14 Haziran 2012

'Bisküvi Dede' kimmiş bir bakalım!


Hemen başta belirteyim, Ülker'in tek bir ürününü bile kullanmam, biri ikram etse yemem.

Ülker'in sahibi Sabri Ülker iki gün önce hayatını kaybetti. Türk basını ortak ağızdan, "Bisküvi Dede" başlığıyla haberi verdiler. Minicik bir atölyeden, koskoca bir dev haline gelmesinin hikâyeleri süsledi sayfaları.

Hayatta inandığım olgulardan biridir; bir insanın kimsenin canını yakmadan, emek sömürmeden, birtakım ilişkiler içinde olmadan milyar dolarlık olamayacağı. Ufacık bir atölyeden, dünya devi haline gelmek, kendi içinde bir başarı hikâyesi olsa da, nelerin yaşandığını bir bakmak lazım.

Yıl 1974, Tek Gıda-İş'ten istifa eden Ülker işçileri, DİSK'e bağlı, Gıda-İş'e üye olurlar. Tek Gıda-İş, istifaların ardından daha önce görmezden geldiği toplu görüşme sürecini gizlice başlatır. Ülker'le yapılan bu toplu görüşmelerde ücret zammı içermeyen toplu sözleşme imzalanır.

Ülker işçilerin DİSK'e üye olmalarının önüne geçmek için önce bireysel olarak işçilere para teklif eder. Daha sonra DİSK'e bağlı Gıda-İş'le protokol imzalar fakak bu protokolün şartlarına uymaz. İşçiler 17 Eylül 1974'te fabrikada üretimi durdurur. Polis fabrikaya gelerek, elektrikli coplarla işçilere saldırır.

Direnişten vazgeçmeyen işçiler için bu kez, dönemin faşist komandoları devreye sokulur. Saldırılar artar, direnişteki işçiler dövülür, bir işçi bıçaklanır, grev çadırları dağıtılır.

Ülker işçi olarak fabrikaya bu faşist militanları işe almaya başlar ve işyerinde tacizler artarak sürer.

DİSK'e bağlı Gıda-İş'in gözetiminde fabrikada yaptırılan aramada, çok sayıda silah, mermi bulunur.

Aradan yıllar geçer, 'Bisküvi Dede'nin minik atölyesi, bir deve döner. Ülker Grubu, Şok Marketler Zinciri'ni satın alır. Emekçilerin insanlık dışı koşullarda olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Günde 12 saat, asgari ücret alan işçiler Tez- Koop İş'te örgütlenir. İşçiler istifaya zorlanır. Ülker grubu kendilerine "Sendikadan istifa edin, size daha iyi ekonomik şartlar sunalım" teklifi sunar.

Ülker Grubu, yine 2004'te Öz Gıda-İş Sendikası'na üye Ülker Fabrikası'nda çalışan 700'ün üzerinde işçiyi işten çıkartır.

Medyanın sunduğu 'Bisküvi Dede' böyle biri. Başka bir şey yazamazlar çünkü, Ülker büyük bir reklamverendir, bu yüzden olabildiğince övmek zorundalar. Kitaplara konu olabilecek (!) başarı hikâyelerini anlatırlar size.

Böyle dev oluyorsun işte. İşçini ezerek, haklarını gaspederek, onları açlık sınırının altında ve gözlerini bile kırpmalarına izin vermeden çalıştırarak.

Yerler öyle dedeyi. Bırakın bu sevimlileştirme çabalarını.

13 Haziran 2012

Yolun açık olsun



Hocam seninle yollarımızın kesişmesi bile çok önemliydi. Düşme potasında bir takımı alıp, ayağa kaldırdın. Ama Galatasaray'da işler böyle yürür. Başarılı adamın kıçına teneke bağlayıp göndermeye kalkarlar.

5 gündür her türden yalanı okuyoruz hakkında. Liste, ktüfür ettiğinden tut da, paragöz olmana kadar uzanıyor.

Eğer bunlara "Böyle yönetimin amına koyayım" dediysen, az demişsin. Bu götverenlere ne söylesen az çünkü. Bunların istediği şey, herkesin kendi kontrolünde olması ve önlerinde el pençe divan durman.

Bakma sen bugün taraftarın arkanda durmana, yarından sonra başlarlar "Önemli olan kişiler değil kurumdur" diye. İki tane imzayla dut yemiş bülbüle döner hepsi.

Yağmurda ıslanmasın diye arabana aldığın taraftar, seni unutmaz hocam.
Skandallarla çalkalanan, düşmemeye oynayan bir takımı, ayağa kaldıran bir adamı kimse unutmaz.

Ne desem boş, bir şey de söyleyemiyorum. Basketbol şubesinden önce Hakan Üstünberk, sonra Oktay Mahmuti ayrıldı. Boş salonları doldurdular, aklına basketbol gelmeyen insanları bu oyunu izlemeye zorladılar ama ödül olarak ayrıldılar.

Her kimi alırsanız alın, umrumda bile değil. Bize Cemal Nalga olayları, küme düşmemeye oynayan bir takım yakışır. Her başarının bedeli vardır bu ülkede, Oktay Mahmuti de bu bedeli ödedi.

Yolun açık olsun hocam. Nereye gidersen git, umarım çok başarılı olursun.

10 Haziran 2012

Eboue'yi kim ister?











Dün akşam bir misafirim geldi. Lafı eveleyip gevelemeyeceğim, lütfen biri sahiplensin Eboue'yi.

Evet evet ismini Eboue koydum. Patilerinin tamamı simsiyah, bütün gece koynumda ve bacağımda yattı.

Hemen belirteyim, ismi Eboue ama kendisi dişi.

İlgilenenler lütfen kurupiyaz@gmail.com'dan ulaşsın bana. Bu güzelliğe bir yuva bulalım.

Not: Eboue halen yuva bekliyor

6 Haziran 2012

Operada mescitten, Yiğit Ergün'e


Heriflerin hakkını vermek lazım. Son yıllarda Meclis'ten geçirdikleri pek çok yasada, bambaşka tartışmalar yaratıp, asıl yapmak istediklerini çok iyi gizliyorlar. Ülkedeki muhalif kesimin nabzını tutmak tam da bu olsa gerek.

Salı günü bir uyandık, tüm gazetelerde, 'Bundan sonra opera ve bale salonlarına mescit' yapılacağı haberlerini gördük. Konu üstünde laf söylemeyen kalmadı.

İnsan şaşırıyor tabii, ülkede bu denli opera ve bale seven olduğunu bilmiyordum. Tepkileri okuyunca sandım ki, insanlar operadan çıkıyor, baleye giriyor; bale bitiyor opera başlıyor. Cavalli'yi bilmeyen yok, Verdi'den çıkmayan yok.

İnsanlar tepki veriyor vermesine de, neyi nasıl savunacağını bilmeden, bir nevi hayvani içgüdü gibi. İtiraz ettiği, tonla laf ettiği yasa taslağında "Başka ne var bu taslakta?" diye sorsan, ne yanıt verir, hakikaten merak ediyorum.

İktidar bu tipten yasaları geçirirken bir torbanın içine atıyor, ortaya bombayı fırlatıp, asıl amaçladıklarını gözden kaçırıyor.

Peki nedir bu "Yapı Denetimi yasa taslağı?"

Her zaman olduğu gibi içinde, ülkenin ağzının ortasına sıçılacak pek çok şey mevcut. Öncelikle, bu taslak yasalaşırsa, tarihi eserler barındıran kıyılar bile yıkılabilecek, yapılaşmaya açılabilecek. Atıyorum, Olimpos'ta denizin kenarına otel izni verecek. Kimse de sesini çıkartamayacak. Sesini çıkartan arkadaşlar, "Operada mescidin ne işi var" diye bağırırken, o taslak yasalaşacak çünkü.

İktidarın son yıllardaki dertlerinden biri meslek odaları da, bu taslakla etkisizleştirilecek. Mimarlar ve Mühendisler odaları gibi sivil toplum kuruluşları, iktidarların yağmalarına karşı çıkıyor ve varolan yetkileriyle rantın önüne geçiyordu. Fakat bu taslakta, sözü geçen meslek odalarının yetkileri özel şirketlere devredilecek. Özel şirketlerin kimlere ait olacağı, verecekleri kararlarda neyi gözeteceklerini anlamak çok zor olmasa gerek.

12 yıllık iktidarlarının ilk 5 yılı adım adım ülkeyi yağmalayan Akp, son 3-4 yılda maraton koşucusundan kısa mesafe koşucusu kıvamına gelerek, uşaklıklarını gözle görülür biçimde hızlandırdılar.

Bizlerse, neye itiraz edeceğimizi bile bilmeden, birilerinin yönlendirmesiyle aptalca tepkiler veriyoruz.

Biraz düşünmek yeterli olur. Operada mescit olur mu lan amına koyayım! Opera başlamış, tam da ezan okunmaya başlıyor. İzleyicilerin bir bölümü "Hacım ben namazı kaçırmayayım, ben müsaade et" diye yerinden kalkıp, mescide mi gidecek? Bu kadar güdük bir şey olması mümkün mü?

Herifler bizi fena düdüklüyor, götümüze çarpa çarpa sikiyorlar, biz mal mal neye tepki verdiğimizi bilmeden car car bağırıyoruz.

Bak şimdi konu nereye geldi. Yiğit Ergün ismini kaç kişi biliyor?

Çağlayan'ı ikinci adres yapan insanlardan kaçı tanıyor ya da? İnanın, art niyetsiz soruyorum.

Abdullah Gül denen arkadaşın, İstanbul Üniversitesi ziyaretinde çantasında 3 tane yumurta bulunduğu için 11 yıl hapsi istenen gencecik bir hukuk öğrencisi. 7 Haziran saat 10.30’da Çağlayan Adliyesi’nde davası görülmeye başlanacak.

Hak, adalet, özgürlük vs vs diye bağıran adamların biri tenezzül edip de gider mi acaba? Bir yavşağa biat edenler, gencecik bir adama destek verebilir mi? Soruların yanıtlarını gayet iyi biliyoruz. Tabii ki hayır.

Ülke çığrından çıktı. Üniversite öğrencileri abluka altında, memurlar, işçiler, yazarlar, akademisyenler, gazeteciler kuşatmada. Biz nelerin derdine düşmüşüz, nelerle uğraşıyoruz. Açıkçası, kendi adıma utandığım çok an oluyor.

İktidara geldiklerinde "değiştik" edebiyatı yapanların "Yumurtadan korkan devlet" haline dönüşmesi aslında bu heriflerin ne denli korkak olduğunu gösteriyor. Bakmayın sergiledikleri güç gösterilerine, kumdan kale gibiler, kendileri de bunun farkında ve o yüzden bu denli korkuyorlar.

Konudan konuya atladık. Neye itiraz ettiğinizi bilin lan artık. Koyun gibi birilerinin deli saçmalarının arkasına takılmayın. Bir boka itiraz ettiğinizde, onun ne olduğunu, ne olmadığını, neleri içerdiğini araştırın. "Acun'da akşam ne oldu?" diye sorsam, bilmeyen yoktur ama operada mescit diye göt yırtar dururuz.

Bu vesileyle Türkçe Olimpiyatları denen organizasyonun da götüne koymayı borç bilirim.

O değil de, tatile çıksak ya, ebem sikildi.

5 Haziran 2012

Yeter lan yeter!


3 Temmuz'dan bu yana gelişen süreçte... Yok lan, mal mıyım böyle başlayayım. Bunu duymaktan millet kusma noktasına geldi. Ağzını açan bu cümleyle başlıyor, sonun ne olduğunun önemi yok.

Akşama doğru Fenerbahçe yönetimi, bir açıklama yaptı, resmi internet sitesinden. Takkenin düşüp, kelin göründüğü noktaya gelindiğinin açık bir itirafı niteliğindeydi ama her zamanki gibi yiğitliğe bok sürmeden, tehditle bitiyordu. Bir yıldır aynı teraneyi duymaktan bıktım. Daimi olarak birileri tehdit ediliyor ama kim olduğu belli değil; ismi yok, cismi yok. Hedef kim, tamamen meçhul.

Lisede bir arkadaş vardı, eleman iki gün okula gelmedi. Telefon açtık, yanıt vermiyor v.s. Atladım evine gittim, herifin yüzü gözü dağılmış ama ilk cümle olarak "Abi sen onları görecektin, alayının suratını siktim" dedi. Fenerbahçe yönetimi de, tam böyle.

Ağzına sıçılmış, bir senedir taraftarını masallarla uyutuyorsun ama "Sabrımız taşıyor" diye gözdağı veriyorsun. Salak mısınız birader, göt elden gidiyor, siz halen sabırdan söz ediyorsunuz. Belli işte, ağzına yüzüne sıçmışlar, daha neyin delikanlılığını yapıyorsun.

Bugünden itibaren kuvvetle muhtemel, insanlar kandırıldıkları yönünde ikna olacaklardır. Buraya gelir, küfreder, bağırır, çağırır da, içten içe keriz yerine konulduğunun açık açık farkında. Bazıları zaten kerizliğe teşneydi, bazıları cidden saf takım sevgisi yüzünden bu hale geldi.

Şu bir yıla yaklaşan sürede, ortaya garip kanaat önderleri çıktı. Kitlesel olarak tanınmayan tipler, mitinglerde konuştu. Ne bileyim, kendimi yerine koyuyorum, Galatasaray Kulübü'nün düzenlediği mitingde konuşacağım. (Taraftar düzenledi diyenin de sıfatına sıçayım) Oğlum ben kimim lan, bir kulüp adına konuşacağım! Bir kere kendimde o haddi göremem.

Zaten bir noktada düşünürüm, "Mal mısın lan, koskoca kulübü savunmak sana mı düştü?" diye bir sorarım kendime. Hoş, şu sürecin öznesi Galatasaray olsa ilk cümlem "Şerefinizle ikinci lige gidip, temizlenip gelin" olurdu, o da ayrı hadise.

Bu kanaat önderlerinin ortak özellikleri, kulüp kalın bağırsağı şeklinde konuşmaları. Hakikaten hepsinin çalışma prensibi genel olarak bu yönde. Fenerbahçe Kulübü, söyleyemediği ama söylemek istediği pek çok şeyi, bu boşaltım sistemleri vasıtasıyla yaptılar. Bir taraftan kavgaya girmek istiyorlar ama ortadaki belgelere bakınca (Kime belge desem Emenike diye amk. Yavşak basının yazdığı ve olmayan bir şey, diğer olan her şeyi gölgeliyor ya da yok ediyor sanki) herifler açıktan kavga da yürütemiyorlar.

O yüzden, sıfatlarını kimsenin görmediği birtakım tipler peydah oluverdi ve "Haydi arkadaşlar Çağlayan'a", "Yürüyün koçlar Silivri'ye", "Topuk yaylasına gitmeyenin çükü düşsün" türünden gazlı-sazlı sözlemlerle insanları harekete geçirdiler.

Kitleleri harekete geçirmek sanıldığından kolaydır. Hele hele harekete geçmek için tetikle bekleyen insanlara yön tayin etmek çok daha kolaydır. Kitle bu gazlarla hareket etmeye başladı. Gaz yedi, dayak yedi, cop yedi. Bunları asla tasvip etmiyorum. "Oh olsun" türünden götlük kokan şeyleri asla söylemedim. Ancak şu kesin ki, pek çok insan savunduğu şeyi bilmeden sokaklara çıktı.

Zaten bir bölümü CAS davasının geri çekilmesiyle hayal kırıklığına uğramıştı ama bugünkü açıklamadan sonra pek çok kişi, oturup düşünecektir ve kulüple birlikte hareket eden bu kasık kılı kıvamında bir boka yaramayan kanaat önderlerinin, kendilerini yanlış yöne ittiklerini göreceklerdir.

O kadar gerizekalı ve aptallar ki, UEFA'nın işlevi olmayan dernek olduğunu bile söylediler. Lan kızım, lan evladım; ne çeşit bir tek hücrelisiniz siz?

Beyninizi götünüzde mi taşıyorsunuz? Herifler çatır çatır karar alıyor, "Şüphe bulsam sikerim" diyor, bunlar "UEFA cıss yapar yalanı tutmadı. Bu da geçer" diye eğleniyor. Lan bunu söyleyen, mahkemede "Ama ben bu kadar soru sorulacağını bilmiyordum" diye panikleyen sığır. Bu salağı önüne nasıl düşersiniz? Türkiye'nin en büyük kulüplerinden birini savunmak bunlara mı düştü? Sadece şu soruyu sorsan kendine, zaten bunların ne kadar malak olduğunu anlarsın.

Olay artık öyle noktalara çekildi ki, şike davası Cihan Kırmızıgül, Ahmet Şık, Nedim Şener, hatta hızını alamayın Giordano gibi isimlerle örneklendirilir oldu.

Şuraya kadar küfretmedim ama buradan sonra ederim. Kitabınızı sikeyim sizin, Giordano'yu, üniversiteli bir genci, mesleklerini onurlarıyla yapan iki gazeteciyi, bir kompradorla nasıl bir tutarsın kafası olmayan deliksiz sik! Duyan sanacak ki, Aziz Yıldırım devrim neferi, doğru bildiklerinden vazgeçmediği için kellesini verebilecek onur abidesi.

Ulan herif bu ülkedeki futbolun geçmişini sikti, bunlar hâlâ herifi kime benzetsek de, daha mazlum bir hale getiririz derdinde. İki gramlık ahlakınız olsa, şu isimlerle Aziz Yıldırım gibi bir herifi biraraya getirmezsiniz. Ama yöneticinizin dediği gibi "Her yol mübah" size. Yeter ki, Aziz Yıldırım çıksın.

Şu işin içinde Galatasaray ve onun başkanı olsa, o başkanın hayatının sikilmesi için elimden geleni yaparım. Benim kulübümü her tür pisliğe, yozlaşmaya götürecek, ben onu savunacağım. Teeee amına korum öyle işin.

Cemaat dediniz, kulübünüzün ileri gelenleri bir taşaklarını yalamadığı kaldı. Siktir git, önce aranda anlaş gel.

Bir elinizi, yüzünüzü yıkayın. Size her gün yalan söyleyen insanları aranızdan sıyırın. Elbette insan tuttuğu takımı sever, ona toz konduramaz, kendine yediremez de. Bir zahmet oturup şu yöneticilerin muhabbetlerini okuyun. Şu sik kafalı Japon askeri kıvamındaki kanaat önderlerinizin de götüne tekmeyi basın. 3-5 salak, prim üstüne prim yaptı, kendilerine verilen emirler doğrultusunda.

Neyse uzattıkça uzattım. Bugünkü açıklamanın son cümlelerine esir oldum. "Açıkça ifade etmeliyiz ki, sabrımız taşmak üzeredir. Gelinen noktada, camiamız ve spor kamuoyu, Fenerbahçe Spor Kulübü’ne karşı hukuk dışı yolları tercih edenlerle, her yerde ve her tür bedeli göze alarak savaşmaya hazırdır. Unutulmamalıdır ki Fenerbahçe darağacında değildir; Unutulmamalıdır ki Fenerbahçe son sözünü henüz söylememiştir."

Bak bak, açıklamaya bak sen. Sabrı taşıyormuş. Heriflerdeki nasıl bir sabırsa hiç taşmıyor ama her olayda da taşmak üzere. Öyle sınırda bir yerlerde taşmaya hazır bekliyor. O sabır taşmazsa geçmişinizi sikeyim zaten. Neyse ağzınızdaki bakla çıkartın, boş boş sallamayı bırakın artık.

Başkanları "Türkiye'yi sallayacak açıklama yapacağım" der, bırak sallanmayı, yellenemez bile.
Yöneticisi "Bu dava bizim onur davamız" der, söylemesinin ardından bir hafta geçmeden onurundan feragat eder. Sağınıza, solunuza bir bakın, bu kadar gaza gelmeyin. Hele hele birtakım salakların önderlik etmesi nedir lan!

Lan yeter! Hakikaten yeter. Çıkın adam gibi "Yaptıysak yaptık ama küme düşmek istemiyoruz" deyin. Söylemiyorsanız da, bırakın artık bu darağacı gibi iğrenç muhabbetleri.

Bu vesileyle Türkçe Olimpiyatları'nın da götüne koyayım...

3 Haziran 2012

Ölüm yıldönümü olmayan adam


Ben Senden Önce Ölmek İsterim

Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin...
Fedakârlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orda beraber yaşarız
külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım.
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor.

Nâzım Hikmet Ran

Bu topraklardan çıktığın için öylesine şanslıyız ki. Senin ölüm yıldönümün yok usta.

30 Mayıs 2012

Daha ne kadar iğrençleşeceksiniz?


Başbakan'ın her tartışmayı yurtdışına giderken ya da gelirken başlatma geleneğinin son halkası, sokaktaki insanı her geçen gün biraz daha fasit daire içine sıkıştırdığı yeni konumuz kürtaj.

Başbakan, "Bazı terbiyeden muaf tipler, 'Başbakan bu işlerle niye uğraşıyor?' diyor. Bu ülkede her meselenin sorumlusuyum ben, başbakan olarak" diyerek, tartışmaya kendi açısından son noktayı koydu.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise "Bazen 'Annenin başına kötü bir şey gelmişse ne olacak?' vesaire gibi şeyler söyleniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar." vecizesi ile, 11 yıldır izlediğimiz 'Bozacının şahidi şıracı' filminin aranan adamlarından biri olduğunu kanıtladı.

Aslında ne kolay ağızdan kelimelerin düzenli bir halde çıkıp cümle haline evrilmesi. "Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar"mış!

Kendisini ilk kez duyan biri sanacak ki, kendi halkına pırlanta gözüyle bakan bir iktidar var karşımızda. Öylesine şefkatli, halkının gözünün içine bakan bir iktidar (!)

Ya biz, başka bir ülkede yaşıyoruz ya da bu insanların ağızlarından çıkan kelimeler kulaklarına ulaşana dek başkalaşım geçiriyor. İnsanların gözünün içine baka baka yalan söylemek, boktan icraatlerini sanki onların istediğini yapıyormuşcasına sunmak, ciddi bir beceri işi.

Sezar'ın hakkı Sezar'a. Bunu cidden iyi beceriyorlar. Birkaç hafta sonra göreceksiniz, halkın bir bölümü "Kürtaj cinayettir" diye ortalarda dolanmaya başlayacak. Hayatları boyunca tartışmadıkları, akıllarının ucuna bile gelmeyecek bu konuda ahkâm kesecekler.

Bu devleti yöneten Sağlık Bakanı, "Gerekirse biz çocuklara bakarız" diyor ama yönettiği devletin www.turkiye.gov.tr isimli web sayfasında, Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerinin sadece İstanbul'da 625.000 çocuğun, "sokak çocuğu" olma riski ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Mutlaka sizin de etrafınızda mangalda kül bırakmayan tipler vardır. Attı mı Erciyes Dağı'nda etki yaratacak türden tipler. Recep Akdağ'ınki tam o hesap. Türkiye'de kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocuk sayısının ne olduğunu biliyor musunuz? Ben söyleyeyim; tam tamına 800 bin (sekiz yüz bin) civarındadır.

Peki devletin koruması altındaki çocuk sayısının ne olduğunu biliyor musunuz? Bunu da ben söyleyeyim; 16 bin 595 çocuk.

Şimdi Recep (hanginiz olursa fark etmez) 800 binden, 16 bin 595'i çıkart bakalım sonuç ne çıkıyor.?

Sizin yönettiğiniz ülkede 783 bin 405 kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocuk var. Siz bunların hesabını verebiliyor musunuz? Bu çocuklara barınma, yeme ihtiyacı sağlayabiliyor musunuz da, zengin züppeliğinde tavırlarla "Biz gerekirse bakarız" diye atıp tutuyorsunuz.

Sizin siyah camlı araçlarınızdan trafik ışıklarındaki çocuklar görünüyor mu bilmiyorum?

Şehrin arka sokaklarına hiç gittiniz mi ama oralarda neler yaşanıyor acaba bir fikriniz var mı?

Ailesinden şiddet gören çocukların, geleceklerine dair planlarınız var mı?

Gece yarıları banklarda yatan ufacık bedenler, bir saniye olsun aklınıza geliyor mu?

O çocuklar; oturduğunuz köşklerin, konakların pencerelerinden görünüyor mu?

Devlet olarak bakarlarmış! Ulan siz önce devlet olarak, memurunuza adam gibi koşullar sağlayın, onların açlık sınırında yaşamamasını sağlayın.

Siyasete bulaştırmadığınız bir tek kadın bedeni kalmıştı, onu da becerdiniz. İnsanların birbirinden nefret etmesi, farklı kutuplara girmeleri için bir konu daha buldunuz.

11 yıldır, tartışmadan, kinden, nefretten, kutuplaşmadan nemalanıyor bu siyasal iktidar. Yeni oyuncakları kürtaj oldu, evire çevire oynuyorlar. Üstelik Türk filmlerinden fırlamış, küstah zengin tiplemeleriyle. "Parası neyse veririz" der gibi, "Gerekirse devlet olarak bakarız" dile buyuruyor Sağlık Bakanı.

Siz çocuklarınızı özel okullarda, kolejlerde, zengin işadamı arkadaşların cebinden çıkan paralarla ABD'lerde okutuyor olabilirsiniz de, bu ülkede ayağı çıplak, üstünde bir önlük bile olmayan, yüzbinlerce çocuk var. Bırakın küstahlığı, ukalalığı da, bu insanların gerçek sorunları ile ilgilenin.

Kan üstünden siyaset, din üstünden siyaset ve en sonunda kadın bedeni üstünden siyaset. Daha ne kadar iğrençleşeceksiniz, o sınır nereye dayanacak, hayretler içinde izliyoruz.

Yiyeceğiniz tokat, tahmininizden büyük olacak. Emin olabilirsiniz.

29 Mayıs 2012

4 bin TL'yi bozuk para halinde içinize alsanız ya!


Türk Hava Yolları, hükümetin hava iş koluna grev yasağı getiren kanun teklifinin TBMM gündemine geleceği haberi üzerine bugün kabin memurları iş yavaşlatma eylemi gerçekleştiriyor. THY yönetimi, eyleme katılan 150 kadar çalışana, SMS vasıtasıyla işlerine son verildiğini bildirdi.

Olan bitenin en kısa özeti bu. Hükümetin anayasal hak olan greve yönelik yasak getiren kararına karşı insanların, iş yavaşlatması çok normal bir durum.

Ama işte yaşadığımız ülke Türkiye olunca, gerizekâlı bir coğrafyanın çocukları olarak, birtakım yavşaklar, "Kardeşim 4 bin lira maaş alıyorlar. Kim alıyor o kadar parayı? Adam gibi işlerini yapsın" ya da "Yolcu olarak mağduruz. Bu yapılan tam anlamıyla sorumsuzluk" türünden yorumlarla, hak gaspına karşı gerçekleştirilen ufak bir direniş örneğini eleştiriyor.

Bak şimdi embesilin evladı, bugün hava iş kolunda bir kanun taslağıyla grevi yasaklıyorsa, yarın senin işkolunda da grev denen anayasada sana hak olarak sunulmuş eylemi gayet rahat yasaklayabilir.

Bu "Ama onlar 5 bin lira alıyor" diyen serçe yavrusundan alınmış beyinle idareten yaşayan götveren, internet yasaklanınca "İnterneti nasıl yasaklarlar? Bunu yapmaya kimsenin hakkı yok. Haydi arkadaşlar Taksim'e!" diye kıçına kızgın demir sokulmuş gibi feryat eder.

Be amın evladı, madem birilerinin aldığı maaştan şikâyet ediyorsun, madenlerde çalışan insanların aldıkları ücret hiç aklına geldi mi?

Be orospunun çocuğu, madem birilerinin aldığı maaştan şikâyet ediyorsun, 701 TL asgari ücretle ev geçindirmeye çalışan insanlar hakkında hiçbir fikrin var mı?

Be götveren çiçeği, madem birilerinin aldığı paradan şikâyet ediyorsun, insan emeğini sömürerek milyonlarca dolar kazanan patronlara sesini çıkartabildin mi?

Neymiş, 4 bin TL alıyormuş. Ulan salak, keşke herkes insanca yaşayabileceği makul ücretle çalışabilse. Sen, birisi neden 4 bin TL alıyor diye götüne giresice klavyede 31 çekmekten arta kalan enerjini harcayacağına, neden başkaları 4 bin TL almıyor diye mücadele edeceksin.

Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz hesabı, bu emekçi düşmanı, tarihin en aşağılık iktidarı için bulunmayacak nimette bir vatandaşsın. Herif tüm dünyada hak olan bir grev hakkını, sayısal üstünlüğü bulunuyor diye bir yasayla yasaklayacak, sen iktidarın göt deliğine dilini yapıştırır vaziyette, hükümeti değil çalışanı eleştireceksin.

Bu ülkede böyle bir nesil türedi. Bir boktan haberi olmayan, asalak gibi yaşayan, klavye başından başka bir yer bilmeyen bir nesil türedi. Her boku biliyor yavşak, her şey hakkında fikri var.

Yavşaklar; alkole ya da internete yasak geldiği zaman tepki veriyor. Onun dışındaki her şeye laf atıyor.

Uyanın mal ordusu, uyanın! Herifler, çocuklarının, torunlarının haklarını elinden alıyor. Sen sikin taşağına denk, bilgisayar başında pineklerken hayatından çalınıyor.

Bir de yolcu muhabbeti var. Bu eylemler dünyanın her yerinde yapılır. Fransa'da, Almanya'da, İspanya'da v.s. v.s. Oralarda eylem yapıldığı zaman insanlar direkt olarak eyleme katılmasa bile o gün, uçağa binmez, trenle işe gitmez. Neden? Çünkü destek verir eylem yapan insanlara. Bilir ki, o eylemciler aynı zamanda kendisi için de sokaktadır, hak arar.

Bizdekiler, hastanede eylem olur doktora saldırır, demiryolunda eylem olur makinisti döver, THY'de eylem olur "Ay bu ne sorumsuzluk" diye grev hakkını yasaklayan iktidarı değil, hakları elinden alınmaya çalışan emekçiye laf söyler.

Orospu çocuklarına, "Bu insanlar neden grev yapıyor?" diye sorsan, biri biliyorsan götüm. Ama sor bakalım "Geçtiğimiz günlerde Acun'un neresi kanadı?" diye, bilmezse götün bayrak taşıyanıyım.

Asalak gibi yaşayan; televizyonlardan, gazetelerden (o da takip eden için) kendisine sunulandan başka bir bok bilmeyen, hayatı magazin-spordan ibaret iğrenç bir toplum haline geldik.

Gün geçtikçe daha iğrenç hale geliyoruz, daha aptallaşıyoruz, daha itaatkâr hale geliyoruz. Ulan 600 tane üniversite öğrencisi saçma sapan sebeplerden ötürü içeride yatıyor, bir kişi "N'oluyor lan!" diye sormuyor. Tabii ona dokunmayan yılan, isterse birilerini götüne girsin, umrunda bile değil. Ne zaman ucu kendisine dokunur o zaman, feryat eder. Ama o zamana dek, öyle bir köşede, film izler gibi olan bitene bakar sadece.

Bugün hava işkolunda yapılan işdurdurma eylemini çalışanların aldıkları para üstünden eleştiren malak emzirmeleri, yarın iş bulamayınca, işten çıkartılınca, birtakım anayasal hakları ellerinde alınınca ne diyecekler merak ediyorum.

Aptal olmaktan vazgeçin artık!!!

25 Mayıs 2012

Türk aile yapısından örnekler




Sadece 2 günlük ajanslara düşen haberlerin spotlarını yazacağım buraya. Yere göğe sığdıramadıkları Türk aile yapısının ne menem bir şey olduğunu görmek açısından, bize örnek sunabilecek haberler bunlar.

  • Samsun'da 48 yaşındaki Adem T, Rize'de tacize uğrayan ve olayı unutması için annesiyle Samsun'a tatile gelerek kız kardeşinin evinde kalan 14 yaşındaki M.H'ye tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklandı.
  • Edirne'de bakkal işleten 57 yaşındaki C.K, 10 yaşındaki E.Y'yi "Kandil bugün gel seni öpeyim" diye yanına çağırdıktan sonra dudaklarından öpüp kızın vücudunu okşadı.
  • 28 yaşındaki G.K., boşandığı 23 yaşındaki eşini mezarlıkta dövdükten sonra tecavüz etti.
  • 2009 yılında 14 yaşında olan kız arkadaşı C.D'ye tecavüz ettiği iddia edilen 21 yaşındaki Samet Avcı, şikayet üzerine gözaltına alındı.
  • Antalya'da cip içerisinde avukat F.Ü'ye cinsel saldırıda bulunduğu iddiasıyla yargılanan Hüseyin S, 13 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
  • 13 yaşındaki B.B.B'ye tecavüz etmek suçundan tutuklu yargılanan 28 yaşındaki Kemal Çimen, 13 yıl 2 ay 10 gün hapis cezasına çarptırıldı. Kemal Çimen'in, 13 yaşındaki kıza "Altına kilot giyme tamam mı?" diye mesaj attığı ortaya çıktı.
  • Ablasının kızı 15 yaşındaki T.O'ya taciz ve tecavüzde bulunduğu iddiasıyla tutuklu yargılanan 29 yaşındaki Selçuk A., 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
  • 2 dayısının tecavüzüne uğrayan ve olay tarihinde 17 yaşında olan S.D, hamile kalıp düşük yaptı. Bir dayı tutuklandı, diğer serbest bırakıldı.
  • Kendisinden ayrı yaşayan 3 çocuk annesi eşi Demet’i bıçaklayarak öldürdükten sonra ortadan kaybolan 32 yaşındaki İlhan Üçler, Niğde’de yakalandı.
  • Ankara'da sosyal paylaşım sitelerinden irtibat kurdukları yabancı uyruklu kadınları iş bulma vaadiyle Türkiye’ye getirip fuhuşa zorladıkları iddia edilen çeteye yönelik operasyonda 27 kişi gözaltına alındı. Çetenin, 17 yaşındaki Ş.E.’yi ise "lise öğrencisi istiyorum" diye sipariş veren emekli öğretim üyesi 66 yaşındaki Aydın D.’ye 50 bin TL’ye sattığı öne sürüldü.
  • 71 yaşındaki Yaşar Uzun, kızkardeşinin torunu 14 yaşındaki G.A’ya 3 yıl boyunca 15 kez taciz ve tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklu yargılandığı 2’inci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 28 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
  • Kırıkkale'de eşinden 2 yıl önce boşanan 2 çocuk annesi 37 yaşındaki Şerife Karaköse, gayrimeşru ilişki sonucu dünyaya getirdiği 10 günlük bebeğini iple boğduktan sonra tarlaya gömdü.
  • Bursa'da eşinden ayrı yaşayan ve yasak ilişki sonucu dünyaya getirdiği kız bebeğini, çalıştığı işyerinin tuvaletinde doğurduktan sonra eşarbıyla boğarak öldürmekten yargılanan 26 yaşındaki Sinem Özyılmaz, müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Bunların ne için yazıldığını az çok anlamışsınızdır. Behzat Ç. yine gündemde ve yine tehdit altında.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde birtakım vekiller, bu konuyu tartışıp duruyor.

Dizideki polis rolünü yapan adam alkol alıyormuş.
Pavyona gidiyormuş.
Evli olmadığı halde beraber yaşıyormuş.
Çok küfür ediyormuş.
Türk aile ve yaşam kurallarına uygun olmayan davranışlar sergiliyormuş v.s. v.s

Ağzından "demokrasi" kelimesi düşmeyen adamlar, sürekli olarak ülkedeki insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini öğretiyor, neyi yapıp, neyi yapmayacağını işaret ediyor.

Bu adamların partilerinde, 3 eşli olanlar var, 13-14 yaşında kız çocuklarıyla evlenenler var, soyguncular var, hortumcular var, varoğlu var işte ama bu yazılanların hiçbiri Türk aile yapısını zedelemiyor. Zedeleyen tek şey, hayali bir televizyon karakterinin alkol alması, bir kadınla birliktelik kurması.

Bu ülkenin köylerinde eşek sikiyor lan, neyin yapısından söz ediyorsun sen!

Görevdeki Türk polisi içer miymiş? Pezevenklein derdine bak. Polis sokakta şiddet uygularken rahatsız olmuyorlar, bir genç kızın karnındaki bebeğe tekme atarken rahatsız olmuyorlar, sokaktaki adama küfür ederken rahatsız olmuyorlar, işkence yaparken rahatsız olmuyorlar ama hayali bir polisin alkol almasından rahatsız oluyorlar.

Kafalarında yaşattıkları bir ülke var ve o ülkenin insanları var. Sanıyorlar ki; Türk insanı, son derece efendi, kibar, kötü söz söylemeyen, başkasını kırmayan, incitmeyen, yalandan riyadan uzak, çalmayan, yetim hakkı yemeyen dünya üstünde eşi benzeri olmayan bireyler.

Lan gerizekalılar; töreydi, namustu, tacizdi, tecavüzde, cinayetti derken, ülkedeki cezaevleri artık talep karşılayamaz hale geldi. Haa tabii, bir de keyfi içeri atılan insanlar var.

Bir dizi nasıl olur da, bu tanımlanamayan, kimsenin bilmediği Türk aile yapısına uygun düşmez.

Beynini siktiğim yavşakları, Uzay Yolu'nu izledik de, uzaya mı çıktık? İsmi üstünde hepsi kurgudan ibaret. Herif dizinin başında zaten yazıyor, "Her şey hayal eseridir" diye. Bunun üstüne halen, neyin tasasını taşıyorsunuz.

İnsanları o kadar tektipleştirdiler ki, kimin, neyi izleyeceğini bile bunlar karar verir hale geldi.

Misal, hayali kahraman Behzat Ç. Türk aile yapısı için son derece büyük bir tehlike yaratırken, 'gerçek kahraman' Acun Ilıcalı, Türk aile yapısına son derece uygun düşer.

Neden? Çünkü toplumun ve insanların uyuşturulması ile uyutulmasına hizmet eder. Yaptığı her şey el üstünde tutulur.

Ben bu heriflerin beynindeki Türk aile yapısına zaten uygun olmak istemiyorum. Çünkü bunlar gibi akrabamla evlenmeye yeltenmem, çocuk yaştaki kızlarla evlenmem, milletin cebindeki paraya göz yummam, kimsenin hakkını yemem.

Dindar, muhafazakâr, Türk aile yapısına uygun bir birey olmak istemiyorum, hatta sikimde bile değil. İsteyen seçimini bu yönde yaparsa, ona da "Neden yapıyorsun?" diye karışmam. Ama bana karışmak istiyorlarsa da, onların yapısının amına koyayım diye elimden geleni ardıma koymam.

Behzat Ç'ye karşı çıkış noktaları aslında dizinin içindeki bir replikte gizli: "Ben iyi bir adam olamadım, ama kimsenin de adamı olmadım."

Fotoğrafa gelince, Türkiye'nin başkenti muhafazakâr bir parti yönetimindeki Ankara'da önce tecavüz edilmiş, ardından da yakılarak öldürülen köpeklere ait.

Sonuç mu? Alayınızın götüne koyayım.

22 Mayıs 2012

Parası neyse verirler


Seçimlerin en büyük vaadiydi, İstanbul'a Çılgın Proje. Anlata anlata bitiremediler. İstanbul'un bu projeyi hak ettiğini, sadece etüt çalışmalarının bile 2 yıl süreceğini anlattılar.

İstanbul'un içinden iki deniz geçeceğini ve iki yarımada ile bir adadan oluşacağını anlattılar.

Proje açıklanırken, maliyeti hakkında şunları söyledi Tayyip Erdoğan, "Türkiye, 2023'e böyle muhteşem, çılgın bir projeyle girmeyi haketmektedir. Bu proje çok kapsamlı bir projedir. Projenin yeri ve maliyeti konularını açıklamayacağım, 3 aşağı 5 yukarı belirlenmiştir" diye konuştu.

Ülkenin kalbi sayılabilecek kente böylesi bir proje yapıyorsun ama kullandığın ifade "3 aşağı 5 yukarı" gibi esnaf ağzını kullanıyorsun.('Esnafları aşağıladın' diyen olursa sıçayım kafasına).

Proje açıklandığı gün, götünü iktidara dayamış olan medya "Muhteşem", "Harika", "Zaten yaparsa ancak Erdoğan yapar" türünden başlıklar attılar; İstanbul'un dünyanın merkezi olacağını, şehrin bambaşka bir çehreye kavuşacağını söylediler.

Seçim bitti, projeden eser yok, konuşan yok, hatırlatan yok. Salla sallayabildiğin kadar, kale boş, her vurduğun gol oluyor.

Gelelim bugüne. İstanbul'da facianın eşiğinden dönüldü. Haliç Köprüsü, Balat girişinde bağlantı yerlerinde ayrılma olduğundan ötürü apar topar trafiğe kapatıldı ve çalışmalar başlatıldı.


Bu kent 1999 yılında bir depremi kenarından, köşesinden yaşadı. O günden bu yana, köprüler ve viyadükler konusunda hiçbir ciddi ilerleme yaşanmadı.

Saçma sapan projelerle, halkın gözünü boyamaktan başka bir şey yapmayan Akp iktidarının yegane projesi, bu yoksul halkın daha da yoksullaşmasını sağlamak.

Ama tabii onlar için birilerinin ölmesi önemli değil; tazminatı neyse verirler. İnsan hayatına maddi değer biçen, ülke yöneteni değil de, fabrika patronu gibi davranan adamlar için Haliç Köprüsü yıkılmış, insanlar ölmüş, umurlarında bile olmaz.

Katlettikleri insanların hayatlarına değer biçen adamların (adam diyorum lafın gelişi) hiçbir insani vasıf taşımaması ama bunun üstünden siyaset yapmaları, Ramazan çadırlarında gözyaşı dökmeleri, senede bir-iki kez uğradıkları gecekondularda halkın içinden başbakan (bakan, milletvekili vs. vs.) imajı vermelerie söyleyebilecek çok bir laf yok.

Bunca şey olup biterken, hiçbir şeyi görmemek, her şeye gözünü kapatmak da, bu halkın en büyük hatası.


Bunlar milyarlarca dolarlık servet ederken, kendisine dilenci muamelesi yapılmasını içine sindirmeyi, ben içime sindiremiyorum.

Devletin yaptığı katliama bir eder belirlemesine de, ilk kez şahit olduk. En resmi ağızdan "parası neyse veririz" küstahlığıyla hem de.

Tarifeyi açıklasınlar, hepimiz bilelim, insan hayatı ne kadar. Haliç çökmüş, köprü sallanmış, bunların hiçbir önemi yok. Nasılsa parası neyse verirler.