21 Aralık 2011

Futbola sokayım, size bir şey olmasın


Futbolun içine sıçılmış, izlediğimiz her şey Houdini ya da Copperfield numaraları gibi olan bir ligin ilk yarısı bitti.

Çok yormayın beni, kısaca maça değineyim. İlk yarı boyunca kanatsız kuş gibi çırpınıp durduk. Ne Emre Çolak kanat oyuncusu özellikleri taşıyor, ne de Kazım o yerin daimi adamı olur. Emre Çolak alternatif olarak düşünülebilecek bir isim ama sol kanadını teslim edemezsin. Zaten Terim'in de böyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum, ilk yarıyı kurtarmak ve Riera'ya gözdağı vermek için blöf yaptı ve tuttu.

Kazım tipinde savruk adamlar hedefi olan takımlar için güvenilir oyuncular değil. İlk yarı kaptırdığı 3 top, kontra olarak döndü. Evet iyi niyetli ancak serseri mayın gibi yapacakları kestirilemiyor. Harika top çevrilen bir anda, insanı delirtebilen özelliklere sahip.

Bu iki noktaya baktığımızda ne görüyoruz? Galatasaray'ın hücumda ciddi anlamda kanat sorunu var. Devre arası bu konuya el atılacakmış gibi duruyor.

Orta oyunu şeklinde geçen ilk devrenin bitimiyle, Fatih Terim, herkesin gördüğünü, hepimizden daha iyi gördüğü için, orta sahada takıma baskı uygulatıp, oyunu kanatlara yıkınca, Manisaspor bocaladı. Bu güneşe kar dayanmaz misali, Selçuk da fantastik bir vuruşla maçı tayin etti.

Fenerbahçe maçında tepe noktası yapmış ve acayip motive olmuş takım, sik keyfine ve göt kurtarmaya yönelik play-off sisteminde sergilenen futbol açısından düşüş göstermiş olsa da, kayıpsız geçilen haftalar, büyük kârdır. Geçen yazıda da söz ettim, büyük takım olmak biraz da böyle zamanlarda belli oluyor. Üstü yapıştırılan bu hüviyet, belki bugün çok önemli olmasa da, ilerisi için ciddi bir ışık.

Sezon başına dönecek olursak gazete sayfalarında neredeyse Topkapı Sarayı maliyeti çıkartılan Selçuk ve Muslera'nın ne denli faydalı olduğunu herkes gördü. İyi futbol, iyi futbolcuyla oynanır. Ehh, bu sikindirik sistemde de bu tip adamlar büyük meblağlarla alınıyor. Muslera ligin açık ara en az gol yiyen kaleci, Selçuk attığı 5 gol ve 5 asistle takımın istatistiki açıdan en verimli oyuncusu. Ki, oynadığı oyuna şerh koymaktayım çünkü halen yeterli düzeyde değil. Ama kalite böyle bir şey işte.

Kim ne derse desin, Servet ve Gökhan Zan'dan kurtulup bu takıma o mevkide adam kazandırmak şart. Kimisi beğenir, kimisi beğenmeyebilir bu iki adamı ancak takımdan ellerini ayaklarını çekmesiyle, takımın bir üst seviyeye gelmesinin de bir olması, tesadüf gibi görünmüyor. İki tane adamla da sezon geçmeyeceğine göre, şimdiden harekete geçmekte fayda var.

Kim bu ligden zevk aldı bilmiyorum. Kendi adıma konuşmak gerekirse, öyle donuk ve soğuk gözlerle ekrana baktım. Tabii Fenerbahçe maçını ayrı bir tarafa koyarak söylüyorum.

Elmander, Melo, Ujfaluši ve Muslera senelerdir bu takımın, niçin istediğimiz noktada olmadığını gösteren adamlardı. Birkaç isim dışında ne kadar mal varsa kakaladılar. Misal halen Stancu'dan medet uman var. Yok usta işte olmaz, Galatasaray'da yedek bile olmaz çünkü herif yabancı. Ben de umutluydum ama olmadı.

Boktan ligin, boktan ilk yarısının, ne boka yaradığını bilmediğim lideriyiz. Oyun, skor, futbol, gol, sarı kart, hakem v.s. v.s. şu dosyaları, klasörleri okuduğumuzda hepsi hikâye geliyor.

"E hikâye geliyor da, ne sikime yazıyorsun?" diye soracak olursanız, ne bileyim a.k. yazıyorum işte.

Alakasız olacak ama şu takımda en sevdiğim adam da Elmander ve Ujfaluši. Fakat biraz sakin be Ujfa. Gördüğü sarı kartların hiçbiri faulden değil, itirazdan.

Futbola sokayım, size bir şey olmasın...

Yediğin bokların haddi hesabı yokmuş ulan!


Kendisi asker selamıyla nam salmış bir arkadaş. Sivasspor'da başarılı bir dönem geçirince, götü kalkıp, herkese akıl veren bir şahsiyet.

Galatasaray tribünleri kendisine küfredince (kesinlikle doğru olduğunu savunmuyorum), canlı yayına kızını alıp, ahlâktan dem vuran, gözyaşlarını oracıkta akıtan, Cuma günü oynanacak bir maç öncesinde, "Mübarek cuma gününün ruhuna uygun, centilmen, askerlerimizin dağlarda çarpıştığı şu günlerde onlara layık olmaya çalışarak, bir maç oynayacağız" diyecek kadar vatanına bağlı, "Bir takımın 3-4 futbolcusu solaryumda, 4-5 oyuncusu manita peşinde koşuyor. Herkes kendine bakacak. Türkiye'de değişmesi gereken gerçekler var. Futbol devrimi yapmalıyız." diyecek kadar futbol sevdalısı, "İstanbul'da Laila var Sivas'ta La ilahe illallah" diyecek kadar da dinine bağlı biri.

Tabii Eskişehirspor'da teknik direktörlük yaparken, "Oyuncularım ne zaman Nadide Sultan’a ne zaman da Eyüp Sultan’a gitmek gerektiğini bilecek" diyerek, akıl ve mantık da sunan bir arkadaş!

Ek deliller ortaya çıkınca gördük ki, bizim namus timsali, vatanperver, Müslüman Bülo'nun yerinde yeller esiyor. Kendisi, neredeyse çocuğu yaşındaki 18'lik kızlarla birlikte olan, pezevenklerle yoğun telefon trafiği yürüten, eşi için "Orospuyu dövmeye gidiyorum" diyecek kadar da delikanlı (!)

Bülent Uygun ayna niteliği taşıyor. Ağzından din-iman-namus-ahlâk-milliyetçilik gibi değerleri düşürmeyen, her konuşmanın içine bunları iteleyen tiplerin alayı böyledir işte.

Taşıdığı eksikliklerden, konuşa konuşa sıyrıldığını zanneder. Çünkü bu halk, böylesi ucuz, aşağılık çiğ şovenizm yapan adamları sever.

Eeee Bülo, 8 yemeyip 7 yerdin, 6 yemeden 5 yerdin ama yemediğin halt kalmamış. Aynaya bakınca miden kalkıyor mu acaba? Her gün aynaya o suratla karşılaşsam, suratımı parçalarım, bir daha o mide bulandırıcı şeyi görmemek için.

Cami yaptırdın, okul yaptırdın değil mi? Ulan o kadar aşağılıksın ki, o okuldan mezun olan kızları bile koynuna almaya çalışırsın.

Herkese ders vermek kolay siktiğimin memleketinde. Kendi kızın yaşındaki çocuklarla birlikte olmak hiç mi vicdan sızlatmaz ulan! Allah, kitap diye bağırırken, insan hiç mi rahatsız olmaz?

Küfür bile etmeyeceğim sana, Dibine kadar pisliğe bulaşmış, pezevenklere dilenen bir adama ne söylense azdır? Pedofilik yavşak!

20 Aralık 2011

Poşet Hayati -1-


Selam, benim adım Hayati. Öyle evden eve takılırım. Bizim hayat kısa ama bu ahir ömrümde acayip şeyler gördüm. Onlardan birkaçını anlatacağım. Beğenir misiniz beğenmez misiniz bilmiyorum. Haaa, baştan uyarayım, ağzım acayip bozuktur. Sonra "Vay efendim çok küfür var", "İbne amma da küfür ediyor" demeyin, harbiden bozulurum.

Hayati kim önce onu anlatayım. Ben basit bir granül naylon torbayım. Ne kötü geliyor kulağa değil mi lan? Naylonum amına koyayım var mı ötesi. Millet birbiriyle taşak geçiyor 'naylon' diye ya da 'naylon faturacı' pezevenkler var, milleti dolandırıyor. Gerçi baştaki granül, fiyakalı bir hava verse de, yine de naylonum lan ötesi yok.

Sizin aranızda olduğu gibi bizim aramızda da sınıf farkı vardır. Kimi, kilitli torbadır, üstten şahane kilitleri vardır hava geçirmez. Kimisi takviyeli poşettir, o ibneler en itibarlı olanlarımızdandır. Alışveriş merkezlerinde filan yarrak gibi para verip aldığınız malları koyarsınız içine. Kimi yumuşak saplı poşettir, onlar da genelde hatunların elinde olur. Hatun deyince garip oldum lan. Kimisi baskılı poşettir, onlar en götveren olanlardandır. Şirketler filan kullanıyor.

Ben ola ola granül naylon torbayım. En sikindirik bakkallarda, pazarcılarda olanlardan. Ama biz halkın arasındayız, diğerleri gibi öyle şirketmiş, alışverişmiş bilmeyiz. Benim içime patates, soğan, cips koyuyorlar. Bak yarraklık yapma 'koyuyorlar' dedim diye güldüysen sikerim belanı.

Fabrikadan çıktık, attılar bir kamyonun içine. Tıklım tıkış gidiyoruz, iç içe. Zaten mevsim yaz, benim naylon bünyem hafiften gevşemeye başladı. İbnelerin ikisi arasına almış, tost durumundayım. Gerçi, ben de birine dayıyordum ama yavşak leş gibi kokuyordu. Kamyon durdu Yenibosna'da bir poşet dükkânının içine bırakıldık piç gibi.

Hava sıcak, cimri pezevenk klima da taktırmamış, bildiğin yanıyorum cayır cayır. Rafın birine salladılar beni. Şansa en üstteyim, hepsini altıma almışım. Lan nasıl keyfim yerine geldi anlatamam. Dakika bir, gol bir oldu. İğrenç bıyıklı bir tip, koltuğunun altına aldı, bir bakkala götürdü beni.

Çivi takmışlar duvara, zonk diye astılar beni. Lan oğlum, o bakkal nasıl peynir kokuyor anlatamam. Ağustos ayında 20 gün ayağını yıkamayan birini düşün, o koku nasılsa bakkal da öyle kokuyor. Düşün benim bile hayatımı sikip attı, o derece iğrenç. 4-5 gün herifin dükkanda kaldım. Geceleri kapı da kapanıyor, nasıl bir ortam olduğunu anla. Sanki bakkalda değiliz de, Ayvalık'ta boktan bir diskoda apaçilerle dolu bir ortamdayız. Bak, anlatınca bile o kokuyu aldım.

Bir kadın girdi içeriye, iki ekmek, yüz gram zeytin, yanlış hatırlamıyorsam iki de çikolata altı. Bıyığını siktiğimin pezevenginin yüzünü son görüşüm oldu. Kadına nasıl baktığını tarif edemem. O an sikine bir göz attım, şantiye çadırı kurmuş pezevenk.

Hacer Abla, taktı koluna, mis gibi temiz hava eşliğinde yürümeye başladık. Hayata yeniden döndüm dersem siz daha iyi anlarsınız. Ufacık bir evden içeri girdik, beni masanın üstüne bırakıp, içimdekileri çıkardı. Böyle anlatınca erotik geliyor da, Hacer Abla'yla beni o anlamda düşünenin zibilliyetini sikerim, sonra uyarmadı olmasın.

Evde iki küçük velet var, aldılar beni havaya havaya atıyorlar. Biri çekiştiriyor, koptum kopacağım. Müzik olsa koparız eyvallah da, radyoda türkü var nesine kopayım! Hacer Abla, çocuklara "Bırakın oynamayı, masaya geçin" diye bağırınca, koltuğun üstüne koyuverdiler beni. Atletli bir sığır, gözlerini ovuştura ovuştura geldi.

Farkındayım, daha şu ana kadar hiçbir erkek hakkında iyi konuşmuş değilim ama bundan sonrakiler de dahil olmak üzere, aralarında en göt lalesi olan da bu çıktı. İsmi Sabri'ymiş, Hacer Abla'nın kocası. Kocalığını sikeyim ben onun. Herif bütün gün evde oturuyor, sonra Hacer Abla'nın temizlikten kazandıklarını da elinden alıyor. 10 gün kadar bu evde kaldım, mutfakta bir köşede ama sesleri duyuyorum. Arada çocuklara vuruyor puşt. Kadının bütün gün temizlikten imanı gevremiş, bu pezevenk üstüne çıkıyor. "Ah uh" demesi 10 saniye ya sürüyor, ya sürmüyor iktidarsız pezevengin.

Vücuda gelsem yavşağın ağzını yüzünü dağıtacağım ama granül poşetim. Dikkat ettiysen sıfatsız da yazmam çok fazla. Granülüm oğlum akıllı olacaksın, öyle naylon, poşet diye aşağılamayacaksın.

Hacer Abla, bir sabah erken, içime bir şeyler sokuşturdu çıktık dışarı. Sabahın körü afyonum patlamamış, otobüse bindik. Lan, sonra 'taktı' diyorlar lakin sabah sabah o nasıl koku lan. Hiç mi yıkanmıyorsunuz siz insanlar, hiç mi rahatsız olmuyorsunuz?

Otobüsten indik, yürüyoruz. Buralar Hacer Abla'nın evinin olduğu yere hiç mi hiç benzemiyor. Evler iki katlı, üç katlı, alayı bahçeli. Neredeyse tüm evlerin kapısında "Dikkat köpek var!" diye tabela asılmış. Lan oğlum, trenden korksak, demire binmeyiz! Kimi korkutuyorsa yavşaklar. Sonra 'Neden köpekten korkuyoruz?' diye sorarsınız. Bahçede köpek var işte, mübarek taşağından alev çıkartan ejderha sanki. Korkmayın oğlum köpekten, korkmayın.

Hacer Abla bir evin dış kapısındaki zile bastı, "Kim o?" diye bir ses geldi. "Yarrağım benim" dedim ama duymadılar, sadece "Hacer" sesini duydular.

Girdik içeriye, bir bahçe ki, ne sen sor ne ben anlatayım. Bahçe değil Wembley Stadı gibi. Kocaman bir havuz var, alabildiğine çimen her taraf. Bir Hacer Abla'mın yıkık dökük evine bak, bir şunlara. Bu evin parasıyla, 100 tane Hacer Abla evi alınır. Yavşaklar içeride at koşturacak sanki, ne boka bu kadar büyük ev yapılıyor, anlamış değilim. Siz insan olarak çözün, ben granül poşetim, aklım ermez. Aklım ermez dediysem, haksızlık olduğunun da farkındayım. Benim beynimi, hafife alanın beynini sikerim.

Kapı açıldı, kocaman bir hol var. Nasıl bir ihtişam kelimelere dökmem mümkün değil. Tepede öküz kadar bir ışıklı zamazingo var. Şeytan diyor, kır at, kafalarında patlat, ışıklarını da götlerine sok ama yapamıyorum işte. Kırıta kırıta bir karı geldi, "Hacer sen mi geldin?" dedi. Ulan, kadını görüyorsun hâlâ ne tatava yapıyorsun. Sanki ilk kez görmüş gibi hikâyeden soruyor.

- Hacer önce yukarıdaki gömlekleri ütüle. Sonra toparlarsın ortalığı.
- Tamam hanımım.
- Bak geçen seferki gibi olmasın. Jilet gibi istiyorum.
- Ne hata ettim ki, geçende de güzelce ütüledim.
- Hacer, dilin de pabuç kadar. Sözümü ikiletme.
- Tamam hanımım.


Kan beynime sıçradı amına koyayım. Sözünü ikiletmeyecekmiş, sanki Allah kelamı. Böyle durumlara dayanamam. 'Jilet' ne lan ayrıca?

- Şu elindeki pis poşeti de banyoya koy, ortalarda dolaştırma.
- Yemek getirmiştim kendime, onlar var içinde.
- Eve poşet sokmuyoruz, sağlığa zararlı. Banyoya da koyma, karanlık odaya koy.
- Tamam hanımım.


Ohh anam oh. Orospu karı "Pis" dedi. Sağlığa da zararlıymışım. Üretmeyin lan, üretmeyin. Zorla ben üretiyorum kendimi. 'Pis' sensin lan ayrıca, am zambağı, sen kime 'pis' diyorsun. Karı bana 'pis' diyor, 'Evi temizle' desem, elektrikli süpürgünen sapını götüne sokar. Karambolde, karanlık odaya da koyacaklar.

Hacer Abla, içimdekileri çıkarttı, beni karanlık odaya koydu. Ablamdır, laf etmiyorum, etmem de. Kadın benim için işinden mi olsun lan! Ben şimdi karanlık odadayım, bu evde neler olacak onu da yarın okursunuz. Unutmadan iki yer daha gezeceğiz, hepsi böyle eğlenceli değil. Bekleyin işte beynini siktiklerim. Hayatınızda bir poşetin konuştuğunu gördünüz mü? Hah işte o zaman efendi efendi bekleyin.

Adana Demirspor Starbucks'ı işgal et!


"Biz Boğaziçili gençler geçen 5 aralık ta "Starbucks'ta şenlik var" adıyla bir hareket başlattık. Yerleşkemizde doğru düzgün ve uygun fiyatlı yemek bile bulamazken, öğrencilerin beraber zaman geçirebileceği, sözlerinin olabileceği mekân yokken tüm özgürlüklerin sadece sermayeye sağlandığı Boğaziçi Üniversitesi'nde,direnişe geçtik.

Starbucks'ın açılışı ile cisimleşen sermayenin işgaline sessiz kalmadık ve 'işgale işgalle' karşılık verdik.

Tam da bu sessiz kalmama noktasında Adana Demirspor'un Şimşeklerini yanımızda göreceğimizi umduk, biliyoruz. memleketin güneyinde tüm yokluklara rağmen özgürlük ve bağımsızlık marşları söyleyen böyle bir taraftar grubunu bir ağabey bir kardeş her şeyden öte bir yoldaş olarak görüyoruz.

Bu coşkunun verdiği itibar ile, Adana Demirspor'un Şimşeklerini bu işgale dayanışmaya ve üniversitemizde sermayeye karşı yükselen bu özgürlük hareketine desteğe davet ediyoruz.

Adana Demirspor Starbucks'ı işgal et!"


Adana Demirsporlular, hafta sonu oynayacakları maçta, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin, 'Starbucks'ı işgal et' eylemine destek verecek.

Adana'da bulunan, Adana yakınlarından geçecek herkes bu eyleme destek vermeli.

Daha önce Boğaziçi Üniversitesi'nde eylem gerçekleştiren tüm öğrencilere teşekkür etmek gerekir öncelikle.

Üniversiteler bu küresel şirketlerin pazarı değildir. Üniversitelerin içine truva atı gibi yerleştirilen bankalar, GSM şirketleri, kahve dükkanlarının amacı küresel tektipleşmeden başka bir şey değildir.

Bu arada şu bloğa da mutlaka bir uğrayın, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin neler yaptığına bakın.



Not: Hadiseden beni haberdar eden Sertaç'a teşekkür ederim.

19 Aralık 2011

İçeride dışarıda hücreleri parçala


Devletin operasyon görünümündeki, cezaevlerindeki devrimcilere yönelik katliama koyduğu isim dalga geçer gibi "Hayata Dönüş"tü.

İstanbul'daki askeri kışlalardan binlerce asker katıldı bu katliama. Saat 05.00'te başlatılan faşist katliamda, insanları hayata döndürmek için deliklerden bombalar bırakıldı, makineli tüfeklerle üzerlerine binlerce kurşun yağdırıldı, ülke sınırlarında o güne dek kullanılmamış her çeşit ve ebatta bombalar bırakıldı, alev makineleriyle insanlar cayır cayır yakıldı. O kadar aşağılık bir katliamdı ki, yanan insanlara, benzinle battaniyeler atıldı, yangın yerinin ortasında.

Gazeteler, televizyonlar, devletin insanları yaşatması için bu operasyonu başlattığı yönünde haberler yaparken, seneler sonra "Kullanıldık" itirafı geldi. Oysa 19 Aralık 2000'deki katliamı bilmeyen kimse yoktu ve bugün 'kullanıldık' diyenler, o günlerde yaptıkları aşağılık haberleri üstlerinden atmaya çalışıyorlar.

122 kişi öldü bu kanlı katliamda. Üstünden öyle çok uzun süre de geçmedi. Cezaevlerinin tümünde olması gereken güvenlik kameraları çalıştırılmadı, o günün tanıkları dışında kimse içeride yaşanan katliamı doğru düzgün bilmiyor. Ülkede estirilen rüzgâra bakıldığında, öldürülenler askere makineli tüfeklerle ateş ettiler, bombalar attılar.

19 Aralık, toplamda 122 kişinin ölümüne sebep olurken, bugün sayıları 500'e yaklaşan kişinin Wernicke Korsakoff hastası olmasının başlıca nedeniydi.

Bu katliam çok uzun süre saklandı. Bugün gazetelerde, televizyonlarda "Orada bir katliam yaşandı" diye yavşakça konuşanlar, 20 Aralık'ta gazetelerinin köşelerinde, devletin tek taraflı yayın organı gibi davranıp bu katliama alkış tuttular.

Cezaevindeki devrimci tutsakların, kendilerini yaktığından tutun da, ölüm orucuna girmediğine kadar her türden en iğrenç, en aşağılık haberleri yaptılar.

O gün F tipi cezaevlerine karşı çıktı bu insanlar. Devletse bu isteği katliamla bastırdı. Son 10 yılda bine yakın insan ölüme gönderildi F Tipi cezaevlerinde. Keyfi uygulamalarla tutukluların kitap, gazete okumasına izin verilmiyor, aylar süren görüş yasakları uygulanıyor ve sanki bunlar gayet olağan bir durummuş gibi algılanıyor.

Medya o gün sayfalarında 5 yıldızlı otel havası verdiği F Tipi cezaevlerinin iyiliklerinden, güzelliklerinden söz ederek, her zamanki görevini yerine getiriyordu. Bugün baktığımızda, sanki hiçbiri o manşetleri atmadılar, hiçbiri o haberleri yazmadılar, o köşe yazılarını kaleme almadılar.

İnsanlık onuru her şeyin üstündedir, kimsenin o onuru çiğnemesine izin verilemez. 19 Aralık 2000 tarihinde diri diri yakılanlar, üzerlerine binlerce kimyasal bomba fırlatılan, devrimci tutsaklar sadece kendi onurları için değil, kendilerinden sonra bu iğren insanlık dışı uygulamaların önüne geçmek için kendilerini feda ettiler.

Birileri bu insanlar için terörist diyebilir, birileri vatan haini diyebilir ama benim için bu insanlar, kendilerini ateşin önüne bir saniye bile düşünmeden, atmış yiğitlerdir.

Fotoğraftaki Fırat Tavuk. Bu insanların nasıl öldürüldüğünü daha rahat anlayabilirsiniz.

Onlar ölüme yattılar, onurları için...

Devrimci tutsaklar esir alınamaz...

Şu şarkıyı da dinleyin, yazarken dinledim, siz de okurken dinleyin.

Hayat bazen...


Uzun zamandır yazamıyorum oysa çok şey oldu, yazacak pek çok şey vardı, elim gitmedi. Bazen oluyor, oturuyorum bilgisayarın başına, bir kelime yazıyorum, sonrası gelmiyor. Öyle kalıyorum olduğum yerde.

Bilgisayar başındaki adamım buraya arada sırada gelen insanlar için. Neler yaşanıyor, neler bitiyor bilmiyorsunuz. Ehh ben de takip ettiğim insanları bilmiyorum tabii ki. Yaşanan bir hadiseden sonra, 'şevkim kırılmadı' desem yalan olur. Binlerce yazı var şurada, bin 800 üstünde, tek bir yazıyla ağzına geleni söyledi herkes.

Bir arkadaş söylemişti, "Saatleri sayıyorum" diye. O an, kendisine söylemedim ama biraz o durum oluşmuştu bende de. İşe geliyorum, işten çıkıyorum, eve geliyorum, uyuyorum. Ne dışarı çıkmak istiyorum, ne de birileriyle görüşmek istiyorum. Kendime bir kabuk yaptım, içine girdikçe girdim. Hatta gereğinden fazla girdim içine.

Bir arkadaş, "Yaz artık" dedi. Ne çok istiyorum bilemezsin. Küfür etmeyi özledim, sinirlenmeyi, kahkahalarla gülmeyi, sinemaya gitmeyi, dolu dolu kitap okumayı, öyle boş boş yürümeyi.

Hafta sonu bir adam geldi İngiltere'den. Herif ilkin "Senin için Türkiye'ye geliyorum" dediğinde, yalan yok inanmadım. 10 günlüğüne filan geliyor, bir gün de bana uğrayacak sandım. Ulan baktım, hakikaten herif ta oradan beni görmeye gelmiş sadece.

İşte insan hayata umutla bakıyor böyle zamanlarda. "Bu dünyada adam gibi adamlar da, candost kıvamında güzel insanlar da var diyorsun."

İnsanlara olan güvenim zamanla azalıyor, kendimi iyiden iyiye dışarıya kapatıyordum. Doğrusunun bu olup olmadığından halen emin değilim çünkü insanlara hep şüpheyle yaklaşıyorum. Ama Ahmet'le oturup rakıya katık ettiğimiz sohbet, karşındaki insanın sana adamakıllı değer vermesini görmek, hiçbir çıkar gütmeden karşında insanlık sergilemesi çok ama çok acayip bir şey.

Sonra sabah sabah şu fotoğrafı gördüm. Dersim'deki bu çift olduğu söylenen köpekler, bu yavru kediyi sahiplenmiş ve yanlarında ayırmıyorlarmış.

Hayatı yaşanılır kılan, nefes alıp verdiğin için mutlu eden bazı şeyler oluyor. Onları yakalamak hakikaten çok önemli.

Yazmak istemiyor muyum? Tabii ki istiyorum. Hopa'dan Cihan Kırmızıgül'e, Hayata Dönüş'ten KCK tutuklamalarına kadar tonla hadise var. Ama işte, garip bir biçimde üç-beş yavşak şevkimi kırdı.

Takip edenler kusura bakmasın, onlara da haksızlık oluyor farkındayım ama çok zaman bilgisayar karşısına geçsem de elim gitmiyor bir türlü. Düzelir diye umut etmekten başka bir şey yapamıyorum şu anda.

Ahmet lan, ne desem, ne söylesem, az kalır. Kelimeleri birleştirip, bir cümle haline getirdiğimde teşekkür ederim. Yine gel, birkaç güne sıkıştırmayalım...

16 Aralık 2011

Galatasaray'ın kazandığı şey önemli

Maç yazısı gibi yazı yazmadığımdan ötürü, artık herke alışmıştır diye tahmin ediyorum, hadiseye kıçındın, başından girdiğimi. Şimdiden söyleyeyim, uzun boylular alınmasın, biraz sonra altta yazılacaklar..

İlkokulda ve ortaokulda, sınıfın en uzunları genelde en arka sıraya yollanır. Bana mı öyle denk geldi bilmiyorum ama bu elemanlar yüzde 99 ihtimal, mal olurlar. Çok uzun boylu bir toplum olmadığımız için doğal liderdir bu adamlar. Bunlardan biri de Recep Tayyip'tir bak. Sınıfta, ona atar çeker, diğerine lavukluk yapıp durur bu mallar. Boy uzun ya, hafiften korku salmaktır amaç.
İlkokul 5. sınıfta, Korhan diye bir tip vardı. Lan herif herkese kan kusturur, milleti bezdirmişti. Bir gün top oynuyoruz, arkadan çelmeyi taktı bana. Nasıl sinirlendiysem "Yavaş lan" dedim. Bu bana doğru geldi geldi "Bak oğlum boyuna posuna bakmam, tokadı basarım" dedi. Gözüm nasıl döndüyse, hayatımın ilk kafasını atmıştım bu göt lalesine. Hayatta kafa atmak gibi bir hadiseyi bilmiyorum bile ama çatadanak ağzında patladı benim kafa. Ağlamaya başladı, o upuzun herif. Bu arada dipnot belirteyim, okulun en kısasıyım, hatta İstanbul'un en kısası olabilirim.
Niye anlattım bunu değil mi? Maçla ne alakası var? Bu Yalçın Ayhan denen yavşak, sınıfın en uzun, en gerizekalı ve en salağı da ondan. Daha maçın başında milletle kapışmaya başladı. Lan, lale sanki herkesle kapışınca madalya takıyorlar adama. Ya adam gibi top oyna, oynayamıyorsan da siktir git, şu sahaları terk et. Ne sevimsiz, ne iğrenç bir tipsin, anlamıyorum.

Neyse maça geçelim...

Kabul etmek gerekir, Fenerbahçe ve Trabzonspor maçlarındaki şaaşalı oyundan sonra Orduspor karşılaşmasındaki oyun biraz sönük kaldı. Sönük kaldı kalmasına ama benim bu maçta gördüğüm temel hadise Galatasaray'ın o 'büyüklük' kavramını yeniden kazanmış olmasıydı. Kavram yerine hüviyet diyecektim, daha fiyakalı olurdu, hem eski futbolcu ağzı olurdu.

Galatasaray birkaç yıldır, Orduspor maçındaki oyunlardan çok oynadı. Pas yapamayan, rakipten baskı yiyen, doğru düzgün atağa çıkamayan. Boktan bir oyun işte anlayın. İşte biz böyle maçlarda, çatır çatır gol yiyorduk.
Neden? Çünkü kalede Leo Franco ya da Zapata türünde çuvaldan bozma, haldeki karpuz tutucusundan hallice kaleciler vardı. Şimdi kalede gerçekten bir kalecimiz var. Öyle gelen giden her top gol olmuyor.

20. dakikaya kadar süper boktan bir oyundan sonra Eboue'nin bir ortası, Fevzi'nin hatası, Baros'un bitirimliğiyle golü bulduk. Golden hemen sonra ardarda iki pozisyon daha bulduk ama olmadı.

Baros'a bu maç genelinde bir parantez açmak lazım, velhasıl herif hak ediyor. Bugün bir Iniesta, bir Messi tadındaydı verdiği paslarla. Yavaş yavaş kendisini buluyor eleman. Herkes bok attı, laf söyledi ama istatistikler yalan söylemiyor. Herif her sezon çatır çatır 15 golü buluyor. Az buz değil bu rakam. Garibimin bütün psikolojsini sikip attılar sezon başı. Ben şimdi kendimi düşünüyorum. İşyerinde herkes beni duyacağım şekilde, "Ozan'ın yerine biri alınacak. Ozan kalır mı kalmaz mı belli değil" diye konuşmaya başlasa. 1 gün, 2 gün hadi bilemedin 10 gün sonra "Sikerim lan işinizi" der ve randımanım düşmeye başlar. Sene başı bir Drogba muhabbeti çıktı, asır devireceğiz halen bitmiyor. Takımın yıldızıyken, bir anda O pozisyona düşmek, haliyle Baros'un da oyununu bozdu. Ama oynadıkça, ritm tutuyor ve futbol oynuyor. Haaa, sürekli böyle oynayabilir mi, sürekli bu pasları verebilir mi? Elbet olmayabilir ancak Baros evdeki bulgurdur. Dimyat'a pirince giderken, Baros'tan da olmak var. Tabii ki golcüye ihtiyacımız var ama eğer gidip Zlatan'ı almayacaksak, bu adamı küstürmenin de anlamı yok.

Ne diyordum? Hah, Galatasaray ufak ufak o kaybettiği büyüklüğüne kavuşmaya başladı. Ligin en az gol yiyen takımı olması -ki, Gaziantep maçındaki rezil hakem yönetimindeki 4 gol olmasa tek haneli sayılara ineceğiz-, böyle önüne geleni devirmesi, kötü oynarken de kazanması, bir süre sonra rakiplere ciddi bunalım yaşatacaktır.

Halen takımda sırıtan şeyler var. Kazım ve Emre yerine daha iki şık adam sahada, orta sahada alternatif daha bol ve stoper yedeklerinde el bombası kıvamında olmayan adamlar olabilir. Bu yıl zaten gazozuna, seneye oluşacak takımı şimdiden oluşturalım deniyorsa devre arasından bitir işi, sezon sonu süslemesini yap. Ama yok bu yıl eksiği gediği kapatırız, asıl seneye düğmeye basalım deniyorsa, devre arası elli tane adam almanın anlamı yok.

Bu oyun kimseyi aldatmasın, üstüne koya koya gidiyor Galatasaray. Katettiği mesafe takdire şayan. İsteyen halen kendini "Bu yıl biz başka işlerle ilgileniyorduk" diye avutadursun. Adama sorarlar, "Mal mısın evladım, bok işin mi vardı senin başka işlerle uğraşacak?" diye. Girmeseyden katekulliye, ayak oyunlarına, bu sezon topla ilgilenirdin ama bak bir anda topa döndün.

Yeneriz, yeniliriz, umrumda bile değil. Sezon sonu şampiyon da olmayalım ama sahada Galatasaray gibi duralım. Maçın başında gardı düşmeyen, 75 metreden kalecisi yumurtlamayan, sahada savaşan, ter akıtan adamlarla oynayalım. Zaten başarı dediğin şey, kendiliğinden gelir bunları yaptıktan sonra.

Elmander'i çok seviyorum lan, öyle böyle değil. Bak Kewell'da da olmuştu bu, şimdi aynı kuş yüreğim Elmander için çırpınıyor. Kimse bilmez ama kuzene söylemiştim bu herifin sezonun en iyi transferi olduğunu. Kuzeyli olsun taştan olsun diye biterelim.

Daha Terim konusuna girmedim. Birkaç mail geldi "Ne ayak hocam, Terim'e bok attın, lafını bile açmıyorsun" diye. Yeri gelir açılır, bir süre daha izlemedeyim ama şu anlık gidişatı iyi.

Ben şimdi Aşk ve Devrim'i izlemeye sinemaya kaçıyorum. Yarın üstüne iki üç kelime ederim muhtemelen. Bolivya ya da Beyrut sokaklarında yürümek ne güzel olurdu? O da olacak ama...

15 Aralık 2011

14 Aralık 2011

Öyle işte

12 Aralık 2011

Direnç


Gündüzleri başka, geceleri bambaşka bir hayatın içinde yaşıyorde. Her gün takım elbisesini giyerek gittiği, manyetik kartını okuttuğu koscaman plazadan çıkıp da servisi bindiğinde, bütün gün kafasında neler yaptığı dönüp dolaşıyordu.

Anahtarını delikten sokup, çevirmesiyle, sığınağından içeri girmiş gibi oluyor. Etraf dağınık, haftalardır temizlenmediğinden kirli ama işte o bildik, tanıdık koku, onu her tehlikeden koruyordu.

Üstündekileri çıkartmadan ilkin kendini yatağa bırakıyor. Gözlerini kapatıp öylece dakikalarda yatıyor. Yemek yemesi, biraz da uyuması lazım. Altına o eski püskü pijamalarını geçiriyor, dolaptan iki yumurta alıyor. Yine yumurta yiyecek, iki dilim ekmekle. Ayın başı olsa, belki birkaç dilim salamla zenginleştirecek ama faturaları düşünmesi gerekli.

Yıllar geçse de beceremiyor, yumurtanın sarısını dağıtmadan bakır sahana bırakıvermeyi. Mutlaka biri dağılacak. "Şansımı sikeyim" diye sesli sesli söyleniyor. Yumurtaların cızırdamaya başlamasıyla beraber, önce kırmızı biber, sonra kara biberi bocalıyor üstlerine. Ne sarılar görünüyor, ne beyazlar. Her şey kırmızı ve siyah oluyor.

Alıyor bakır sahanı, koyuyor nihalenin üstüne, altta eski bir bez. Televizyon karşısına geçiyor, ufak masanın üstüne koyuveriyor. Ekmeğin tepesinden kopartıp, bandırıyor sarısı dağılmamış yumurtaya. Acı bir tat ağzında, bir daha daldırıyor ekmeği.

Sokaktan köpek sesleri geliyor. Yumurtaların üstüne biberleri döktüğü için kızıyor kendisine. Ekmeğin içiyle temizlemeye başlıyor. Yumurtanın sarısına ekmeği yeniden bandırıp, pencereyi aralıyor. Kafasını kaldırmış ona bakan köpeğe atıyor ekmeği. Köpek kokluyor, sonra ağzından homurtular çıkartarak, yemeye başlıyor. Bir kerede yiyiveriyor, kafasını kaldırıp, gözlerini dikiyor.

"Oğlum sana versem, ben aç kalacağım. Ne yapsak, bilemedim" diye konuşmaya başlıyor.

-Hav!
Pezevenge bak, bir de konuşuyor benimle.
- Hav hav
- Lan sus bağırma, milleti çıkartacaksın dışarı. Dur bekle, bekle veriyorum.

Öylece bakıyor gözlerine. İçten, sıcacık, beklenti dolu. Pencereyi kapatmadan, tepsinin başına geliyor. Ekmeğin yarısını kopartıyor. Onları iki parçaya daha ayırıyor. Yumurtalara yeniden bandırıyor. Elleri yapış yapış oluyor. Önce ilk parçayı, sonra ikinci parçayı atıyor, köpeğin önüne.

- Oldu mu lan, tamam mı? Sana verdim hepsini, ben aç kaldım.
- Hav, hav, hav.

Teşekkür ediyor, ayaklarını kıvırıp, olduğu yere oturuyor, kaldırımın dibine. Pencereyi kapatıyor, büsbütün soğuyor evin içi. Yatak odasına gidip, hırkasını geçiriyor sırtına. Gözü saate ilişiyor, 9'u geçmiş. Ayaklarını uzatıp, koltuğa uzanıyor. Üstünde bir yorgan çekiyor, televizyona bakıyor. Elindeki kumandaya, tek tek basıyor. Ne olduğuna bile bakmıyor. Sonra bir yerde kalıyor. Boş boş bakıyor ekrana.

"Uyusam iyiydi" diye geçiriyor içinden. Saatini ayarlıyor 12'ye, gözleri yavaş yavaş kapanıyor, televizyonun sesini kısıyor, arkasını dönüyor.

Kulakları çınlarcasına doğruluyor yerinden. Saat 12 olmuş bile. Üstüne eski püskü bir pantolon, her yanı aşınmış bir kazak ve hırkasını geçiriyor. Montunu, duvara çakılmış çividen çıkartıyor. Kapıyı usulca kapatıp, dışarı çıkıyor. Kapıda, köpek bekliyor. Onu görmekten memnun haldeymişcesine, bir ses çıkartıyor. Ellerini ceplerinden çıkartıp, kafasını okşuyor.

- Sen bekle burada, çok ses çıkartma sakın.
- Hav.
- Sus ulan, pezevenk, sus. Mahalleyi ayağa kaldıracaksın.

İki eliyle kafasını okşuyor, ikisi de sıcacık oluyor. Yürümeye başlıyor. Bir-iki sokak sonra sola dönüyor, ışıkları açık atölyeden içeri giriyor.

İçerisi sıcak, insanlar yüzüne gülümsüyor. Atölyenin tam ortasında gürül gürül soba yanıyor. Ellerini sobanın üstünde tutuyor, daha birkaç saniyede iliklerine kadar ısınıyor. Sobanın üstünde demlenen çayla mutlu oluyor. 16-17 yaşlarında bir genç, elinde bardaklarla bitiyor.

- Memur abi, çay içersin değil mi?
- Hakkı abi de bana, öyle deme.
- Herkes öyle diyor ama.
- Olsun onlar da öyle demesin.
- Dur ben dökeyim, Hakkı abi.

11-12 makineli bir tekstil atölyesi burası. Gece oldu mu, en fazla 5 kişi çalışır. Makineleri çalıştıramıyorlar, çünkü üstleri apartman. Birkaç denediler ama hemen polis bitti. Gündüzden işleri bitirip, gece ütü yapıyorlar, bazı angarya işlerle birlikte.

Hakkı, geceliği 40 TL'ye çalışıyor. Usta başı haftalık veriyor parasını. Taşıma işlerine yardım ediyor, overlok iplerini temizliyor. Bütün atölye saygı duyuyor ona. O, buranın adamı değil çünkü. Ustabaşı ona "Memur Abi" diye sesleniyor. Herkese bağırır, çağırır ama ona yapmaz.

Gündüz çalıştığı plazada, kimsenin dikkatini çekmiyor, sıradan bir memur. Burada ise saygı duyulan, "Memur Abi."

Oturuyor yığınla gömlek olan bir masanın başına. Çayını yanına alıyor, bir yudum içip, işe koyuluyor. Elinde, ortasında tuttuğu çift değişik bir makas. Gömlekleri tek tek kontrol ediyor, tüm ipleri temizliyor. Bitince, yanındaki ütü masasına bırakıyor. Bütün gece aynı işi yapıyor.

Arada insanlar ona bakıyor, önceleri rahatsız oluyordu ama artık alıştı. Bazen ayağa kalkıyor, "Kim çay içer?" diye soracak oluyor, ustabaşı "Aman Memur Abi, bırak Rıfat koyar" diye elinden almaya çalışıyorsa da, herkesin masasına tek tek çayları koyuyor. İşler yavaş yavaş bitiyor.

Sabah ezanı okunuyor. Bu ses, onun bir ya da iki saat uyumasının müjdecisi. Herkese 'iyi sabahlar' diliyor ve ayrılıyor. Mahallenin bakkalı, kepenkleri açıyor.

- Günaydın Mustafa.
- Günaydın abi.
- Bana oradan 10 liralık salam versene.
- Hemen.
- En ucuzundan olsun ama.
- Nasıl istersen.

Bakkal daha kapıdaki gazeteleri bile almadan, dilim dilim salamları kesiyor. Bakkalı şeyle çepeçevre gözlüyor. Her şey aynı.

- Buyur.
- Sağolasın Mustafa. Senden bir şey istesem.
- Ne demek abi söyle.
- Bana bir koli verir misin?
- Kapıda iki tane var, al istersen.
- Tekrar teşekkür ederim.
- Ziyanı yok, lafı bile olmaz.

Bakkaldan çıkıp, hızlı hızlı eve doğru yürüyor. Kapıda yine onu bekliyor köpek. "Beni mi bekledin lan! Pezevengin evladı" diye kulaklarını okşuyor. Hava sabah ayazı, tir tir titriyor.

Apartmana soksa, havladığında tekleyerek dışarı çıkartır, girişte oturan suratsız yavşak. "Gel ulan benimle."

Apartman kapısını açıyor, "Gel" diye sessizce çağırıyor. Köpek suratına bakıyor, bir adım atıyor, olduğu yerde kalıyor.

Kızıyor, "Yürü şerefsiz yürü." Köpek söyleneni anlamış gibi usulca adım atıyor içeriye. Köpeğin kulağına doğru sesleniyor; "Ses çıkartmak yok, 17 tane merdiven çıkacağız sadece."

Hırsız ustalığında merdivenleri çıkıyorlar, hiç ses çıkartmadan. Elindeki kartonlar düşecek diye ödü kopuyor. Sadece köpeğin hırıltısı var. Anahtarı cebinden çıkartıp, kapıyı açıyor. Fısıldıyor, "Yürü oğlum, gir hadi içeri."

Köpek şaşkın bakışlarla etrafa bakıyor, arkasına geçiyor köpeğin ve daireye doğru ittiriyor. İkisi de içerideler şimdi. "Sana isimde bulmak lazım, ne koysak ki?"

Öyle birbirlerinin suratlarına bakıyorlar. "Sana bir isim bulmak lazım ama aklıma gelmiyor. Dur bakalım, içerideki odaya, bir şeyler serelim, orada yat." Sanki anlayacakmış gibi konuşuyor köpekle.

Yeniden ev haline geçiyor. Köpek öyle holün ortasında, çakılmış gibi duruyor. Montun cebine koyduğu salamları çıkartıyor, bir gazetenin üstüne koyup, önüne bırakıyor.

- Ye lan hadi ye.
- Hav
- Puştun evladı, bağırma lan bağırma!

Köpek sanki anlıyor ve susuyor. Gazetenin üstündeki salamları yemeye koyuluyor. İçeri geçiyor Hakkı, kocaman bir çarşaf buluyor. Bakkaldan aldığı kartonları, makasla kesip yere koyuyor, üstüne de evdeki tüm gazeteleri seriyor. En sona çarşaf kalıyor, iki kat yapıp, onu da yayıyor.

- Gel bak gel. Sana şahane yatak yaptım, yayıl dilediğince.

Boynundan tutuyor ve boş odaya getiriyor. Her yanı kokluyor, tüm kokuları tek tek ezberine alırcasına. Odanın içinde bir-iki kez dönüyor ve kendini pat diye, çarşafın üstüne bırakıyor.

- Vay! Seni sefa pezevengi seni. Nasıl da biliyorsun. Karnın da doydu, uyu şimdi. Bak ses çıkartmak yok ama.

Kafasını okşuyor, sırtında gezdiriyor ellerini. Tüyleri yumuşak değil, keçe gibi olmuş, minicik yaşta elleri nasır tutmuş sokak çocukları gibi.

Işığı kapatıyor, çıkıyor odadan. Saat 7 olmuş, sekiz buçukta kalkacak, saatini ayarlıyor. Doğalgazı açıp, aceleyle duşa giriyor. Banyo en soğuk yer, beter bir titreme sarıyor içini. Salondaki yorganı alıp getiriyor yatak odasına. Üstüne çekiyor, oda buz gibi soğuk. Gözlerini kapatıyor...

Alarm çalıyor, sıcak yataktan çıkmak için doğruluyor, köpek yatakta. Tam kızacakken, gülümsüyor, köpek yatakta geriniyor. Huyunu suyunu bilmediği için karnından okşayamıyor. Elleri korka korka göbeğine geliyor, üstünde gezdiriyor ellerini.

"Sana isim buldum" diyor, gözleri parlayarak. "Yakıştı, hem de çok yakıştı. Direnç olsun ismin. Beğendin mi lan keraneci?"

"Terk etme lan beni, terk etme. Bari sen gitme olur mu? Namus olsun ben, seni hiç bırakmayacağım."

Direnç'in boynuna sarılıyor, öpüyor alnından. Direnç kafasını kaldırıyor, havlayacakmış gibi...