31 Ocak 2012

Biri gidiyor, biri geliyor, biri gidiyor, biri geliyor


Biz böyle adamları seviyoruz. Misal Adnan Sezgin'e senelerce katlandık, Samsunspor yarı devrede herife siktiri çekti. Samsunspor'daki zekânın ve ileriyi görebilme yetisinin 10'da 1'i bizde olsa, son 4 yıldan 2 şampiyonluk çıkardı.

Millet delirdi, çıldırdı en sonunda Adnan Sezgin denen heriften kurtulduk. Ama 'Galatasaray'da transfer bitmez' şiarından yola çıkarak Adnan Sezgin'in boşluğunu, hemen hemen aynı kalibredeki Bülent Tulun'la doldurduk. Aynı görevde değiller hikâyesini anlatmayın mümkünse.

Bülent Tulun denen eleman, Galatasaray tarihinin en büyük gerizekâlılığında imzası vardır ama bunlar nasıl ilişkilerse bir biçimde görev alabiliyor. Yönetici oluyor, menajer oluyor, başkanın kişisel siki oluyor.

Galatasaray'a hizmet etmek için "Bülocuğum, Florya'da top toplayacaksın" deseler, onu da yapabilecek gibi geliyor.

Yaz transfer dönemi, büyük gerginlik olmadan geçilmişti fakat devre arasında gelince ufaktan hareketlenmeler olmaya başladı. Terim ısrarlı biçimde transfer istiyor, istediği adamlar alınmıyor, Bülent Tulun başkanın sol taşağı olduğu için kendisi birtakım isimler öneriyor. Terim, o isimleri beğenmiyor, Tulun da, onun istediklerini aldırmıyor.

Hayır, inan anlamıyorum Adnan Sezgin, Bülent Tulun gibi dalyarakları nereden bulup çıkarttığımızı. Herifler, Galatasaray'ı turnike yaptılar, bir Adnan, Bir Bülent sırayla göreve geliyorlar. Aradan bir-iki yıl geçiyor, bunlar kayboluyor, sonra birden peydah oluyorlar.

Ortada ciddi iddialar var. Bülent Tulun'un, Terim'i istemediği belirtiliyor. Durum buysa, onun ta götünden sikeyim, içine de eşek dikeyim. Bu cümleden Terimsever bir algı çıkartılmasın ama ne lan bu böyle! Bülent Tulun kimdir de, Galatasaray'da teknik direktör belirler ya da teknik direktör gönderir konumdadır.

Lan oğlum, ben mi yanlış hatırlıyorum, bu herif değil miydi Ribery'nin gitmesine neden olan adam? Herif Galatasaray'da görev almadığı zamanlarda, başarısız sonuçlarda bir tek götüne kına yakmadığı kaldı. Tehdit mektubu hikâyesini hiç söylemiyorum bile. Buna da bir savunma gelir muhtemelen.

Ne güzel değil mi? Lise tuvaletinde sigara içerken turnikeye dönen tipler gibi herifler. Bir o geçiyor kulübün ağzına sıçıyor sonra siktirip gidiyor. Sonra diğeri geçiyor, o sikip atıyor.

Bu işler sarpa sarmaya çok yakın. Ünal Aysal'ın son dönem çizdiği profil de sevimsizleşmeye başladı. Gereğinden fazla konuşup, her fazla konuşan insan gibi saçmalıyor. ('Başkan saçmalıyor' dedim ya, banko biri çıkacak "Sen nasıl konuşursun?" diyecek. A.k, herif sanki Galatasaray Başkanı değil de Tanrı'nın elçisi! Hiçbir şey söylenmiyor, söylenemiyor)

Şu Bülent Tulun denen dalyarak dolması, siktirip giderse pek memnun olacağım.

27 Ocak 2012

Fenerbahçemiz, Akp'li taraftarımız, teşekkürler Başbakanımız


Futbol Federasyonu Genel Kurulu, pek çok açıdan ilginçlikler barındırıyordu. 58. madde üstüne çöreklenen tartışma son bulurken, Genel Kurula Yıldırım Demirören'in "Fenerbahçemiz" söylemi damga vurdu.

3 Temmuz'dan bugüne gelinen süreçte, gerçek futbolseverler şunu gayet iyi anladı; 'futbol' kirlidir ve öyle ya da böyle herkes bu kirli oyunun bir ucundan tutmuş durumda.

7 aydır hemen herkes, kendi pisliğini örtmek için bir diğerine pislik bulaştırmak için elinden geleni yapıyor. Temcit pilavı kıvamındaki iddialar tozlu raflardan indiriliyor. Bu arada kendisine yönelebilecek suçlamalara karşı da, ezber cevaplarla savunmaya girişiliyor.

3 Temmuz'dan beri Galatasaraylılarla konuşuyorsunuz temizler, Fenerbahçelilerle konuşuyorsunuz temizler, Beşiktaşlılarla konuşuyorsunuz temizler, Trabzonsporlular da temiz, Bursasporlular temiz v.s. v.s.

Bu kadar bok dönüyor ama herkes temiz. Ne ilginç değil mi? Herkes futbolu kirletenin adresini bir başkası olarak görüyor.

Şu süreçten çıkmak için kabullenmenin şart olduğunu bilmek gerekiyor.

Dün Yıldırım Demirören "Fenerbahçemiz" dedi. Beşiktaşlılar buna çıldırırken, Fenerbahçeliler ve Galatasaraylılar bunun üstünden Beşiktaş aşağılaması yaptı, taşağını geçti.

Akşam, Ünal Aysal "20 milyon Galatasaray taraftarı Akp'ye oy vermiştir" dedi, bu kez Beşiktaşlılar ve Fenerbahçeliler aynı çapta taşak geçme şenlikleri başlattı.

Dün iki başkan bu laflarla maymuna dönerken, gazetelerde Ülker Arena'nın açılışı için Fenerbahçe Spor Kulübü Başbakan Erdoğan'a tam sayfa teşekkür yayınladı.

Aptal olmanın anlamı yok, herkesin birbirine göbekten bağlı olduğu futbol ortamında, siyasal erkin her şeye hakim olma çabası düşünülünce, herkesin aynı biat kültürü karşısında ceketinin önünü ilikleyip, güç karşısında eğildiğini görmek lazım.

Kimsenin farklı olmadığını da, kafasına iyice sokması lazım. O kafa, bu düşünceyi alana kadar kaç tane tokat yiyeceğiz merak ediyorum. Bir sağdan, bir soldan çakıyorlar, her tokattan sonra "Bana ne vuruyorsun, yandaki yaptı" diye ağlayıp sızlıyor herkes.

Ülkenin siyasi durumundan farksız değil futbol ortamı. Siyasal iktidarın baskıcı, sansürcülüğünden rol çalanlar dün Ultraslan'dı, bugün ForzaBeşiktaş, yarın bir başkası olacak.

Bunca şeyi görmemek için ya çok iyi niyetli olmak gerekiyor ya da kötü niyetli. Bu kadar şeye rağmen hâlâ "Biz farklıyız" diyebilmek için kalın bir deriye veya kalın bir kafaya ihtiyaç var.

Farklılık zaten görece bir kavram. Herkes durduğu yerden baktığında, istediği şeyi farklı görebilir.

Ünal Aysal, Yıldırım Demirören, Aziz Yıldırım, Sadri Şener daya bu isimlere yenilerini, aklına her kim geliyorsa, kimsenin birbirinden farkı yok, hepsi ortadaki pastadan daha fazla pay kapmak için yarışıyor.

Birtakım taraftar grupları da, bunların yediği pastadan tabakta kalan kırıntıları yalıyorlar. Onu farklı yapmış, bunu farklı söylemiş, diğerini başka türlü düşünmüş, geç o işi.

Rıdvan Akar gibi adamın ne pastayla, ne kırıntılarla işi olmaz. Rıdvan Akar, tertemiz taraftardır. Rıdvan Akar'ın Fenerbahçelisi, Galatasaraylısı, Trabzonsporlusu, Edirnesporlusu yok mu? Elbet var, olmaz olur mu? Ama işte gün geliyor, 'fark, fark' diyen adamlar, en boktan, en çiğ yöntemlerle Rıdvan Akar gibi futbolun gerçek sevdalılarına sansür uyguluyor. Farka ne oldu? Uçtu, uçtu kuş oldu.

Şimdi aptallık yapıp da, yazıyı götünden anlayacaklar için söyleyeyim. Kimseyi hedef almıyorum ama başından beri söylediğimin de arkasında duruyorum.

Şike yapanlar sokakları inletti, temiz futbol isteyenler kılını kıpırdatmadı. Ortak bir eylem biçimi geliştirmeden, ortak hareket etmeden, renklere bağlı kalındıkça, futboldan söz etmek fazla komik oluyor.

Bak, bu kadar tantana kopuyor değil mi? Sezon sonu hangi takım şampiyon olursa olsun, ağzına 'şike'yi alacak mı? Lay lay lay, loy loy loy şampiyonluk kutlayacak.

Şike, teşvik kimsenin umrunda değil. Zaten umrunda olsa, şike yapanlar sokak arşınlarken, temiz futbol isteyenler evinde oturmazdı.

Senin, benim, Rıdvan Akar'ın saf futbol sevgisini, üç-beş yavşağın söylemi de değiştiremez.

Onları unutmayın


Her tarafı kar kapladı. Pek çok canlı, yemek ve su bulamıyor. Kapınızın önünü temizleyip, bir kap su, biraz yemek verin.
Pencerenizin kenarına kuşlar için bulgur, buğday koyun.

Unutmayın lan işte, bir faydamız olsun bari.

25 Ocak 2012

Delegelere bak delegelere!



Yarın Türkiye Futbol Federasyonu'nun tarihi Genel Kurulu var. Genel kurulda, haklarında şike ve teşvik primi iddiası bulunan kulüplere uygulanması muhtemel yaptırımların değiştirilip, değiştirilmemesinin görüşüleceği ve karara bağlanacağı bekleniyor.

Galatasaray'ı, Genel Kurul'da 7 delege temsil edecek. Bunlar; Ünal Aysal, Adnan Öztürk, Alp Yalman, Mehmet Ağar, Abdurrahim Albayrak, Ergun Gürsoy ve Refik Arkan.

Futbolda temizlikten, haktan, hukuktan söz eden bir kulübün delegeleri arasında Mehmet Ağar ve Ergun Gürsoy gibi isimler bulunuyorsa, Galatasaray şikeden teşvikten filan hiç söz etmesin.

Koskoca Galatasaray Spor Kulübü, delege olarak bir katilden başkasını bulamaz mı? Yok mudur başka adam? Sen şikeye, teşviğe ceza verilmesini isteyeceksin ama bunun için oy veren adam, bugün topraklardan fışkıran kemiklerin ana sorumlularından biri.

"Sepetin içindeki elmalar arasında çürük de bulunur" gibi bir savunma içine girmek, Mehmet Ağar'ın Galatasaray delegesi oluşunu savunmak, 'temiz futbol' istemekle pek örtüşmüyor.

Ergun Gürsoy'a gelince; teşvik primi verdiğini sağır sultanın bile duyduğu bir adamı, teşvik ve şike konusunda delege yapmak, tam kara mizah örneği. Hırsıza anahtar emanet ediyorsun. Yarın öbür gün evin soyulunca da, kıçını yırta yırta bağırıyorsun.

Herkes bu bataklık içinde debelenip duruyor. Sözümona Galatasaray duruş gösteriyor, gösterdiği duruşun isimlerinin biri katil, diğeri bu işlerin tornasından geçmiş, hatta tornanın başında iş tutmuş adamlardan biri.

Yarınki Genel Kurul'da Ergun Gürsoy'a biri çıkıp "Birader, şikeye, teşviğe ceza verilmesin diyorsun da, senin Doğanlar ne oldu?" diye sorsa, ne yanıt verir merak ediyorum.

Olmamış, hem de hiç iyi olmamış. Temizlikten söz edilecekse, önce kendi kapını süpüreceksin, sonra başkasına bok atacaksın.

Sorsan, Galatasaraylı arkadaşlara "Ergun Gürsoy'un teşvik primi verdiği ne malum?" der. Ulan aynı savunmayı, bugün şike yapanlar söylüyor. O zaman, bu mantıkla kimseye bok atmayacaksın.

Bak şimdi, böyle yazdım ya, süper tarafsız olacağım. Kendi tuttuğun takımla ilgili boktan şeyler yazınca "Vay helallll" diye alkış tutuyor millet. Başkalarına laf söylediğin andan itibaren "Yavşak, fanatikliğe bak" diye herkes ağzına geleni söylüyor.

Şu takım takıntlarından vazgeçmedikçe, kimse temiz futbol istemesin. Gerçi, temiz futbol istemeye kimsenin yüzü olmaması lazım. Temiz futbol isteyenler sustukça sustu, haliyle şike yapanlar da üste çıktıkça çıktı.

Kim ne derse desin; Mehmet Ağar'ın, Ergun Gürsoy'un delege olduğu yerde, temiz futboldan söz edilmesi mümkün değil.

Şikecilerin bas bas bağırıp, haklı olduklarını düşündüğü, herkesin kendisini bir diğerinden daha temiz addettiği, kendinden başka herkesi aşağılayıp, aşağıladıkları kişi ve grupların kopyaları olduğu, şikeye-teşviğe ceza verilmesini isteyip, katillerin delege yapıldığı bir ülkede temiz futbol bekleyen kaldıysa, kendilerini o aptallık boyutundaki iyi niyetle başbaşa bırakıyorum.

Mümkünse, kimse şunları savunmasın, hele hele Galatasaraylı arkadaşlar hiç savunmasın. Savunan varsa da, şike yapanları ya da teşvik primi verenleri suçlamasın.

24 Ocak 2012

Soykırım olsa da, olmasa da










Türkiye'de "Ermeni soykırım tasarısı" adı verilen "Soykırım tasarısı"nın tam metni

Aşağıdaki metin, 2008/913/JAI numaralı karar çerçevesini şöyle değiştirmeyi teklif eder:

Kamuoyu önünde soykırım cinayetlerini, insanlığa karşı işlenen cinayetleri kabul etmeyen, reddeden, bayağılaştıranları veya savunanları Uluslararası Ceza Hukuku Statüsünün 6.,7.,8. bentleri ve Uluslararası Askeri Mahkeme'nin 6. bendinde ifade edildiği üzere 1 yıl hapis cezası ve 45.000 euro para cezası ile cezalandırmayı öngörür.

YASA TEKLİFİ

Madde 1: 29 Temmuz 1881 kanunun 24 bis maddesinin birinci bendi, alttaki yeni beş bendle değiştirilmiştir.

"24'üncü maddenin altıncı bendi doğrultusunda, soykırım suçunu veya insanlık ve savaş suçunu savunan, inkar eden veya kamusal alanda onemsizleştirmeye çalışan, altaki tanımlamalara dayalı cezalandırılacaktır:

1) Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsünün 6'inci, 7'inci, 8'inci maddesi

2) Ceza kanunun 211-1 ve 212-1 maddesi

3) Uluslararası Askeri Mahkemesi'nin statüsünün 6. maddesi:

"Ve kanunen tanınmış, Fransa tarafından imzalanmış ve onaylanmış uluslararası bir sözleşmenin, veya uluslararası veya Avrupa kurumlarının nitelikli bir karara bağlı, Fransız yargısı tarafindan nitelendirilmiş, Fransa'da uygulanabilir hale gelir."

Madde 2: 29 Temmuz 1881 basın ozgürlüğüne dayalı kanunun 48-2 maddesi şu şekilde değiştirilmiştir:

1) "sürgün" kelimesinden sonra "ya da soykırım kurbanı, savaş suçu, düşmanla isbirliği ve insanlık suçu kurbanı" eklenmiştir.

2) "Savunma" kelimesinden sonra "soykırımlar" kelimesi eklenmiştir.


Şu Fransa'daki hadise "Ermeni soykırım tasarısı" diye geçiyor ancak kazın ayağı öyle değil. Tasarı, tüm soykırımları kapsamaktadır. Dünyada 'soykırım' olarak kabul edilmiş ne kadar büyük acı varsa, hepsi dahildir.

Tabii işin Türkiye'yi ilgilendiren yönü 1915 olayları. Şu yukarıdaki fotoğrafları 2 yıl önce Anadolu Ajansı geçmişti, o zamandan bu yana arşivimde duruyor.

Soykırım var mıdır, yok mudur diye acayip bir tartışma var. Kimi olayı "O dönemler savaş vardı, insanlar öldürülmüş olabilir ama soykırım yoktu" diye açıklıyor, kimisi tamamen reddediyor, kimi de soykırımın yaşandığına inanıyor.

Ermenilerin bu ülke sınırlarından kovuldukları, yaşadıkları yerlerden sürgün edilmeleri, dükkânlarının yağmalanması, malvarlıklarına el konulması için öyle çok uzaklara gitmeye gerek yok. Bunları söyleyince karşına "Ama ASALA da, diplomatlarımızı öldürdü" savunmas geliyor. Sanki böyle deyince, yapılanlar yapılmamış gibi geliyor. Ya da alttan alta, bir haklılık payı çıkartılıyor.

Bölgede doğmuş, halen yaşayan Ermenilerin ifadeleri var, onları açıp okumak gerekir, insanların neler yaşadıklarını anlamak için.

6-7 Eylül olaylarına bile bakınca, 1915'lerde neler yaşandığı konusunda bir fikri olabiliyor insanın.

Soykırımı kimin yaptığının bir önemi yok; bir insanlık suçudur ve dünyanın her yerinde lanetlenmesi gerekir.

1990'lı yılları anımsıyorum; insanlar "Buralarda katliam yapılıyor" diye bağırıyordu, faili meçhul cinayetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Ölümler için haykıranlar, cezaevlerine gönderildi, işkencelerden geçirildi. Şimdi Diyarbakır'da, Batman'da topraktan cesetler fışkırıyor. Daha 20 yıl önce her şeyi reddeden devlet, 20 yıl sonra başka hesaplarla kabulleniyor.

Uludere Katliamı, bugün değil de, 30 yıl önce olsaydı, kimsenin haberi bile olmazdı yaşananlardan. Devletin ajansının geçtiği haberin, canlı yayınlarda sansürlendiğini görmedik mi?

Bu ülkenin topraklarında çok kan var. Gazeteciler, bilim insanları, yurttaşlar öldürüldü. Hepsinin de üstü örtüldü, örtülmeye çalışıldı.

"Soykırım yoktu" demek, yaşanmamış saymak, ölümlere kılıflar hazırlamak, bu ülkenin topraklarındaki kanın kurumasına engel oluyor.

Kim yaptı, neden yaptı, nasıl yaptı, niçin yaptı? Hiçbirinin önemi yok. Tek bir insan bile öldürülmediğini varsayalım. Evinizden, köyünüzden, kasabanızdan, yaşadığınız ilden sürgün edildiğinizi, kovulduğunuzu; ablanıza, kız kardeşinize, annenize tecavüz edildiğini düşünün. Bunlar da yaşanmadı değil mi?

Zaten biz hep temizdik. Bütün bir eğitim boyunca, "Osmanlı İmparatorluğu kimsenin zorla dinini değiştirmedi" denildi. Sonra okumaya başlayınca gördük ki, bize öğretim hayatımız boyunca palavra sıkılmış.

Acıların, ölümlerin, soykırımın bahanesi olmaz.

Bu ülke topraklarında yüzyıllarca birlikte yaşadığımız insanlarla, karşılıklı olarak hâlâ nefret doluyuz, hâlâ düşmanız.

Bir Kızılderili atasözünde söylendiği gibi: "Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz."

Bu acılar hepimizin ortak acısı, her şeyi reddediyorsanız bile bunu kabul etmek gerekir.

Unutmayız

20 Ocak 2012

Mahallenin tecavüzcüleri serbest, delikanlılarının da götü açıkta kaldı


Kulüpler Birliği ve Türkiye Futbol Federasyonu toplantısından çıkan kararın meali, şikenin affedildiğidir. Çünkü varolan yasaya göre şike yapmanın cezası bir alt lige düşürmektir. Fakat eksi puan uygulaması ile bu karar by-pass edilmiştir.

Toplantıdan sonra bir açıklama yapan Fenerbahçe 2. Başkanı Nihat Özdemir, "58. madde değişmesin. Virgülüne dahi dokunulmasın. Biz herhangi bir şekilde, herhangi bir yolla, Fenerbahçe'nin yarım puanının bile kesilmesine, para cezası verilmesini kabul etmeyeceğiz. UEFA'nın dikte ettiği kararları kabul etmiyoruz" dedi.

Aynı Nihat Özdemir, bundan tam bir ay önce Hürriyet'e yaptığı açıklamada, "Eskiden sadece Fenerbahçe konuşuluyordu. Şimdi iddianame açıklandı. Fenerbahçe'nin yanı sıra 7 Süper Lig kulübü ve bir Bank Asya 1.Lig kulübü iddianamede suçlanıyor. Bütün kulüplerin ve federasyonun bunu düşünmesi lazım. Kulüpler Birliği, bir arada durmalı, 58. madde için birlikte hareket etmelidir. Ben bunu Fenerbahçe için değil, tüm kulüpler için, Türk sporu için istiyorum. Bu, konunun birinci boyutu. 58. madde değişmezse Türk sporu batar" demişti.

Garantiler alındı, şimdi 'delikanlılık zamanı!' Bundan bir ay önce Türk sporunu felakete sürükleyecek, 58. madde, bugün değiştirilmemeli...

Bazen fazla iyi niyetle yaklaşıyoruz pek çok konuya. Katillerin affedildiği, tecavüzcülerin yırttığı, bir kadını 25 yerinden bıçaklayanların serbest gezdiği, onlarca insanı öldürüp, toprağa gömenlerin cezaevinden çıkartıldığı, milyonlarca Euro dolandırıcılık yapanlar hakkında işlem yapılmadığı bir ülkede şikeye ceza olarak küme düşme verilmesini beklemek, aptallık düzeyinde bir iyi niyet gösterisi.

Hadiseyi siyasetten ayırmak lazım diyeceğim ama "Sporu siyasete karıştırmayın" diyen herkes, tribünlerdeki taraftarların potansiyel oy olduğunu gördüğü için, kafi derecede ikisi bir arada karışmıştır.

Dedik ya, tecavüzcüler ellerini kollarını sallaya sallaya dolanıyorlar diye. Mahallenizde tecavüzden hüküm giymeden, yırtan biri olduğunu düşünün. Ne gözle bakacaksınız bu insana? Hiçbir şey olmamış gibi, "Aslanım benim ne de güzel siktin?" mi diyeceksiniz? Ya da bu tecavüzcü, hiçbir şey olmamış gibi o mahallede oturmaya devam mı edecek? Elbette hayır, yapacağı ilk şey, izini kaybettirip yok olmaktır.

Fenerbahçe ve adı geçen 7 kulüp, mahallenin tecavüzcüleridir. Üstelik bu tecavüzcüler, bırakın mahalleden kaçıp, izlerini kaybettirmeyi, mahalleye kazık çakmak için ellerinden geleni yapmıştır. Üstelik mahallenin tecavüzcüleri, sürekli yeşil sahaya çıkıp, futbolu sikmeye devam edecek.

Şimdi yeri geldiği için konuşalım. Çarşı için yazdığım bir yazıdan ötürü, söylenmeyen şey kalmadı. Hatta sevdiğim bazı insanlar, defterden silmeye kadar götürdüler.
Eee birader; her şeye lafı, sözü olan, Erbakan'ın ölümünü, Erdoğan'ın annesinin vefatını bile esgeçmeyen Çarşı, 3 Temmuz'dan beri olan biten bu komediye neden ses çıkartmaz? Neden tepki göstermez? Neden dut yemiş bülbül rolü üstlenir?

Hani anarşist tavır, hani endüstriyel futbola karşı duruş, hani isyankâr, asi bünyeniz?

Sonra "Biz farklıyız" nameleri. Oğlum bırakın bu işleri lan, kimse farklı filan değil, o bok çukurunun içinde herkes.

O bok çukurunun içinde, bugün "Şike affedilsin" diyen Galatasaray da var, Trabzon da var, sürecin başından beri ağzını açmayan siz de varsınız, sapına kadar şikeye sahip çıkan taraftar da var.

Futbol bir bok çukurunun içindeydi zaten. O bok çukuru şimdi genişledi, genişledi herkesi içine aldı. Şikeyi yapan Fenerbahçe futbolu ne kadar sikmişse, bugün Kulüpler Birliği'nin aldığı kararın altına imza atanlar o kadar sikmiştir.

Kimse aptalca edebiyat parçalamasın, endüstriyel futbol diye. Store'den sırtına formayı geçiriyorsun, gidip kombine alıyorsun, hafta sonu maça gidiyorsun, her akşam bahis oynuyorsun, sonra da farkındalıktan söz ediyorsun. Canım benim, yemezler.

Üstünüzdeki formayla aynadaki yansımanıza bakın, kimsenin birbirinden farkı yok. 20 Ocak 2012 itibariyle, ağzının ortasına sıçılmış Türk futbolu, götünden sikilmiştir. Bundan sonra izleyeceklerimiz tamamen yanılmasalardan ibarettir.

Haa, biz mi ne yapacağız? Yarından itibaren futbol konuşmaya devam edeceğiz. Penaltıydı, ofsayttı, kornerdi diyerek kendimizi avutacağız.

Herkes kendisinin, diğerinden ne kadar temiz olduğuna inanmaya devam etsin. Futbolu siktiler, biz de hep birlikte karşısına geçip 31 çektik.

19 Ocak 2012

Orospu çocukluğunun sanat eseri


30 yıldır futbol izlerim, böylesi sanat eseri niteliğinde bir orospu çocuğu görmedim.

Bir orospudan çıkabilecek nitelikte bir orospu çocuğu değil çünkü.

18 Ocak 2012

Ali İlbey gibi sübyancılardan kurtulmak şart



19 Mayıs Bayram Değil, Dekolteli Öğrenciler Gösterisidir

Türkiye’de dekolte kadının ve kıyafetin resmî devlet eliyle törene ve “toplumsallaşmaya” dönüşme tarihçesine bakıldığında karşımıza 29 Ekim Cumhuriyet ve 19 Mayıs Gençlik Törenleri çıkar. İlk yıllardan sonra bu iki resmî törene 23 Nisan Töreni de eklenir.

Batı’dan ithal edilen bu uydurma resmî törenler, toplumu modernleştirmek için oluşturulmuş Kemalist cumhuriyetin İslâm’a mugayir bir projesidir.

Öyle ki, millî anâneye aykırı bu şenî törenlere “bayram” demekten hep hicap duydum. Kemalist seküler cumhuriyetçiler ve bir kısım milliyetçiler cehaletlerinden ve idrâklerinin İslâm medeniyet değerlerine kapalı olmasından dolayı bu törenlere “millî bayram” diyorlar.

Millî kavramı milletten, millet kavramı İslâm’dan neşet eder. Millet, “İslâm, yani şeriat üzere tutulan yol” demektir. Bu ölçülere uyan ve bağlı olan topluluğa da İslâm milleti denir. Dolayısıyla İslâmî anâne, usul ve değerleri taşıyan özel günler ancak bayram sayılabilir. Âyetlerde emredildiği şekilde Ramazan ve Kurban Bayramları’na bayram denir ve Müslüman milletçe ancak kutlanabilir.

TÜRKİYE’DE ANCAK İSTİKLÂL HARBİ BAYRAM İLÂN EDİLEBİLİR

Bayram İslâmî bir kelimedir. Dinî, yani millî bakımdan hususî değeri olan ve milletçe kutlanan günlerdir. Bayramlarda bayram namazı kılınır, bayramın mânasınca büyükler, eş-dost ve mezarlıklar ziyaret edilir, insanların gönülleri alınır, yoksullara yardım ve pay dağıtılır

Türkiye’de dinî bayramların yanında, “Hakk’a tapan millet” Millî Mücadele’ye “din-i İslâm” ve “Vatan-ı İslâm” üzere katıldığı için İstiklâl Harbi ancak bayram ilân edilebilir.

“Milliyetçi” sıfatını taşıyan hareketin siyasî lideri de idrâki medeniyetimize kapalı olanlara katılıp, “cumhuriyetin ilânına giden sürecin miladı olan 19 Mayıs tarihini çarpıtanların milletin varlık değerlerine saldırdığını, cumhuriyetin kanına girmeyi gündemine alanların tuzakları ile karşı karşıya kalındığını…” söylemiş.

“CUMHURİYET’İN KANI” MİLLETİN KANI MIDIR?

“Cumhuriyetin kanı”, milletin kanıymış öyle mi? Hayret ki, hayret! Oysa gerçekler “cumhuriyetin kanının” Müslüman Türk milletinin kanının olmadığını ayan beyan ortaya koyuyor. “Cumhuriyetin kanı”, din-i İslâm adına İstiklâl Harbine katılan milleti 1923’den sonra aldatarak devrimci cumhuriyeti ilân eden zorba ve bürokratik egemen sınıfın, yani Kemalistlerin kanıdır.

Dahası, milletin değerlerini “redd-i miras” eden ve 19 Mayıs’ı vatan-ı İslâmiye’nin kurtuluşu muhtevasından koparıp laikçi Cumhuriyet’le irtibatlandıranlar, milletin kanına girenlerdir.

“Samsun’da doğan güneş” diyerek yüceltilen 19 Mayıs’ın, belgelerle sabittir ki İstanbul’dan ve Sultan Vahdettin’in izninden ayrı ve bağımsız bir “millî hareket” olmadığı aşikârdır.

23 Nisan Töreni’ni çoğu insan, İstiklâl Savaşı’nda din-i mübin ve vatan-ı İslâmiye için cihada çıkan “Hakk’a tapan millet”in “Millî Hâkimiyet Bayramı” zanneder. Oysa bu durum bir yıl sürmüştü. Sonra, dekolte “bayanlar” gibi dekolteli kız öğrenciler oluşturulması için yeniden tanzim edilmişti.

Ardından, Atatürkçülüğü “iyi bir şey” zanneden bâzı öğretmen ve öğrencilerin “23 Nisan sevinç doğuyor içime” diye şiircikler yazdığı bu tören dekolteli seküler kız öğrenciler gösterisine dönüştürüldü.

19 MAYIS, LAİKÇİ CUMHURİYETİN VARLIĞINI DAYATAN İDEOLOJİK TÖRENLERDİR

“Bayram” sıfatına sahip olmayan, bir yönüyle Stalinist ve Hitlervâri totaliter rejimlerin törenlerinden kopya edilen, bir yanıyla Avrupaî kadın modelini telkin eden 29 Ekim Cumhuriyet ve 19 Mayıs Törenleri, Millî Mücadele’nin ruhuna aykırı “inkılâpçı Cumhuriyetin” varlığını dayatan ideolojik törenlerdir. Dahası, dekolteli kızlar ve “bayanlar” toplumu vücuda getirmenin resmî provasıdır.

Özellikle 19 Mayıs Töreni’nda dizden yukarı etekleri, teni gösteren kumaştan yapılma kol ve omuzları açık kıyafetleriyle kız öğrencilerin resmî geçitlerinin Avrupa’nın çağdaş seküler toplum manzarasına dönüştüğü âşikardır.

Kemalist cumhuriyetin gayesi bu denî törenler vasıtasıyla dekolte kıyafetli kız öğrencileri modern Türkiye’nin “çağdaş” nüvesi olarak hazırlamaktır. Bu yolda mesafe alındığı, “kamusal alanda”, özel lise ve üniversitelerde dekolteli öğrencilerin çoğalmasından anlaşılıyor.

Türkiye’de “dekolte kadın tipinin” meşrulaştırılması cumhuriyetin Batılılaşma programına dayanır. Malumdur ki dekolte kadın barlarda, pavyonlarda ve azınlıkların mukim olduğu Beyoğlu’nda arz-ı endam ederken, Atatürkçü cumhuriyet eliyle “yurt sathına” taşınır.

19 MAYIS GÖSTERİLERİ UTANMA VE İFFET DUYGULARINI KIRIYOR

Bu noktada dekolte giyinmenin yaygınlaşmasında ve benimsetilmesinde en büyük fonksiyonu cumhuriyet balolarının yanında 29 Ekim Cumhuriyet ve 19 Mayıs Törenleri üstlenmektedir.

Özellikle 19 Mayıs Törenleri, Müslümanca giyinen kız öğrenci tipine karşı modern öğrenci tipinin öne çıkarılması gösterileridir. Müslüman anâne ve vecibelerine aykırı bir pornografiye dönüşen bu resmî törenlerle dekolte kıyafeti meşrulaştırmanın yanında bu kıyafetin zahiriyle birlikte ruh ve fikrinin de verilmesi düşünülmüştür.

Bu şenaat ve müstehcenlik alâmetleri taşıyan törenlerde kız öğrencilerin bu kıyafetler içinde “çağdaş” Avrupa’dan kopya edilen çeşitli dans ve jimnastik hareketleriyle utanma ve iffet duygularının kırılması da sağlanmaktadır.

Ayrıca 19 Mayıs gösterilerinde şarkıların, dans ve figüratif hareketlerin eşliğinde öğrenciler Yunan ve Roma kültüründeki kadının “cinsel çekicilik” gösterisini de öğrenmiş oluyorlar.

Böylelikle sözde “çağdaşlaşmış yeni Türk kadınının” ruhunda İslâm’a ait zerre iffet ve hayâ duygusunun kalmaması sağlanıyor.

Müslüman millete mugayir laikçi cumhuriyet törenleriyle zuhur ettirilen “yeni Türk kadını” tipinin büyük oranda sivil hayatta da çoğaldığı bir gerçektir.

Asrın en büyük çürüme alâmetlerinden olan dekolte kıyafet yalnızca Müslümanların değil, bütün insanlığın iffetli insan olma hakkına, seciye ve birliğine aykırıdır.

YORUM

Yazıyı sonuna kadar okuyabildiniz mi bilmiyorum. İlköğretim öğrencilerini pornografik bulan 'insanlar' var.

Sonra yazdığım zaman 'din düşmanı' oluyorum. Alayında zihniyet bu, çocuk yaştaki kızları pornografik buluyor çünkü tahrik oluyor. Çünkü pezevengin oğlu, o yaştaki kızı koynuna alıp, o çocuktan eş yapmayı normal sayıyor.

"Kemik yaşı büyüktü" diye Bolu'daki olayı kapattılar. Peki Gaziantep'te evlendirilmekten son anda kurtarılan 13 yaşındaki kıza, Şanlıurfa'da 11 yaşında evlendirilen -siktiğimin imamının nikâhı ile- kıza, Konya'da doğum yapan 14 yaşındaki kıza, Muğla'da düşük yapan 13 yaşındaki kıza ne oldu?

Bu ülkede imam nikâhı ile evlendirilen milyonlarca çocuğun kemik yaşına da bakalım mı hep birlikte?

Akılları fikirleri siklerinde bu orospu çocuklarının. Namus-ahlâk diye götlerini yırtan bu yavşakların açtıkları garsoniyerlerle dolu yeni yapılan koca koca konutlar.

Geçiğimiz günlerde Adana'da yakalanan bir pedofili hastasının mahkemedeki savunması şöyleydi; "Cinsel amaçlı bir şey yapmadım. Sadece eşofmanını indirip, poposunu öptüm. Yalnız gördüğüm küçük kızlar ilgimi çekiyor. Kendime hakim olamıyorum."

Bu yazıyı yazan Ali İlbey denen sapığın da, Adana'daki sübyancıdan hiçbir farkı yok. 11 yaşındaki küçücük kız niye sadece bunlara pornografik geliyor?

Resmi törenin kaldırılıp kaldırılmaması ayrıca tartışılır. Ancak Ali İlbey denen bi insan görünümlü canlıya, teşekkür (!) etmek gerekir. Çünkü aslında akıllarda olanı açık açık dile getirmiş. Kıvırmadan, eğip bükmeden.

Her geçen gün daha da sapıklarla örülüyor hayatımız. Kızı yaşındaki çocuklardan tahrik olan, pornografik bulan bu puştların acilen tedaviye ihtiyaç var. Yarın öbür gün, bizim çocuklarımıza da göz dikecek bu aşağılık insin müsveddeleri.

Gerçi başyazarı, fiili sapık olarak cezaevinde yatmış, sonra bir kıyakla dışarı çıkartılmış Akit gibi bir paçavranın yazarından beklenti içine girmek de gerizekâlılık ama toplum ciddi bir tehlike içinde, bunu da görmek gerekir.

17 Ocak 2012

Adalet bekleyenler...


Mahkemenin aldığı karara göre ortada "terör örgütü" filan yok.

Terör örgütü üyeleri, ücretsiz ulaşım isteyen gençler!
Terör örgütü üyeleri, hak talep eden sendikacılar!
Terör örgütü üyeleri, ülkenin seçilmiş milletvekilleri!
Terör örgütü üyeleri, kitap yazan yazarlar!
Terör örgütü üyeleri, haber peşinde koşan gazeteciler!
Terör örgütü üyeleri, poşu takan Cihan!

Hrant Dink, bu devletin öldürdüğü ilk aydın, yazar, gazeteci değil, son da olmayacak.

İt sürüsünün üyeleri, ağabeyleri gibi 'kahraman' olarak anılır birkaç seneye, ağızlarından tükürüklerini saça saça "Türkiye seninle gurur duyuyor" çığlıklarıyla omuzlarda taşınır.

Adaleti beklemekle herkes hata yapıyor, sokaklar adaletini kendisi uygulayan zorbalarla, vandallarla dolup taşıyor.

"benim amcam öldürüldü bankaya giderken başından vuruldu alacak derdinden vuran adam 8 yıl verdi adam aynı şekilde tasarlamış ödürmeyi işte adalet ermeni olmak lazım haralde..."

"ya anlamadım adamlar ağırlaştırılmış müebbet aldı idam cezası yok daha ne istiyorsunuz hergün işkence mi yapsınlar. bu ülkede sadece ermeniler mi öldürüldü."

"milyonlarca kişinin tanimadiği bir gazeteci neden bu kadar çok konuşuluyor(veya konuşturuluyoruz).. muhsin yazıcıoğlu bu kadar konuşulmadı"

"kesin ailesi yine ikna olmamıştır"

"bana bir kürt olarak kimse senin kanin pis kan diyemez, ayni sekilde kimse gelipte bir türke senin kanin pis kan diyemez, her koyun kendi bacagindan asilir, kasinani kasimislar."

"birilerini, özellikle ermeni cemaatini memnun etmişs nizdir umarım. genelde cinayet davalarında verilen cezalar incelendiğinde verilen kararın vicdanları acıtacağı, adamına göre ceza müessesesinin sürekli gündemde kalacağı gerçeği ortadadır, sanırım."

Sokaklar şunları düşünen insan görünümlü yaratıklarla dolu. Yazıklar olsun.

Bu ülkede adaletin olduğuna inanan varsa, aptaldır ve aptal kalmaya mahkûm kalacaktır.