25 Nisan 2012

Sözcü: Bir Akp projesi



Sözcü Gazetesi'ni nasıl bilirsiniz?

Kimileri bu soruya "Türkiye'de aslanlar gibi muhalefet yapan tek gazete" diye yanıt verebilir. Kimileri de, "Yavşağın önde gideni, hükümet karşıtı" şeklinde şanıt verebilir.

Çıktığı günden bu yana, Akp iktidarını yerden yere vuran, sinir bozucu düzeyde muhalif tavrı ile, Türkiye'de pek çok gazeteyi geride bırakarak, en çok okunanlar arasında yerini aldı.

Peki "Sözcü Gazetesi'ni siyasi olarak nasıl bilirsiniz?" diye sorsam, ne yanıt verirsiniz. Kuvvetle muhtemel, ulusalcı ve Atatürkçü diye nitelendirirsiniz. Aklınıza

şu da takılmış olabilir; ülkede, muhalif tavrıyla bilinen gazeteciler işsiz kalırken, cezaevlerine atılırken, Sözcü Gazetesi nasıl oluyor da, ayakta duruyor? Gazeteden tek bir kişi hakkında bile soruşturma açılmıyor ya da cezaeviyle tanıştırılmıyor.

Şu son cümlelerde yer alan sorular, büyük ihtimalle hepimizin aklına gelmiştir. En azından benim aklıma geldi. Kullandığı tavır, takındığı ırkçılık düzeyindeki yazı dili ve çiğ muhalif karşı duruşuyla, aklı başında insanların, Sözcü Gazetesi'ni tasvip ettiğini sanmıyorum.

Şimdi buraya kadar yazılanlara karşı çıkın ya da çıkmayın ama bundan sonra yazılacakları iyi okuyun ve ülkenin aslında nasıl bir durumda olduğunu görün.

Sadece birkaç kişinin katıldığı bir toplantı yapılıyor. Toplantıda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan var. Toplantıya katılan bir diğer kişi Sözcü Gazetesi'nin sahibi Halit Ertuğrul Akbay.

Başbakan Erdoğan'ın yanında ise önünde kahverengi bir çanta bulunan Remzi Gür var.

Bu arkadaşın kim olduğunu bilmeyen var mı? Varsa söyleyeyim; Başbakan Erdoğan'ın gizli kasası, kadim dostu, son 20 yılda Türkiye'nin sayılı zenginlerinden biri haline gelen, uğruna TMSF'den Köşk satışı yapılan bir arkadaş (!) Başbakan Erdoğan, toplantıda, Sözcü Gazetesi sahibi Halit Ertuğrul Akbay'a döner ve şunları söyler: "Her ay sadece ve sadece 200 bin satacaksınız, 300 bin değil. Bunu yaparsanız, (bu sırada Remzi Gür kahverengi çantasının içinden bir tomar para çıkartır ve gösterir), her ay bu para sizin" der.

Bu sırada Remzi Gür araya girer ve "Teknolojik destek istiyorsanız, bunu da sağlarız" diye ekler.

Başbakan Erdoğan, Avrupa'da yaptığı ziyaretler sırasında Türkiye'de muhalefetin susturulduğu yönündeki eleştirilere, çantasından çıkarttığı Sözcü Gazetesi'yle yanıt verir. "Muhalefet yok mu? Alın bakın, canıma okuyorlar" diyerek, muhaliflere dokunulmadığını ve cezaevindeki gazetecilerin, mesleklerinden ötürü değil, 'darbecilik, teröristlik' gibi suçlardan yargılandıklarını anlatıyor.

Sözcü'ye bugüne dek, muhalif gözüyle bakan insanlar arasındaysanız, her şeyi yeniden bir gözden geçirin. Bu kadar gazeteci içerideyken, bu adamlar nasıl rahat rahat 'çakıyor'?

Hakkında olumsuz yazılan neredeyse her şeye dava açan Tayyip Bey, nasıl oluyor da kendisini yerden yere vuran Sözcü Gazetesi hakkında bir-iki dava dışında, dava açmıyor. (Biraz daha dava yazaydım, kusacaktım)

Yakın bir zamanda, yeni bir sol parti kurulursa, emin olun bu da Akp projesi olacaktır. Ülkede her kurumu, herkesi kontrol altına alan siyasi iktidar, muhaliflerini bile kendisi yaratıyor.

Muhalifetin bile, kendi kontrolünde olmasını isteyen ve ona göre kurgulayan iktidarın, ne kadar demokrat olduğunu da, varın siz karar verin.

Not: Yazar mıyım, yazmaz mıyım bilmiyorum ama bunun yazılması gerektiğini düşündüm çünkü hiçbir yerde yazılmayacağından eminim.

10 Mart 2012

İnsanlıktan ayrılmayın


Yaklaşık 2-3 aydır doğru düzgün yazma isteğim yok. Futboldan kafi derecede soğudum, ülkede olan biten her şey yorucu olmaya başladı ve garip bir biçimde yorulmaya başladım.

Fazla yazmak istemiyorum, internette bu kadar olmak ve sürekli yazmak zorunda kalma isteği, beni çok rahatsız ediyor.

Buraya yazmaya başlarken, hiç düşünmediğim şeyler oldu, acayip güzel insanlarla tanıştım. Bazılarıyla görüştük, konuştuk, dertleştik, paylaştık.

Ama artık sona geldiğimi hissediyorum. Zorla yazıyorum, zorla bu sayfayı açıyorum ve bir yük hissi oluşuyor.

Lafı fazla uzatmayacağım, duygusal triplere de girmeyeceğim.

Herkes kendine iyi baksın. İnsanlıktan sakın ayrılmayın.

Bitti...

8 Mart 2012

En iyi kadın ölü kadındır


Şanlıurfa'da yaşları 14 ila 17 arasında değişen çocuklar evlendiriliyor.
Türkiye sınırlarında çocuk yaşta evlendirilenlerin sayısı yüzde 14.
Çocuk yaşta evlendirilenlere oransal olarak bakıldığında Gürcistan'tan sonra dünyada ikinci sıradayız.
Gayri resmi rakamlara göre 5.5 milyon civarında çocuk gelin var.

Bazıları para karşılığı satılıyor.
Bazıları tecavüz edildiği için sözümona namuslarının kurtarılması için evlendiriliyor.
Bazıları, ilk eş 'eskidiği' için kuma olarak alınıyor.

* 2002'de 66 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 17 kişi hayatını kaybediyor.
* 2003'te 83 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 94 kişi hayatını kaybediyor.
* 2004'te 164 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 103 kişi hayatını kaybediyor.
* 2005'te 317 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 135 kişi hayatını kaybediyor.
* 2006'da 663 kadın hayatını kaybederken , terör yüzünden 149 kişi hayatını kaybediyor.
* 2007'de 1011 kadın öldürülürken, terör yüzünden 183 kişi hayatını kaybediyor.
* 2008'de 806 kadın öldürülürken, terör yüzünden 222 kişi hayatını kaybediyor.
* 2009'da 953 kadın öldürülürken, terör yüzünden 101 kişi hayatını kaybediyor.

Ülkede kadınların yüzde 52'si kaba dayağa maruz kalıyor.
Son 8 yılda kadına yönelik cinayet rakamları yüzde 1400 oranında arttı.

* Tüm kadınların % 25'i Fiziksel şiddete uğruyor.
* Şiddete uğrayan kadınların %75'i eşi tarafından şiddete uğruyor.
* Şiddete uğrayan erkeklerin % 75'i aile dışından gelen şiddete uğruyor.
* Cinayet sonucu ölen kadınların %40-70 eşi tarafından öldürülüyor.
* Tecavüze uğrayanların %50 si 18 yaş altında ve bunlardan %10 erkek çocuk gerisi kız çocuktur.
* Her 4 kız çocuktan biri cinsel şiddete uğruyor.
* Daha çok 7-9 yaş arası çocuklar cinsel şiddete uğruyor.
* 5-10 yaş arası çocukların %55'i ensest mağdurudur.
* 10-16 yaş arası çocukların %40 ensest mağdurudur.
* Cinsel saldırganların %75'i tanıdık biridir.
* Ensest olaylarında faillerin %50'si öz baba ve sırasıyla amcalar enişteler, ağabeyler, dedeler ve dayılardır.
* Acil yardım hattını arayan kadınlardan % 57'si fiziksel şiddete, % 46,9'u cinsel şiddete, % 14,6'sı enseste ve % 8,6'sı tecavüze maruz kalmıştır.
* 1995'te başkent Ankara'daki gecekondularda yaşayan kadınlar arasında yapılan bir araştırma, kadınların % 97'sinin kocalarının saldırısına uğradığını ortaya koymuştur.
* 1996'da orta ve yüksek gelir gruplarında yer alan ailelerle yapılan bir araştırmada, soruların başlangıcında kadınların % 23'ü kocalarının kendilerine karşı şiddet kullandığını söylemiş, fakat belirli şiddet tipleriyle ilgili sorular sorulduğunda bu oran %71'e yükselmiştir.
* Başka bir araştırma, kadınların % 58'inin yalnızca kocalarından, nişanlılarından, erkek arkadaşlarından ve erkek kardeşlerinden değil, kadın akrabalar da dahil olmak üzere kocalarının ailesinden de aile içi şiddete maruz kaldığını tahmin etmektedir.
* Bir grup orta ve üst sınıf kadının % 63,5'unun cinsel tacizin bir türüne maruz kaldığı bulgusuna ulaşılmıştır.
* Bir araştırmaya göre, şiddet sonucu ölen 40 kadından 34'ü evde ölmüş, 20'si asılmış ya da zehirlenmiş, 20'sinde öldürüldüklerine dair kesin belirtiler görülmüş ve 10'u da ölmeden önce aile içi şiddete maruz kalmıştır.
* Türkiye'nin kuzeybatısında yer alan Bursa şehrindeki halk sağlığı merkezlerinde yapılan bir araştırma, kadınların % 59'unun şiddet kurbanı olduğunu ortaya koymuştur.
* Mor Çatı'nın 1990 ile 1996 yılları arasında 1.259 kadın arasında yürüttüğü bir araştırma, kadınların % 88,2'sinin bir şiddet ortamında yaşadığını ve % 68'inin kocaları tarafından dövüldüğünü göstermiştir.
* Ankara'da yapılan başka bir kadın araştırmasına göre, kadınların % 64'ü kocalarından, % 12'si ayrıldıkları kocalarından, % 8'i birlikte yaşadığı erkeklerden ve % 2'si de kocalarının ailesinden şiddet görmektedir. % 60'ı, kocalarının kendilerine tecavüz ettiğini söylemiştir.

Bu istatistikleri bir tarafa koyun, kadının toplumdaki yerine bakın, Türkiye'nin gösterdiği ilerlemeyi hesap edin.

Tabii ki salt Akp iktidarı sorumlu tutulamaz şu tablodan ama kadına şiddet ve kadın ölümleri konusundaki ilerlemelerini de (!) görmemek mümkün değil.

Kadının toplumdaki rolü şekilleniyor.
Türkiye demokratikleşiyor.
Ekonomik olarak büyüyor.
Ortadoğu'da hakim güç oluyor.
Dünyada söz sahibi haline geliyor.

7 Mart 2012

Su akar yatağını bulur



O kadar yıl, önünden tonla ölüm, işkence, tecavüz haberi geçince mesleki bozulmaya uğruyor insan. Önüne her gelen haberde yüreğin titremiyor, içinden bir şey geçmiyor, etrafı kırıp parçalamak isteği duymuyorsun.

Ama bu haberi okuyunca, içimden bir şeylerin akıp gittiğini hissettim.

22 yaşında genç bir adam, sevdiği kız gelin arabasıyla evinin önünden geçerken, aklını yitiriyor ve annesiyle birlikte bir harabede yaşamaya başlıyor. 3 ayda 150 TL'lik yardım alıyorlar ve kapısı, penceresi bile olmayan bir evde soğuktan korunmak için köpeklerle birlikte yatıyorlar.

Aşk nedir, nasıldır, ne kadar sürer bilmiyorum. Emin olduğum bir şey varsa, aşkın bir süre sonra yok olup gittiğidir. Yüreğinde fırtınalar kopartan, kalbinin yerinden çıkacakmış gibi atmasını sağlayan kişiye karşı, vakit geçtikçe aynı şeyleri hissetmemeye başlıyorsun.

Yıllar önceydi, bir muhabir mikrofon uzatmış "Aşk nedir?" diye soruyor, herkes kendince yanıtlıyordu. Yaşı en fazla 10 olan bir ayakkabı boyacısı, hayatımda duyduğum en güzel cevabı verdi; "Seversin, seversin kavuşamazsın. Aşk odur işte" diye.

Bir insanın aklını kaçırmasına neden olabilecek ne kadar şey var acaba bu boktan hayatta?

Sevdiğin insanın bir başkasıyla evlenmesiyle, kaç kişi kendi hayatından vaçgeçer. Mantıklı mı, değil mi, doğru mu, yanlış mı v.s. v.s?

Bu kadar yıldan sonra şunu gördüm, hayatta kimse vazgeçilmez değil. Bazı şeyleri zorlamamak lazım. Zorladıkça daha kötüye gidiyor ve daha içinden çıkılmaz hal almaya başlıyor.

Şükrü Kurhan, sevdiği kız için aklını yitirmiş. Bugün, kapısı, penceresi bile olmayan bu adamın yanında sadece ve sadece anası var.

O yüzden şu hayatta annem dışında karşısında eğilip büküleceğim kimse yok. İnanın değmiyor, değmez de.

Üstad söylemiş, benim üstüne lafım yok: "Kendine iyi bak, beni düşünme. Su akar yatağını bulur."

Dinleyin işte

Gerçek bir 'adam' portresi


Galatasaray'ın Euroleague vizesi aldığı Lietuvos Rytas maçı sonrasında, "Peki bundan sonraki planlarınız ne?" sorusuna verdiği, "Şimdi bir kadeh şarap içeceğim ve daha sonra Euroleague hakkında düşüneceğim" yanıtı duyduktan sonra daha çok sevdim Oktay Mahmuti'yi.

Açıkçası hayatıyla ilgili çok şey bilmiyordum, genel geçer bilgiler dışında. Bir arkadaş, bildiklerini paylaşınca, sizin de okumanız gerektiğini düşündüm.

6 Mart 1968'te Üsküp'te doğan Oktay Mahmuti, küçük yaşlardan itibaren basketbola büyük bir sevda ile bağlanmış. Önce oyuncu olmayı denemiş. Lise takımında oynamış ama bir yeteneği olmadığını görünce, başka bir yola girmek için sürekli basketbol hakkında okumaya başlar ve koç olmaya karar verir.

Üsküp'te Rabotnicki kulübünün altyapısında çok genç yaşlarda, ıvır-zıvır işlerle kariyerinin ilk adımlarını atar. Bir taraftan da eğitimini sürdürür.

Yugoslavya'da iç savaşın patlak vermesiyle Oktay Mahmuti ülkesinden ayrılmak zorunda kalır ve yolu Türkiye'ye düşer. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden kabul alarak, İstanbul'a gelir.

Maddi olanaksızlar içinde, yabancı bir ülkede tek başına kalan Mahmuti, bu dönemde İstanbul'daki basketbol takımlarının antrenmanlarını takip etmeye başlar ve Efes Pilsen genç takımının hocası Aydın Örs ile tanışır. Aydın Örs, sürekli antrenmanları izleyen Makedon gençle, bol bol sohbet eder. Mahmuti'ye yardımcı olmak için kapanma noktasındaki Eczacıbaşı altyapısında yardımcı koçluk görevi ayarlar.

Aynı yıl, Efes Pilsen'de Aydın Örs, A Takım koçluğuna getirilir. Örs, teknik patronu olduğu Efes Pilsen'e yeni bir takım oluşturmak için Oktay Mahmuti'nin kendisine öve öve bitiremediği adı o güne dek hiç duyulmamış Makedon genç bir oyun kurucuyu denemeye karar verir. Senelik 50 bin dolar ücret karşılığında Petar Naumoski, Efes Pilsen forması giymeye başlar.

Eczacıbaşı, basketbol şubesini kapatmaya karar verince, Oktay Mahmuti de Efes Pilsen'de görev almaya başlar. Hem Naumoski'nin tercümanlığını hem de altyapı sorumluluğunu üstlenen Oktay Hoca, göreve gelir gelmez yıldız takımında boyu 2 metrelik bir genci keşfeder. Daha önceleri boyundan ötürü sürekli uzun oyuncu olarak oynatılan bu genci, direkt guard pozisyonunda oynatmaya başlar.

Başlangıçta, 2 metrelik bu genç de, yerini yadırgar ve yıldız takım kötü sonuçlar almaya başlar. Oktay Mahmuti kendisine "Bu boydaki çocuktan guard olur mu?" eleştirilerine "Bu çocuğun çok özel oyunculuk yetenekleri var. Guard olsun diye değil oyun bilgisini ve karar yeteneğini geliştirsin diye guard oynatıyorum" yanıtını verir. Bu genç, hepinizin tahmin ettiği gibi Hidayet Türkoğlu'dur.

Sonrasında Efes Pilsen A takımının başına geçer. Ardından İtalya'ya gider ve Benetton Treviso'da 2 yıl geçirir ve kendine uygun bir teklif gelmediği için bir sene kadar aktif koçluk hayatına ara verir.

2010 yılında önüne bir proje konur ve Türkiye'ye basketbolu sevdiren ancak senelerdir başarılı olamayan Galatasaray'dan gelen teklifi kabul eder.

Galatasaray'ın o dönemdeki yöneticisi Hakan Üstünberk ile 3 yıla yayılan bir plan yaparlar ve ümit milli takım seviyesindeki gençleri transfer etmeye başlarlar. Galatasaray ile anlaşma imzalamasından çok kısa süre sonra Barcelona, kendisine resmi teklif yapar.

Oktay Mahmuti, yeni bir sözleşmeye imza attığı için, Barcelona, teklifini Galatasaray Basketbol Şubesi'ne gönderir. Hakan Üstünberk, bu çok önemli görevi, Oktay Mahmudi'ye bildirir. Oktay Mahmuti, Hakan Üstünberk'e "Size söz verdim, birlikte plan yapmaya başladık. Sözümden dönemem ve kimseyi yarıda bırakamam" diyerek, teklif için teşekkür eder ve yoluna Galatasaray'da devam edeceğini belirtir.

Hakan Üstünberk, Mahmuti'nin bu tavrından çok etkilenir ve sözleşmesinde iyileştirme yapmak için Oktay Hoca'ya yeni bir teklif sunar.

Oktay Mahmuti, hiç düşünmeden iyileştirme için teşekkür eder ama kendisine bir teklif geldiği için daha önce anlaştığı bedelin üzerinde bir ücret almayı etik bulmadığını belirtir.

Sonrasında play-off finalinde şampiyonluğun kılpayı kaçması ve Galatasaray'ın seneler sonra bir kupayla sezonu açması gelir.

Oktay Mahmuti, senelerdir uyuyan devi uyandırdı. İki yıl önce Euroleague'ye katılacağımızı biri söylese, "Hadi canım sen de!" derdim. Ancak rüya gibi bir sezon geçirdik. Türkiye'de işler şu an için yolunda gidiyor, şampiyonluğun en büyük favorisi biziz ve rakiplerin bütçelerinin yarısı kadar bile değiliz.

Oktay Mahmuti'nin nasıl biri olduğunu görmek açısından şunu da bilmekte fayda var. Özellikle yağmurlu havalarda Mahmuti, otostop yapan taraftarları arabasına alıyor. Kendisine 'güvenlik' için bunun yanlış olduğunu söyleyen yöneticilere, "İstanbul'a ilk geldiğimde yağmurda Abdi İpekçi'den eve arabasız çok döndüm. Ne kadar zor olduğunu bilirim" der. Bir gün Abdi İpekçi'den otostop yaparken, Oktay Mahmuti'nin arabasına binerseniz şaşırmayın.

Bazı insanlar, hayatta her şeyi hak ediyor. Oktay Mahmuti de, bunlardan biri. Alın teri dökerek, emek sarfederek, çok çalışarak, tırnaklarıyla kazıya kazıya bulunduğu yere gelmiş.

Yolumuz hiç ayrılmasın Oktay Hoca. Çünkü sen bize çok yakıştın...


Teşekkür: Bana bu yazıyı gönderen Selim Sanver'e teşekkürü borç bilirim.

5 Mart 2012

Yeni Türkiye'nin rol modelleri



2-3 yıldır ağırlıklı olarak yazılı basında Ali Ağaoğlu ve Acun Ilıcalı isimleri sürekli karşımıza çıkıyor. Hayat hikâyeleri, zenginlikleri ve ilişkileriyle görmediğimiz gün yok gibi.

Bugün Ali Ağaoğlu'nun nikahlı eşi ile birlikte röportajını görünce "Yeter ulan yeter!" diye bağırdım.

Mesleki açıdan baktığımda, her iki ismin de magazin değeri yüksek, okunurluğu fazlaca kişiler olduğunun farkındayım. Acun ya da Ali Ağaoğlu'nun medyada yer almasını da anlaşılır buluyorum ama her gün, her dakika ve sürekli bu adamları görmek de bir süre sonra eziyete dönüyor.

Nedir bu iki tipin özellikleri?

Zengin olmaları.
Evli olmalarına karşın, evlilik dışı ilişki yaşamaları.
Eşlerinin bu evlilik dışı ilişkilere onay vermesi.
"Tırnaklarımızla kazıyarak buraya geldik" mesajı vermeleri.

İçinde bulunduğumuz ülkede, pek çok şey değişiyor. Bu değişimler kimi zaman uzun vadeye yayılarak kimi zamansa kısa sürede oluyor.

Ali Ağaoğlu ve Acun Ilıcalı rastgele seçilmiş isimler değil. Bu iki isim de, yaşam biçimleri ve hayat hikâyeleriyle topluma örnek oluşturuyor. Yoksul bırakılmış, gün be gün soyulan halka, "Siz de bir gün bu zenginliğe erişebilirsiniz" mesajı veriliyor.

Öyle ya, sıradan bir muhabir, bugün özel uçağı olan, milyonlarca dolarla oynayan bir adam haline geldi!
Ali Ağaoğlu ise küçük bir müteahhitken, bugün İstanbul'un her yerine lüks siteler inşa ediyor, arabalarını sığdırmaya yer bulamıyor.

Ortalama zekâya sahip olan ben, hiçbir şey okumadan, hayatta tek bir konuyu dahi sorgulamadan televizyon karşısına geçsem, "Vay ulan! Ben neden Acun olmayayım? Neden Ali Ağaoğlu gibi 24 bin dolarlık saat takmayayım koluma" diye hayaller kurar, yoksulluğumu hayallerle bastırmaya çalışırdım.

Benim sırtımdan kazanılan milyonlarca doları hiç düşünmeden, "Bu iki adam gibi nasıl yaşarım?" diye aptal aptal beyaz cama bakardım.

İşin bu hayal kısmını bir kenara bırakırsak, her iki mide bulandıcı tipin evlilik dışı ilişkilerini de ayrıca değerlendirmek lazım. Her ikisi de evli ancak her ikisi de evliliklerinin dışında ilişki yaşıyor.

"Alan razı, satan razı. Sana ne lan angut?" diyen çıkar mı bilmiyorum -çıkarsa da geçmişini sikeyim- ama toplumda çok eşliliğin sempatiye çevrilmesi açısından, sıradan isimler olmadıklarını düşünüyorum.

İkisi de, evli ama genç kızlarla birlikte. Eşleri bu duruma hiç sesini çıkartmıyor. Çünkü insanlık onuru, kadınlık gururu diye bir şey yok. Doğru ya, neden olsun! Bok gibi parayla besleniyorlar, gerisi mi önemli mi?

Ayrıca günümüz toplumunda çizilmeye çalışılan kadın portresinde, eşi mal gibi koltuğa yayılmışken, her an hizmete hazır, eşi ne yaparsa yapsın bir dakika bile yanından ayrılmayan, eşi izin vermeden konuşmayan, her hareketini eşinin onayıyla yapabilen, köleden hallice, kişiliği zavallı hale getirilmiş bir canlı. (Bkz: Alttaki fotoğraf)



Şimdi yeniden Acun ve Ali denen tiplere dönelim. Bir hafta boyunca tüm gazetelere ve haber portallarına bakın. Bunların olmadığı bir güne rastlayacak mısınız?

Size vaad edilen hayatlar bunlar. Asla gerçekleşmeyecek bir hayalin, aptallık sınırlarını zorlayacak şekilde peşine takılıyoruz. Evine ayda 700 TL giren insanlar, her akşam Acun denen bu herifin programını izleyerek, onun zenginliğine zenginlik katmasına yardımcı oluyor.

Peki gerçek mi ne?

Gerçek; Ali Ağaoğlu'nun kendi ağzından söylediği gibi, İstanbul'da yapılan yüzlerce binanın inşaat malzemelerinin kumlarını Marmara Denizi'nden çekmesi, demirlerini de hurdalarından çekmesiyle yani kısacası sahtekârlık yaparak, halkı dolandırarak zengin olmasıdırb

Peki gerçek mi ne?

Gerçek; cemaat desteğiyle, televizyon krallığı kurmaktır.

Gerçek; iktidarın halka yalan söyleyerek oy alması, halkı asla gerçekleşmeyecek hayallerle oyalamaları, bize böyle boktan rol modeller yaratarak, halkı uyuşturmaları.

Gerçek yaşadıklarımızdan başka bir şey değil. Hayal dünyasında yaşadıklarımızı bir kenara bırakıp, ailemizin, etrafımızın neler yaşadığına dönüp bir bakın.
Kızınıza 500 bin Euro'luk araba alabilir misiniz?
Kendinize uçak satın alabilir misiniz?
Kolunuzda 3-4 yıllık maaşınıza eşdeğer bir saat olabilir mi?

Ya mışıl mışıl uyuyup, bizi sikmelerine izin veririz.
Ya da uyanıp, bizi sikenleri sikeriz.

Başka yol varsa haber verin.

1 Mart 2012

Simgeye takıldıysan, kafana 'aptal' yazan dövme yaptır



Türk Lirası'nın yeni simgesi tanıtıldı. Güvenli liman, çapa diye ecüş bücüş, saçmalık kokan açıklamalar yapıldı ama kişisel görüşüm bir boka benzemediği yönünde.

Üstüne yapılan yorumları okuyunca, insan bir acayip oluyor. Yorumların ortak özelliği "Haç ve Ermeni Dram'ına benzemesi." İnsanlar bu iki yorum üstünden Hıristiyanlığı ya da Ermenileri alabildiğine aşağılamış. Unutmadan bir de, Recep Tayyip Erdoğan'ın baş harflerini yani RTE'ye benzediği söyleniyor.

Neyse sorun aslında bu da değil. Bunlar bilmediğimiz, daha önce hiç karşılaşmadığımız konular değil. Asıl sorun; insanların bu konu üstünde onlarca, yüzlerce, binlerce, onbinlerce kelime yazması. Ülkenin gündemi 01 Mart 2012 tarihi itibariyle bu sikindirik simge oldu.

Garip değil mi? Beş kuruşluk kâğıt parçasının simgesinin ne olduğu hepimizi çok ilgilendiriyor. Hepimiz üstüne iyi, kötü, olumlu, olumsuz bir şeyler söylüyoruz.

Simgesinin ne olduğunu bilmeden ayda 700 TL alıp, köle gibi çalıştırılan insanlar hakkındaysa aklımızın ucuna hiçbir şey gelmiyor. Bu konu hakkında söyleyecek lafımız yok. Paranın şekli sike benzese ne olur, göte benzese ne olur! Misal, simgesi yarrak olsun ama kimse muhtaç olmasın.

Lan oğlum bu dünyada, her gün binlerce insan açlıktan ölüyor, açlıktan ölmemek için insan öldürüyor, hırsızlık yapıyor. Ötesi yok, kendini satan var.

Hayatımız elimize tutuşturulan elma şekerlerini yalamakla geçiyor. Sapından tutup, ağzımıza veriyorlar. Isırmaya çalışıyoruz, ısıramıyoruz. Ancak ve ancak yalayabiliyoruz. Yaladıktan sonra da, "Çok şükür, yalayamayanlar da var" diyoruz.

Malsın, malım, malız... O elma zaten benim hakkım, ne diye şükredeceğim pezevengin evladına, bir-iki yalattı diye.

Boş boş konuşup, saçma sapan olaylar hakkında milyon yorum yapan bir aptal güruhuyuz.

Dünya, beş kuruş etmeyecek, üstünde birilerinin resimleri olan kâğıt parçalarının esiri olmuş, buna kimsenin sözü yok, kimsenin itirazı yok, TL'nin üstündeki işaret neye benzemiş, güzelleme diziyoruz üstüne.

Paranın amına koyayım, insanlara bir şey olmasın. Devletin ücretsiz vermesi gereken pek çok hizmet paralı. Düşünsene her yanımız su ama biz içmek için ona para veriyoruz. 25 yıl önce biri gelip "Hacım var ya, ileride suyu böyle bir boka benzemeyen damacana diye bir aygıta koyup, bize parayla satacaklar" dese, "Siktir git oğlum, mal mal konuşma" derdim.

Cidden bak, bazı şeyleri 10 saniye düşünün, ne denli mantıksız olduğunu anlıyorsunuz. Ama bu boktan sistem, hiçbirimizin böylesi basit şeyleri düşünmesine bile fırsat vermiyor.

Neden vermiyor?

Çünkü insan düşünmeye, sorgulamaya başladığı andan itibaren, Dünya'da hüküm süren, insanı köleleştiren, insanı insanlığından çıkartan, hakkımız olanlara bile şükretmeye iten bu boktan sistemi kafalarına geçiririz.

Bırakın TL neye benzemiş, bırakın para üstünden iğrenç ırkçılık naralarını atmayı.
Sizi köleleştiren bu sistemle ilgili konuşun.
Bu sistemin çarpıklıklarını fark edin.
Açlığa, yokluğa, yoksulluğa isyan edin.
Bir parça ekmeğe muhtaç edilen insanların farkına varın.

TL isterse at yarrağına benzesin, ister eşek sikine. O para için birbirini öldüren, o para için ölen milyonlarca insanın olduğu dünyada isyan etmiyorsanız, aptal aptal konuşmayı bırakın.

28 Şubat 2012

Sikerler 28 Şubat'ı


28 Şubat'ın üstünden 15 yıla yakın bir zaman geçti. O günden bugüne ne değişti diye bir arkanıza dönüp bakın.

Gayet iyi anımsıyorum, tankların Sincan'dan geçişi alkışlarla karşılanıyordu. Medyanın neredeyse tamamına yakını, bu süreci daha da alevlendirmek için ellerinden geleni yaptılar.

Bugünün iktidar ve güç sahipleri, 28 Şubat üstünden yaratılan mağduriyetin keyfini çıkartıyorlar. Her fırsatta 28 Şubat güzellemeleri yaparak, ne kadar ezildiklerini, ne kadar etkilendiklerini söyleyip duruyorlar.

Peki 28 Şubat'ta kaç idam oldu?
Kaç kişi tutuklandı?
Kaç kişi cezaevine girdi?
Kaç kişi işkenceden geçirildi?
Kaç kişinin evlerine girilip, kitapları yakıldı?
Kaç kişi işkence sonucunda hayatını kaybetti?
Kaç kişi için yurtdışına çıkış yasağı konuldu?

Ne bileyim, hangi babanın götünden çıkartılan cop, oğlunun ağzına sokuldu?
Ya da, hangi kocanın yanında karısına tecavüz edildi?

Ne oldu lan 28 Şubat'ta? Bunu gayet iyi niyetle soruyorum. Kime ne oldu?

12 Eylül'de neler yaşandığını yeniden yazıp çizmek mi lazım! İdamları, gözaltıları, daha bir-iki hafta öncesine kadar yaşanan yargılamaları, açılan davaları, vatandaşlıktan çıkarmaları, insanları zorunlu mülteci olarak yurtlarından sürmeleri, yüzbinlerce davayı mı hatırlatmak gerekiyor.

Bu ülkede götünü yırta yırta bağıran hep haklı görünür. İki-üç tutuklamayla geçen, darbe niteliği bile taşımayan, bir süreçten geldiğimiz noktada işte bugünler yaşanıyor.

Yaşananlar ne peki?

Gazetecilerin, bilim insanlarının, siyasilerin, avukatların, öğrencilerin, sendikacıların; olmayan darbelerle, oluşturulmuş davalarla cezaevine gönderilmesi ve sonu gelmeyen yargılamalar.

Dünün mağdurları (gerçi iktidar sahibi olmalarına karşın halen mağdurlar), sözümona ezilenleri, bugün diğer tarafa geçtiler ve alabildiğine gaddar, olanca nefretleriyle kendilerine muhalif kim var, kim yok cezaevine atıyorlar.

28 Şubat'tan bugüne değişen çok şey yok aslında. Halk yine yoksul, yine bir parça ekmeğe muhtaç.

Akp iktidarının 28 Şubat'tan bu yana becerdiği en iyi şey, korkuyu her kesime yayması oldu.

28 Şubat döneminin başbakanı Necmettin Erbakan, Kaddafi'yle çadırda görüşme yaptığı için hakkında söylenmeyen kalmamıştı, aşağılanmanın her türünü yaşadı. Ama aradan 10-12 sene geçti aynı çadıra Tayyip Erdoğan girince, ağızlarını bile açamadılar.

Ya da Kayseri'nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, "Süslü püslü göründüğüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. Resmi görevim nedeniyle bugün bir törene katıldım. Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur." dediği için 1 yıl hapis ve 420 bin lira ağır para cezasına mahkûm edildi. Ama Tayyip Erdoğan, "Dilinin, dininin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum" deyince kimse sesini çıkartamıyor.

Çünkü ağzını açarsan, eleştirirsen demir kapılar, taş duvarlar seni bekler. Bir gazeteci olarak işsiz kalırsın.

"Darbelerle hesaplaşacağız" diye referandum düzenleyenler, kirli ağızlarıyla idam edilen devrimci gençler üstünden oy avcılığı yapanlar, bugün kendi sivil darbelerini her geçen gün şartlarını daha da ağırlaştırarak uyguluyorlar.

Evet, 28 Şubat'ta birtakım insanlar mağdur oldu ama 12 Eylül'le hesaplaşmadan, 12 Eylül'ün hesabını vermeden, 12 Eylül darbecileri yargılamadan kimse ağlayıp, sızlamasın.

Son 5 yıldır don lastiği kıvamına getirdiler "mağduruz" edebiyatı. Her yetki, her güç elinde olacak ama "mağdurum" diyecesin.

12 Eylül'le ülkede belli bir düşüncenin filizlenmesini sağladılar, 28 Şubat'la da o düşünceye kök saldırıyorlar. Olayın benim açımdan özeti budur.

Villada otur, konakta yaşa, sermayeyi elinde tut, sokakta öğrenciyi, işçiyi coplattır sonra "ama biz ezildik" de. 12 Eylül'de yaşananlar dururken, "mağduruz" derken insanın yüzü kızarır ama bu pezevenklerde yüz de yok.

Haaa unutmadan, bugün "28 Şubat, 28 Şubat" diye götünü yırtanlar, o gün neredeydi acaba? 12 Eylül'ü alkışla, aradan 30 yıl geçsin darbe karşıtı ol. 28 Şubat'ta sessiz kal, aradan 10 yıl geçsin kıçını yırt. Herkes nasıl samimi, nasıl samimi a.k.

Samimi olan, götü yiyen 28 Şubat'çıları yargılar...

24 Şubat 2012

Adli suçluların yataklarına fırlatılan çocuklar

Kamuoyunda 'taş atan çocuklar' olarak bilinen çocuk siyasi hükümlüler Pozantı Cezaevi'nde yaşadıklarını anlatmış. Okunur gibi değil, üstüne ne söylenir bilmiyorum. Böylesi zamanlarda insanlığımdan utanıyorum, kendime lanetler yağdırıyorum elimden hiçbir şey gelmediği için.

Yaşları 14 ila 17 arasında değişen çocukların anlattıklarını bir okuyun lütfen.

17 yaşındaki Ş.A:
Orada çok kötü şeyler yaşadım. Adliler, boğazımıza ip takıp sıkıyorlardı. Bizi dövüyorlardı. Terörist olduğumu söyleyip öpmemiz için yüzümüze bayrak uzatıyorlardı. Öpmek istemediğinde ise yine dövüyorlardı.
Koğuşta sabah 5-6 gibi erken saatlerde uyandırılıp, zorla temizlik yaptırıyorlardı. Koğuşlarımızı değiştirmeleri yönünde taleplerimiz oluyor ama, taleplerimiz cevapsız bırakılıyordu

17 yaşındaki A.K: İş çıkışı evime doğru giderken, o sırada bir grup gösterici ile polisler arasında kaldım. Gaz bombası nedeni ile gözlerim yandı ve kendimi en yakındaki eve attı. O sırada polis eve girerek, evin damına çıkarttı. Kafama puşi bağlayarak fotoğraflarımı çekti. "Sen eylemcisin" dediler bana. Polis aracına bindirildim ve kafama dipçikle vuruldu.
Pozantı Cezaevi'nde adli suçlular geceleri arkadaşlarımızı zorla yataklarına çağırıyorlardı. Gözümüzün önünde arkadaşlarımızın kafasını kırıyorlardı. Ama cezaevi idaresi her zaman konuyu örtbas etmeye çalıştı.

Devlet, sorumluluğu altındaki çocukların tecavüz edilmesine, dayak yemesine, kafalarının kırılmasına açık açık göz yumuyor. Yılmaz Güney'in 'Duvar' filmini yaşatan bu iğrenç uygulamalara kimse ses çıkartmıyor. Bu çocuklara önce 'terörist' yaftası yapıştırılıyor, daha sonra da yapılanlar bu boktan sıfatla haklı çıkartılmaya çalışılıyor.

Suçlu olup olmadığı belli olmayan, birkaç ay cezaevinde kalan ancak bir ömür boyu beyinlerine kazınan, bütün hayatlarını etkileyecek iğrenç uygulamalara maruz kalan bu çocukların bundan sonra ne yapması bekleniyor acaba? Hiçbir şey olmamış gibi, içlerinde nefret büyütmeden yaşamaları mı?

Çocukların boynuna puşi bağlayarak suçlu yap, emniyete götürürken araçta işkence yap, emniyette ayrı işkence uygula, cezaevine yolla, kaldıkları süre içinde kaba dayak, tecavüz gibi en aşağılık işkence yöntemlerini uygula sonra bu çocukların topluma sağlıklı bir biçimde dönmesini bekle.

Kimse kusura bakmasın ama 17 yaşımda hiçbir suçum olmamasına karşın beni cezaevine atıp, birilerine pazarlar gibi kucaklarına atsalar, bunu yapanların 99 sülalesinin geçmişini sikerim. Neden-sonuç ilişkisini iyi tahlil etmek lazım. Birileri neden dağa çıkıyor, neden eline silah alıyor, görmek gerekir.

12 Eylül'ü TBMM'de timsah gözyaşları ile yad edenlerin yönettikleri ülkede, 12 Eylül'e rahmet okutacak işkence haberleri geliyor. Bir kadına dayak atılıyor "O zaten fahişeydi" diye aptallık bile sayılamayacak bir savunma yapılıyor. Öğrenci eyleminde karnındaki bebeği düşürülen kız öğrencinin davasında, polisler hakkında 'takipsizlik' kararı veriliyor ve "tekmeler soyuttu" şeklinde bir insanın ancak götüyle gülebileceği bir karar çıkıyor.

Sıkıldım lan! Yemin ediyorum çok sıkıldım şu haberleri okumaktan, görmekten. Bir ülkede faşizm başka nasıl tezahür edebilir. Öl a.k. geberip git bir an önce.

Not: Bu vesileyle Yılmaz Güney'in 'Duvar' filmini izlemeyen varsa, mutlaka izlesin diye de ekleyeyim.

22 Şubat 2012

Erdoğan'ın korumaları sokaklarda terör estiriyor


Sabah sabah şu haberi gördüm. (Haber linki)

Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe'deki Çalışma Ofisi'nden Üsküdar'daki evine giderken, 3 genç tarafından protesto ediliyor. Erdoğan'ın korumaları biri kadın 3 kişiyi derdest ederek gözaltına alıyor. Derdestten kasıt; saldırı ve vandallıktır.

Aynı korumalar, önceki gün de, Kuzguncuk'Altunizade Köprüsü'nde bir sivili yolun ortasında yere yatırarak dövüyor ve ardından cipe bindirerek, gözaltına alıyor.

İstanbul'un göbeğinde, başbakanı korumakla görevli, tek hücreli canlı olamayacak nitelikteki bu herifler, sadece ama sadece protesto hakkını kullandığı için insanları yere yatırıp, yerde tekmeleyebiliyor ve sonra bu kişileri gözaltına alıyor.

Son 11 yıllık Akp iktidarında, şunu iyice anladık ki, başbakanlar protesto edilemez, öyle bir hak yok. Başbakan'ın karşısında ancak biat edilir. Kendilerini konumlandırdıkları yeri cidden merak ediyorum. Peygamber yarısı, tanrısal varlıklarmış gibi, bunları protesto edemezsin, karşı çıkamazsın, icraatlerını eleştiremezsin. Ama işte bu heriflerin yetiştiği zihniyet başka bir şeye izin vermiyor.

Her yaptıklarıyla topluma mesaj veriyorlar. Öylesine, rastgele davranışlar değil yaptıkları. "Sevmiyorsanız da, susmak zorundasınız" diyorlar insanlara. İmzası, isminin verildiği üniversite logosu olarak düşünülen koskoca Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştirmek, o yüce, ilahi varlığı protesto etmek kimin hakkı ulan!

Aslında hepsi benim kötü niyetim. 'Dayak cennetten çıkma' olduğu için, cennetten minik hazlar yaşatıyorlar protestocu gençlere. Küçük sürprizlerle hayatımızı renklendiriyor bu korumacı arkadaşlar.

Haliyle insanlık sorgulamasına gidiyorum. "Yaradılanı yaradandan ötürü seven" Başbakan Erdoğan'ın gözünün önünde insanlar tekmelenerek dövülüyor ama muhabbet insanı, sevgi pıtırcığı başbakan engel olmuyor.

Gençlerin de büyük terbiyesizliği. Başbakan'ın aracı geçerken, el pençe divan duracaksınız. Aracını durdurup bagajda bulunan Ülker çikolatalarından alabilmek için havada güvercin taklaları, parendeler atmanız lazımken, protesto ediyorsunuz. Ayıp be, ayıp! Bu adam, bu ülke için neler neler yapmadı. Çevresini, eşini, dostunu zengin etti, oğluna minik gemiler aldı, para basan KİT'leri bir yıllık kârlarına sattı, demokrasiyi dünyada eşi benzeri olmayan şekilde ileriye götürdü. Pis, anarşikler!

Polisi kindar, koruması kindar, iktidarı kindar bir ülkede, protesto hak değil, sokak ortasında dayak sebebidir.

İşin kötü yanı ne biliyor musunuz? Bunu doğru düzgün kimse yazmayacak, kimse göstermeyecek. Bu genç insanlar yedikleri dayakla kalacak. Muhtemelen götürüldükleri polis merkezinde de işkence görmüşlerdir.

Bunlar kendilerine köle bir toplum istiyorlar. Hafiften ses çıkarttın mı, dayak, işkence, soruşturmalarla peşini bırakmayacak kadar kinlerini sıcak tutuyorlar. Ama tabii unuttukları şey, nefretin daha derin bir nefret büyüttüğü.

İster isimlerini üniversitelere versinler, ister isimlerini koca koca sokaklara caddelere, ister köprülere versinler ama şunu iyi bilsinler; ölümlerine bile sevinecek tonla insan var.

Kâbus gibi bir ülkede yaşıyoruz. Bir ilköğretim okulu müdürü, "Vatana zararlı çocuk yürümeden yok edilsin" diyor, başka bir lise müdürü "Kız öğrenciler, erkek öğrencileri tahrik ediyor. O yüzden etek giymesin" diyor, bir vali "Dininin, ırzının, namusunun, dinin davacısı bir gençlik istiyoruz" diyor.

Gün geçtikçe daha da saldırganlaşıyorlar, hadlerini daha fazla aşıyorlar, ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor.

Faşizme hoşgeldiniz! Kendi gibi olmayana yaşam hakkı tanımayan, sokaktaki 3 gencin protestosunu bile kaldırımda tekmeleyerek karşılayanlar hep bir şeyi unutuyor. Bu dünya kimseye kalmadı.

Tarih, duvar diplerinde kafasına kurşun sıkılan zorbalar, korkudan ailesini ve kendisini öldüren liderleri çok gördü. Daha da çok görecek.