22 Şubat 2012

Erdoğan'ın korumaları sokaklarda terör estiriyor


Sabah sabah şu haberi gördüm. (Haber linki)

Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe'deki Çalışma Ofisi'nden Üsküdar'daki evine giderken, 3 genç tarafından protesto ediliyor. Erdoğan'ın korumaları biri kadın 3 kişiyi derdest ederek gözaltına alıyor. Derdestten kasıt; saldırı ve vandallıktır.

Aynı korumalar, önceki gün de, Kuzguncuk'Altunizade Köprüsü'nde bir sivili yolun ortasında yere yatırarak dövüyor ve ardından cipe bindirerek, gözaltına alıyor.

İstanbul'un göbeğinde, başbakanı korumakla görevli, tek hücreli canlı olamayacak nitelikteki bu herifler, sadece ama sadece protesto hakkını kullandığı için insanları yere yatırıp, yerde tekmeleyebiliyor ve sonra bu kişileri gözaltına alıyor.

Son 11 yıllık Akp iktidarında, şunu iyice anladık ki, başbakanlar protesto edilemez, öyle bir hak yok. Başbakan'ın karşısında ancak biat edilir. Kendilerini konumlandırdıkları yeri cidden merak ediyorum. Peygamber yarısı, tanrısal varlıklarmış gibi, bunları protesto edemezsin, karşı çıkamazsın, icraatlerını eleştiremezsin. Ama işte bu heriflerin yetiştiği zihniyet başka bir şeye izin vermiyor.

Her yaptıklarıyla topluma mesaj veriyorlar. Öylesine, rastgele davranışlar değil yaptıkları. "Sevmiyorsanız da, susmak zorundasınız" diyorlar insanlara. İmzası, isminin verildiği üniversite logosu olarak düşünülen koskoca Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştirmek, o yüce, ilahi varlığı protesto etmek kimin hakkı ulan!

Aslında hepsi benim kötü niyetim. 'Dayak cennetten çıkma' olduğu için, cennetten minik hazlar yaşatıyorlar protestocu gençlere. Küçük sürprizlerle hayatımızı renklendiriyor bu korumacı arkadaşlar.

Haliyle insanlık sorgulamasına gidiyorum. "Yaradılanı yaradandan ötürü seven" Başbakan Erdoğan'ın gözünün önünde insanlar tekmelenerek dövülüyor ama muhabbet insanı, sevgi pıtırcığı başbakan engel olmuyor.

Gençlerin de büyük terbiyesizliği. Başbakan'ın aracı geçerken, el pençe divan duracaksınız. Aracını durdurup bagajda bulunan Ülker çikolatalarından alabilmek için havada güvercin taklaları, parendeler atmanız lazımken, protesto ediyorsunuz. Ayıp be, ayıp! Bu adam, bu ülke için neler neler yapmadı. Çevresini, eşini, dostunu zengin etti, oğluna minik gemiler aldı, para basan KİT'leri bir yıllık kârlarına sattı, demokrasiyi dünyada eşi benzeri olmayan şekilde ileriye götürdü. Pis, anarşikler!

Polisi kindar, koruması kindar, iktidarı kindar bir ülkede, protesto hak değil, sokak ortasında dayak sebebidir.

İşin kötü yanı ne biliyor musunuz? Bunu doğru düzgün kimse yazmayacak, kimse göstermeyecek. Bu genç insanlar yedikleri dayakla kalacak. Muhtemelen götürüldükleri polis merkezinde de işkence görmüşlerdir.

Bunlar kendilerine köle bir toplum istiyorlar. Hafiften ses çıkarttın mı, dayak, işkence, soruşturmalarla peşini bırakmayacak kadar kinlerini sıcak tutuyorlar. Ama tabii unuttukları şey, nefretin daha derin bir nefret büyüttüğü.

İster isimlerini üniversitelere versinler, ister isimlerini koca koca sokaklara caddelere, ister köprülere versinler ama şunu iyi bilsinler; ölümlerine bile sevinecek tonla insan var.

Kâbus gibi bir ülkede yaşıyoruz. Bir ilköğretim okulu müdürü, "Vatana zararlı çocuk yürümeden yok edilsin" diyor, başka bir lise müdürü "Kız öğrenciler, erkek öğrencileri tahrik ediyor. O yüzden etek giymesin" diyor, bir vali "Dininin, ırzının, namusunun, dinin davacısı bir gençlik istiyoruz" diyor.

Gün geçtikçe daha da saldırganlaşıyorlar, hadlerini daha fazla aşıyorlar, ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor.

Faşizme hoşgeldiniz! Kendi gibi olmayana yaşam hakkı tanımayan, sokaktaki 3 gencin protestosunu bile kaldırımda tekmeleyerek karşılayanlar hep bir şeyi unutuyor. Bu dünya kimseye kalmadı.

Tarih, duvar diplerinde kafasına kurşun sıkılan zorbalar, korkudan ailesini ve kendisini öldüren liderleri çok gördü. Daha da çok görecek.

21 Şubat 2012

Her türlü anadile özgürlük


Uzun zaman yazmayınca, okuyanlara ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Ne zaman burayı boş bıraksam, birisi gönül koyar mı acaba diye düşünmeden edemiyorum.

Aslında yazacak şey bulamadığımdan değil ama gün içinde tonla iş-güç arasında "Hadi lan akşama yazarım" diye avuturuyorum kendimi. Akşam olunca pelte vaziyetinde kendimi koltuğa fırlatıyorum. Kafamdan mal mal şeyler geçiyor. "Şu haberin başlığını keşke şöyle atsaydım", "Herife sert çıkıştım, hata yaptım" diye içseslerimle boğuşuyorum.

Bugün Dünya Anadil Günü. Gayet sıradan olması gereken bir gün ama bizim ülkemizde ciddi bir sorun, müthiş önemli bir günmüş gibi duruyor. Kadayıfa doğru uzanmaya başladığım için, pek çok şeyi gördüm, pek çok şeyi canlı canlı yaşadım.

Ortaokula, liseye giderken hep minübüsle giderdim. Yayla'dan Bakırköy minibüsüne biner, Zuhuratbaba'da inip, Ataköy Lisesi'nin yolunu tutardım. Minibüsçüler bilmediğim bir dilde konuştuğunda, kıl kıl bakar, içimden söylenirdim. "Lan hangi ülkede yaşıyorsunuz, niye Türkçe konuşmuyorsunuz?" diye. Bir boktan haberimiz yok tabii, böyle aptalca düşünmem doğal. Gel zaman, git zaman kafam bazı olaylar hakkında tıkırdamaya başladığında, o günleri düşünüp "Lan ne salak adammışsın" demeye başladım.

Düşünsene, köyün birinde doğmuşsun. Daha bebeklikten itibaren evin içinde bambaşka bir dil duyuyorsun. Yaşın 7'ye geldiğinde ilkokula (Biliyorum lan, biliyorum. İlköğretim oldu ama benim zamanımda ilkokuldu) yazdırılıyorsun. O güne dek, annenin, babanın, dayının, halanın, kapı komşunun konuştuğu dil dışında bambaşka bir dille tanışıyorsun. Üstelik o dili konuşamadığın için, öğretmenden azar işitiyorsun, eline cetvelle vuruluyor, yaşıtlarının önünde aşağılanıyorsun.

Kendimden yola çıkarsam, o yaşta bir çocuğun yaşadıkları, insanın bütün bir hayatını etkilediğini söyleyebilirim. Elbet bilimsel bir gerçek değil bu ama benim için durum böyle.

Şimdilerin moda kelimesiyle empati diyorlar ya, bazen onu yapmak gerekiyor. Kendimi İstanbul'da büyümüş bir çocuk olarak değil de, Bitlis'te bir köyde büyüdüğümü düşünüyorum ara sıra. (Niye Bitlis bilmiyorum, sigaradan ötürü olabilir.) Evde annem, Kürtçe konuşuyor, babamla sevdalarını Kürtçe yaşamışlar, Kürtçe ağıtlar yakılıyor. Hangi dili konuşursun o zamana dek? Haliyle Kürtçe konuşursun. Konuşman, arkadaşlarınla şakalaşman, küfür etmen, hepsi Kürtçe. Ama senin dilin sana yasak.

'Yasak' deyince yaşı 30'lara ulaşmamış olanlar "Hasiktir lan oradan. İsteyen istediği dili konuşuyor bu ülkede" diyebilirsiniz. 12 Eylül'de Diyarbakır Cezaevi'nde anası başka dil bilmediği için Kürtçe konuşanların kafaları lağıma sokulan, ayaklarının altına defalarca sopalarla vurulan insanlara söyleyin bunu.

Haaaa, anadil dediğin sadece Kürtçe midir? Elbette Kürtçe değil, bu ülkede onlarca anadil var.

Yeri geldiği için hemen örnekleyeyim. Bir arkadaşım vardı çok sevdiğim, eleman Boşnak'tı. Ben onda kalırım, o bende kalır. Epey bir vaktimiz birlikte geçerdi. Evlerinde çokça zaman Boşnakça konuşulurdu. O aile için gayet sıradan bir durum. Ama Boşnakça konuşan bu adam, sağda solda Kürtçe duyduğunda "Amına koyayım konuşmaya bak" derdi. Anladınız işte, Kürtçe konusundaki hadiseyi. O açıdan Kürtçe'den yola çıkıyorum. Yoksa eğer Rumca, Lazca, Boşnakça, Çerkezce, Arapça konuşulana da bu boktan davranışlar sergileniyorsa, bu yazı aynı zamanda onadır da.

İnsanın kendi diliyle konuşması, kendi diliyle sevdasını ifade etmesi kadar doğal bir durum olamaz. Bu ülkede, senelerce engellenen, işkenceye varan uygulamalara kadar giden engellerle, yasaklarla karşılaşıldı.

Kolejlerde; İngilizce, Fransızca, İtalyanca konuşan heriflere "Ay ne seksiiiiiii" diyen insanların pek çoğu aynı zamanda Kürtçe konuşan insanları aşağıladı, horgördü. Yalan mı lan, yaşanmadı mı bunlar. Bugünden bakıp, dünü unutmak milli karakter olduğu için 'yalan' diyen istemediğin kadar var.

Nerede doğacağımızı, ne olacağımızı, kimliğimizi, milliyetimizi biz seçmiyoruz, biz belirlemiyoruz. Bugün anadilinde konuşan insana yaratıkmış muamelesi yapan hatun, tiksinç bir varlıkmış gibi bakan herif, Diyarbakır'ın bir köyünde de doğabilirdi.

Kendi yapmadığımız seçimlerden ötürü, insanları yargılanmak kadar boktan bir şey olamaz. Az biraz içselleştirin olayları.

Bazen yazılar 'öğreten adam' modeli oluyor. Aslında istediğim bir şey değil. Bu yazı da öyle oldu, kusura bakmayın...

17 Şubat 2012

İki fotoğrafın anımsattıkları


Pazartesi gününden beri şu fotoğraf her tarafta dönüp duruyor. Köşe yazarları da konuya müdahil olunca, bir kareden her türlü yorum çıkmaya başladı. Konu seri biçimde, Başbakan Erdoğan'ın "dindar nesil" söylemine bağlandı ve "İşte Başbakan'ın istediği gençlik" noktasına gelindi.

Muhtemelen bu yazıya, benden tiksinenler dışında, beni seven insanlar da "Ulan bu muydun sen?" diyecektir. Ne derseniz deyin, çok da umrumda değil.

Herkesin kendine göre kutsalları var. Kendi kutsalına saygı gösterilmesini bekleyen insanların neredeyse tamamına yakını, diğerinin kutsalına bok atmakta, taşak geçmekte hiçbir beis görmüyor.

Sen, ben, bir başkası istediği kadar kıçını yırtsın, Atatürk bu ülkede pek çok kişinin kutsalı. Senin için kutsal olmayabilir ama Atatürk'ü sevsen de sevmesen de kutsalı olarak gören insanlar var.

Başka birinin kutsalı Fenerbahçe, Beşiktaş ya da Galatasaray. Adam takıma laf söylendiğinde çıldırıyor, öfkeden kuduruyor, en yakın arkadaşını bile kırabiliyor. Saçma ama adamın kutsalı bu.

"Kutsalla dalga geçilir mi?" sorusu geliyor akla. Sen birinin kutsalıyla dalga geçiyorsan, başkasının senin kutsalınla taşak geçmesine de sesini çıkartmayacaksın. Dizini kırıp oturacaksın. Öyle üç kuruşa, beş köfte yok. Senin kutsalın kutsal da, karşındaki adamın kutsalı taşak malzemesi mi?

Neyse aslında olay bu değil, kendi açımdan kutsal olayına bakışımı söyledim sadece. Haaa bana sorarsan, ailem dışında kutsal bir şey yoktur hayatımda. İstersen Galatasaray'la taşağın babasını geç, küfür et, umrumda değil. Kızarım belki ama orada kalır kızgınlığım.

Şu ülkede aptalca bir Atatürk-din çatışması vardır. Bu kızlar Atatürk'le dalga geçer, köşe yazarı çaktırmadan dine dokundurur. O köşe yazarına yanıt veren de, Atatürk'e laf çakar, dini yüceltir.

Bu ülkede çocuğunun kanser tedavisi için cezaevine giren insanlar varken, birilerinin çöpe attığı meyve-sebzeyle evinde aş pişirmeye çalışan, yıllarca işsizlik çeken, sigortasız çalışan milyonlarca insan, üç kuruşluk borcu için intiharı seçen insanlar varken, isteyen istediğiyle taşak geçsin umrumda bile olmaz.

Sokaktaki insanın durumunun ne olduğu kimseyi zerre ilgilendirmiyor. Buün köşelerinde döktüren pek sevgili Atatürkçü (!) yazarlar için sokakta açlık varmış, işsizlik varmış, insanlar intihar ediyormuş, çaresizlik tek çare olmuş, hiçbiri önemli değildir.

Çünkü zaten bunun farkında değiller. Siyah camlı karavanlarında, ciplerinde medya plazalarına gelirler, insanların yüzüne pislikmiş gibi bakarlar, sonra iki halk goygoyuyla "sizden biriyim" mesajı vermeye çalışırlar.

Diğerlerinin durumu bunlardan beter. Din, iman edebiyatıyla dünyaları götürürler, senede 3 kez gecekondu ziyareti yaparlar ama köşklerde, yalılarda otururlar. Karılarına onbinlerce dolarlık çantalar, ayakkabılar alırlar; çocuklarına yüzbinlerce dolarlık şirketler kurarlar, iki Ramazan çadırı, bir de gecekondu ziyaretiyle 'halk insanı' olurlar.

Birileri "Atatürk, Atatürk" diye senelerce bu halkın yoksulluğuna, çaresizliğine göz yumdu, birileri de şimdi "Allah Allah" diyerek, aynı şeyi yapıyor.

Hepsi aynı bokun soyu. Milletin eline oynamak için üç-beş oyuncak verip, arkadan hepimize dayıyorlar. Buna sesimizi çıkartacağımıza, 4 tane kızın ne yaptığıyla ilgileniyoruz.

Aptallıkta sınır tanımayan bir ırkın ahfadıyız.

Yalana ve yemeye doymuyorlar

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 11 Nisan 2011'de, "Kanser Haftası" dolayısıyla Rixos Grand Otel’de düzenlenen sempozyumda yaptığı konuşmada, "Kanserin korunma ve tedavi kısmıyla ilgili çok büyük kolaylıklar sağladık. Bugün Türkiye’de bütün kanser türlerini ücretsiz olarak tedavi ediyoruz. Bu dünyanın en zengin ülkelerinde bile görülmüyor."

Yorum yapmak istemiyorum ama her yalan söylediklerinde Pinokyo gibi burunları uzasa, bu iktidarda herkesin minimum 10 metre kadar burnu olurdu. Her panelde, her televizyona çıktıklarında sıktıkça sıkıyorlar, yalanın dibi yok. "Eskiden böyleydi, biz geldikten sonra"nın kıçına sıralayabildikleri her tür yalanı söylüyorlar.

Al sana Manisa'da 18 yaşındaki Aykut Can'un durumu. Tesadüf eseri lösemi olduğunu öğreniyor. Hastaneye yatırıyorlar, 1.5 ay boyunca kalıyor.

İki yıl boyunca tedavisine devam ediliyor. Manisa'daki Dericiler Sitesi'nde bir arıtma merkezinde işçi olarak çalışan babası, muayene giderleri ve ilaçlarına para yetiştirememeye başlıyor bir süre sonra.

Oğlunu ölüme mi gönderecek Emekçi Mehmet Abi. Tedavi masrafları için cebinde para kalmayınca, kredi kartlarından karşılamaya çalışıyor. Borçlar artıyor, artıyor ve 5 bin TL'yi buluyor.

Mehmet Abimiz, 5 bin TL'lik kart borcunu ödeyemediği için Salı günü cezavine giriyor.

Eşi cezaevine girdikten sonra, sigortası olmayan tedavi masraflarını karşılamak için Aykut'un annesi Aysel Can çalışmaya başlıyor.

Kanser dediğin boktan illette en önemli tedavi moral. Aykut, "Beni en çok yıkan olay babamın cezaevine girmesi. Lütfen babamı cezaevinden çıkartın" diyor. Bu moralle nasıl iyileşecek ki bu çocuk.

Devletin başındakiler yalan söylüyor. Üstelik kendi yurttaşının kanı, canı üstünden yalan söylüyor. Vicdanlı, şirin insanlar gibi görünüp, alabildiğine gaddar ve hain davranıyorlar herkese. Ama işte, bir gün o vicdana ihtiyaç duyacaklarını unutuyorlar.

Yedikçe yiyorlar. Daha fazla yemek için daha başka yalanlar söylüyorlar.

Şu çocuğa bir şey olursa, nasıl hesap vereceksiniz?
Oğlunun yaşama tutunması için üç kuruşluk borç için cezaevine giren babanın hesabını nasıl vereceksiniz?
Çalışmak zorunda bırakılan o annenin gözyaşlarının hesabını nasıl vereceksiniz?

15 Şubat 2012

Mourinho Şahin, Bahri Kaya'ya karşı


Giresun Valisi Dursun Ali Şahin, Giresunspor'un Adanaspor'la 1-1 berabere kaldığı maçtan sonra neler söylemiş, önce ona bakalım: "Bu maçta berabere kalmamızın sebebi var. Sebebin biri, futbolcular arasındaki uyum tam olarak sağlanamadı. Bu hoca beni kızdırıyor. Ben 7 futbolcu getirmişim. Vali olarak ben futbolun a’sını bilmezdim, burada öğrenmeye başladım. Adam tutuyor, 7 futbolcu getirmişim 2’sini oynatıyor.
Neden oynamıyor bunlar? Ben buraya Fenerbahçe’den futbolcu getirmişim arkadaş. Para döküyoruz buraya. Para istemek, vermekten zor. Vallahi zor. Vali her şeye müdahale eder. Canım sıkılıyor. Ben 7 futbolcu getirmişim. Hepsi para onların. Neden oynamıyorlar? Fenerbahçe’den adam getirmişiz. Trabzon’dan Ahmet’i aldık, hiç kadroda yoktu. Neden oynamıyorlar?"


Bu ülkede futboldan anlamayan yoktur. O yüzden hep söylerim, "Ben futboldan anlamam" diye. Çünkü bunlar anlıyorsa, onların anladığı futboldan zerre anlamıyorum.

Devletin valilerinin kömür, beyaz eşya dağıttığına şahit de olduk. Bunları "halka hizmet" diye vıcık vıcık bir savunmayla örtmeye çalıştılar. Sanki valinin görevi, kömür dağıtmakmış gibi, üste çıktılar. Sen devletin yöneteni olarak, kimsenin yakacağa, yiyeceği muhtaç olmamasını sağlayacaksın, kamyon üstüne çıkmalarını buyurmayacaksın.

Neyse, pek saygıdeğer valimiz, kızmış. Bu kadar kızınca buz gerekir ya, işin orasına girmeyeyim. 7 futbolcu getirmiş de, neden oynatılmıyormuş. Fenerbahçe'den futbolcu almışlar, o neden oynamazmış (burayı Fenerbahçe'ye laf atmak olarak algılayanın da beynini sikeyim).

Stadyumda ıslıklanınca "spora siyaset sokuluyor" diye ağlayıp vahlayanların durumu tam olarak budur. Aslında söylemek istedikleri şey, "Spora siyaset sokulacaksa da biz sokarız."

Her konuda bu tavır sergileniyor. HSYK bir dönemler boktandı, siyasi kararlar alıyordu, ele geçirdikten sonra biricik HSYK oldu.
YÖK dünyanın en boktan kurumuydu, kadroları istedikleri hale getirdikten sonra YÖK üniversitelerin bir tanecik abisi oldu.
Özel Yetkili Savcılar, işlerini yapıyordu, hadise kendilerine yönelince "Bunlar yetkilerini aşmaya başladı" denmeye başlandı.

Spora da, siyaset karıştırılacaksa, ancak bu arkadaşlar karıştırabilir. Ne o öyle, tribünlerde Che baskılı atkılar, sol sloganlar filan. Aaa ayıp değil mi! Hele hele başbakan ıslıklamak nedir yahu? Hiç olacak şey mi.

Ellerine geçirdikleri her şeyi kendilerine benzettiler. Valinin biri çıkıyor, 35 yılını bu işe vermiş bir spor emekçisine işini öğretiyor. Haaa, Bahri Kaya iyi bir teknik direktör değildir, başarısızdır v.s. v.s. buna yönetim kurulu karar verir. Ama arkadaş valilere mi düştü artık teknik direktörlere iş öğretmek, kimin oynatılıp oynatılmayacağını söylemek.

Herkes kendinde her haddi buluyor. Üstelik bu çok sıradan bir şeymiş gibi söyleniyor, açıklanıyor. Bunların hepsini sayısal üstünlükten doğan cüretten buluyorlar. Yüzde 50 aldın mı, o yüzde 50 ile istediğini yapar, istediğini söyler, istediğini uygularsın.

Bir kişi için yasa çıkıyor memlekette, daha bunun ötesinde ne olabilir ki! Bunun üstüne yapılacak ne kadar yorum olabilir.

Mourinho Şahin, "Vali her şeye müdahale eder" diyor. Bilmiyorduk hiç, öğrenmiş olduk. Valinin devlet işlerine karıştığı gibi, yönettiği ilin futbol takımına futbolcu almak, o futbolcuların hangilerinin oynatılmasına da karar vereceğini.

Misal bu Mourinho Şahin, İstanbul Valisi olsa, Fatih Terim'e, "Hocaaaaa, hocaa olmuyor böyle. Riera'dan sol bek olmaz" diyebilir mi?
Ya da Aykut Kocaman'a "Bak Aykutçuğum, Alex de söyledi, çıkartsan iki Afrika aslanı Bienvenu ve Sow'u çift forvet, bak o zaman deplasmanlarda nasıl coşuyoruz?" mu diyecek?

Vali her şeye karışamaz. Valinin görev ve yetki alanları kanunlarla çizilmiştir ve o çizilenlerin dışına çıkamaz. Hele hele bir spor emekçisine işini öğretmeye kalkmak haddi bile olamaz.

Hata bunlarda değil, bu boktan zihniyeti baştacı tutanlarda.

13 Şubat 2012

Ölümden öte ne var?



Şöyle bir düşünüyorum da, lise yıllarımda tanıştığım Grup Yorum'u dinlemediğim gün çok nadir olmuştur. En canım sıkıldığı anda bile, bir türkü, bir şarkıyla kendime getirir beni.

Grup Yorum'un kim olduğunu, neler yaptığını, nasıl mücadelelerden geçtiğini bilmeyen var mı bilmiyorum ama bu grup Türkiye'nin en yakıcı, en sıcak konularında bile hiç tereddüt etmeden, kimseye teslim olmadan, hiçbir endişeye mahal vermeden türkülerini çalmıştır.

12 Eylül sonrasında kimsenin ses vermediği, kimsenin konuşmaya cesaret edemediği her şeye başkaldırdı. Bu yüzden Grup Yorum'un benim için anlamı isyandır, başkaldırıdır.

Cezaevlerinde insanlar yanarken onlar oradaydı, emekçilerin grevlerinde yine oradaydılar, öğrenci mitinglerinde, 1 Mayıslarda hep en öndeydiler.

Grup üyeleri işkencehanelerden geçti, cezaevleriyle tanıştırıldı, albümleri toplatıldı, dağıtımları her türden engellerle karşılaştı ama onlar vurdu sazın teline.

Türkiye'de hangi pek çok gruba öncülük ettiler, esin kaynağı oldular. Sazın, kavalın, bağlamanın yanına keman, viyolonsel, obua gibi aletleri katık edip, müzikal açıdan da kulakların pasını sildiler.

Son birkaç yıldan beri, özellikle de İnönü Stadı'ndaki ihtişamlı konserden sonra Grup Yorum'a yönelen saldırılar her zamankinden daha da artmaya başladı. Üniversite öğrencilerine, konser biletleri sattıkları için hapis cezaları verildi, "terör suçu" sayıldı.

Son geldiğimiz noktada, Biletix denen şirket, Grup Yorum'un Bursa'da yapacağı konser biletlerinni satmama kararı almış. Biletix yetkilileri, "Biletix’in kararı var. Grup Yorum biletleri ile örgüte yardım yapılıyor, satamayız" diyerek, satış teklifini geri çevirmiş.

Bu ülkede insanların şaşırma refleksleri benim için başlı başına şaşırtıcı olmaya başladı. Sanki Biletix, hiçbir engellemeyle karşılaşmadan şirket olarak böyle bir karar veriyormuş gibi, bu şirketin boykot edilmesi için insanlar çağrıda bulunuyor.

Boykot diyenlerin çok büyük bir oranının o boykotu yapmayacağı aşikâr. Bizim ülkemizde boykotlar genelde 3-5 günle sınırlıdır.

Yoksa benzin bu kadar pahalı olabilir mi?
ÖTV denen resmi hırsızlık yapılabilir mi?
Köprülere otoyollara, istendiği gibi zam uygulanabilir mi?

Ülkede garip şeyler oluyor. Hükümet ile Gülen cemaati açıktan bir kavga yürütüyor, kişiye özel yasa çıkartılıyor, iktidarın istemediği türden savcılar görevden alınıyor ya da soruşturmalardan el çektiriliyor, sendikalar, siyasi partilere her türden saldırı yaplıyor, katiller serbest bırakılıyor ama siz Biletix'i boykot ediyorsunuz. Öyle mi?

Siz böylesi bir boykot olabileceğini sanıyorsanız; saf, temiz duygularınızla oynamak istemem ve Polyannavari hislerinizle başbaşa bırakırım.

Grup Yorum'a destek olmak istiyorsanız anti-emperyalist mücadelenin içinde olun, faşizme karşı boyun eğmeyin, ücretlerini alamadıkları için eylem yaptıkları gerekçesiyle işten çıkartılan emekçilerin yanında olun, zalime isyan edin, zulme sessiz kalmayın. Bunlardan haberdar değilseniz, Grup Yorum'u hikâyeden dinlemişsinizdir.

Bırakın klavye üstünden vicdani mastürbasyon yapmayı, bırakın kendinizi farklı kılma çabalarını, bırakın lümpen hayatlarınıza sıkıştırmaya koftiden sosyalist kimlikleri. Samimi olun amına koyayım, samimi.

Ölümden öte ne var

10 Şubat 2012

Sineği belini incetmeden...







Artvin, Adıyaman ve Muğla'da hükümetin öve öve bitiremediği, bölünmüş yollar ve sahil yolu projeleri. Daha bir yıl geçti şu fotoğrafların üstünden ama hepsi Diyarbakır karpuzu gibi ortadan yarılıveriyor.

Nereye giderlerse gitsinler 'hizmet'ten söz ediyorlar. Bunların hizmet anlayışı aşağı yukarı böyle. Metrobüs alırlar yokuş çıkamaz, otobüslerin rengini her yıl farklı renge boyatırlar, şehrin sağına soluna lale milyonlarca liralık lale ekerler. Bunların adı hep hizmettir.

Bir hastane edebiyatı var mesela. Son 4-5 ayda 3 kez hastaneye gittim. Gece binbir zahmetle bilgisayar başında numara alıyorsun. Ertesi gün doktora gidiyorsun, numarana göre doktorun karşısına çıkıyorsun. Doktor "Neyiniz var?" diye soruyor, durumu anlatıyorsun, reçete yazıyor ve hepsi bu kadar.

Doktorun yanında toplamda 5 dakika kalmıyorsun. Artık o 3-5 dakika içinde her şeyi çözüyorlar. O derece hızlı bir hizmet anlayışı var yani. Hakikaten hizmette sınır tanımıyorlar.

Bugün bir tane haber geldi. Gülsem mi, ağlasam mı karar veremedim.

Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, geçen ay 606 yataklı yeni binasına taşınıyor. Ancak yeni hastane binasının acil servis ünitesindeki kapılar ve koridorlar, sedyelerin geçeceği kadar geniş değil. Bu yüzden de yıkılıyor. Acil servis da, 5 kilometre mesafedeki hastanenin eski binasına dönüyor. Hastaneye yeni doğan ünitesi de yapılması unutuluyor.

Buna ne yorum yapılır bilmiyorum. Olsa olsa taşak geçersin, başka da bir bok olmaz.

Önce kendileri yemeye başladı. Her şeyin bir bedeli olduğu için, etrafındakileri de ihya etmeye başladılar. İş artık o kadar sarpa sarmaya başladı ki, kime yedireceklerini bilmiyorlar ve yapılan işler de böyle oluyor. Hastanenin acilindeki kapıdan sedye geçemiyor, daha bir yılını devirmemiş yollar kâğıt helvaya dönüyor.

Yapılan ne kadar iş varsa, hepsi göz boyamaya ya da göz boyarken deveyi hamuduyla götürmeye yönelik. Ülkeyi bir baştan, diğer başa kadar muz gibi soydular. Soyarken de, "Bak kuş geçiyor!" diye insanların başka tarafa bakmasını sağladılar.

Devletin yegane gelir kalemi vatandaşın cebi. Nereden ne kadar vergi koyarız diye oturup hesaplıyorlar. Balıktan hafıza çalmış Türkiye halkı da, eşek gibi vergi ödüyor.

'Sineği belini incetmeden geçiriyorlar' diyeceğim ama herifler göstere göstere çatır çatır çatır geçiriyor. Neremize kadar dayayacaklar, neremize gelince ses çıkartırız birlikte göreceğiz.

9 Şubat 2012

Sindirella


En son Galatasaray için ne zaman ağladım anımsamıyorum, son bir buçuk dakikada koyverdim kendimi.

Çok değil 2 yıl önce düşme potasındaydı bu takım. Cemal Nalga olayı ortaya çıktığında, bugünkü yüzsüzlüğe inat "Galatasaray'ın küme düşürülmesi gerektiğine inanıyorum" demiştim.

Sonra Oktay Mahmuti denen, gerçek bir centilmen ve son yıllarda eşine az rastladığım bir spor adamını takımın başına geçirdiler. Küldekisi masalı benzeri şeyler yaşamaya başladık.

Oktay Mahmuti, Sindirella'nın yanı başında beliren peri gibi, kapıya bir araba, fantastik bir elbise ve harikulade ayakkabılar verdi bize. Önce kimsenin umrunda olmadı ama bir süre sonra herkes gece 12'yi beklemeye başladı, Sindirella eski haline dönsün diye.

Ama Galatasaray gece 12'yi bekleyen tüm götlere inat, gün geçtikçe daha güzelleşti.

CSKA galibiyetinin başka bir anlamı var. Avrupa'da bu sene hiç yenilmediği için, önüne geleni farka boğan bir takım olduğu için ya da Avrupa'nın en yüksek bütçeli bir takımını devirdiğimiz için değil o anlam.

Bu takım yenilse de hiç teslim olmadı, kaybetse de ruhunu sahaya koydu. Aynı ligde yer aldığımız Efes Pilsen'nin, Fenerbahçe'nin Avrupa'daki oyunlarıyla, Galatasaray'ın sahadaki oyununa baktığınız zaman bile her şey gece ile gündüz gibi ortaya çıkıyor.

Belki Top 8'e kalamayacağız, belki bundan sonraki iki maçı da kaybedeceğiz ama Galatasaray'ı izleyen herkes gayet iyi biliyor ki, o forma ıslatılacak, o parkede bir top için 3 Galatasaraylı yere atlayacak.

Son bir buçuk dakikada maçı kaybedebilirdik de ama ben Xamax'ı 5-0 yendiğimiz maçtaki duygularla aynısını taşıdım, Popescu'nun Parken'de attığı penaltı sonrasındaki gibi hissettim.

Senelerdir futbol takımı, Galatasaray'ın alıştığı yerde değil ama Oktay Mahmuti ve o formayı giyen bütün oyuncular, Galatasaray taraftarına bazı şeyler anımsattılar.

Fenerbahçe'ye yenildiğimiz final serisini kaybettiğimiz gün söylemiştim, "Bu takımın filmi çekilmeli" diye. Çünkü dünya spor tarihinde eşine ender rastlanır bir ivmeyle vura vura geliyoruz.

Sahada skor olarak kaybedersin, kupaları alamazsın, şampiyon olamazsın ama bir ruh yaratırsın ve o ruh senelerce senin yanında olur. İşte bu takım o ruhu kazandırdı, takıma, taraftara, camiaya v.s. v.s.

Ve taraftar; Abdi İpekçi'deki 15 bine yakın insan, sahaya tek bir madde bile atmadan, vandallık yapmadan, nasıl taraftar olunur herkese gösterdi. 70 yaşındaki teyzeden, 15 yaşındaki gencine kadar, Avrupa'ya 'taraftar nasıl olunur' her Euroleague maçında ders veriyorlar. Kim ne düşünürse düşünür bilmiyorum ama Euroleague tarihinin gelmiş geçmiş en iyi taraftarıdır ve en muhteşem tribünleridir, bu taraftarın yarattığı atmosfer.

Bir spor kulübü olduğumuzu hatırlamak, salt futboldan oluşmadığımızı görmek muhteşem bir duygu. Bu ülkede Galatasaray var olduğu sürece Avrupa'da başarı sağlanacaktır. Galatasaray Avrupa'ya hep yakıştı, futbol ya da basketbol fark etmiyor.

Ağlamak hiç bu kadar güzel olmamıştı lan. Büyüksün Galatasarayım, büyüksün... Bu sevdadan vazgeçersem Allah belamı versin.

Gece 12'yi vurduğunda da biz CSKA'yı siken takım olacağız merak etmeyin.

Not: Fotoğraflar Galatasaray.org'dan alınmıştır.

Ozan'a not: Sana verdiğim sözü de tutmuş oldum.

Bırakın yalanı dolanı


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Bugün burada milli eğitim adına gerçekten tarihi bir anı yaşıyoruz. Fatih Projesi ile eğitim ve öğretimin metodunu ve çehresini köklü bir şekilde değiştiriyor, modernleştiriyor, yaşadığımız çağın gereklerini ve imkanlarını artık sınıflara taşıyoruz.

Bugün, burada, sadece Türk milli eğitim sisteminde değil, küresel ölçekte yeni bir dönemi başlatıyor, bir çığır açıyoruz. Zira şu anda tüm dünyanın gözleri Türkiye'mizin üzerinde. Şu anda dünyanın birçok ülkesi, Fatih Projesi'ni çok yakından takip ediyor. Türkiye'de bugün başlatılan Fatih Projesi dünyada örnek olarak gösteriliyor, örnek alınıyor.

Bugün, 17 ilimizde, 52 okulumuzda Fatih Projesi start alıyor. İnşallah, bu yılın Eylül ayına kadar 3 bin 657 orta öğretim kurumunda, yani Türkiye genelindeki liselerin yarısında Fatih Projesi'nin kurulumu tamamlanmış olacak.

Allah'ın izniyle, şu andan itibaren kara tahta kavramını artık tarihin tozlu raflarına kaldırıyoruz. Kara tahta, tebeşir, tebeşir tozu zaten tarih olmuştu.






Tablet bilgisayara geçtik ya, dünyayı fethedeceğiz. Başbakan'ın o gün yaptığı konuşmaları dinleyenler muhtemelen "Vay amına koyayım ya, herifler hakikaten yapıyor" diye düşünmüştür. Pırıl pırıl tabletler, pırıl pırıl sınıflarda.

Kazın ayağı öyle değil tabii. Bu ülke, okula 6 kilometre yürümek zorunda kalanlar, eğer şanslıysa (!) çamurla boğuşarak eşek sırtında saatlerce okula gidenler, okulunun tavanı onarılmadığı için tepesine su inenler, yakacakları olmadığı için 3-5 kat üst üste giyinerek sınıfta oturan milyonlarca öğrenciyle dolu.

Başefendiyi dinleyince sanıyorsun ki, ülkenin okulları pırıl pırıl, her öğrencinin elinde tablet eğitimin kalitesi birdenbire arttı.

Öğrencinin eline tableti verince her şey değişiyor ya! Lan, Finlandiya'da halen kara tahta kullanılıyor. Sen verdiğin eğitimi değiştireceksin, okullarda verilen eğitimin kalitesini düzelteceksin. Eşeğe altın semer vursan, eşek yine eşektir. Tabletle olacak işler ya bunlar.

Neyse RTE devam ediyor ve diyor ki, "Ayağımızda çarık yoktu, bırakın bilgisayarı lambaya koyacak gaz yoktu. Çocuklarımız ekmeğin içini silgi olarak kullanırdı. Okula tezek taşırdı analarımız, tezek dumanında ders dinledi çocuklarımız. Biz bu zulmü dibine kadar yaşayan nesiliz."

Tabii şimdi ülkenin her hanesi zenginlik içinde. Tezek taşınan okul, silgisi, kalemi olmayan öğrenci yok. Bunlar kendi zenginliklerini halka endeksliyor. Yalan içinde savrulup gidiyorlar, söyledikleri yalanlarla da ne kadar kişiyi kandırırlarsa o kadar iyi.

Hacım, senin oğlan kendisine gemi alıyor, Cumhurbaşkanı'nın oğlu 18'ine girdiği gün şirket kuruyor, bakanların çocukları biraraya gelip her türlü işe atılıyorlar da, bu ülkede işsizlik diye bir bela var. Sizin çocuklar çok zeki de, milletin çocukları embesil mi?

Millet açlıktan kırılıyor, bunlar tablet diyor. Tablet olunca Ay'a çıkacağız, bokumuza da boncuk konduracağız.
Sen önce, bu ülkenin sokaklarında yatan aç çocuklarının karnını doyur, işsiz kalan milyonlarca gence iş bul, parklarda, bahçelerde yatan insanlara çare ol da sonra seçilmiş okullara tablet gönderirsin.

Bu kadar yalan, dolan ve sahtekârlıkla nereye kadar gidecekler hakikaten merak ediyorum. Müslüman ayağına milleti soyup soğana çevirdiler, üstüne geçmişe dair fakir edebiyatı yapıyorlar.

Oturduğunuz konaklarda, villalarda pencereden baktığınızda alabildiğine zenginlik görüyor olabilirsiniz ama sokaklara çıkıp bir bakın bakalım, durum öyle mi?