8 Ocak 2012

İnancın adı Metin Göktepe


15 yıl önce Metin Göktepe'yi öldüren polisler, bu denli 'gümbürtü' kopmasını beklemiyordu muhtemelen. Onlar için Evrensel gibi bir gazetenin muhabiriydi. Günde 7 bin satan, sesinin çok fazla çıkmadığını düşündükleri. O yüzdendir ki, aynı gün Cumhuriyet gazetesi muhabirini gözaltına alırken, oradaki polislerden biri "Bu Cumhuriyet'ten, başımıza iş alırız. Bırakın" diye, Cumhuriyet muhabirini gözaltına almamıştı.

Ümraniye Cezaevi'nde öldürülen tutuklu cenazelerini izlemek için Alibeyköy'e gittiğinde 28 yaşındaydı. Gazeteci olmasına karşın, ilçeye girişine izin verilmedi. Mesleki refleksle, ısrar etti, orada olmak, birkaç kare fotoğraf çekmek, olup bitenleri yazmak zorundaydı.

Metin'i gözaltına aldılar. Acaba coplarla kaç kez vurdular? Kaç dakika boyunca, çevresini saran polislerin cop darbelerine maruz kaldı?

Eyüp Kapalı Spor Salonu'nda kendinden geçinceye kadar Metin'e vurdular. Sonra da cansız bedenini bir büfe yanına bıraktılar.

Sonrası mı?

Sonrası aşağılık yalanlarla örüldü. "Gözaltına aldık ama bıraktık. Çay bahçesinde sandalyeden düştü" dediler. Bu boktan yalana, herkesin inanmasını beklediler. Paniğe kapılan devlet, dönemin İstanbul Valisi Orhan Taşanlar aracılığıyla yalanın ucuna yalan ekledi ve "Gözaltına alınanlar arasında Metin Göktepe'nin olmadığın kamera görüntülerinen tespit edildi. İsmi de, gözaltı listesinde yok" dediler.

Bu yalanı daha fazla sürdüremediler ve bu kez "Duvardan düştü" yalanına insanların inanmasını beklediler.

Sürece bakar mısınız? Devlet seri halde yalan söylüyor, her açıklamada bir önceki yalanlarını yalanlayıp, başka yalanlarla vakit kazanmaya çalışıyorlar. Yapılan şey ne kadar aşağılıksa, şu süreç en az onun kadar aşağılıktı.

Sonra dava süreci başladı. Davayı ilden ile kaçırdılar, insanların takip etmesini engellemek için. Çünkü bir grup insan, Metin Göktepe'nin ölümünün peşini bırakmadı.

Dava sürdükçe sürdü, 6 polis 2 yıla yakın bir ceza aldı. Fakat Metin Göktepe davası herkese şunu gösterdi; yılmadan, yıkılmadan, örgütlü mücadeleyle sonuç alınabileceğini gösterdi.

Metin Göktepe, kendisinden önce ve sonra öldürülen gazeteciler için herkese ışık tuttu. Devlet ilk kez yaptığını kabullenmek zorunda kaldı.

Metin'in ölümü, devletin, o döneme kadar yaptığı ve üstünü kapattığı yalanları su yüzüne çıkarttı. "Duvardan düştü, sandalyeden düştü" gibi aşağılık yalanlara kimseyi inandıramayacağını anladı.

Gerçeğin peşinden giden Metin Göktepe, gerçeğin peşinden gidenlere yolu ne kadar sarp da olsa bir sonuç alınabileceğini gösterdi.

Bugün geldiğimiz noktada, artık gazetecileri öldürmek yerine, cezaevlerine atıyorlar. Mesleklerinin gereğini yerine getiremeyecek noktaya getirilen gazeteciler, ilkokul öğrencisi gibi azarlanıyor, işlerini nasıl yapmaları gerektiği yönetenler tarafından tarif ediliyor, uymayanlar tek kişilik hücrelerle, yargılaması bitmeyen davalarla, tutukluluk halleriyle 'terbiye' edilmeye çalışılıyor.

Cezaevleriyle tanıştırılmayanlar ise mesleklerini yapamaz duruma getirilip, patronlar tarafından işlerine son veriliyor.

Susanlar ve susmayanlar arasında tenis maçına benzer bir oyun var. Susanlar ayın 1'inde ATM'lere kartlarını sokup, maaşlarını çekerken, susmayanlar ise KCK, Ergenekon, Oda TV gibi davalarda süründürülüyor.

Aylardan Ocak, günlerden 8 Ocak, yıl 2012.

Metin Göktepe'nin öldürülmesinin ardından tam tamına 16 yıl geçti. Daha 'demokratik Türkiye'de gazetecileri yine sokak ortasında öldürüyorlar, demir parmaklıklar ardına gönderiyorlar, işten çıkartma korkusuyla ehlileştiriyorlar.

Metin Göktepe bugün yaşıyor olsaydı, yine inandıklarının peşine takılırdı. Belki KCK'den, belki Ergenekon'dan içeriye alınmıştı bile. Birkaç kişi dışında kimse ismini bilmeyecekti, tanımayacaktı, ne iş yaptığından bihaber olacaktı.

Metin her yönüyle çok şey öğretti bize; inanç, korkusuzluk, örgütlü mücadele, her türden baskıya dayanmak, ucunda ölüm olsa da gerçeğin peşinden gitmek.

İnsanları ölümle tanımadığımız, gazetecilerin mesleklerini özgürce, korkusuzca yapabildiği, cezaevleriyle tanıştırılmadığı bir ülkede yaşama umudumuzu korumak lazım.

7 Ocak 2012

Sabri'de devre 4'te biter


İlginç maç oldu, Sabri oynadığı ve oynamadığı süre içinde maça damgasını vurdu. Sabri'li ilk yarıyı 2-0 geride kapatıp, Sabri'siz ikinci yarıyı 4-2 kazandık. Bütün sorumluluğu Sabri'nin üstüne de yıkmak hoş değil elbet. Uzun süredir oynamıyordu ve hazır değildi. Adam bir de memleketinde deplasmana çıkmış, başında kavak yelleri esiyordur. İkinci golde havada o yelleri arıyor hali vardı. Bordeaux maçında attığı golün hatrına kıyak yapın.

Bazen insan beklemediği cümleler kuruyor, birazdan yazacağım da o türden. Maçı Fatih Terim'in 3 net ve doğru hamlesi 4'e getirdi. Sabri'ye bok atıyoruz da, Melo ve Engin çok mu iyiydi? İkisi de orta alanda döküldü, Samsunspor ilk yarıda bu iki arkadaş sayesinde, Galatasaray orta sahasında Ukrayna'ya vizesiz geçiş yapan Türk genci gibiydi. Her atılan topta 18'e kadar geldiler.

Ehh artık o noktadan sonra da, bırakın da savunmada hata yapılsın. Top oraya gelene kadar, kaç hata birbirine zincirleme eklenmiş, biz en son Sabri'yi görüyoruz. Sabri'yi savunmak adına söylemiyorum ama önümüzdeki görüntü buydu.

Terim'in ikinci yarıda Sabri'yi oyundan çıkartıp, Melo'yu savunmaya kaydırması ve Ujfaluši'yi sağa çekmesi Semih'in erken golüyle birleşince, iki doğru hamle daha yaparak Servet ve Sercan'ı oyuna aldı. O noktada tabii Samsunspor'un ilk yarı bitiminde yapması gereken orta alanı güçlendirmekti. En azından beraberlik kopartabilirlerdi ancak çok geç kaldı ve 2-2'de yaptı o hamleyi.

Sezon başından bu yana yırtınıyorum, yırtınmaya da devam edeceğim. Galatasaray'ın golcüden önce bir orta alan oyuncusuna ihtiyacı var. Engin'in takım içinde garip bir negatif elektiriği var. Sahada şamar oğlanı gibi gelen azarlıyor, giden azarlıyor.

Bu negatiflik dışında, Engin ancak rotasyonda kullanılabilecek bir oyuncu, o bölgede en az Selçuk kadar efektiflik katabilecek birine ihtiyaç var. Sezon başından beri orta alanda her çeşit varyasyon denendi, Engin sadece idare edebilir durumda görünüyor. Yapılabilecek nokta transferle, çok daha ürkütücü bir hal alabilir bu takım.

Fatih Terim'e bir parantez açmak gerekir. Maçın başında ciddi bir hata yaptı fakat takıntılı teknik direktörler gibi 'dediğim dedik, çaldığım düdük' şeklinde davranmadı. Bunu söylemek biraz salakça ama Sabri'yle çıkılacak 2. yarı çok boktan sonuçlar doğurabilirdi.

Teknik direktörler genelde hata yaptıklarını kabul etmez. Hata kabul etmek ciddi bir erdemdir, hele hele egoları bu denli gelişkin bir meslekte daha da önem kazanıyor. O yüzden alınan 3 puanda ciddi bir payı olduğunu söylemek gerekir.

2-0'dan 4-2'ye maç çevirmenin bir başka özelliği de, bundan sonra oynanacak rakiplere gönderilen mesajdır. Futbol dediğin oyunda psikolojinin yadsınamayacak bir yeri var. Şu günkü skor, pek çok rakip için de, sevimsiz gelecektir. Sahaya çıkan takım, biraz daha boynu bükük olacaktır. Ve tabii ki, takım için de ciddi bir güven anlamına geliyor.

Ne yalan söyleyeyim puan kaybı beklediğim bir haftaydı. Devre 2-0 bitince en fazla 2-2 olur diye düşündüm ama Sabri gibi bir faktörü gözardı ederek, eşeklik ettim. Tek başına maçın skorunu belirledi. Bu da ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu gösteriyor.

Küfretmeyin lan, taşak geçmiyorum ama adamı tek başına da günah keçisi yapmamak lazım. Her şeyin seri halde bokunu çıkartıyoruz, adamı o hale getirmenin anlamı yok.

Turgay Şeren gibi konuşmak geliyor lan ara sıra; "Sabri'yi severim iyi çocuktur ama kendisine dikkat etsin. Artık forma aslanın ağzında değil midesinde. Muslera da iyi kaleci ama iki top geldi ikisini de yedi. Selçuk'a da aferin yine sahada basmadık yer bırakmadı. Aferin Fatih, hatandan çabuk döndün."

Bir de Semih gol attı ya, acayip ötesi sevindim. Oğlu gol atmış baba sevinci yaşadım. O denli gururlu, o denli mutlu. Aslanımsın sen benim..

İyidir iyi, kazanmak güzel, deplasmanda kazanmak şahane, 2-0'dan 4-2 maç kazanmak fantastik.

6 Ocak 2012

Bok çukuru


Dün elim gitmedi yazmaya çünkü salt küfürden oluşan bir yazı olmasını istemedim. Bu demek değildir ki, küfür olmayacak. Şöyle bir durumda kimse benden "Ay iğrenç" filan dememi bekmelemesin mümkünse.

Yazının gelişiminde, bazılarının hoşuna gitmeyecek ifadeler okuyacaksınız. Beynimdekini saklayacak değilim, düşündüklerimdir hepsi, o yüzden dini hassasiyetleri olan yazıya hiç başlamasın bile.

Bolu'nun Mudurnu ilçesinde 8 aylık hamile 11 yaşında Z.Ç. isimli bir kız çocuğu fenalaşarak hastaneye kaldırılıyor. Doktorlar, çocukcağızın hastanede kalması gerektiğini söylüyor ancak birlikte olduğu adam, kızı yanına alarak hastaneden ayrılıyor. Bu tip durumlarda işlem yapılması gerekirken, hiçbir şey yapılmadan çocuğu alıp çekip gidiyor.

Bazı durumlar ve bazı olaylar neresinden tutarsan tut, elinde kalır cinsten oluyor. Tıpkı şu rezalette yaşandığı gibi.

Bu çocukla birlikte olan pezevenk, kızı bir yıl önce Ağrı'dan getiriyor. Demek oluyor ki, bu kız aleni olarak ailesi tarafından satılmış. Kızı Bolu'ya getiriyor, imamın karşısına geçiriyor. İmam da bir güzel 'nikâh' kıyıyor.

Öncelikle 10 yaşındaki çocuğa nikâh kıyan imamın gelmişi, geçmişi, soyu, sopu, şahsiyeti, kişiliği ne varsa hepsinin ta dibine sokayım. Ulan orospunun evladı, karşına çocuk gelmiş, hiç mi vicdanın sızlamaz, hiç mi için kıyılmaz? Bu nasıl bir iman anlayışı, bu nasıl insanlık lan!

Haaa ama o imamın peygamberinin eşlerinden biri de 9 yaşındadır. Onu bir tarafa yazmak lazım. İmam denen götverenin mantığına göre 10, 9'dan büyük oluyor. Bu da, evlendirilebilir anlamına geliyor değil mi?

Şimdi bu hadiseyi yazarken, Ahzab Suresi'ni konuşmamak ve şuraya yazmamak ayıp olur. Önce bir onları yazalım.

Ahzab 50'de ne diyor önce ona bakalım: "50. Ey peygamber! Biz bilhassa sana şunları helâl kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak ihsan buyurduklarından sahip olduğun cariyeleri, amcalarının kızlarından, halalarının kızlarından, dayılarının kızlarından, teyzelerinin kızlarından seninle beraber hicret etmiş olanları, bir de mümin bir kadın kendini peygambere hibe ederse, peygamber nikâh etmek istediği takdirde, onu başka müminlere değil de sadece sana mahsus olmak üzere helâl kıldık. Onlara eşleri ve cariyeleri hakkında neyi farz kıldığımızı biliyoruz. Bunlar sana hiçbir darlık olmaması içindir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."

51'de ne diyor ona da bakalım: "Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Sırasını geri bıraktığın kadınlardan dilediğini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Onların gözleri aydın olup üzülmemelerine ve kendilerine verdiğin ile hepsinin hoşnut olmalarına en elverişli olan budur. Allah kalblerinizdekini bilir. Allah her şeyi bilir ve yumuşak davranır."

Devam edelim ve 52'ye de bakalım: "Bundan başka kadınlar sana helâl olmaz. Bunları başka eşlerle değiştirmek de olmaz. İsterse güzellikleri hoşuna gitsin. Ancak sahip olduğun cariyen başka. Allah her şeye gözcü bulunuyor."

Bu üç ayetten hareketle. Herkes kendi istediğini anlar ve kendi istediği noktanın üstüne vurgu yapar. Yekten peygambere saldırmak isteyen "Baba ya, tüm mümineler peygambere helal kılınmıştır" der. Bu saldırıya yanıt veren Müslüman da, "Lan oğlum parça parça okumayın. İçinden cımbızlamayın. Peygambere muhayyer (seçmece karpuzdur bu, bildiğin seçme anlamındadır) kılınan 9 eşten başka kadınlar helal değildir" diye savunur.

Hocam bak şimdi, 9 tane hatun almışsın, biri de 9 yaşında, sonra diyeceksin ki, "9 eşi dışındaki kadınlar helal değildir" diye savunacaksın. Bırak 9 kadınla evlenmeyi, saklambaç oynasak, sen 9'a kadar saysan ben uzaya çıkarım. 9 kadından ötesi de caiz olsaydı bari. Böyle savunma mı olur lan?

Ayşe'nin 9 yaşında evlendirilmediği de savunmalar arasındadır. 9 değil 18 yaşında evlendirildiği ve zifaf yaşadığı söylenir. Peki hocam, 9 yaşındaki bir çocuğu korumak kollamak için yanına alıyorsun. Kendi çocuğun yaşında bir kızı büyüyüp, serpilmesini bekliyorsun ve 18'ine geldiğinde de nokta atışını yapıyorsun. Bu nasıl bir mantık lan. Yanına evlatlık gibi çocuk alacaksın, yedirip, içirip, büyümesini bekleyip, sonra koynuna alacaksın. 9 yaşında evlenmesin de 18'inde evlensin. Bu savunma doğru mu kılıyor her şeyi?

Şu Mudurnu'daki olay nedeniyle sağda solda atıp tutan tiplerden bir tanesi, olayın bu yönüne bakmaz. Eleştiremezsin ki, peygamberi ya da söylediklerini. Bu aynı Fransa'da sağda solda alınan soykırım kararı gibi. Birilerinin "soykırım yoktur" deme hakkını elinden alıyorsun. Vardır, yoktur, orasını oturup konuşursun ama bir insana yasaklatamazsın "hayır" deme hakkını.

Böyle yazınca din düşmanı olursun, katlin vacip kıvama gelirsin. Danimarka'da adamın biri karikatür yaptı, hayatını siktiler herifin. Herkes, her şey eleştirilebilir olmalı, Buna dinler de dahildir.

Zaten yapılmıyor mu bu? Elbet yapılıyor. Müslüman din adamı başka dinlere eleştirilerde bulunur ama konu kendi dinine geldi mi "Hoooop dur bakalım" diye seti çekiverir. Eyvallah kutsala dokunmak hoş değildir de, e abi o zaman Budist adamla niye taşak geçiyoruz ya da ineğe tapan insanı niye yerin dibine sokuyoruz, ortam maymunu haline getiriyoruz? İnek o adamın kutsalı, doğru yanlış ama kutsal mı? Kutsal. O zaman yapmayacaksın, hep bana rabbena olmaz hocam.

"Sadece kendi kutsalıma dokunulmaz" diye bir mantık yok. Ayrıca kimse kusura bakmasın da, tartışılmayacak, eleştirilmeyecek hiçbir şey de yok, bu hayatta.

Bana kimse 9 kadınla evlenmenin mantığını anlatamaz. Duldu, muhtaçtı filan bunları geçeceksin. Hadi hepsine eyvallah ama 9 yaşında yanına aldığın bir çocukla birlikte olmanın sağlıklı bir şey olduğunu hiç mi hiç anlatamaz.

Neyse şimdi bugüne dönelim. İmama laf söylüyoruz ya, o küçücük kız çocuğunu evlendirdiği için. Şimdi şunlara bakınca, adama küfür etmek de haksızlık gibi oluyor. Adama göre bir terslik yok bunda.

Evlenen adamdan önce buna izin veren o küçük kız çocuğunun babasının götüne 50'ye 50 kalas sokmak lazım. Bir baba nasıl olur da, 9 yaşındaki kızını, ebesinin amından gelmiş bir adama verir ya da satar? Şunda mantık arayanın mantığını sikeyim. Hiç öyle sosyolojik tahlillere filan girmeyeceğim. "Vay efendim insanları bu duruma getirenler utansın" filan demesin kimse bana.

Son olarak da, bu hadise karşısında, hastanede hiçbir işlem yapmayan adli makamlara seslenmek lazım.

"Memleketin savcısı, hakimi var" diye bir söz vardı eskiden. Haksızlığa uğramış, isyan eden insanlar bu cümleyi sık sık kullanırdı. Artık ne yazık ki, kimsenin ağzından çıkmıyor. Maaşallah herkesin silahı var, herkes kendi adaletini uyguluyor. Çünkü adalet dediğin şey, garip işlemeye başladı.
Bakıyorsun, domuz bağıyla insan öldürenler elini kolunu sallaya sallaya çıkıyor.
Bakıyorsun, katliam yapanlar, hiçbir şey olmamış gibi sokaklarda dolanıyor.
Bakıyorsun, Hüseyin Üzmez gibi çocuk yaşta kızlara tecavüz eden şeref yoksunları özgürlüğe kavuşuyor.
Bakıyorsun, gazeteciler haklarındaki suçları bile bilmeden cezaevine giriyor.
Bakıyorsun, seçilmiş milletvekilleri 'halkın iradesi' diye kıçını yırtanların iktidarında hapislere tıkılıyor.
Bakıyorsun, evinde 19 tane çakmak bulunan üniversiteli genç, 'hayatın olağan akışına aykırı sayıda çakmak bulundurduğu gerekçesiyle' diye cezaevlerinde çürüyor.
Bakıyorsun, poşu takmış üniversiteli Cihan, 2 yıldan fazla süre içeride tutuluyor.
Bakıyorsun, 3 yıldır toplanamayan deliller için insanlar tutuklu yargılanıyor.

Şu geldiğimiz noktaya bak. Ne kadar küfredersem küfredeyim yine de içimdeki isyanı karşılamıyor. Her şeye alıştırıldık, her şey sıradan hale geldi.

Yarın beni biri evimden alsa, "Bu ibnenin en büyüğüdür, KCK'nin başı, Ergenekon'un kıçı" diye bir suçlamada bulunsalar, hakkımda hiçbir şey bilmeyen insanlar "Vay lan yavşağa bak hem Ulusalcı hem Kürtçü hem ibne" diye atıp tutarlar.

Demokrasi, özgürlük diye diye ülkenin anasını siktiler. Ülkede adalete güven kalmadı, memleketin dört yanından her gün -abartmıyorum- yüzlerce tecavüz haberi yağıyor, eyleme çıkan herkes gözaltına alınıyor, üniversite kitlesine gözdağı vermek için neyle suçlandığını bilmeyen gençler cezaevlerine giriyor, daha şurada sayamayacağım kadar boktan iş yaşanıyor, biz de hepsini oturup izliyoruz.

Şu 10 yaşındaki kızı hamile bırakan puşta kızanlar var ya, bırakın masal anlatmayı. Ülkenin neresinden tutsan elinde kalıyor, hiçbirine ses çıkartmayıp, bir tane götverenin üstüne çullanıyorsunuz. Götü yiyen ona değil de, bu iğrençliğin çıkış noktasına çullanın.

Bugün sen, yarın ben, diğer gün bir başkası... Ülkenin içine düştüğü bok çukurunun haline bakıverin bir zahmet.

4 Ocak 2012

Sikerler öyle efsaneyi

Bu herifi kaç kez yazdım bilmiyorum. Milyon kez kurduğum cümleyi tekrarlayacağım; "Futbolculuğuna tek bir lafım yok. İzlediğim en iyi futbolculardan biridir."

Yazıyı okurken, bu argümanı aklınıza getirin sürekli. Çünkü bir noktadan sonra "O efsanedir, kimse dil uzatamaz" deniyor. Efsane diye götümüzü sikse, ağzımıza verse sesimizi çıkartmayacağız sanki.

Bu herif milletvekili seçildi. Siyasete atıldı yani. Birtakım gerekçeleri var elbet. Herifin kariyerinden ötürü acayip bir popülaritesi var. Bunu milletvekili yapanlar, bu popülaritenin kaymağını yemişlerdir muhakkak. Tabii bir de hocası var. Kız istemeye bile onay veren, enerji ihalesi filan alırken, kapıların kolay açılmasını sağlayan meşhur Pensilvanya Müftüsü.

Milletvekili oldu, seçilmiş birtakım milletvekilleri cezaevine girdi. Herife soruyorlar, Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin düşürülmesi konusunda ne söylersiniz? diye. Bizimkisi yanıt veriyor; "Gündemi takip edemedim. Bunun değerlendirmesini bizim büyüklerimiz, bakanlarımız, tecrübeli büyüklerimiz yapıyordur. Ben bu konuda henüz erken olduğu için bir şey söylemek istemiyorum."

Hadi hayvanlık bizde kalsın, bu konudan eleştirdiğimizden ötürü, konuya hakim olmayabilir, taze vekil diye bunu unutalım.

Ulan, Türkiye'yi yerinden oynatan bir şike hadisesi yaşandı. Bu olaydan ötürü TBMM'de Şike Yasası görüşüldü. Arkadaş, futbolun içinden gelmişsin, bu olayları yüzde yüz yaşamışsın, şahit olmuşsun çık bir kelime konuş. Konuyla alakalı, alakasız her partiden insan konuştu. Bizim vefa manyağı, efsane futbolcu, taze milletvekili konuyla ilgili tek açıklama yapmadı.

Birader bu konu hakkında yorum yapmayacaksan hangi konu hakkında yorum yapacaksın merak ediyorum. Sporun, futbolun içinden gelmiş bir adam başka hangi konuda konuşabilir ki!

Milletvekili olmadan önce TRT'de yorumculuk yapıyordu. Aylık 56 bin TL kazanıyordu. Bir yıl için kazandığı para 728 bin TL'ydi. Bıraktın bu işi milletvekili oldun.

Milletvekilliği yetmedi. Sorulan sorulara, bir tek "Bilmiyorum", "O konuya çalışmadım", "Akşam elektrikler kesildi" şu yanıtları vermedi.

Birader, sen futbolcuyken, çatır çatır mesaj vermiyor muydun? "Kutlu Doğum Haftası'na yakışır derbiler" dilemiyor muydun? Her konuda lafın yok muydu? Al sana top, al sana zemin. TBMM'den başka yer mi bulacaksın konuşacak, edecek. Ne oldu? Dilin içeri mi kaçtı da, tek bir yorum bile yapamadın "Üzüldüm", "Keşke olmasaydı"dan başka.

Aradan zaman geçti, eleman bu kez Lig TV'yle sözleşmi imzaladı yorumculuk için. Bu görev için aylık 150 bin TL alacak. Ya küfür etmek istemiyorum ama ebenin amı dememek için de kendimi zor tutuyorum yeminle.

Bu nasıl bir açgözlülük, bu nasıl bir maymun iştahlılık, bu nasıl bir doymazlıktır.

Hayatının belli bir döneminden sonra insanlara, öğütler veren, sevgi tomurcuğu modelini alan adam, futboldan milyon dolarlar kazanıyor yetmiyor, TRT'de yorumculuk yapıyor yetmiyor, enerji ihalesi alıyor yetmiyor, Meclis'e giriyor yetmiyor ve sonunda aylık 150 bin TL'ye Lig TV'ye yorumcu oluyor. Yeter mi? Yetmez amına koyayım yetmez. Bu da yetmez, bu da kesmez kralı.

Ben böyle diyorum ya, tonla adam küfür edecek, "Kral Hakan Şükür, seni çekemeyen, bütün ibnelerin suratına tükür" filan yazacaklar. Lan; hadi ben ibneliği kabullendim, hadi kendisini çekemiyorum da ama suratıma tükürmesi için taşaklarının fil kadar olması lazım. Şu kadar olaya rağmen çıkıp bir de eleştirenlerin yüzüne tükürecek. Ama bu ülke öyledir, yüzüne tükürülecek adamlar, yüzüne tükürür.

Oğlum azıcık samimi olun lan. "Biz dini hassasiyetlerinden ötürü, Pensilvanyalı Amca'dan olduğu için seviyorum" deyin. Yok futbolmuş, yok golmüş. Kimi yiyorsunuz!

Taraftarlık denen olgu bu yüzden gereğinden fazla boktan oluyor. Herif Galatasaraylı diye ne yapsa savunacağız sanki. Nesini savunayım bu herifin, neresinden tutup da savunayım. Gol attığı, şampiyonluklarda imzası olduğu için 'eyvallah' mı diyeceğiz her şeye.

Benim için dünyanın en bok adamı, senin için kıymetliyse öyle düşünmeye devam et. Kimsenin fikrini değiştirmek gibi bir niyetim yok ancak kendi fikrimi de ifade ediyorum işte.

Herifin yaptığı bir tane iş, elle tutulmuyor. Dokuz sülalesine yetecek dünyalığı yapıp, bir adam doymuyorsa, kimse bana onun iyi, güzel, dürüst, namuslu bir adam olduğunu anlatmasın.

Bu fikriyattaki heriflerin alayı zaten böyle. Konuşurken, hoşgörü, iyi niyet, karşılıklı sevgi, saygı zart zurt ama iş akçeli işe gelince yemedikleri nane kalmıyor. Bunların hepsi ağızlarından neyi düşürmüyorsa, bil ki, o değerlerin eksikliğini çekiyordur.

Kimse kusura bakmasın da, sikerler böyle efsaneyi. Benim efsanem değil, olmadı, olamaz, olamayacak da. Kim istiyorsa alsın evinin baş köşesine buyur etsin efsane olarak.

Bir de arkadaş, o bantla mı doğdun amına koyayım!

3 Ocak 2012

Papaza bağlanan maç yazısı


Ligin ne başladığını anladık, ne devre arasını, ne de ikinci yarısını. Oyuncuya bağlı futboldan oldum olası hazzetmemişimdir, o yüzden Melo yoksa yerine oynayacak adamın, takımda sırıtmaması lazım. Ama ne yazık ki, Webo'nun kırmızı kartına kadar, özellikle defansif açıdan Melo'nun olmaması kendini fazla belli etti.

Emre Çolak biri fantastik, diğeri rakip yardımıyla 2 gol attı ve maçın adamı oldu. Ne yalan söyleyeyim, kendisinden ümidimi çoktan kesmiştim. Saha içindeki tavırları, durağan futboluyla en fazla kadro rotasyonunda yer alabileceğini düşünüyordum.
Fenerbahçe maçında formayı sırtına geçirmesiyle yavaş yavaş ritm tuttu, bugün attığı goller dışında, rakibin 10 kişi kalmasıyla orta sahada dağıttığı ve kaptığı toplarla alkışı hak etti.

Ama işte sütten ağzı yanmış, yoğurdu üfleyerek yemeye alıştığımdan, "Helal aslanım" diyemiyorum. Yoksa altyapıdan çıkmış, sahada top oynayan adamlara muhtaç olduğumuzu gayet iyi biliyorum. Yine de, bugünkü oyunuyla ışığı verdi. Umuyorum tünelin içinde kaybolan cinslerden değildir.

Galatasaray'ın temel sorunu kanat oyuncuları. Kazım'ın maç genelinde sergilediği performans değil de, geldiğin günden bu yana oynadığı futbol, Galatasaray'a çok uygun değil.
Disiplinsiz diye herifin üstüne yüklenmek istemiyorum ama saha içinde insanları delirten özellikleri var. Fenerbahçe maçında vermediği pastan sonra bu maçta da Baros ve Engin'i çıldırtmayı becerdi.

Savruk, kopuk, huzursuz bir profil çiziyor. İşler iyi giderken bunlar çok göze batmaz ama iki istenmeyen sonuçta, kurban oluverir, bunun farkında değil. Farkına varana dek, kendisini önce yedek kulübesi sonra da kulüp dışı bulursa hiç şaşırmasın.

Webo atılana dek iyi değildik, bunun üstünde durmak gerekir. Rakibe, kendi evinde bu kadar rahat alan vermek, futbol oynamasını izlemek, bir süre sonra Arena konukları için işleri daha rahat hale getirir ki, dozajı artan bir ligde çok iyi bir sinyal değil bu. Bu arada, bok atan var mı bilmiyorum ama pozisyon net kırmızı kart, Webo'nun yaptığı da hayvanlığın daniskası.

Baros'un attığı gol ne kadar ofsaytsa, Riera'nın Hakan Balta'ya attığı ve kaleciyle karşı karşıya kaldığı pozisyon da o kadar ofsayt değildi. "Hakem de insandır, hata yapar" argümanının sevmem. Bir işi yapıyorsan ya adam gibi yapacaksın, ya da yapmayacaksın. Eyvallah hata olur olmasına da, aynı maçta aynı hakem üst üste hata yapınca insan isyan ediyor haliyle.

Baros ve Elmander uzun zaman sonra uyumsuz göründüler. Elmander maça kötü başladı, kötü bitirdi. Evet, takımın bir golcüye ihtiyacı var ama bu Elmander-Baros ikilisinin yetersizliğinden değil, bu adamları yedekleyecek ve rahatsız edecek oyuncular olmamasından. Yoksa hâlâ aynı şeyi savunuyorum. Zaten Avrupa'ya gitmiyorken, bok gibi para verilecek bir golcüye karşıyım.

2 yıl önce 7 milyon Euro istenen Sercan'ı sahada gördükçe, bu piyasanın ne kadar boktan olduğunu biraz daha iyi anlıyor insan. Herifi ne zaman izlesem U-16'dan yeni çıkmış, genç misali top oynuyor -yani oynayamıyor-.

Ne yaptığını kendisi de bilmeden sahada, kafası kesilmiş tavuk gibi dolanıyor. Patladı patlayacak derken yaşı 30'a dayanır bunun. Senede bir bilemedin iki maç oynar, her maç da o oyunların hayalini kurarız ve bu arkadaş gönderilir. Ters giden bir şeyler olduğu kesin. Galatasaray'da oynadığının farkına varacak.

Elin Elmander'i, Ujfaluši'si fazladan idman yapıyorsa, herkesten önce gelip, herkesten sonra çıkacaksın idman sahasından. Yoksa bu kafa yapısıyla çok fazla kalabileceğini düşünmüyorum. Haa, kalırsa da ben göt olurum ama o göt olma duygusuyla da acayip mutlu olurum.

Finali Selçuk müthiş yaptı. Ayak içini dehşet kullanıyor, orta saha biraz daha kıvam tutarsa, Selçuk'u izlemek başka bir zevk olacaktır. Şu an halen, benim beklediğim Selçuk değil ancak şu haliyle bile skor tabelasına çok ciddi katkı sağlıyor.

4'ten çok daha fazlası olabilirdi ama olmadı. Ahım şahım olmayan bir oyunla kazanmak güzel de, papaz her zaman pilav yemiyor. Gerçi kendisine devrimci süsü vermiş sosyal demokratımsı çizgisi olan liberal bir papaz var, pilav yerine yarak yiyecek onun da olaydan haberi yok.

Olayı papaza bağladım ya, kendimi takdir ettim. Kulağını gösterirken, götünü parmaklamaya benzedi. (Yanlış anlayanı oyarım)

Oğlum o değil de, Fatih Terim iyiden iyiye Atatürk'e benzemeye başladı. Bir ara ekranda gördüğümde "Atam!" diye ayağa kalkasım geldi, o derece..

2 Ocak 2012

Alın size vefa lan!


"Galatasaray Efsanelerini Anıyor" projesi kapsamında, her maç öncesi bir futbolcusunu anıyor. Yarınki İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçı öncesinde ise sıradaki isim Tarık Hodziç.

Yaşım 8-9 civarlarında. O zamanlar televizyonda maç yayını filan yok. Evde radyo başında abimle (tamam lan tamam ağabey diye yazılır da idare edin) ikimiz otururduk. Şimdi nasıl inanın bilmiyorum ama o zaman maçlar dönüşümlü anlatılırdı.

Atıyorum Beşiktaş, Ankaragücü deplasmanında, Galatasaray evinde Eskişehir'le oynuyor, Fenerbahçe Altay deplasmanında, Bursaspor evinde oynuyor. Bunların hepsinin yerleri belliydi. Murat Ünlü İzmir'den, Tansu Polatkan İstanbul'dan, Hüseyin Başaran Ankara'dan. Öyle düşünün işte. Haa bir de, bu aradaki bağlantı için sürekli "Şimdi merkeze bağlanıyoruz" derdi, o an maçı kim anlatıyorsa. Bu arada hatırladığım maç anlatan spikerler de, Tansu Polatkan, Abidin Aydoğru, Murat Ünlü, Levent Özçelik, Hüseyin Başaran, İlker Yasin, Necati Karakaya'dır. Unuttuklarım da kusura bakmasın, velakin yüzyıl geçti aradan.

Ben tabii sürekli Galatasaray maçı anlatılsın diye bekliyorum. Abim de Beşiktaş'ı bekliyor. Lan maç 0-0 gider, bekle bekle Ali Sami Yen'e bağlantı olmaz. Yarak kürek ne kadar maç varsa hepsini dinliyoruz. Tak diye "Şimdi merkeze bağlanıyoruz" diye bir ses geldi mi, görme heyecanı, yerinde duramazsın. Merkezden de şu anons gelir "Evet sevgili seyirciler şimdi mikrofonlarımız Ali Sami Yen Stadı'nda."

Lan yüreğin atacak gibi olur, götünün üstünden kalkar doğrulursun. Stadın sesini dinlersin ilkin. Böyle hayvani coşkulu bir ses varsa, banko gol atılmıştır ya da penaltı vuruşu vardır. Sik gibi bir sessizlik varsa, taşaklara gelmişsindir golü yemişsindir. Ya da son seçenek; yine sik gibi sessizlik olur, bağlanırlar ve "Evet Ali Sami Yen'de henüz gol sesi çıkmadı. Galatasaray sıfır, Eskişehirspor sıfır" der. Bak bu golden bile güzel gelirdi bazen. Sessizlik var diye gol yediğmizi düşünürdüm ama 0-0 olunca manyak gibi rahatlardım.

Bizim parlak olmadığımız dönemler, daha şampiyonluk nedir görmemişim. Bizim kalede Eser vardı, acayip sevdiğim adamlardandı. Cüneyt, Raşit, Fatih Terim, Çaycı Ahmet, Mustafa Denizli, Sejdic ve Tarık Hodziç de takım kadrosunda bulunan adamlardı. Zaten Seydic ve Hodziç iki yabancımızdı.

Gazetelerde sırf spor sayfasına bakıyorum, başka bir boka da bakmıyorum. O yüzden çok net anımsarım, bu ikili yani Sejdic ve Hodziç, devre arasında Yugoslavya'ya, ülkelerine gitmişlerdi. Elemanlar gidiş o gidiş geri gelmediler. Eğer yanılmıyorsam, Ali Uras'tı başkan. "Gelmezlerse futbol hayatları biter" diye açıklama yapmıştı.

İki satır yazayım dedim konu uzadı. Yarın "Galatasaray Efsanelerini Anıyor" serisinin konuğu Hodziç. Lan, Hodziç yazıyor da, hayatımız boyunca adamı Hoçiç bildik biz. Benim için halen Hoçiç'tir değişmez.

Hoçiç'le röportaj yapmışlar, bu şahane insan demiş ki, "Türkiye'den önce Belçika'da oynadım, orada da para kazanıyordum ancak orada Galatasaray'daki gibi arkadaşlık, seyircinin bağrına basması söz konusu olmadı. Ben Galatasaray formasını giymeyeli 30 yıl oldu. Ancak Fatih Terim başta olmak üzere birçok eski arkadaşımla haftada bir telefonlaşır konuşuruz. Saraybosna'nın en iyi yerinde bulunan iş yerime (Bilmeyene not: Şampiyon-Galatasaray'dır kebapçının ismi ve her taraf baştan aşağı sarı-kırmızıdır) verdiğim isimle, takımıma olan sevgimi bugüne kadar hep gösterdim. Çünkü ben Galatasaray'a çok şey borçluyum."

Bak işte, Hoçiç candır, canın kuytusudur, içidir. 3.5 yıl futbol oynadı bu takımda, aradan geçti 28-30 yıl ve adam "Çünkü ben Galatasaray'a çok şey borçluyum" diyor.

Buralarda "vefa, vefa" diye dolananlar vardı ya. Kimisi, siyasi oldu, kimisi gazeteye kapağı attı, kimisi antrenör oldu, kimisi teknik direktör oldu, kimisi menajer oldu. Bu kimiler uzar gider amına koyayım. Bu adamların hepsi, deve yüküyle para kazandı bu kulüpten. En boktanı 3-5 milyon dolar kazanarak ayrıldı ya da bıraktı futbolu. Bugün yaptıkları işleri bile Galatasaray sayesinde yapıyorlar, haberleri yok malak emzirmelerinin.

Ama birtakım ibneler, sakız gibi yapıştılar bu kulübe. Üstelik arkadan konuşmadık laf da bırakmadılar. "İbne basın" dediğimiz heriflere, takım içinde ne olup ne bitiyor yumurtladılar. Sonra çıkıp "Biz bu kulübe çok şey verdik ama onlar..." diye her türlü boku söylediler. Yalan söylediler, iftira attılar, taraftarın gözünde bu kulübü küçük düşürmeye çalıştılar.

O yüzden birtakım pezevenklerden nefret ediyorum. Futbol oynamak dışında hiçbir vasfı olmayan adamlar, bu boktan sistem sayesinde milyonlarca dolar kazandılar Galatasaray Kulübü'nden.

Yeniyetme taraftar bilmez, bu Hoçiç'ler, Seydiç'ler öyle ahım şahım paralara da oynamadılar. Şimdi alınan paralarla karşılaştırırsan, devede kulak kalır. Ama işte adam 30 yıl geçse de "Her şeyimi Galatasaray'a borçluyum" diyor.

'Vefa' dediğin şey, sanki tek taraflı, bir taraf sahada top oynarken, diğer taraf yani kulüp bunları asgari ücrete mahkûm ediyor zannedersin, puştları dinleyince.

Artık herkes biliyor, Tarık Hodziç'in Türkiye'de gol kralı olan ilk yabancı olduğunu. Onun bir tek gol krallığını, soytarı kılıklı kralların gol kralı olmasına değişmem.

Şu bazı yavşakların (biri değil alayı) konuştukları ile Hoçiç'in söylediklerini bir kefeye koyun, tartın bakalım. Sonuç ne çıkacak acaba?

Öyle forma öpüp, yumruk şov yapmakla adam olunmuyor.

Vefa mı? Alın amına koyayım, öğrenin Hoçiç'ten. Ama tabii bunu anlamak için zekâ gerekiyor. Onu aramak da benim beyinsizliğim olsun...

Yardım elini uzatamamıştık, şimdi fırsatımız var


18 Ekim'de "Yardım elinizi uzatın" diye bir çağrıda bulunmuştum.

Van'da öğretmenlik yapan Ezgi kardeşimiz, Ergin vasıtasıyla, "defter, kalem, okuma kitabı" gibi şeyler talip etmiştik. Bu olaydan 5 gün sonra, bütün ülkeyi sarsan bir deprem oldu ve gönderdiklerimiz Ezgi'nin yıkılan evinin altında kaldı. Zaten süre kısaydı, bazılarımız hiçbir şey gönderememiş bile olabiliriz.

Ezgi öğretmenimiz, aradan geçen zamandan sonra yeniden Erciş'e dönmüş.

Erciş'te, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Başkanlığı'nın topladığı 300 milyon TL'nin bir kuruşu bile girmemiş. Yardım bile yapılmamış, insanlar kaderlerine terk edilmiş.

Ezgi öğretmenimiz, bir yurda gitmiş ancak bir gün sonra "Yer yok" gerekçesiyle çıkartılmış. Devletin kendi öğretmenine reva gördüğü muamele bu minvaldeyken, yeniden harekete geçmek gerekir.

Ezgi öğretmenden haber var, ihtiyaçları çok fazlaymış. İlk etapta istekleri "Pastel, sulu boya, yapıştırıcı, makas, elişi kâğıdı. fon karton, oyun hamuru, her türden oyuncak, resim kâğıdı, defter, kalem, okul öncesi için hikâye kitapları, ıslak mendil"

İsterseniz, yardım edecekleri bir gruba ayırırız ve her grup bir şeyler yollar, isterseniz de, aşağıda vereceğim adrese, herkes gönlünden ne koparsa yollasın.

Bir şeyler yapmak lazım, öyle kıçımızı devirdiğimiz yerden, "ah, vah" diyerek, kimseye yardımcı olamayız.

Hadi lan, kaç tane çocuğun eğitimine yardımda bulunacağınızı düşünün. Kaç çocuğun umudu yeniden yeşerecek, kaç öğrencinin yüzünde gülümseme belirecek?

Haydi harekete geçelim...

ADRES: Ezgi Diken adına Van Erciş PTT şubesi

Toplanan paralara ne mi oldu? Orasına da siz karar verin.

31 Aralık 2011

2012 için umut etmek yetmez. Herkese mutlu yıllar


Boktan bir yıldı, hele hele son günleri daha boktan geçti. Her yıl tonla dileğimiz oluyor; güzel, iyi niyetli, temiz dilekler ama sadece ve sadece diliyoruz. Oturup düşünmek lazım, bunların gerçekleşmesi için neler yaptığımızı, mücadele edip etmediğimizi.

2012 yeni umutlarla başlayacak, en azından öyle başlatmak için gayret edin.

İnsanlara yardım edin, savunmasız canlılar için bir şeyler yapın, çevrenizdeki haksızlıklara karşı sesinizi yükseltin.

Öyle boş boş oturup, iyi yıllar demek yok.

Umarım ağzına sıçtığımız dünyamız ve ülkemiz için güzel bir yıl olur.

Sınırsız ve sınıfsız bir dünyada; eşit, özgür ve demokratik bir ülkede; barış içinde, kardeşçe yaşayacağımız günler çok uzakta olmasın.

Sevene, sevmeyene, sinirlenip küfredene kadar herkese mutlu yıllar...

29 Aralık 2011

Bu acıyı başka bir şey böylesine iyi anlatamaz


İnsan bir yakınının ölüsüne bakmaktan böyle sakınıyor, bakamıyor, bakmaya korkuyor. Bu acıya "İyi oldu" diyenler var.



Kelimeler biter, söylenecek söz kalmaz...

Ama onlar kaçakçı!


Aleviyse, haftalar öncesinden evlerini belirlersin, çoluk-çocuk-kadın-yaşlı demeden palalarla doğrarsın, kılıf olarak "Solcular birbirini öldürdü" dersin.

Öğrencileri evlerine girip boyunlarına tel geçirip, kurşuna dizersin, kılıf olarak "Bunlar zaten solcuydu" dersin

Muhalif gazeteciyse, işkence yaparak döve döve öldürürsün, kılıf olarak "Zaten Evrensel'de çalışıyordu" dersin.

Aydınsa, bir otelde hepsini cayır cayır yakarak öldürürsün, kılıf olarak "Provokasyon vardı zaten hiçbiri yanarak ölmedi" dersin.

Ermeniyse, sokağın ortasında herkesin gözü önünde kalleşçe arkasından vurup, kılıf olarak "Türkler hakkında ileri geri atıp tutuyordu" dersin.

12 yaşında çocuğu 13 kurşunla öldürürsün, kılıf olarak "Potansiyel teröristi, ileride dağa çıkardı" dersin.

Sokaklarda eylem yapan emekli bir öğretmeni öldürürsün, kılıf olarak "Gazdan ölmedi, kalp krizinden öldü" dersin.

Konsomatrisse işkence yaparsın, işkenceye kılıf olarak 'Orospuydu ondan dövdük' dersin.

Kürtse, uçaklarla üstüne bomba yağdırırsın, kılıf olarak "Kaçakçılardı ondan bomba yağdırdık" dersin.

Kendi vatandaşının üstüne tonlarca bombayı atarsın, kılıf olarak "O bölgede terörist faaliyet tespit edilmişti" dersin.

Daha ne kadar insan öldürüp; vicdanımızı rahatlatmak, haklılığımızı kanıtlamak için yeni yeni kılıflar bulacağız?

Kendi topraklarımızda yaşayan insanları öldürmeye, linç etmeye, katliam gerçekmeştirmeye devam edeceğiz?

Kaçakçıysa bomba atabiliriz, üstlerine kurşunlar yağdırabiliriz öyle ya!

Siz de bulun kendinizi rahatlatacak sebepleri. Belki o zaman daha güzel bir ülkede yaşadığınızı düşünüp, çığlık çığlığa bağıran vicdanlarınızı susturabilirsiniz.

Herkes aynı düşünse ne güzel olurdu değil mi? Kimse farklı olmasa, aynı şeyleri düşünse, devlete sonsuz biat etse ve devletin katliamlarını alkışlasa.

Nurtopu (!) gibi bir katliamımız var artık. Kutlamaya başlayalım çılgınca...