29 Eylül 2012

17'de 16, şerefli ikincilik ve Cris


Taraftar dediğin böyle bir şey oluyor. Kimse çıkıp da, "Yauvv biz de böyle değil" demesin. Sonuçlar iyi giderken, Carvalhal Beşiktaş'ın çocuğu olur, zirveden düştüğün zaman, Beşiktaş gibi büyük bir camiaya Carvalhal 2 numara küçük gelir.

 Esasen çok kişi dile getirmiştir, 17'de 16 yapan takımın teknik direktörü, boktan futbol ve sonuçlardan sonra hocasız'lığa evrildi. 2 yıldır herkes kendisini kandırıyor 'şike yapmadık' diye. Geçen yıl toz konduramadılar, bu yüzden Aykut Kocaman'a.

Takımda birliği, beraberliği, ayakta kalmayı başaran adamdı. Şampiyonlar Ligi gitti, UEFA'da son 10 dakikada galibiyet elden gitti ve ligde de sonuçtan daha çok can sıkıcı bir futbol oynanınca, 'orası'nın Fenerbahçe olduğu takımın teknik direktörünün olmadığını anlayıverdik (!)

E be canım, tarlalar sürülürken, dikim yapılırken, işçilere para verilirken her şey iyiydi, o zaman da bu takımın başında 'Kocaman yürekli adam' vardı, bugün ne değişti? Bunu samimi olarak soruyorum, değişen nedir? Yoksa "3 Temmuz'dan bu yana gelişen süreçte" diye başlayıp, noktayı cemaatle mi koyacaksınız?

Arkadaş, hakikaten aklım almıyor, insanların bu denli  akıl dışı savunmalara inanılmasını. "Yaptık" desen ölmezsin. Sen yaptın da, Galatasaray, Beşiktaş yapmadı mı? Aynı şeyi bunlar da yaptı. Her başarısızlıkta, hit bestesi 'şerefli ikincilik' namelerini seslendirenlerin 100. yılda Alaattin Çakıcı sayesinde nasıl şampiyon olduğunu bilmeyen mi var? Bunun diyeti olarak da, 'şerefli ikincilik'lerin takımı Beşiktaş Başkanı Serdar Bilgili ve Sinan Engin'in talimatıyla ve bilgisiyle Çakıcı için 'Beşiktaş Travel' antetli kağıdı ile vize başvurusunda bulunuluyor. Başvuruya imzayı Beşiktaş Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim Arı atıyor antetli kağıdın üstünde ve 'Kendisi bilgimiz dahilinde İtalya'ya gidip-dönecektir. Vize verilmesi rica olunur' ifadeleri yer alıyor.

İşin ilginci Çakıcı'nun kuyruğu sıkışıyor ve İtalya'dan Avusturya'ya hareket ediyor. Tesadüfe bak ki, Beşiktaş aynı tarihte Avusturya'da kamp yapıyor. Hani şu, 'Beşiktaş Travel' antetli kağıdı ile vize başvurusunda bulunulan Alaattin Çakıcı!

Herkes kendi kendine efsaneler yaratıyor, olmayan başarı hikayeleri ile kendisini ve başarısızlığını savunmaya çalışıyor. Bu 'şerefli ikincilik' edebiyatının altında da bu yatıyor. Bir penaltıya takılan adamlar, şu olup bitene kafasını çevirmez bile, bir yerde konuşulursa, ölü numarasına yatar, hatırlattığın zaman 8-0'dan başka ağzından bir şey çıkmaz.

Burada sanırım 20 kez yazmışımdır, Türkiye'de şike yapmayan kulüp olmadığını, kimsenin temizlikten söz etmemesi gerektiğini. "Dön de kendine bak" diyeceklere karşı gayet rahatım o konuda.

Olayı bambaşka bir yere taşıdım, aslında söylemek istediklerim bunlar değildi ama yeri gelmişken, bir anımsatmaya ihtiyaç olur diye düşündüm.

Dedik ya, "taraftar dediğin böyledir" diye, hah işte, tam onu söyleyecektim. 2-0'lık Orduspor mağlubiyetinden sonra sağda solda yazılanlara bakındım biraz. Geldiği gün, 'Galatasaraylı futbolcuların toplamından daha çok Şampiyonlar Ligi deneyimi' olan Cris için söylenmedik şey bırakılmamış. İnanın, "ben demiştim" güzellemesinde bulunmayacağım, hatta o yüzden yazmıyorum ancak, insanlara bok atarken, aptallıkla karıştırdığınız iyi niyetinizi bir gözden geçirin.

Tamam götün sıkışmış, stopere ihtiyacın var, transferin de son gününe gelmişsin, hepsini anladık. Ama bu ülkede transfer etmek için transfer diye bir olgu var. Cris net olarak bu tanıma uyuyor. Büyük takımmış gibi davranmanın da, kendini galaksinin hakimi sanmanın da anlamı yok. Galatasaray, kafamıza yerleştirdiğimiz büyüklükte bir takım değil.

Büyük takımların B, C hatta D planları olur. Bir stoper sakatlanıyor, senin tüm transfer dengen değişiyor. Pazardan çilek almaya giderken, kabak kavuna razı oluyorsun. Bunu yapan kulübe büyük takım denmez. Haa sen dersin demesine de, senin kafandaki büyüklük algısıyla, benimki arasında fark vardır.

Ben arada hatırlatmaya devam edeyim. Cris'ten bir bok olmaz. Bunu tek maç üstünden söylemiyorum. Hayır, her şeyi geçtim, öyle sözleşme imzalanır mı lan! Oğlum aptal olmanın anlamı yok, 36 yaşında adamı transfer etmeyeceksin. Büyük müsün? Basarsın parayı, piyasadan alabileceğin en iyi adama imza attırırsın. Yoksa alma, transfer yapmış olmak için transfer yapma.

Haaa, unutmadan herkes Hakan Balta'ya bok atmış Stancu'nun golünde. Kusura bakmayın da, ya bunu söyleyenler futboldan anlamıyor, ya benim izlediğimle, bunu söyleyenlerin izlediği farklı oyunlar. Hakan Balta'dan hazzetmediğimi bilen bilir ama o pozisyonda gram hatası yok. Tam tersi, orada bulunduğu için bir Turgay Şeren 'aferin'ini hak ediyor eleman.

Konu uzadıkça uzadı. Türkiye'de taraftar böyledir. Bu kulaklar Hagi'ye küfrü duydu, o yüzden artık şaşırmıyorum. Şaşırdığım tek şey, iyi niyetli Fenerbahçeli arkadaşların, Aykut Kocaman teknik direktörlüğünde herhangi bir takımda (o takım ister Barcelona, ister Real Madrid, ister Juventus, ister Chelsea olsun) 17'de 16 yapacağına inancıdır. Valla lan, halen inanıyorsanız, beyninize sokayım sizin. Bu kadar iyi niyetle Polyana'yı bile sikerler...

28 Eylül 2012

Futbol ulemalığının ilk koşulu 'çük' sahibi olmakmış

İnsanlar, egemenlik alanlarını korumayı seviyor. O alana girildiğinde, tehlike altındaymışcasına, tıpkı kirpilerin oklarını fırlattığı gibi, taarruza geçiyor. Öyle ya, varoluş nedenine, kendince 'tecavüz' ediliyor.

Ümit Özat'ın gösterdiği refleks tıpkı buna benziyor. Hayatta var olduğu ve kendisini var edebildiği tek alana birileri girmeye başlamış. O da kendisini tehlike altında olduğunu zannedip, oklarını fırlattı.

Futbol, hemen hemen tüm dünyada son 20 yıla kadar erkek egemenliği altındaydı. Sonra kadınlar da, bu güzel oyunun farkına varmaya başladı ve önce izleyici, ardından da katılımcılığa karar verdiler. Böylesi basit bir oyun için "Kadınlar, erkekler kadar futboldan anlamaz" cümlesi, en yalın haliyle, cahilliğin dik alası oluyor.

Üstelik bu yargıyı savunmak için "Bir kadına, bana temizlik yapmayı benim kadar beceremiyorsun, yemek yapmayı beceremiyorsun derse zoruna mı gidecek?"diye savunmak, o cahilliği perçinliyor. Yani tam da burada, dünyanın en özel ve en iyi aşçılarının erkekler olduğunu mu söyleyelim ya da temizlik ve yemek yapmayı, kadının birincil görevi sayan beyni mi lanetleyelim bilmiyorum.

İnsanın, savunma yaparken, aptalca kelimeleri yan yana getirip, ahmakça bir cümle kurması hep güldürmüştür beni, Ümit Özat'ın söyledikleri ve yazdıklarından sonra da, benzer bir durum oluştu.

Altını tekrar çizerek söyleyeyim, futbol basit bir oyun ve bu oyunu anlamak için herhangi bir cinsel kimliğe ait olmak gerekmiyor. Hadi diyelim, kadınlar futboldan erkekler kadar anlamıyor. Peki o vakit, eşcinseller, travestiler veya farklı cinsel tercihleri olanlar ne kadar anlıyor? Bu savunma bile, aslında erkek ve kadından öte her türlü cinsel anlayışı reddediyor ve o reddediş altında sapına kadar seksist bir yaklaşım yatıyor.

Konuya 'geleneksel' Türk toplumunun bakış açısıyla yaklaşacak olursak, Ümit Özat görüşünde haklı görünüyor. Bu yüzdendir ki, haber sitelerinin yaptığı anketlerde de, bu sığ yaklaşımı haklı görecek sonuçlar çıkıyor. Ancak burada, çoğunluğun verdiği tüm kararların doğru gösterilmesi, başka bir aptallık olarak karşımıza çıkıyor.

Ümit Özat'ın söylediklerinin ya da savunduklarının çarpıklığı, biraz da medya tavrından kaynaklanıyor. Her eski futbolcuyu, her işsiz teknik direktörü, konunun bilir kişisiymiş gibi gazetede köşe veren, medya patronları ve spor müdürleri, tanınmış isim kaygısıyla, bu tavrı sürekli hale getirdi. Sanırım yüzlerce kez söylemişimdir ama yineleyeyim. Futbolculuk hayatı boyunca "Önümüzdeki maçlara bakacağız", "Camia olarak kenetlendik", "Şanssızlıklar peşimizi bırakmıyor" gibi cümleciklerden başka söyleyecek sözü olmayan adamların, futbolu bırakır bırakmaz ya da işsiz kalır kalmaz, ışık hızıyla 'gazeteci'ye dönüştüğü bir ülkede yaşıyoruz.

Bu adamlar bir süre sonra kendilerini gerçekten 'gazeteci' sanıyor ve o sıfatı kullanmaya başlıyor. "Sow o golü atsa her şey farklı olur", "Muslera'nın 25. dakikadaki kurtarışı maçın kaderini değiştirdi" diye tribünlerde, televizyonlarda hepimizin izlediği bir maçı, 'köşe yazısı' adı altında insanlara yutturduğunu sanınca, sıfatına da iyiden iyiye ısınıyor.

Böyle garip bir ülkede yaşıyoruz. Futbol konusunda köşe yazmak için futbolcu olmak, sinema eleştirmeni olmak için yönetmen veya oyuncu olmak, siyaset yazarı olmak için de siyaset yapmış olmak gerekliliği var da biz bilmiyoruz sanırım. Öncelikli ülkedeki hakim gazetecilik anlayışının kafalarda pekişmesi lazım ki, Ümit Özat'ın o ekranlara çıkmanın temel koşulu olarak futbol oynamak gerektiğini sanmasın.

Futboldan anlamak için salt erkeklik gerekmiyor ama bunu anlatmak için de erkek egemen toplumun, zihnen ve ahlaken arınması gerekiyor.

Ümit Özat içinse, ne söylesek fayda etmez. Çünkü o, halen yemek ve temizlik yapmayı kadının görevi sayıyor. Ümit'e tavsiye, biraz kitap okusun, dağarcığını genişletsin.

25 Eylül 2012

'Ozan'lar ölmez

İçinde yaşadığımız boktan ülkenin gurur duyulacak sanatçılarından biriydi. Bu topraklar seni de gördü usta, o da bizim şansımız oldu.

7 Eylül 2012

Avcı büyük hocaydı, de mi lan!


Ülkenin futbol gündemi, Hollanda maçıyla birlikte iki Selçuk'tan oluşuyor artık. Birinin neden oynatıldığı, diğerininse neden oynatılmadığı haftalarca konuşulur durur artık. İki kelam etmezsem rahat duramam yerimde.

Türkiye'de olup da, az çok futbol izleyen bir insanın Selçuk İnan'ı, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde bir futbol takımına koymamasının hiçbir geçerli nedeni olamaz. Bu neden ancak ve ancak futbol cahilliğinden kaynaklanır.

Abdullah Avcı'ya çok dilenen arkadaşlar vardı, güvenilmesi gerektiğini söyleyen, "Yahu bir durun yeni takımın başına geçti" diye savunan.

Abdullah Avcı'nın çapı daha önce teknik direktörlüğünü yaptığı takımdan başkasını kaldırmaz. Bu herife Galatasaray hocalığını uygun gören arkadaşlar da, şimdi kafasını kuma gömüp saklanmışlardır.

Rakamla Selçuk İnan'ı anlatmaya kalksak, son iki yılın en efektif, skora en etki eden futbolcu olduğunu görürüz. Rakamları bir kenara bırakıp, sahadaki oyununa baksak zaten ilk 11'e almamak için akıl hastası olmak lazım.

Maç sonu "Taktiksel nedenlerden ötürü oynatmadım" diyor. Lan, senin taktiğine soksunlar. Hangi taktik? Senelerdir izliyoruz oynattığın takımı. Oyunu orta sahada sıkıştır, rakibi üstüne çek, sonra kontra atakla sonuca git. Bunları Aykut'tan öğreniyor olsa gerek ama Selçuk'la Alex arasında epey bir fark var, sahada katettiği mesafelere bakılınca. Kendince günü kurtaracak yavşak.

Açık açık konuşalım; Abdullah Avcı, 'cemaat' kontenjanından milli takımın başına geçmiştir. Ya Ertuğrul Sağlam olacaktı ya da Abdullah Avcı, başka bir isim düşünülmüyordu.

Ne yazık ki, Türkiye'de bu tip şeyler vatan hainliği ile anılıyor ama ben Selçuk'un yerinde olsam "Abdullah Avcı takımda kaldığı sürece milli takıma gitmeyeceğim" derim.

Futbolculuk kariyeri bir boka benzemeyen, teknik direktörlüğü ondan daha da berbat bir adamı milli takımın başına sırf, belli sebeplerden alırsan; Selçuk İnan da yedek kalır, kaleye Mert Günok da geçer.

Her şeyi bir kenara geçtim, Türkiye'nin en iyi yerli futbolcusunu oynatmayan adamın futbol bilgisini Novemdesilyon kere sikeyim, onu hoca olarak milli takım başına geçireni Vigintilyon kez sikeyim.

Selçuk, koy gitsin götüne, bu yavşak için canını sıkmaya değmez aslanım.

Bu yavşağın takıntısını şu şekilde kanıtlayalım. Abdullah Avcı'nın milli takım seçimleri. Buyurun, bakın.

3 Eylül 2012

ABD'den Nesta alınsın çift stoper oynasınlar

"Böyle transfer mi olur?" diyeceğim ama Almaguer'den daha kariyerli bir adam aldığımız için kendimizi şanslı saymalıyız sanırım!

Transferin son gününe, son saatlerine girersen alacağın adam 36 yaşındaki Cris olur. Elbette fikirdir ama şu transferi savunan adam da mantık aramam. Neymiş Ujfaluši de yaşlıymış. Manyak mısınız lan siz? Herif bildiğin 36 yaşına gelmiş, Ujfaluši alındığında 33 yaşındaydı. Kaldı ki, Ujfa'nın seneye gideceğini hepimiz biliyorduk. Yani Ujfaluši futbolu bıraktığında, halen Cris'ten genç olacak.

Toure'yi, Kjær'i alamıyorsun, bırak transfer yapma. Ben Gökhan Zan'ı bin kere tercih ederim, bu herif yerine.

Lyon'da forma giyip giymediği tartışılıyor. Efendim, Şampiyonlar Ligi tecrübesi çok büyükmüş. Valla birader, emekliler kahvesine git bak bakalım, ne kadar tecrübeli adam var ama hiçbirine "Hacım gel, seni şirketin bilirkişisi, ombudsmanı yapalım" demiyorlar.

Tecrübesine sokayım Cris'in. Şampiyonlar Ligi'nde, ligde araya atılan toplarda ben o tecrübeyi görürüm, ne kadar iş görüyormuş.

Artık herkes her ligi izliyor, mal İngilizler dışında, sürekli kenar ortası yapan bir lig ve takım yok doğru düzgün. Sikindirik Türkiye Ligi'nde bile herkes orta sahadan, savunmanın arkasına adam sarkıtıp savunmayı avlamaya çalışıyor. Kasımpaşa'dan tut, Elazığ'a kadar herkes aynı şeyi yapıyor. Cris denen herif gençken de süratli değildi ki, o toplara hareketlenebilsin.

Bak, sorun Türkiye Ligi değil. Bu herif Türkiye Ligi'nde iş yapar ama Şampiyonlar Ligi'ne gittiğinde sikko Cluj bile kabak gibi oyar.

Transfer böyle yapılmaz. Ujfa sakatlanalı kaç gün oluyor. 4. gün bitti, 5'e girdik. Abicim 5 gün ne yaptınız amına koyayım. Niye son güne, son dakikaya bırakılır?

Çilek çilek dendi, gelen herif kabak çiçeği ya olur ya olmaz. Kaka'ya 1 yıllık vermeyi planladığın 4 milyon Euro'yu, bonservis için stopere ver. Ama savunma oyuncusuna o kadar para verilmez bizde. Bu ülkede para verdiğin adam golcü olacak, kanat oyuncusu olacak, orta saha olacak. Defans oyuncusunu olabildiğince ucuza kapatacaksın ki, kimse "Lan, bir defans oyuncusuna bu kadar verilir mi?" demesin. Haa para verirken, keriz gibi Hasan Ali Kaldırım gibi sığıra da 4 milyon Euro vermeyeceksin tabii.

Kızdığım asıl şey; herifin yaşından, başından çok 5 gündür siki taşağına denk, hiçbir şey olmamış gibi davranıp, Pazar akşamı göt tutuştuğu için alınması. Yaş meselesine ayrıca kılım o ayrı mesele.

Hasan Şaş, Ümit, Taffarel'le kahvede pişpirik oynayacak adamı stoper diye getiren zihniyete sokayım. Zaten Brezilyalı savunmacı da alınmaz.

İsteyen istediği kadar savunsun, devre arası yeniden konuşuruz. Ben unutur gibi olursam, siz hatırlatın "Hocam az göt olmadın" diye.

2 Eylül 2012

Ayıp



Sabah ilk okuduğum haberdi, Necati'nin ayrılma kararı. Kadro açısından karar tartışılır ancak yapılan ayıp tartışılmaz.

"Kendisi gitmek istediyse" ile başlayan ve sonuna eklemlendirilecek her türlü cümle sonuna da katılmıyorum.

Ayıp oldu hem de çok ayıp.

Tribündeki birtakım itler seni sevmese de, biz seni seviyoruz.

Teşekkürler Necati...

31 Ağustos 2012

Akp, Sarıyer Belediyesi'ni nasıl fişliyor?


İsimleri vermemde bir sakınca olmadığı için açık açık yazacağım. Aşağıda okuyacaklarınız, 'demokratik' Türkiye sınırları içinde yaşanmış ve gerçekleşmiştir. Her gün darbelerden, ezilmişlikten, mağdurluktan dem vuranların, nasıl bir zihniyet olduklarını göstermesi açısından da ibretlik.

SARIYER'DE YAŞANANLAR

Sarıyer Akp İlçe Başkanı Hüseyin Özdemir ve Akp Sarıyer Gençlik Kolları Başkanı Yusuf Turan, henüz 18 yaşında olan Selçuk Kabil isimli genci, iş bulma vaadi ile partiye üye yapıyor.

Sarıyer Akp İlçe Başkanı Hüseyin Özdemir, bu 18 yaşındaki gence verdiği iş ise "fişlemek"

Selçuk Kabil ismindeki bu gencin eline bir fotoğraf makinesi veriliyor ve 'görevi' de, CHP'li Sarıyer Belediyesi'ne giriş-çıkış yapan herkesi fotoğraflamak. Fotoğraflamak diyorum ama bunun karşılığı 'fişlemek'tir.

18 yaşındaki Selçuk Kabil, sivil bir araçla Büyükdere'de bulunan Sarıyer Belediye Başkanlığı binasının hemen karşısındaki otoparkta gizlice pusuya yatıyor. Gün boyunca Sarıyer Belediye Başkanlığı binasına giren ve çıkan herkesi fotoğraflamak suretiyle fişliyor. Tabii kendisi bunun bir fişleme olup olmadığını bilmiyor.

Selçuk Kabil, bu 'görevi' yerine getirirken, belediyenin koruma amiri tarafından suçüstü yakalanıyor. Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç'in koruma amiri emekli polis Ragıp Sezgin arbede sırasında kalçasından yaralanıyor.

Olay yaşanırken, olay yerine yakın bir yerde saklanan Akp Sarıyer İlçe Gençlik Kolları Başkanı Yusuf Turan "Selçuk sen bin arabana git, bu adamın seni durdurmasına izin verme" diyerek, 18 yaşındaki genç kaçıyor ve koruma amirine arabayla vurarak yaralıyor.

Yaşanan tüm bu olaylar güvenlik kamerası tarafından kaydediliyor. Hadiseden sonra 18 yaşındaki gencin yakınları, tepkisini dile getirmek için Akp İlçe Başkanı Hüseyin Özdemir ve Gençlik Kolları Başkanı Yusuf Turan'a gidiyor. İkili bunlara "Önemli bir şey yok, biz o çocuğu belediyeye giren çıkanı fotoğraflasın diye gönderdik. Bunda abartılacak bir şey yok. Biz onu koruruz" diyerek, yasadışı bir işi kendi ağızlarından kabul ediyorlar.

Aile Akp İlçe Başkanı ve Gençlik Kolları Başkanı hakkında suç duyurusunda bulunacağını da açıklamış.

Şimdi, bugün mahkemelerdeki andıç davaları neden görülüyor diye insan sorguluyor ister istemez. Son 4-5 yılımız bu davalarla geçiyor. Akp ve onun temsil ettiği iğrenç zihniyet, yıllar yılı nasıl ezildiklerini, nasıl fişlendiklerini, nasıl hor görüldüklerini anlatıp dururken, bir taraftan da fişlemenin, andıcın kitabını yeniden yazıyor.

Tabii akla ilk gelen şu oluyor: "Sarıyer'de yapılan bu uygulama, ülkenin her yerinde uygulanıyor olmalı."

Bak şimdi, bunu savunmaya çalışacak bir orospu çıkartması varsa, baştan söyleyeyim hiç yeltenmesin bile. Bunun savunulur tarafı yok çünkü. Her kim yaparsa, her kim uygularsa, bunun adı faşizmdir.

Fakat öyle bir noktaya geldik ki, Akp ve onun taraftarları, yapılan her şeyin, 'çektikleri çile'nin karşılığı olduğunu düşünüyorlar ve kendilerini haklı görüyorlar.

İktidarda kalmak için her türlü iğrenç oyuna başvurmakta hiçbir beis görmüyorlar. En akla gelmez yöntemleri bile kullanıp, sonra haklılıklarından dem vuruyorlar. Ülke faşizmle yönetiliyor ve televizyon ekranlarına çıkıp demokrasi nutukları atılıyor.

Bu yapılanlara bir isim verebilmek zor ancak şunu söylemek kolay; ülke kuşatılmış durumda ve bu kuşatma er ya da geç yıkılacak.

Bu yukarıda okuduklarınız, herhangi bir basın-yayın kuruluşunda yer alacak mı?
Haber olacak mı?
Fişleme yaptıranlar hakkında dava açılacak mı?
Olay kapatılacak mı?

İşte bu kadar demokratiğiz ve bu kadar güveniliriz (!)

Fotoğraftaki kişi Akp Sarıyer İlçe Başkanı Hüseyin Özdemir.

26 Ağustos 2012

Burak bunu yapacaksan siktir git!


Önce Mustafa Pektemek'e 'geçmiş olsun' diyeyim. Hiç olmayacak bir pozisyonda sakatlandı, hemen hemen sezonu kapattı sayılır. Umarım bir an önce döner.

Son yıllarda izlediğim en ilginç maçlardan biriydi. Galatasaray maçı vermek için elinden geleni yaptı, Beşiktaş gol attıkça direnç ve moral kazanıp, 3 puanı olmayan bir penaltıyla kaçırdı.

Maça girmeden, hakeme girelim, berbat bir yönetim gösterdi. Umut'un attığı ilk gol, Mehmet Topal'ın Gaziantep maçında yaşanılan pozisyonun neredeyse benzeriydi. Penaltı çok açık ve net biçimde yanlış karardı, saha içinde ikili mücadeleye izin vermedi, faul kararlarının pek çoğunda hata yaptı. Bu kadar düdük çalınan bir karşılaşmanın kaliteli geçmesine imkan yok, olmadı da. Kuru mücadele ve bol hatayla 90 dakika dolduruldu.

Fatih Terim, geçen yıl takımın başına geçtiğinden beri en kötü kenar yönetimin sergiledi. Birisi geçen yıl bana "Takıma Hamit'i alacaksınız ama sen Aydın Yılmaz'ın ilk 11'de oynamasını isteyeceksin" dese,, en kibar yanıt olarak "Hasiktir oradan" derdim. Aydın Yılmaz sezona iyi başladı, Hamit oynadığı günden bu yana takımda en fazla sırıtan oyuncu. Soyunma odasında forma dağıtılırken, adalet esas alınmalı, isimlerden bağımsız olarak. O yüzden de, Hamit'in bu haliyle oynaması mümkün değil.

Hem Melo, hem Hamit kenara alınınca, ezici üstünlükle giden maça denge geldi. Elbette Beşiktaş'ın 3. golü bulması, bu dengeye sebep oldu fakat yine de orta sahayı bu denli boşaltmak, akıl karı değil.

Uzun uzun tatil yapan bir adamın hazır olmasını beklemek aptallık, bu yüzden Hamit gibi Melo da çok hazır değil. Hal böyleyken, Selçuk'tan da çok şey beklemek gerekiyor. Bütün takımın orta saha yükü tek başına üstüne biniyor.

Kasımpaşa maçı, bu "rüya takım" geyikleri için önemli bir uyarıydı. Galatasaray savunmada ciddi pozisyon hataları veriyor. Ligde belki telafisi mümkün olur ama Şampiyonlar Ligi'nde adamı kabak gibi oyarlar, içine badeden tut, ne bulursan koyarlar.

Hücum futbolu iyi hoş, güzel de, aile boyu hücum etmek bugün olduğu gibi her zaman sonuç vermeyebiliyor. Galatasaray'ın savunması çok iyi sinyaller vermiyor. Tabii orta saha sıkıntısı, bunu daha çok ortaya çıkartıyor.

Burak Yılmaz'a ağzıma ne gelirse söylemek istiyorum. Trabzonspor'da da bunu sürekli yapıyordu, Galatasaray'da oynadığı ilk maçta kaldığı yerden devam etti (!) Bir futbolcunun mimlenmesi cidden hoş değil. Bir süre sonra yalancı çoban misali, gerçekten penaltı olan pozisyonlarda bile hakemler tereddüt yaşayacaktır. Emek hırsızlığı yapmayacaksın, sahadaki 21 adamla 4 tane hakemi, izleyen milyonlarca insanı aptal yerine koymayacaksın. Yetenekli bir futbolcunun bunlara meyletmesi, aklının bir ucunda, kendini yere bırakmak olmayacak. Olursa, sana söylenen her şeyi sineye çekmek durumunda kalırsın.

Teknik direktör olsam, en az 3-4 maç oynatmam böyle bir adamı. Aynı şeyi tekrarlarsa adı ister Burak olsun, ister Ronaldo, takımımdan kovarım. Kazanmak için her yol mübah olmamalı.

İş arkadaşınızın patron götü yalayarak, hakkınızda iftira atarak hakkınız olan pozisyona yükseldiğini düşünün. Kızmaz mısınız? Burak'ın yaptığı şeyin bundan ne farkı var ki? Eğer bunu yapmaya devam edecekse, Burak siktirsin gitsin, o formayı da giymesin.

Bugün 1 puan kazanırsın, yarın aynı şekilde 3 puan kaybedersin, o zaman söyleyecek sözün olmaz. Olsa da, inandırıcılığını yitirirsin, kimse kafasını çevirip bakmaz bile.

Haa tabii Burak'a ağzıma geleni söylerken, sahada her hava topunda kendini yerden yere vuran, oyunu durdurmak için elinden geleni yapan Beşiktaşlı futbolculara da aynı şeyleri söylüyorum. 90 dakika boyunca, özellikle de skor 3-2 olduktan sonra hava topuna çıkan, yerden kalkamadı, oyunu soğutmak için ellerinden geleni yaptılar.

Bu maçtan sonra artık ayakların daha sağlam yere basacağını umuyorum. Futbolda sahaya çıkan adamların isminin pek bir önemi yok, sahada ne verdikleri, ne kadar mücadele ettikleri önemli.

Galatasaray'ın orta saha ve savunmasındaki sorunlara çare bulması gerekiyor. Her maçta komik hatalar yapılıyor. 2. golde Semih'in, 3. goldeyse Hakan Balta'nın ciddi hataları var.

Sonuç itibariyle, oyun olarak değil ama skor olarak 3 puan Beşiktaş'ın hakkıydı. Bülent Yıldırım devreye girdi 1 puanı Galatasaray'a kazandırdı. Oysa ki, savunma çok çabaladı 3 puanı vermek için.

24 Ağustos 2012

'Bambaşka' bir insan


Bu ülkede herkes gibi düşünmüyorsan 'ötekisin' demektir. Herkes gibi düşünmeyeni de, sindiririz, yok sayarız, 'herkes' yapmaya çalışırız. Metin Kurt, bu ülkenin 'öteki'lerinden biriydi.

Ercan Taner, ntvspor.ne'e bir yazı yazmış. Şöyle diyor; "Futbol hayatı bittiğinde kendine bambaşka bir ideoloji seçti."

Anlatmak istediğim tam da bu aslında. Sosyalizm de bir ideoloji ama insanların algısına göre 'bambaşka' bir ideoloji. Metin Kurt, bu yüzden Galatasaray'dan gönderildi, milli takımdan kesildi, futbol hayatını erken noktaladı.

Oysa Metin 'herkes' gibi olsa, 'bambaşka' bir ideolojiyi seçmese, televizyonlarda yorum yapar, gazetelerde köşe yazarlığı yapardı.

Fatih Terim geçtiğimiz hafta, Kasımpaşa maçından sonra Gaziantep'teki saldırıya ilişkin "Gaziantep'teki olayları öğrendim. İçimden futbol konuşmak gelmiyor. Antep'te olanları duyunca, bir yere ateş düşmüş, kardeş kardeşi vurmuş, burada iyi oynadık 3 puan aldık demeye utanıyorum. Gazetelerin sadece arka sayfalarını okumuyoruz" dediğinde yere göğe sığdırılamadı. Fenerbahçelisi, Beşiktaşlısı, Trabzonsporlusu en kıyağından aferini yapıştırdı, "helal olsun" diye alkış tuttu.

Gazetelerin sadece arka sayfalarını okumayan Fatih Terim keşke, Hopa'da öldürülen Metin Hoca için de birkaç kelam etseydi, sokak ortasında polislerce tekmelenerek bebeği öldürülen genç kız için de, bir maç sonrası açıklama yapabilseydi, Fatih Terim keşke en yakın arkadaşı, kadim dostu Mehmet Ağar'ın arkasında binlerce faili meçhul bıraktığından söz edebilse.

Terim sistemin sevdiği insandır. Başarısız olsa bile "Fatih Hoca" diye yere göğe sığdırılamaz. Metin Kurt ise sendika kurmak için yırtınır. İki Galatasaraylı, iki ayrı portre.

Metin Kurt Galatasaraylıdır ama kulübünün televizyonu onu ekrana çıkartmaz. O 'bambaşka' bir ideolojiyi seçmiştir çünkü. Her an 'sakıncalı' şeyler söyleyebilir.

Biliyorum yazıyı okuyan pek çok kişi "ne alaka lan!" diyecek ya da siktiri çekecek ama umrumda değil.

Herkesin yapayalnız bıraktığı bir adamdı Metin Kurt. Elbette kendi hataları da vardı ama başkalarının hataları, onun hatalarıyla boy ölçüşemez bile.

Bu ülkede şikeyi itiraf eden Cafer Aydın'a 'deli' yaftası yapıştırıp Türk futbolundan siliverdiler.

Oyunu İşçi Partisi'ne attığını dile getiren Kemalettin'in futbol hayatını aniden kısalttılar.

14 yıl görev yaptıktan sonra 'eşcinsel' olduğunu açıklayan hakem Halil İbrahim Dinçdağ’a maç vermediler.

Futbolcular için sendika isteyen Metin Kurt'u Galatasaray'dan gönderdiler, milli takımdan afaroz ettiler.

Onlar 'herkes' gibi olmak istemediler, diledikleri gibi yaşamak istediler; onlar inançlarını, siyasi fikirlerini, yaşadıklarını dürüst bir biçime anlattıkları için silinip gitti.

Metin Kurt'u da birkaç kişi hatırlayacak. 'romantik' fikirlerin 'nostaljik' tadı olarak hatırlanacak.

Açık açık itiraf edelim de kurtulalım. Kendimiz gibi olmayan kimseyi sevmiyoruz, tahammül edemiyoruz, yaşam hakkı tanımıyoruz, hayatın içinden siliyoruz.

Güle güle Metin Abi, bir gün senin haklı olduğunu anlayacak herkes.