bir takımı. Bazıları için bunun dengesi mükemmel bir denge olabilir.

Bu maçtan sıyrılıp, geriye doğru bakalım. Geriye derken, 3-5 maç öncesine değil, son 4-5 yıla. Senelerdir tek forvetle çıkıyoruz sahaya. Sadece biz değil, pek çok takım bunu yapıyor. Barcelona, dünyada futbolu müthiş eğlenceli ve izlenebilir kılarken, bizim gibi ülkelerde ise çile haline döndürdü.

Sahaya çıkan her takım, Barcelona örneği gibi sahaya dizilerek, benzer bir oyun sergilemeye çalışıyor. Ama işte alışmadık götte don durmuyor. Biz sanıyoruz ki, sahaya Barcelona gibi dizilirsek, aynı kalibrede olmasa bile iki vites aşağıda aynı oyunu izleyeceğiz.

Barcelona sahaya tek forvetle, hatta bazen forvetsiz bile çıkıyor ama sen öyle yaptığında, yarrak gibi bir futbol izlemek zorunda kalıyoruz. Çünkü senin orta sahanda Barış, Mustafa Sarp, Ayhan (bunların da ağzına sıçtık, başka isim hatırlamıyorum lan) gibi adamlar vardı. Aynı efektifliği alamıyorsun, bunu anlamak ne kadar güç olabilirdi bilmiyorum.

Hangi maç hatırlamıyorum, çok isterseniz arar bulurum. Bu takım sahaya Elmander-Baros ikilisi ile çıksın her maç 3 gol atar diye iddia etmiştim. Bunu "Bak futbolu ne iyi biliyorum. Ben dedim oldu" demek için söylemiyorum. Ama birader, Bucaspor'la oynuyorsun tek forvet, Konyaspor'la oynuyorsun tek forvet, Gençlerbirliği ile oynuyorsun tek forvet, Beşiktaş'la oynuyorsun tek forvet. Bunu görmemek için embesil olmak lazımdı.

Orta sahandan, kanat oyuncularından yeterli destek alamayınca, o bölgede oynayan adamlar mal gibi oynayınca, biz forvette kim oynasa herife saydırdık. Herife bir top atıyorsun, bir stoper, ikinci stoper, ters kademeye giren bekiyle herif minimum 3 kişiyle uğraşıyor. Ehh, öyle olunca forvetteki adamın ismi Baros değil de, Drogba olsa ne fark eder. Drogba'nın 4 ayağı, 6 ciğeri mi var. Bir artı, bir eksi benzer oynuyor işte.

Galatasaray (sadece Galatasaray değil tüm takımlar) yıllarını, modern futbol ayağına çatır çatır yedi. Al sana modern futbol. Çıktın Fenerbahçe karşısına eze eze yendin. Çıktın ülkenin en zorlu deplasmanına eze eze yendin. Haa, her maçı kazanabilir misin? Elbet olmaz ama birader sahada öyle boktan bir futbol da izlemezsin. Pozisyon yaşarsın, gol atarsın, gol yersin. Korkanın oğlu olmaz lan! Çık sahaya 2 forvetle, yenil a.k. canın sağolsun.

Gelelim bugüne. Trabzonsporlu arkadaşlar ne düşünür bilmiyorum ama kadroları ne yazık ki, pek iyi değil. Canının içini yediğim güzel insan Şenol Güneş, Burak gibi bir hazineyi bulmuşken, kullandı da kullandı. Ama her oyuncunun iniş çıkışı olur, Burak teklemeye başladı, Trabzonspor, maç kazanmakta ve gol atmakta zorlandı. Biraz önce yazdığım her şey o açıdan Trabzonspor için de geçerli.

Ben futbolu, herkes kadar bilmiyorum ama Trabzonspor maçlarını izlediğimde, topu alan Burak'a derinlemesine pas atıyor. Ömür böyle geçer mi lan? Orta sahaya götü başı kıvrak adam lazım, kanatlarda Halil ve Henrique gibi o bölgenin adamı olmayan futbolcular yerine kanat oyuncusu lazım. Kısıtlı kadroyla ciddi bir direniş gösteriyorlardı ama harç bitti yapı paydos noktasına gelindi. Geçen yıldan bugüne çok ciddi kan kaybettiler. Şampiyonlar Ligi'nde son dakikaya kadar gelinmesinde Güneş hocamın katkısı büyüktür. Umarım daha iyi bir takım oluşturulur ikinci yarıya ve play-off'un finalini Trabzonspor'la yaparız.

İki forvete daldık, savunma hattını unutmayalım. Bu ülkede şampiyon olan takımların benim dikkat ettiğim en büyük özellikleri, göbekteki ikililerin uyumudur. Falco- Stumpf'dan başla Uche-Høgh, Zago-Rolando'dan Tomas-Song'a kadar hep böyle olmuştur.

Terim'in belki de, en önemli kıyağa Ujfaluši'nin yanına Semih denen havada uçanı avlayan, yerde kaçanı zımbalayan genç olmuştur. Semih ve Ujfaluši'nin yan yana oynamasından sonra Galatasaray ciddi anlamda defansif olarak çehre değiştirmeye başladı. Ebuoe'nin gerçek yerine kaydırılması ve küfürler saydırdığım Hakan Balta'nın kendine gelmesi de etkin elbet. Ama savunma göbeği dediğin yer, benim için futboldaki en önemli yerdir.

Ujfaluši acayip bir nimet. Rakiple karşı karşıya gelip de, daha durduramadığı adama rastlamadım. Eğer kanatta rakiple karşılaşıyorsa, İzmir'de denize Yunan döker gibi (şu cümleden faşizan bir anlam çıkartmayın mümkünse) taç çizgisine kadar sürüyor. Semih ise ilk topa çok iyi basıyor ve harika karşılıyor. Karşılaştığı tüm forvetlere üstünlük sağladı. Kumaşı iyi diyesim geldi lan, vallahi demek istedim ama demeyeceğim. Velakin bu ikili eğer bozulmazsa, yediğimiz gol sayısı çok ama çok düşük olacaktır, bunu da şimdiden iddia ediyorum.

Bu tadı tuzu olmayan boktan ligde, futbola benzer bir şey oynamaya başladık. Fatih Terim, sezon başındaki hatalarından arınıyor. Takım daha iyi futbol oynuyor. Baros halen keyifsiz ama takıma yararı fazla. Bakmayın öyle gol kaçırdığına, top ezdiğine. Sadece rakibi rahatsız etmesi bile, şu takımın daha baskılı futbol oynamasında etkili.

Fenerbahçe'yi yendik, Trabzonspor'u yendik, Real Madrid'i koyduk. Futbol açısından Nirvana'ya ulaşabileceğim noktaya geldim, hafta itibayle.

Haaaaaaaa ama iki maç kazandık diye de götümüz kalkmasın. Bekleyip, görmek lazım. Şimdiki görüntü iyi, hele hele şu üç maçtan kopartılan 7 puan harika. Biz top oynamaya devam edelim, şikecisi, teşvikçisi başka işlerle ilgilensin. İyiyiz, güzeliz, umarım devamı da gelir.

Trabzon seyircisine yakışmadı. İstediğin kadar ıslıkla, yuhala (Gerçi o da garip geliyor) ama gerek yok, sahaya onu bunu fırlatmaya. Gittin kalecini vurdun, o daha da büyük ayıp oldu. Selçuk dediğin adam sana senelerce şahane hizmet etti, gerek yoktu. Gerçi Sadri Şener'i eseridir, o sahaya atılanlar ve Tolga'ya gelen su şişesi. Çocuğu haftalarca hedef tahtası haline getirdi. Neyse onlar sahaya su şişesi attı, Selçuk 90'dan taktı. Cevap mahiyetinde...

8 Aralık 2011

Kazanan yok, kaybeden var


Basından, Galatasaray-Fenerbahçe maçının yorumları

Hasan Ali Atasoy: Kader de, konjonktür de, statüko da, medya da, hukuk da, iddianame de topyekün Galatasaray’dan yanaydı.

Gürcan Bilgiç: Kendisini bilmesek, "Bu maçı bir türlü Galatasaray'a kazandırmalıyım" kararlılığında olduğunu söylerdik. Net penaltı pozisyonunda Caner'e kart çıkartıyor, benzerlerinde düdüğünü çekinmeden çaldığı ikili mücadelede, Elmander'e devam emri veriyor, son adamdan Semih Kaya atılabilecekken, Semih Şentürk'e dönüp "faulü sen yaptın" diyor, yardımcının zamansız kaldırıp vazgeçtiği bayrağını, doğruya döndürdüğü F.Bahçe atağını, G.Saray defansından önce sonlandırıyor.

Ziya Şengül: Galatasaray takım adına bu maçı kazanmak için iyi hazırlanmış. Hem fiziksel, hem de ruhsal olarak maça çıkmadan maçı kazanmış gibi geldi bana. Fenerbahçe ise henüz kafalarındaki psikolojik baskı sendromundan kurtulamamış; ezik ve silik bir futbol sergileyerek Galatasaray takımının ekmeğine yağ sürmüştür.

Alaattin Metin: Futbolcular gibi Aykut Kocaman da formsuz olabilir. Herkes gibi o da hata yapabilir... Ama şu unutulmasın... 6 aydır F.Bahçe'nin bütün yükünü çeken Kocaman çok yıprandı... Kafası rahat değil... Bunu da göz ardı etmeyelim..

Ercan Saatçi: Şikenin gölgesinde ve bitmeyen gündeminde oynanan bu maçı, artık paranoyak olmuş son halimle izleyince Bilica şike mi yaptı diye düşündüm! İddalardaki şikeli maçlarda bu kadar rakip takıma çalışan bir oyuncu yokken (!) Bilica'nın bu hataları, sayın savcıları nasıl tetikler bilmiyorum... Aynı şekilde, yine paronayakça olacak ama Volkan'ın da teşvik primi almış gibi almış gibi oynuyor olması da, düşündürücüydü...
De... Volkan teşvik primini kimden aldı acaba... Yoksa yine Aziz Yıldırım mı...

Selçuk Yula: Fenerbahçeli taraftarların avunacağı nokta, rahat bir şekilde 6-0 rövanşını elde edebilirlerdi; bu olmadı.

Hepsi birbirinden sevimli. Genel kanı, şike davasının maçın sonucunu etkilediği. Bazıları hadiseyi fantastik boyutlara taşımış, utanmasalar "Şike davasını Galatasaray ayarladı" diyecekler.

Gürcan, insanlıktan çıkmış, muhteşem bir yönetim gösteren Fırat Aydınus'un maçı Galatasaray'a verdiğini ileri sürmüş. Hakikaten inanarak mı söylüyor bunları bilmiyorum. Yoksa kendisini okuyan kitlenin ne olduğunu biliyor ve ona göre mi yazıyor? Çünkü mantıklı bir insanın böyle bir yorum yapmasına imkân ihtimal yok.

Bizde nedense hep böyledir; Biri kazanmaz, diğeri kaybeder. Akşam, son 1.5 yıldır hiç yapmadığım bir şeyi yaptım ve Rıdvan'ı izledim. 35-40 dakikalık programda, Galatasaray'a dair yorumların toplamı 10 dakikayı bulmaz. Bütün yorumlarını Fenerbahçe'nin neden kaybettiğine dayandırdı. Arada "Galatasaray çok iyiydi, alkışlamak lazım" diyerek, ayıp olmasın izlenimi verdi.

Şike denen hadiseyi tamamen yok saymak, hiç yaşanmamış gibi davranmak, kendisine 'kurban' süsü vermek, herkesi çepeçevre sardı.
Herkesi ayakta sikip, sonra beni siktiler diye feryat figan etmenin boku çıkmaya başladı. Bir an önce ne olacaksa olsun, şu muhabbet de bitsin...

Özür dileriz, böylesine bir dönemde kaleleri boşaltıp, moraliniz yerinize gelsin diye yenilmemiz gerekirdi. Bu da bizim terbiyesizliğimiz olsun (!)

7 Aralık 2011

Biraz ezdik, biraz beceriksizdik


Her sene rutine bağlanmış, o boktan şans faktörünü saymazsak, takımlar sahaya çıktığında futboldan anlayan herkes, bu maçı Galatasaray'ın kazanacağını biliyordu.

Muhtemelen tüm spor basını "Aykut Kocaman korkaklık yaptı. Fatih Terim cesurca oynadı. Maçın skorunu da bu belirledi" tadında yazılar yazacak. Şu an izlemesem de, televizyonlarda bu deli saçması yorumların yapıldığından da eminim.

Aslında ilk 20 dakika, Galatasaray'ın evsahipliğinde geçen maçların bir benzerini yaşadık. Galatasaray sürekli atak yapıyor ama hepsi de Fenerbahçe kalesinde bir biçimde eriyor. Götüyle top kurtarma üstadı Volkan, 3 tane harika top çıkarttı. Ehh hafıza tarıyor tüm bilgileri ve önümüze "Yine mi aynı şey olacak?" diye sunuyor.

Baros-Elmander ikilisinin sürekli yan yana oynamaları gerektiğini savunuyorum sezon başından beri. Elbet teknik direktör değilim ancak sahaya tek forvetle çıkmanın rakibi rahatlatacağını ve futbolu orta sahaya mahkûm edeceğini düşünüyorum. Elinde Xavi-Iniesta olur önlerine de koyarsın Messi'yle Villa'yı tamam ama eldeki malzeme izin vermiyor böyle oynamana. Hele hele Türkiye'de içeride ya da dışarıda hiç düşünmeden sahaya iki forvetle çıkarım.

Şimdi böyle deyince "Kanatlardaki adamlar ne ayak?" diye soran olacaktır. Yok işte efektif açıdan kanat oyuncuları o katkıyı sağlamıyor.

Baros ve Elmander ikilisi, Fenerbahçe'yi sahaya hapsetmede çok etkili oldu. Elmander'in maç boyunca orta sahaya katkılarını da düşündüğümüzde, hem orta alanı ciddi anlamda güçlendirdi hem de rakip savunmanın pas yapmasına bile izin vermedi.

Neyse işin taktik tekniğini başkaları daha iyi bilir. Karşılaşmanın 21. dakikasında Galatasaray'ın kullandığı bir korner atışında Emre ve Volkan'ı göz göze gelirken gördük. Emre kafasını iki yana salladı ve Volkan'a bir şey söyledi. Ne yazık ki, söylediği şeyi anlayamadım ama surat ifadeleri teslimiyetin golden çok önce geldiğini belgeler vaziyettiydi.

Benim yaşım 36, farklı biten pek çok derbi izledim ama hiçbirinde, rakibin bu denli edilgen hale getirildiği ve daha 20. dakikada skoru 5-0'a taşıyabilecek bir oyun görmedim. "Bu güneşe kar dayanmaz" derler ya, hah işte o hesap, güneş yüzünü gösterdikçe, kar biraz daha eridi, en nihayetinde Eboue ile noktalandı.

Elmander'in attığı ikinci gol, tipik Bilica hatasıydı. Bilica kalibresindeki bir adamın Fenerbahçe'da forma giyiyor olmasının elbet bir açıklaması vardır ama ben Elmander'e değineceğim.

Böyle adamlar vardır, sessiz sedasız gelir. Beklenti yüksek olmaz, bonservisi beleşe gelmiş, hatta sezon başında çok da istenmeye istenmeye alınmış. Sezon başında kime sorsan Baros'un yanına gelecek süper star bir adamla birlikte ancak 3. adam olabilirdi ama o 'adam'lığını gösterip, bir futbolcu sahada nasıl ter akıtmalı, her maç örnek sunuyor bizlere. Gol kaçırmıyor mu? Elbet kaçırıyor hatta saç-baş yolduruyor ama izlerken insana "Ulan her şeyini sahaya yansıttı" dedirtiyor.

Biz senelerdir, 'yıldız' alıp, sonra 3-5 maç sonra kıçına tekmeyi basıyoruz, çeşitli nedenlerden ötürü. Elmander o açıdan benim adıma, gelebilecek en büyük isimden daha büyük yıldızdır. Sanırım bizim unuttuğumuz, bize yıldız diye yutturulan adamların yanında formasından bir kilo ter akıtacak adamların bu takıma ihtiyacı olduğuydu. Galatasaray'ın Elmander gibi iş ahlâkı yüksek, sahaya varını yoğunu yansıtan adamlara ihtiyacı var. Yeni nesil sözlükçü, twitter'cı tayfanın anlamadığı şey bu. Elbet birkaç tane de fiyakalı adam alınsa fena olmaz ama bir takımda 3-5 yıldız oldu mu, orduevine dönüyor ortalık. Oysa orduevinin emekçileri bambaşka adamlardır, orayı işler hale getiren.

Emre Çolak şaşırttı, böylesi bir performans beklemiyordum, tekrarlanabilir ve sürekli olması durumunda kazanç olur aksi halde, bir maçla sezonu kurtarır ama bir gün kendini başka bir takımda bulur.

Sözün özü Galatasaray çok ciddi bir farkı kaçırdı. Üzüldüm mü? Hakikaten zerre üzülmedim. Böyle sahada eze eze yenmek, uzun zamandır özlediğimiz bir tabloydu. 5-1'lik kupa maçı bile böylesi ezici geçmemişti, izleyenler hatırlar.

Haaa, Volkan'ı unuttum mu? Yok unutmadım. Ali Sami Yen'de 90+3'de aklınca taşak geçtiği pozisyonu yıllar geçse de unutmazdım zaten. 30 bin kişiyle taşak geçmişti ya, kazandığı maçta, götüyle top durdurarak.

Bak işte hayat böyledir, götünle top kurtarırsın, gelir adamın biri sikiyle golü atıverir. Ki, herifin seninle dalga geçme gibi bir niyeti de yok. O gün de, söylemiştim, soyunma odasında arkadaşlarına makarasını anlatmıştır, gevrek gevrek sırıtarak.

Gördün mü? Sırıtma sırası başkasına da geliyor. Herifçioğlu daltaşak patlatıyor golü, sen de öyle bakıyorsun mal mal, filelere giden topa. Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner canım! Her hesap kapanır elbet, bu da kapandı. Çık sahaya, kimseye ana avrat sövmeden topunu oyna, götünle top durdurmadan. 3 de yesen 5 de kurtarsan, kaleciliğine saygı duyalım. Ama sen saygıyı zerre hak etmiyorsun, defalarca kanıtladın bunu.

Bize de; Fenerbahçe'yi, gönül verenleri aradan sıyırarak, "Götüyle top kurtarana, sikiyle gol atılır" diye taşak geçmek düşüyor.

Taraftar kendi arasında dalgasını geçer ama futbolcu bunu yaptı mı hoş durmuyor. Neyse ki, bizimkisi default bir biçimde yaptı bunu...

Son not: Baros'un çıkarılması büyük hataydı. Çok daha farklı bir maç olabilirdi. O değil de, antu'ya bakasım geldi, hükümet sayesinde kazanmışız ya la biz! Bu herifler toplanıp, bilim-kurgu romanı yazsın acilen. Bunlardaki beyin, kimsede yok çünkü...

Götüyle top kurtarana, sikiyle gol atılır


28 Mart 2010'da "O göt açılır elbet" demiştim.

Götüyle top kurtarana, sikiyle gol attı Melo. O gün bugün Volkancığım. O göte koyarlardı, koydular da...