16 Kasım 2012
Kamil'e bağlanan maç yazısı
Şu suskunluk süreci, Galatasaray'ı konu alan 3 yazı yazdım ve hepsini de tamamlamadan bıraktım. Buraya koymaya değer bulmadığım yazılar, biraz sonra okuyacaklarınız dışında bir şey değildi.
Galatasaray'ın 3-1'lik Karabük mağlubiyetine duacı olması gerekir. Çünkü skor 3-1 değil, 7-2 olmalıydı.
Adalet her yerde insanoğlunun birincillerinden olmalı. Ancak adaleti sadece mahkeme salonlarında da aramamak lazım. Bizim yazımıza konu olan adaletse Fatih Terim'in ilk 11'de sahaya çıkarttığı futbol takımı.
Nereden başlayayım diye düşünüyorum, ilk aklıma gelen isim Emre Çolak oluyor. Bu arkadaş Galatasaray altyapısından çıkmıştır. Taraftar, altyapıdan çıkan futbolcuya bir başka gözle bakar, o yüzdendir ki, Emre Çolak'ın iyi oynadığı maçlarda biz hep onu başka bir yere koyduk. Gerçi ben iyi oynadığı maçlar diyorum, toplasak 5'i geçmez. Kanat oyuncusu ama orta yapmayı bilmiyor. Savunmaya yardıma geldiği her pozisyonda neredeyse gol yiyoruz, çevresinde dönmekten hızlı hücum yapamıyoruz. Peki madem öyle, bu arkadaş neden sürekli sahada? O soruya yanıt bulamıyorum.
Birader, bak şimdi; Amrabat diye bir adam almışsın, verdiğin para 7 ya da 8 milyon Euro. Bu kadar para veriyorsan, senin takımının önemli parçalarından biridir. Ama yok, Amrabat sadece Emre Çolak'ı yedeklemek için alınmış gibi. Amrabat oynasa bile Emre Çolak'tan yine vazgeçilmiyor, Melo'nun yerine orta sahaya kaydırılıyor. Bu demek oluyor ki, sezon başı planlamanı yapamamışsın. Yabancı kontenjanına takılmayayım diye Galatasaray taraftarına Emre Çolak eziyeti çektiriliyor. Sezon başından bu yana asisti sanırım sadece 2 tane, golü var mı? Ben anımsamıyorum. Tamam, elbette her futbolcu mutlaka gol atmak zorunda değil ya da asist zorunluluğu yok ama arkadaş, sol uçta oynayan adamda 15 maçta 5 tane asist yapıversin bir zahmet. Onu yapma, bunu yapma. Be amına koyduğumun evladı neyi yapacaksın peki? Götveren gibi dönüyor bir sağa bir sola.
Bugün yediğimiz ikinci gole bir bakın lütfen. Hamit sağ kanattan topu aldı, sola doğru hareketlendi. Ne yapacak? Haliyle sol kanattaki adama pas verecek, çünkü rakip sağa kapanmıştı. Bizim sol uç oyuncumuz nerede? Hamit'in arkasından geliyor? Pezevenk, sol açık değil sağ kanat refakatçisi sanki. Neyse, o top kaptırıldı ve kontradan golü yedik.
Emre'yi geçelim, gelelim Cris denen beli 10 Panzer tankı ağırlığındaki yavşağa. Bu transfer hatalıdır, sezon başında da açıkça söyledim. Tecrübe dediler, Şampiyonlar Ligi'nde bilem kaç kez oynadı dediler. "Göt olursam, söyleyin" diye yazdım. Alın size Cris, mümkünse de götünüze sokun. Herifin her maçta, minimum bir adet rakibi kaleciyle karşı karşıya bırakan hatalı bir geri pası var. Orta sahadan topu derinlemesine yolladın mı, bu herif dönene kadar Dünya önce kendi eksine etrafında dönüyor, (o sırada muhakkak ki Emre Çolak da kendi ekseni etrafında dönüyordur), sonra Dünya, Güneş etrafında bir tur atıyor, Cris'in bu sürede beli dönerse dönüyor. Dönmezse zaten rakip Muslera ile karşı karşıya kalıyor.
Semih'in suçu ne lan? 36 yaşında Brezilyalı olmayışı mı? Gençtir, yeterlidir, yetersizdir, bunların hepsi tartışılır. Ama kusura bakmayın da, Cris denen herifin arkasında da yedek kalacak futbolcu değil. Olmuyor lan, olmuyor. Daha neyini deniyorsun? Verilen para boşa gitmesin diye mi oynatılıyor. Lan onu bırak, Gökhan Zan'ın suçu ne lan? İsteyen götüyle gülsün, isteyen taşağını geçsin, Gökhan Zan, Cris'ten daha iyidir. Geçmişinde bilmem kaç kez Şampiyonlar Ligi'nde oynamış? Bana faydası olmayan kilisenin papazını sikeyim, tam o hesap. Geçmişle yaşayacaksak, Bülent Korkmaz, fit görünüyor, fena değil, al getir, formayı ver. Bu Cris'ten daha iyi oynayacağına eminim.
Gelelim Melo meselesine. Yekta Kurtuluş dediğin adam, 3 haftadır gayet düzgün oynuyor. Takımdaki orta saha zaafını Melo'ya nazaran daha aza indirdi. Adam formayı aldı, sırtına geçirdi, hooooop Melo sahada. Neymiş, "Yekta iyi oynuyormuş ama Melo'yu da kazanmalıymışız."
Eeeeeee, Melo iyi oynarken, Yekta'yı kazanmak için ne yaptın? Ceyhun Gülselam'ı kazanmak için çabaladın mı? Öyle işkembeden sallamak kolay, günü kurtar, kendini savun. Haaa, yedik amına koyayım, malız çünkü.
Melo konusunda uzun bir yazı yazmıştım ama tamamlamadan bıraktım. Yazının özü şudur: Melo yaz döneminde hayatının son büyük imzasını atmaya hazırlanıyordu ama bizimkiler yanaşmadı. Melo o gün, bu gün kayıptır, kimse bundan sonra bir bok beklemesin Melo'dan.
Açıkça fikrimi söyleyeyim; Melo'nun Yekta'dan çok üstün olduğunu düşünmüyorum. "Melo, Yekta'dan zeki" diyen adam var. Zeki adam, takım arkadaşını soyunma odasında yumruklamaz, zeki adam bağıra çağıra sahada kırmızı kart görmez, geçin o işleri. Konu Yekta değil, Yekta'nın da kalitesi tartışılabilir. Ama formayı üstüne geçirdiği andan itibaren, bir fark koydu ortaya, takımın orta saha çaresizliği daha az göze çarptı. Yoksa elbette Galatasaray orta sahasına çok daha kaliteli bir oyuncu alınmalı, gerizekalı değilim, bunu herkes görüyor.
Son olarak Hakan Balta. Ulan hayatı sol açık geçmiş Riera, sol bek olmayı öğrendi, sen sol bek nasıl olunmaz her oynadığında ders veriyorsun. Sol bek olmak isteyen gençlere tavsiyem, Hakan Balta'yı her maç kaçırmadan izlesinler. O ne yapıyorsa, tam tersini yapın, emin olun Sikim Sokum Süper Lig'de bir takımda forma giyersiniz.
Eboue, konusuna bir ara geleceğim, şu isimler arasında yer alıyor. Bu sezon felaket durumda ve her maç daha da dibe vuruyor.
Fatih Terim, şapkasını alıp iyice düşünsün. Bu yıl performansını gözden geçirsin, verdiği kararları da tabii. Bugün tapan adam, yarın tribünde siktiri çekiverir. Örnek mi istiyorsun; al sana Melo.
Böyle söyleyince Terim düşmanı oluyorsun. Sevmiyorum amına koyayım, sanki sevmek zorundayım. Takımı şampiyon yaptı diye, açıp bir de götümüzü siktirelim, iyi. Yanlış yaptığı zaman yanlışı savunmak aptallıktan başka bir şey değil. Tipik Akp iktidarı sempatizanı davranışı gibi. Ülkenin amına koysunlar, malak emzirmeleri sonsuz savunsun.
Yazıyı şöyle bitireyim:
Ahmet İlhan-Lualua-Mehmet Yıldız / Rooney-Van Persie-Valencia
Adamın götünden kan alırlar Kamil, kannnnnnnn...
Özledik
Bu ülke tarihinde linçlerin haddi hesabı yoktur. Gerçekleştirilen linçlerin pek çoğuna da medya çanak tutmuştur; uydurma haberlerle, en faşist, en gerici saldırılarla hem de. Aradan yıllar geçtikten sonra günah çıkartmalar başlar. "Aslında öyle demek istemedim", "Yanlış anlaşıldım", "Keşke olmasaydı" diye zevahiri kurtarmaya çabalarlar.
Şöyle bir dönüp baktığımda, medyanın 'Hayata Dönüş Operasyonu'nu nasıl sunduğu, yüzlerce insanı diri diri yakılmasında bazı basın kuruluşlarında yakılanların nasııl suçlandıkları, Maraş'ta, Çorum'da yaşananlar, İstanbul'daki azınlıklara karşı gerçekleştirilen 6-7 Eylül olayları ve daha pek çokları.
Kitlesel olaylar dışında, bireysel linç de, hatrı sayılır derecede yaşandı Türkiye'de.
Ahmet Kaya da, linç kültüründen nasibini alanlardandı, söylediği bir cümle için: Yeni albümüme Kürtçe şarkı koymak istiyorum ve bir de klip çekeceğim.
Sadece ve sadece bu cümleyi kurduğu için hedef tahtasına oturtuldu. Koskoca (!) ülke işi gücü bıraktı ve Ahmet Kaya ile yatıp kalkmaya başladı. Kasetleri yakıldı, parçalandı ve en sonunda ülkesinden gönderilmek zorunda bırakıldı. Bir insanı doğduğu topraklardan ayırmak, onu başka bir ülkede yaşamaya zorlamak kadar aşağılık bir şey olamaz. 12 Eylül'de de, Ahmet Kaya gibi binlerce insan topraklarından kopartıldı, keza 6-7 Eylül olaylarında da aynı şeyi yaşadı.
O gün, Ahmet Kaya'ya çatal-bıçak fırlatanlar, o salonda linç edilmesine uğraşanlar, yıllar sonra "Bugün aynı şey olsa böyle bir tepki asla göstermem", "Bugün o manşeti atmazdım", "Bugün olsa o yazıyı yazmazdım", "Ama o dönem farklıydı" diyerek, suçlarını hafifletmeye çalışıyor.
Oysa bugün de aynı faşist tepkileri verirlerdi, hatta çok daha ağırlarını yazarlardı. 12 yıl önce atılan "Vay Şerefsiz" başlığı ile "Dışarıda kuzu kebap, içeride açlık grevi" arasında ne fark ki? Ya da 12 yıl önce atılan "Bölücü yavşak" başlığı ile Salih Memecan'ın açlık grevlerine ilişkin "Kutlayalım arkadaşlar" çok mu farklılık gösteriyor?
Demokrasi, özgürlük, insan hakları v.s. v.s. adına ne derseniz deyin, ismini ne koyarsanız koyun, herkesin yüreğinden vicdansızlık akıyor. Birilerinin ölecek olmasına "Gebersin şerefsizler" diyebilecek kadar yürekleri buz tutmuş halde ortalarda dolanıyorlar. Ülkenin başbakanı, haberin yalan olduğu ortaya çıkmasına rağmen halen "Onlar açlık grevi yapıyor vekilleri ciğer yiyor" diyecek kadar pervasız açıklamalar yapıyor, üstelik bunu söylemesinden 3-5 gün önce "Türkiye'de ölüm orucunda sadece bir kişi var" demişken.
Ahmet Kaya'nın 'Başkaldırıyorum' şarkısında söylediği gibi, "Başını kuma saklayanlardan tiksindim", tiksinmeye de devam edeceğim.
Kiminle konuşsanız 'demokrat' ama sadece kendisi gibi düşününler için. Demokrasi denen olguya inanmadığımı defalarca söyledim, yineleyeyim. Çünkü eğer Gazze'de bombalanan halk için tepki verip, bedenini ölüme yatıran insanlara kayıtsız kalıyorsanız, demokratlığınızı sikeyim. Ya da tam tersi, fark etmez.
Ahmet Kaya; direncin, sevdanın, özlemin, hasretin, umudun sesiydi. Bu ülkeden kopartıp attınız atmasına da, yüzlerce şarkısının gönül teli titretmesine engel olamadınız, gerisi laf ü güzaf.
Sesin imdada yetişmese ne yapardık bilmem.
Özledik be Gözüm, özledik.
Dinlersiniz
Şöyle bir dönüp baktığımda, medyanın 'Hayata Dönüş Operasyonu'nu nasıl sunduğu, yüzlerce insanı diri diri yakılmasında bazı basın kuruluşlarında yakılanların nasııl suçlandıkları, Maraş'ta, Çorum'da yaşananlar, İstanbul'daki azınlıklara karşı gerçekleştirilen 6-7 Eylül olayları ve daha pek çokları.
Kitlesel olaylar dışında, bireysel linç de, hatrı sayılır derecede yaşandı Türkiye'de.
Ahmet Kaya da, linç kültüründen nasibini alanlardandı, söylediği bir cümle için: Yeni albümüme Kürtçe şarkı koymak istiyorum ve bir de klip çekeceğim.
Sadece ve sadece bu cümleyi kurduğu için hedef tahtasına oturtuldu. Koskoca (!) ülke işi gücü bıraktı ve Ahmet Kaya ile yatıp kalkmaya başladı. Kasetleri yakıldı, parçalandı ve en sonunda ülkesinden gönderilmek zorunda bırakıldı. Bir insanı doğduğu topraklardan ayırmak, onu başka bir ülkede yaşamaya zorlamak kadar aşağılık bir şey olamaz. 12 Eylül'de de, Ahmet Kaya gibi binlerce insan topraklarından kopartıldı, keza 6-7 Eylül olaylarında da aynı şeyi yaşadı.
O gün, Ahmet Kaya'ya çatal-bıçak fırlatanlar, o salonda linç edilmesine uğraşanlar, yıllar sonra "Bugün aynı şey olsa böyle bir tepki asla göstermem", "Bugün o manşeti atmazdım", "Bugün olsa o yazıyı yazmazdım", "Ama o dönem farklıydı" diyerek, suçlarını hafifletmeye çalışıyor.
Oysa bugün de aynı faşist tepkileri verirlerdi, hatta çok daha ağırlarını yazarlardı. 12 yıl önce atılan "Vay Şerefsiz" başlığı ile "Dışarıda kuzu kebap, içeride açlık grevi" arasında ne fark ki? Ya da 12 yıl önce atılan "Bölücü yavşak" başlığı ile Salih Memecan'ın açlık grevlerine ilişkin "Kutlayalım arkadaşlar" çok mu farklılık gösteriyor?
Demokrasi, özgürlük, insan hakları v.s. v.s. adına ne derseniz deyin, ismini ne koyarsanız koyun, herkesin yüreğinden vicdansızlık akıyor. Birilerinin ölecek olmasına "Gebersin şerefsizler" diyebilecek kadar yürekleri buz tutmuş halde ortalarda dolanıyorlar. Ülkenin başbakanı, haberin yalan olduğu ortaya çıkmasına rağmen halen "Onlar açlık grevi yapıyor vekilleri ciğer yiyor" diyecek kadar pervasız açıklamalar yapıyor, üstelik bunu söylemesinden 3-5 gün önce "Türkiye'de ölüm orucunda sadece bir kişi var" demişken.
Ahmet Kaya'nın 'Başkaldırıyorum' şarkısında söylediği gibi, "Başını kuma saklayanlardan tiksindim", tiksinmeye de devam edeceğim.
Kiminle konuşsanız 'demokrat' ama sadece kendisi gibi düşününler için. Demokrasi denen olguya inanmadığımı defalarca söyledim, yineleyeyim. Çünkü eğer Gazze'de bombalanan halk için tepki verip, bedenini ölüme yatıran insanlara kayıtsız kalıyorsanız, demokratlığınızı sikeyim. Ya da tam tersi, fark etmez.
Ahmet Kaya; direncin, sevdanın, özlemin, hasretin, umudun sesiydi. Bu ülkeden kopartıp attınız atmasına da, yüzlerce şarkısının gönül teli titretmesine engel olamadınız, gerisi laf ü güzaf.
Sesin imdada yetişmese ne yapardık bilmem.
Özledik be Gözüm, özledik.
Dinlersiniz
6 Kasım 2012
Hazır değilim
Şununla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum ama henüz hazır değilim. Gökçe Fırat denilen insana çok benzeyen canlının yazısını bir okuyun o sırada.
http://www.turksolu.org/382/basyazi382.htm
3 Kasım 2012
Pezevenk(ler)
Şu reklam ne zaman yayınlansa ağzıma ne gelirse saydırıyorum, hatta bazen aklıma gelmeyen şeyler bile çıkıyor ağzımdan. Sanırım en yaratıcısı "Evinizin hemen yanında böyle bir orman olsun istemez misiniz? İşte orman" "Tayga ormanlarındaki mikro organizmalar geçmişini siksin" oldu.
Televizyonda ilk izlediğimde dikkatimi çeken şey, reklamın sonundaki, "Tarih hayal edenleri değil, gerçekleştirenleri yazar" cümlesi oldu. İlk yorumum da, "Herifteki özgüvene bak lan! Özdeyiş oluşturmakta bile beis görmüyor, valla bravo (!)" şeklindeydi. Muhakkak, bununla ilgili milyon yorum yapılmıştır ve bolca taşak geçilmiştir.
Burada Ali Ağaoğlu denen herife daha önce saydırmıştım, gerçi kendim dahil saydırmadığım kimse yok gibi sanırım. O yüzden de, uzun zamandır yazamıyordum.
Böylesine pişkin bir herife küfür etmek, bir noktadan sonra saçmalık oluyor. Öyle ya, eleman, İstanbul'un depreme dayanıksız olduğunu, özellikle Anadolu yakasındaki inşaat malzemelerinin büyük kısmını kendisinin sattığını ve kumları Marmara Denizi'nden, demirleri de, hurdadan çektiğini anlatmış ama ülkede bir tane 'adam' gibi bir savcı çıkıp, bununla ilgili soruşturma başlatmamıştı. Gerçi ülkemizde savcıların görevi son 10 yıldır sokaklarda gaz yiyip, tartaklanan, yumruklanan insanlar hakkında soruşturma başlatmak olduğu için buna da şaşırmak, biraz gerizekâlılık olacağından şaşırmamış taklidiyle yetineceğim.
Reklamdan alıntılarla devam edelim.
"Artık ferah, upuzun bir caddede alışveriş yapacaksınız. Moda ve sanatın 365 gün içinde olacaksınız"dan başlayalım. Alışveriş merkezleri, tüketim kültürünün lokomotifi halini aldı. Ülkede minimum üretim ve maksimum tüketim alışkanlığının başlaması, kredi kartlarının neredeyse mahalle aralarında açılan standlarda, ülke insanına dağıtılmasıyla oluştu. İnsanlar bir anda ceplerinde olmayan paraları çatır çatır yemeye başladı. Sanki sınırsız bir harcama özgürlüğü edindik. Çocukluğumu hatırlıyorum, eğer bir şeye ihtiyacımız varsa ve o ihtiyacı karşılayabilecek paramız varsa, babam alırdı. Eğer paramız yoksa annem, "Şimdi paramız yok oğlum, sonra alırız" derdi.
İşte o kredi kartları "Şimdi paramız yok oğlum" olgusunu yok etti ve "Hep paramız var, o para da hiç bitmiyor" gibi bir düşünceyi hakim kılmaya başladı. Hep söylüyorum, Akp'nin halen iktidarda olmasının en büyük sebebi, ülkenin neredeyse tamamının borçlu olmasından kaynaklanıyor. Pek çok insan, Akp'nin iktidardan gitmesi halinde, ekonominin çökeceğini, haliyle bankaların da kendi üstlerine çökeceğini düşünüyor. İlginç olan, insanlar garip bir biçimde ekonominin iyi olduğunu düşünüyor.
Reklama devam edelim. "Evinizin hemen yanında böyle bir orman olsun istemez misiniz? İşte orman."
Aslında Ali Ağaoğlu haklı, oradaki ormanları onun büyük büyük babaları ve dedeleri dikti, o yüzden de yarattığı ormanın içine kocaman bir proje yapmayı da fazlasıyla hak ediyor (!)
İstanbul'a hiç havadan baktığınız oldu mu bilmiyorum ama her uçağa binişimde, ben hep bakarım ve gördüğüm, kırmızı kiremitlerden başka bir şey değil. Lütfen Avrupa ülkelerinin en büyük şehirlerine, başkentlerine bir bakın google map'ten. Oralarda ne kadar yeşil alan göreceksiniz, İstanbul'da ne kadar?
Sistem böyle işliyor ve Ali Ağaoğlu gibi sülükler böyle zengin oluyor. Önce şehirleri talan ediyorlar yıllar öncesinden. Her tarafı estetik duygusundan yoksun, ihtiyaç karşılamakta yetersiz, inşaat malzemeleri deniz kumundan ve hurdadan yapılmış apartmanlarla donatıyorlar. Yemyeşil, dünya güzeli bir şehri kurşun grisi, boğuk, soğuk bir kent haline getiriyorlar. Sonra şehirdeki kaynaklar doyma noktasına geliyor ve kapitalizm kendisine başka rant alanları yaratıyor. En sonunda bize lütfedercesine, orman içinde ev vaadediyorlar. (Şu cümleden sonra da küfür etmediysem, yazıyı küfürsüz bitiririm gibi geliyor.)
Kapitalizm böyle işliyor, aslında hakkımız olan şeyleri bize lütuf gibi sunuyorlar. Tabii o lütfun da, bir bedeli olmalı değil mi? Tam da bu noktada şaşkınlıktan kendimi alamıyorum çünkü en ucuzu 268 bin (bu minimum satış bedeliymiş, 55 m2 ve tek odadan oluşuyor, aynı dairenin maksimum satış ederi ise 347 bin TL'ymiş) en pahalısı 1 milyon 326 bin TL (bu da minimum, maksimumu 1 milyon 354 bin TL) olan Ağaoğlu Maslak 1453'te pek çok daire satılmış. Gerçi bu, bir satış taktiğidir. Yani bir mala "bitti, tükendi" diyerek, alıcı için daha cazip kılmak. Vakko'nun nasıl ortaya çıktığını bilir misiniz? İlk palazlanması Şapka ve Kıyafet Devrimi’yle olur. Vitali Hakko neredeyse tüm kadınlara şapkayı takar ama bu ünü daha yoktur. Vakko eşarplarının çıkmasıyla bugünkü üne kavuşur. Onu da şu şekilde yapar. Üretim yapılır, eşarplar satışa hazırdır ancak satmazlar. İstanbul'da 100'e yakın genç kızı tuhafiye, manifaturacıya yollayıp "Vakko eşarp var mı, Vakko eşarp geldi mi?" diye sordurturlar. Haliyle kimsenin bundan haberi yok ama dükkan sahibi merak etmeye başlar, sonra da satışa sunarlar ve patlama yapar. O yüzden Ali Ağaoğlu gibi bir herifin, internet sitesindeki bilgilere de, direkt olarak inanmak, mallık olur.
Şimdi gelelim, ülkenin zenginliği olan ve her bireyin bu payı ve hakkı olan ormanların içine, 320 bin metrekarelik böylesi dev bir proje nasıl veriliyor? Ülkeyi babasının malı gibi gören bir başbakan ve onun partisi olduğu sürece, adına proje denilen bu ucubeler yükselmeye devam edecektir. Ülkenin ekonomisi ne yazık ki, inşaat sektörünün üstüne yıkıldı. Fatih Ormanları'nın kullanım hakkını bile Ali Ağaoğlu'na peşkeş çekmekte hiçbir beis görmeyen adamların, satmakta çekinmeyeceği tek bir şey yoktur. Artık neleri satarlar, orasını siz doldurun ama tabii salt orman, araziden söz etmediğimi de hemen belirteyim.
Orman arazisine yapılmadığını söyleyen birtakım göt yalayıcılarının olduğunu okudum (göt yalayıcı küfürden sayılmaz), bu salaklar kulaktan dolma, iktidar borazanı medyayı takip ettikleri için, bilgileri de ancak bu kadar oluyor. Oysa kazın ayağı öyle değil. Bu projeyle, Fatih Ormanları'nın kullanım hakkı da verildi. Şimdi bu projeye "Ne var ya, orman içine değil, yanına yapmışlar. Zaten oralar boştu" embesilliğiyle savunmaya geçenler, 3-5 yıl sonra ağaçlar çatır çatır kesilirken, ne diyecek merak ediyorum. Çünkü 10 yıllık Akp iktidarında şunu gördük ki, her şey alıştıra alıştıra yapılıyor ve bir süre sonra insanlar ölümdense, sıtmaya razı olmaya başlıyor.
İstanbul ve Türkiye 10 yıllık iktidarları süresince orospuya çevrildi. Bunlar mı ne yapıyor? Artık başlıkla birleştiriverirsiniz, o kadar bağlantıyı da siz kuruverin bir zahmet.
Bu vesileyle Akp'nin 10. yılının amına koyayım. (rahatladım yeminle)
Not: Rica ediyorum "orospulara hakaret etmişsin" demeyin, teşbih bu, teşbih.
Bilmeyen yoktur ama ola ki, varsa aklınızın bir yerinde kalsın diye yazayım.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u alıp, alayla Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi. Sakalları uzamış, hali perişan bir keşiş bulup getirdiler. Huzura çıkardılar. Korktu, teskin ettiler.Niçin hapsedildin diye sordular?
Keşiş fala baktığını ve kuşatma hazırlıkları sırasında Konstantin'in kendisini çağırıp İstanbul'u Türklerin alıp almayacağını bildirmek için remil (Falcıların baktığı kum falı. İslamiyetin gelişiyle yasaklanmıştır ancak Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahlar kullanmıştır) atmasını söylediğini, remilde İstanbul'un Türklerin eline geçeceğini söylemesi üzerinde de Konstantin'in kızarak onu zindana attırır. Fatih'i karşısında gören keşiş "Şimdi karşınızda bulunuyorum, demek ki falım doğru imiş" der.
Bunun üzerine Fatih de İstanbul'un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse ödüllendirileceğini bildirdi.
Keşiş remili atar ve şöyle der: "İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak, lakin öyle bir zaman gelecek ki, emlak ve arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak."Fatih ellerini kaldırarak: "İstanbul'da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasınlar!'' diye beddua eder.
3 Ekim 2012
Yetersizlikler zinciri
Bu sezon daha iyi oynadığımız bir maçı anımsamıyorum. Belki Manchester United maçını sayabiliriz ama o da yeterli değildi çünkü bugün gördüğümüz manzaralara, o gün de şahit olmuştuk.
Galatasaray'ın bu yıl 3 temel sorunu var.
1- Sol beki yok.
2- Orta sahası yetersiz.
3- Amrabat.
2 numaradan başlayayım. Muhtemelen hepimiz orta da bir sorun olduğunu görüyordur. En nihayetinde aynı maçları izliyoruz. Fakat değerlendirmelerimiz de, farklılıklar olduğunu tahmin ediyorum. Bir aydır, sürekli aynı klişe tekrarlanıp duruyor; "Melo'nun Miami tatili uzun sürdü, takıma geç katıldı. O yüzden de formsuz."
Bu değerlendirmeye katılmıyorum çünkü Melo'nun yetersiz olduğunu düşünüyorum. Evet, geçen sene nasıl bir sezon geçirdiğini biliyoruz, kariyerinin en fazla golünü attı, takım için değerli bir oyuncuydu. Ancak şunu görmek gerekir ki, Melo'nun kariyer yılı Türkiye'de geçti. Hemen örneklendireyim.
Lugano, Türkiye'nin en iyi savunma oyuncularından gösteriliyordu. PSG'ye transfer oldu, gider gitmez formayı sırtına geçirdi. Hepsi o kadar işte. Formayı sırtına geçirdikten sonra yetersizliği ortaya çıktı ve PSG, o bölgeye Chelsea'den Alex'i transfer etti. Önce yedek bankına oturdu, ardından ilk 18'e bile alınmamaya başladı.
Biz yorumlarımızı, burada oynanan futboldan yola çıkarak yapıyoruz. Oysa kazın ayağı öyle değil. Türkiye'de futbol dediğin şey, itiş-kakışdan ibaret. Bu itiş kakışta, elbette fiziken güçlü oyuncular, göze batıyor, diğerlerinden daha farklı görünüyor. Ama işte Şampiyonlar Ligi'ne çıktığınızda, bambaşka bir tabloyla karşılaşıyorsunuz. Ki, Braga-Cluj maçını izleyenler görecektir, bugün 2-0 yenildiğimiz Braga, tel tel döküldü, Cluj en az 5 atma şansını kaçırdı.
Dönelim Melo'ya. Melo, Galatasaray'ın oyuncusu değil. Eğer amacınız sadece Türkiye'de başarıysa, Melo bu takımda her maç oynar, fizik gücü biraz arttığında, geçen yılki Melo'yu izleriz ama sadece Türkiye'de.
Ne yazık ki, Melo'nun bu durumu Selçuk'a da etkiliyor. Manchester United, Aksihar, Orduspor ve Braga maçlarını tekrar izleyin, Galatasaray'ın orta sahasının ne kadar rahat geçildiğini göreceksiniz. Rakipler maksimum üç pasla, Galatasaray kalesine inebiliyor. Şimdi yazacağıma muhtemelen herkes "Hassiktir lan!" diyecek ama Melo'nun bu yıl oynadığı ilk maçtan beri müdahaleleri tıpkı Barış Özbek'i anımsatıyor bana. Siz yine "Hassiktir lan!" deyin tabii de, biraz dikkatli izlediğinizde bunu fark edeceksiniz. İlla birisi "Hassiktir lan!"diyecekse, bunu sevdiğim insanlar söylesin, o zaman hakikaten koymuyor.
Gelelim Amrabat meselesine. İmza atarken büyük fedakarlık yaptı, acayip sevdik vs. ama şu anki hali Pino'dan farksız. Eboue atağa çıkmayı çok seven bir bek, önündeki adam Amrabat olunca, Galatasaray, golleri sağ kanattan yiyor. Eğer kanat bekiniz sürekli hücuma çıkıyorsa, önde oynayan adamınızın onun yerini doldurması gerekiyor. (İyice öğreten adam modu oldu, amacık cidden bu değil) Ambarat ne yazık ki, oyunu tek taraflı oynayabilen bir oyuncu. Ben, Hasan Şaş'ın ilk geldiği yıllara benzetiyorum biraz. Eğer bu yönünü geliştirmezse, nurtopu gibi kıçımıza giren 8 milyon Euro'muz olur ama geliştirirse o parayı çıkartamasa bile, yıllarca o kanatta oynatabileceğimiz bir adamımız olur. Bana soracak olursanız, eğitilmeyeceğini düşünüyorum. Bunu bana söyleten, Kayserispor'dan, Galatasaray'a geliş süreci.
Ömer Üründül ağzıyla yazayım, 'günümüz futbolunda' orta sahan ne kadarlıksa, sen de o kadarlık takımsın. Galatasaray'ın bu yıl oynadığı futbolun tatminkâr olmayışının, -bence- temel sebebi orta sahasındaki bu durum. Kanatlarınız yeterli işlemiyor, forvetleriniz gol atamıyor, genç bekiniz de çok rahat çalım yiyince, kalecinize duacı olmaya başlıyorsunuz.
Son olarak sol bek meselesine gelelim.Muhtemelen Ujfaluši sakatlanmasaydı, Terim'in istediği transfer, bu bölgeyeydi fakat işler sarpa sarınca, başka bir tablo ortaya çıktı ve sol bek transferi de askıya alındı. Tahminim odur ki, devre arasında yapılacak ilk transfer sol bek olur. Tabii o zamana kadar Şampiyonlar Ligi gider, sikik Türkiye Ligi şampiyonluğu için kulaç atılır ama olan oldu bir kere.
Sağda solda konuşurken, mangalda kül bırakmıyoruz ama biraz realist olmakta fayda var. Bana soracak olursanız, Galatasaray, bu futboluyla ışık vermiyor. Çünkü sorunu bir değil, birden fazla. Elbette Türkiye'de şampiyonluk yarışı içinde varolur ama Şampiyonlar Ligi için, hatta hatta eğer kalırsa UEFA Avrupa Ligi için yetersiz ve yanlış bir kadro. O yüzden fazlaca umut bağlamamak gerekir bu kulvarlara.
Melo yüzünden çok küfür yerim gibi geliyor ama sizin taşaklarınız sağolsun. Galatasaray iyi olsun da, ben küfür yemeye razıyım.
Haa, unutmadan Galatasaray'ın daha yeni kurulmuş bir takım olduğunun altını çizmekte fayda var.
Fotoğraf: ntvspor, haliyle AA
Galatasaray'ın bu yıl 3 temel sorunu var.
1- Sol beki yok.
2- Orta sahası yetersiz.
3- Amrabat.
2 numaradan başlayayım. Muhtemelen hepimiz orta da bir sorun olduğunu görüyordur. En nihayetinde aynı maçları izliyoruz. Fakat değerlendirmelerimiz de, farklılıklar olduğunu tahmin ediyorum. Bir aydır, sürekli aynı klişe tekrarlanıp duruyor; "Melo'nun Miami tatili uzun sürdü, takıma geç katıldı. O yüzden de formsuz."
Bu değerlendirmeye katılmıyorum çünkü Melo'nun yetersiz olduğunu düşünüyorum. Evet, geçen sene nasıl bir sezon geçirdiğini biliyoruz, kariyerinin en fazla golünü attı, takım için değerli bir oyuncuydu. Ancak şunu görmek gerekir ki, Melo'nun kariyer yılı Türkiye'de geçti. Hemen örneklendireyim.
Lugano, Türkiye'nin en iyi savunma oyuncularından gösteriliyordu. PSG'ye transfer oldu, gider gitmez formayı sırtına geçirdi. Hepsi o kadar işte. Formayı sırtına geçirdikten sonra yetersizliği ortaya çıktı ve PSG, o bölgeye Chelsea'den Alex'i transfer etti. Önce yedek bankına oturdu, ardından ilk 18'e bile alınmamaya başladı.
Biz yorumlarımızı, burada oynanan futboldan yola çıkarak yapıyoruz. Oysa kazın ayağı öyle değil. Türkiye'de futbol dediğin şey, itiş-kakışdan ibaret. Bu itiş kakışta, elbette fiziken güçlü oyuncular, göze batıyor, diğerlerinden daha farklı görünüyor. Ama işte Şampiyonlar Ligi'ne çıktığınızda, bambaşka bir tabloyla karşılaşıyorsunuz. Ki, Braga-Cluj maçını izleyenler görecektir, bugün 2-0 yenildiğimiz Braga, tel tel döküldü, Cluj en az 5 atma şansını kaçırdı.
Dönelim Melo'ya. Melo, Galatasaray'ın oyuncusu değil. Eğer amacınız sadece Türkiye'de başarıysa, Melo bu takımda her maç oynar, fizik gücü biraz arttığında, geçen yılki Melo'yu izleriz ama sadece Türkiye'de.
Ne yazık ki, Melo'nun bu durumu Selçuk'a da etkiliyor. Manchester United, Aksihar, Orduspor ve Braga maçlarını tekrar izleyin, Galatasaray'ın orta sahasının ne kadar rahat geçildiğini göreceksiniz. Rakipler maksimum üç pasla, Galatasaray kalesine inebiliyor. Şimdi yazacağıma muhtemelen herkes "Hassiktir lan!" diyecek ama Melo'nun bu yıl oynadığı ilk maçtan beri müdahaleleri tıpkı Barış Özbek'i anımsatıyor bana. Siz yine "Hassiktir lan!" deyin tabii de, biraz dikkatli izlediğinizde bunu fark edeceksiniz. İlla birisi "Hassiktir lan!"diyecekse, bunu sevdiğim insanlar söylesin, o zaman hakikaten koymuyor.
Gelelim Amrabat meselesine. İmza atarken büyük fedakarlık yaptı, acayip sevdik vs. ama şu anki hali Pino'dan farksız. Eboue atağa çıkmayı çok seven bir bek, önündeki adam Amrabat olunca, Galatasaray, golleri sağ kanattan yiyor. Eğer kanat bekiniz sürekli hücuma çıkıyorsa, önde oynayan adamınızın onun yerini doldurması gerekiyor. (İyice öğreten adam modu oldu, amacık cidden bu değil) Ambarat ne yazık ki, oyunu tek taraflı oynayabilen bir oyuncu. Ben, Hasan Şaş'ın ilk geldiği yıllara benzetiyorum biraz. Eğer bu yönünü geliştirmezse, nurtopu gibi kıçımıza giren 8 milyon Euro'muz olur ama geliştirirse o parayı çıkartamasa bile, yıllarca o kanatta oynatabileceğimiz bir adamımız olur. Bana soracak olursanız, eğitilmeyeceğini düşünüyorum. Bunu bana söyleten, Kayserispor'dan, Galatasaray'a geliş süreci.
Ömer Üründül ağzıyla yazayım, 'günümüz futbolunda' orta sahan ne kadarlıksa, sen de o kadarlık takımsın. Galatasaray'ın bu yıl oynadığı futbolun tatminkâr olmayışının, -bence- temel sebebi orta sahasındaki bu durum. Kanatlarınız yeterli işlemiyor, forvetleriniz gol atamıyor, genç bekiniz de çok rahat çalım yiyince, kalecinize duacı olmaya başlıyorsunuz.
Son olarak sol bek meselesine gelelim.Muhtemelen Ujfaluši sakatlanmasaydı, Terim'in istediği transfer, bu bölgeyeydi fakat işler sarpa sarınca, başka bir tablo ortaya çıktı ve sol bek transferi de askıya alındı. Tahminim odur ki, devre arasında yapılacak ilk transfer sol bek olur. Tabii o zamana kadar Şampiyonlar Ligi gider, sikik Türkiye Ligi şampiyonluğu için kulaç atılır ama olan oldu bir kere.
Sağda solda konuşurken, mangalda kül bırakmıyoruz ama biraz realist olmakta fayda var. Bana soracak olursanız, Galatasaray, bu futboluyla ışık vermiyor. Çünkü sorunu bir değil, birden fazla. Elbette Türkiye'de şampiyonluk yarışı içinde varolur ama Şampiyonlar Ligi için, hatta hatta eğer kalırsa UEFA Avrupa Ligi için yetersiz ve yanlış bir kadro. O yüzden fazlaca umut bağlamamak gerekir bu kulvarlara.
Melo yüzünden çok küfür yerim gibi geliyor ama sizin taşaklarınız sağolsun. Galatasaray iyi olsun da, ben küfür yemeye razıyım.
Haa, unutmadan Galatasaray'ın daha yeni kurulmuş bir takım olduğunun altını çizmekte fayda var.
Fotoğraf: ntvspor, haliyle AA
30 Eylül 2012
"Usta neden sikmedin?"
Son 10 yılda doğalgaza yapılan zam oranı yüzde 350. Rakam yanlış değil, götümden de uydurmadım, Akp iktidarının 10 yıl süresince doğalgaza yaptığı zam oranı net olarak budur.
Şöyle örnekleyeyim. Bundan 8 yıl önce aldığım maaş 1 milyar 800 bin TL'ydi (bin 800 TL). Altı sıfırı hayatımızdan çıkarttıkları için müteşekkirim, milyar gibi rakamlarla artık uğraşmadığımız için.
Tansaş'a gidip alışveriş yapıyordum 15 günde bir. Abur cuburdan tut da, kahvaltılığa, oradan kasap alışverişine kadar hepsini içine koy işte. Kasada ödediğim rakam 65 ila 75 milyon arasında değişiyordu. Bugün verdiğim rakam ise 140 ila 160 TL arasında değişiyor. Yaptığım alışveriş 7 yılda yüzde 100 artarken, aldığım maaş ise yüzde 100'ün çok ama çok az altında kaldı.
Şimdi buradan yaptığımız çıkarım ne? 7 yılda hayat çarşı pazarda yüzde 100'ün üstünde zamlanmış ama aybaşında cebime girmesi gereken ama götüme kaçan maaş ise yüze 50'yi ya bulmuş ya bulmamış. Bu sadece çarşı pazar hesabı. Yani kısacası temel ihtiyaçlar.
7 yıl önce kışın verdiğim doğalgaz parası 60 TL'yken, geçen kış verdiğim doğalgaz faturası 320 TL'ye çıktı. Bak bu sadece doğalgaz parası. Buna elektriği, suyu ve ulaşımı da eklediğinde ay sonunda cebimde kalan parayı bir hesaplayın. Ki, bundan 7 yıl önce her hafta dışarı çıkar, rakı masası yapar, alemde sekerdim, buna rağmen ay sonunda cebimde para kalıyordu. Ancak şu an bunu minimuma indirmiş durumdayım ve artık 4 TL olan birayı bile alırken, "Lan acaba gereksiz mi harcıyorum?" diye kendimi sorgular hale gelmişim.
Benim arabam yok, almayı da asla düşünmüyorum ancak bu ülkede pek çok insan araba kullanıyor. Şunlara bir de benzin parası eklesen aldığım maaşla geçinebilmemin mümkünü yok, üstelik oturduğum ev kendimin, kira vermiyorum. Kira versem, bildiğin götü verecek konuma gelirim.
Şimdi şu tabloda anlamadığım şey nedir diye kendi kendime soruyorum ve aldığım yanıt "Oğlum ne bileyim amına koyayım, harbi bu heriflerin bir hikmeti mi var acaba da, ülkenin yarısı bunlara oy veriyorum" oluyor. Cidden, bu insanlar açlık ve sefalet altındayken, nasıl oluyor da, bu koşullar altında heriflere oy vermeyi sürdürüyor. Anketler yapılıyor, oy oranları 2 aşağı 3 yukarı yine aynı. Bugün seçim olsa yüzde 48-55 arası oy alacaklar.
İnsanların seçimlerine karışılmaz, laf söylenilmez deniyor ya, "sikerim böyle seçimi" diyesim geliyor. Açlıktan ağzı kokuyor, evine sadece kurban bayramında et giriyor, bütün yıl makarna-bulgur pilavından başka bir şey yiyemiyor ama halen oy vermeyi sürdürüyor. Hakikaten çıldıracak gibi oluyorum, şu tabloyu görünce. Bu yüzde 50 koyun kırması gerizekalı böyle yönetilmeyi hak ediyor diyelim, lan ben niye hak ediyorum? Niye bu işkenceyi çekmek zorundayım ki!
Haber sitelerinden yorumlar göreceksiniz altta (Yazıları değiştirmeden koyacağım, hatalar bana ait değildir).
"butun ulkelerde var zam olayi. cari acik nasil kapatilacak fikriniz varmi. IMF den borc alinarak mi?? alistiniz tabi eski hukumetlere nasil olsa imf vardi demi.. yok oyle sey. herkes tasarrufunu yapacak.."
"Hükümete saldıran kesimlere doğalgazın %99'unu ithal ettiğimiz ve fiyatları bizim belirlemediğimiz birisi anlatsın dicem ama anlatsakta işlerine gelmez.. Gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar."
"biz daha kendi çocuğumuza laf geçiremiyoruz. adam 70 milyonu idare ediyor. kolaysa siz yapın başbakanlığı. hem başbakanmı yapıyor zammı?"
"yılda ortalama 2000 tl doğalgaz parası veren türk halkına 200 tl olarak bile yansımayan zamdır. yani ayda 16 liraya falan tekabül ediyor, o da 2 paket sigara parası. sözün özü yerinde zamdır. abartı değildir."
Doğalgaza 9.8 zam yapılmış, elektriğin birim fiyatı 18.91’den 20.80 liraya çıkmış, herifler savunmayı sürdürüyor. Sanırsın götünden doğalgaz fışkırıyor pezevengin evladının ya da orospu çocuğu elektriği anasının amından çekip çıkartıyor.
Ya farkında mısınız bilmiyorum da, her hafta bir şeylere zam geliyor, insanların üstündeki vergi yükü de cabası. Sadece soluk alıp vermek için ve aç kalmadan ölmemek için yaşamaya çalışıyoruz.
Bu ülke çığrından çıktı, garip bir sonsuz destek var iktidardakilere. İlginç olansa, bunları savunanların yaşama güçlüğü çekmesine rağmen, o desteği sürdürmesi. Herifler milyarlarla dolar hortumladılar, milyarlarca doları çöpe atıyorlar, ülkenin topraklarını peşkeş çekip, dağlarını, ovalarını delik deşik hale getiriyorlar, ülkenin doğal zenginlikleri yok ediliyor bunların attıkları imzalarla, kan gölüne dönmüş topraklarda yaşıyoruz ama milyonlarca insan, 'hep destek tam destek' şiarıyla hareket ediyor.
Ülkeyi siyaseten de zıvanadan çıkarttılar. Hayatında herhangi bir darbeye ses çıkartmamış, hatta tam tersi alkışlamış milyonlarca yavşak, aniden darbe karşıtı oluyor. Geçen gün alışveriş yaparken 20 yaşlarında bir eleman arkadaşına aynen şunu söyledi "Abi çok çektik darbelerden, iyi oldu."
Dayanamadım, "Eleman senin yaş kaç?" diye soruverdim. "21 yaşındayım" diye yanıtladı. "Sen hangi darbeyi gördün ve gördüğün hangi darbeden nasıl etkilendin?" deyince, "Belli sen darbe yanlısısın" dedi. Nasıl sinirlendiğimi anlatamam, "Birazdan hayatındaki en sağlam darbeyi yaşayacaksın. Sizin topunuzun amına koyayım. Senin taşıdığın ve savunduğun zihniyet 12 Eylül'de asker kucaklıyordu" dedim, sonra araya birileri girdi, sesimin tonu fazlaca yükselince.
Bütün hayatları ezberden ibaret. Öğrenilmiş ve öğretilmiş kelimeleri seçip hep bir ağızdan aynı cümleleri kuruyorlar. Yarın darbe olsun, bir tanesi sokağa çıkarsa geçmişimi siksinler.
Bu iktidara oy vermeyi düşünen kim var, aptalın önde gidenidir. Sokarım böyle seçime, herifler ağzımıza sıçıyor, bunlar "Ama usta götümü neden sikmedin?" diye sitem ediyorlar.
Ustamız şiir seviyor, ona gitsin bu da;
Türk milleti gariptir
Her lafı kaldırmaz
ibne dersin kızar da
sikersin aldırmaz.
Neyzen Tevfik
Şöyle örnekleyeyim. Bundan 8 yıl önce aldığım maaş 1 milyar 800 bin TL'ydi (bin 800 TL). Altı sıfırı hayatımızdan çıkarttıkları için müteşekkirim, milyar gibi rakamlarla artık uğraşmadığımız için.
Tansaş'a gidip alışveriş yapıyordum 15 günde bir. Abur cuburdan tut da, kahvaltılığa, oradan kasap alışverişine kadar hepsini içine koy işte. Kasada ödediğim rakam 65 ila 75 milyon arasında değişiyordu. Bugün verdiğim rakam ise 140 ila 160 TL arasında değişiyor. Yaptığım alışveriş 7 yılda yüzde 100 artarken, aldığım maaş ise yüzde 100'ün çok ama çok az altında kaldı.
Şimdi buradan yaptığımız çıkarım ne? 7 yılda hayat çarşı pazarda yüzde 100'ün üstünde zamlanmış ama aybaşında cebime girmesi gereken ama götüme kaçan maaş ise yüze 50'yi ya bulmuş ya bulmamış. Bu sadece çarşı pazar hesabı. Yani kısacası temel ihtiyaçlar.
7 yıl önce kışın verdiğim doğalgaz parası 60 TL'yken, geçen kış verdiğim doğalgaz faturası 320 TL'ye çıktı. Bak bu sadece doğalgaz parası. Buna elektriği, suyu ve ulaşımı da eklediğinde ay sonunda cebimde kalan parayı bir hesaplayın. Ki, bundan 7 yıl önce her hafta dışarı çıkar, rakı masası yapar, alemde sekerdim, buna rağmen ay sonunda cebimde para kalıyordu. Ancak şu an bunu minimuma indirmiş durumdayım ve artık 4 TL olan birayı bile alırken, "Lan acaba gereksiz mi harcıyorum?" diye kendimi sorgular hale gelmişim.
Benim arabam yok, almayı da asla düşünmüyorum ancak bu ülkede pek çok insan araba kullanıyor. Şunlara bir de benzin parası eklesen aldığım maaşla geçinebilmemin mümkünü yok, üstelik oturduğum ev kendimin, kira vermiyorum. Kira versem, bildiğin götü verecek konuma gelirim.
Şimdi şu tabloda anlamadığım şey nedir diye kendi kendime soruyorum ve aldığım yanıt "Oğlum ne bileyim amına koyayım, harbi bu heriflerin bir hikmeti mi var acaba da, ülkenin yarısı bunlara oy veriyorum" oluyor. Cidden, bu insanlar açlık ve sefalet altındayken, nasıl oluyor da, bu koşullar altında heriflere oy vermeyi sürdürüyor. Anketler yapılıyor, oy oranları 2 aşağı 3 yukarı yine aynı. Bugün seçim olsa yüzde 48-55 arası oy alacaklar.
İnsanların seçimlerine karışılmaz, laf söylenilmez deniyor ya, "sikerim böyle seçimi" diyesim geliyor. Açlıktan ağzı kokuyor, evine sadece kurban bayramında et giriyor, bütün yıl makarna-bulgur pilavından başka bir şey yiyemiyor ama halen oy vermeyi sürdürüyor. Hakikaten çıldıracak gibi oluyorum, şu tabloyu görünce. Bu yüzde 50 koyun kırması gerizekalı böyle yönetilmeyi hak ediyor diyelim, lan ben niye hak ediyorum? Niye bu işkenceyi çekmek zorundayım ki!
Haber sitelerinden yorumlar göreceksiniz altta (Yazıları değiştirmeden koyacağım, hatalar bana ait değildir).
"butun ulkelerde var zam olayi. cari acik nasil kapatilacak fikriniz varmi. IMF den borc alinarak mi?? alistiniz tabi eski hukumetlere nasil olsa imf vardi demi.. yok oyle sey. herkes tasarrufunu yapacak.."
"Hükümete saldıran kesimlere doğalgazın %99'unu ithal ettiğimiz ve fiyatları bizim belirlemediğimiz birisi anlatsın dicem ama anlatsakta işlerine gelmez.. Gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar."
"biz daha kendi çocuğumuza laf geçiremiyoruz. adam 70 milyonu idare ediyor. kolaysa siz yapın başbakanlığı. hem başbakanmı yapıyor zammı?"
"yılda ortalama 2000 tl doğalgaz parası veren türk halkına 200 tl olarak bile yansımayan zamdır. yani ayda 16 liraya falan tekabül ediyor, o da 2 paket sigara parası. sözün özü yerinde zamdır. abartı değildir."
Doğalgaza 9.8 zam yapılmış, elektriğin birim fiyatı 18.91’den 20.80 liraya çıkmış, herifler savunmayı sürdürüyor. Sanırsın götünden doğalgaz fışkırıyor pezevengin evladının ya da orospu çocuğu elektriği anasının amından çekip çıkartıyor.
Ya farkında mısınız bilmiyorum da, her hafta bir şeylere zam geliyor, insanların üstündeki vergi yükü de cabası. Sadece soluk alıp vermek için ve aç kalmadan ölmemek için yaşamaya çalışıyoruz.
Bu ülke çığrından çıktı, garip bir sonsuz destek var iktidardakilere. İlginç olansa, bunları savunanların yaşama güçlüğü çekmesine rağmen, o desteği sürdürmesi. Herifler milyarlarla dolar hortumladılar, milyarlarca doları çöpe atıyorlar, ülkenin topraklarını peşkeş çekip, dağlarını, ovalarını delik deşik hale getiriyorlar, ülkenin doğal zenginlikleri yok ediliyor bunların attıkları imzalarla, kan gölüne dönmüş topraklarda yaşıyoruz ama milyonlarca insan, 'hep destek tam destek' şiarıyla hareket ediyor.
Ülkeyi siyaseten de zıvanadan çıkarttılar. Hayatında herhangi bir darbeye ses çıkartmamış, hatta tam tersi alkışlamış milyonlarca yavşak, aniden darbe karşıtı oluyor. Geçen gün alışveriş yaparken 20 yaşlarında bir eleman arkadaşına aynen şunu söyledi "Abi çok çektik darbelerden, iyi oldu."
Dayanamadım, "Eleman senin yaş kaç?" diye soruverdim. "21 yaşındayım" diye yanıtladı. "Sen hangi darbeyi gördün ve gördüğün hangi darbeden nasıl etkilendin?" deyince, "Belli sen darbe yanlısısın" dedi. Nasıl sinirlendiğimi anlatamam, "Birazdan hayatındaki en sağlam darbeyi yaşayacaksın. Sizin topunuzun amına koyayım. Senin taşıdığın ve savunduğun zihniyet 12 Eylül'de asker kucaklıyordu" dedim, sonra araya birileri girdi, sesimin tonu fazlaca yükselince.
Bütün hayatları ezberden ibaret. Öğrenilmiş ve öğretilmiş kelimeleri seçip hep bir ağızdan aynı cümleleri kuruyorlar. Yarın darbe olsun, bir tanesi sokağa çıkarsa geçmişimi siksinler.
Bu iktidara oy vermeyi düşünen kim var, aptalın önde gidenidir. Sokarım böyle seçime, herifler ağzımıza sıçıyor, bunlar "Ama usta götümü neden sikmedin?" diye sitem ediyorlar.
Ustamız şiir seviyor, ona gitsin bu da;
Türk milleti gariptir
Her lafı kaldırmaz
ibne dersin kızar da
sikersin aldırmaz.
Neyzen Tevfik
29 Eylül 2012
17'de 16, şerefli ikincilik ve Cris
Taraftar dediğin böyle bir şey oluyor. Kimse çıkıp da, "Yauvv biz de böyle değil" demesin. Sonuçlar iyi giderken, Carvalhal Beşiktaş'ın çocuğu olur, zirveden düştüğün zaman, Beşiktaş gibi büyük bir camiaya Carvalhal 2 numara küçük gelir.
Esasen çok kişi dile getirmiştir, 17'de 16 yapan takımın teknik direktörü, boktan futbol ve sonuçlardan sonra hocasız'lığa evrildi. 2 yıldır herkes kendisini kandırıyor 'şike yapmadık' diye. Geçen yıl toz konduramadılar, bu yüzden Aykut Kocaman'a.
Takımda birliği, beraberliği, ayakta kalmayı başaran adamdı. Şampiyonlar Ligi gitti, UEFA'da son 10 dakikada galibiyet elden gitti ve ligde de sonuçtan daha çok can sıkıcı bir futbol oynanınca, 'orası'nın Fenerbahçe olduğu takımın teknik direktörünün olmadığını anlayıverdik (!)
E be canım, tarlalar sürülürken, dikim yapılırken, işçilere para verilirken her şey iyiydi, o zaman da bu takımın başında 'Kocaman yürekli adam' vardı, bugün ne değişti? Bunu samimi olarak soruyorum, değişen nedir? Yoksa "3 Temmuz'dan bu yana gelişen süreçte" diye başlayıp, noktayı cemaatle mi koyacaksınız?
Arkadaş, hakikaten aklım almıyor, insanların bu denli akıl dışı savunmalara inanılmasını. "Yaptık" desen ölmezsin. Sen yaptın da, Galatasaray, Beşiktaş yapmadı mı? Aynı şeyi bunlar da yaptı. Her başarısızlıkta, hit bestesi 'şerefli ikincilik' namelerini seslendirenlerin 100. yılda Alaattin Çakıcı sayesinde nasıl şampiyon olduğunu bilmeyen mi var? Bunun diyeti olarak da, 'şerefli ikincilik'lerin takımı Beşiktaş Başkanı Serdar Bilgili ve Sinan Engin'in talimatıyla ve bilgisiyle Çakıcı için 'Beşiktaş Travel' antetli kağıdı ile vize başvurusunda bulunuluyor. Başvuruya imzayı Beşiktaş Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim Arı atıyor antetli kağıdın üstünde ve 'Kendisi bilgimiz dahilinde İtalya'ya gidip-dönecektir. Vize verilmesi rica olunur' ifadeleri yer alıyor.
İşin ilginci Çakıcı'nun kuyruğu sıkışıyor ve İtalya'dan Avusturya'ya hareket ediyor. Tesadüfe bak ki, Beşiktaş aynı tarihte Avusturya'da kamp yapıyor. Hani şu, 'Beşiktaş Travel' antetli kağıdı ile vize başvurusunda bulunulan Alaattin Çakıcı!
Herkes kendi kendine efsaneler yaratıyor, olmayan başarı hikayeleri ile kendisini ve başarısızlığını savunmaya çalışıyor. Bu 'şerefli ikincilik' edebiyatının altında da bu yatıyor. Bir penaltıya takılan adamlar, şu olup bitene kafasını çevirmez bile, bir yerde konuşulursa, ölü numarasına yatar, hatırlattığın zaman 8-0'dan başka ağzından bir şey çıkmaz.
Burada sanırım 20 kez yazmışımdır, Türkiye'de şike yapmayan kulüp olmadığını, kimsenin temizlikten söz etmemesi gerektiğini. "Dön de kendine bak" diyeceklere karşı gayet rahatım o konuda.
Olayı bambaşka bir yere taşıdım, aslında söylemek istediklerim bunlar değildi ama yeri gelmişken, bir anımsatmaya ihtiyaç olur diye düşündüm.
Dedik ya, "taraftar dediğin böyledir" diye, hah işte, tam onu söyleyecektim. 2-0'lık Orduspor mağlubiyetinden sonra sağda solda yazılanlara bakındım biraz. Geldiği gün, 'Galatasaraylı futbolcuların toplamından daha çok Şampiyonlar Ligi deneyimi' olan Cris için söylenmedik şey bırakılmamış. İnanın, "ben demiştim" güzellemesinde bulunmayacağım, hatta o yüzden yazmıyorum ancak, insanlara bok atarken, aptallıkla karıştırdığınız iyi niyetinizi bir gözden geçirin.
Tamam götün sıkışmış, stopere ihtiyacın var, transferin de son gününe gelmişsin, hepsini anladık. Ama bu ülkede transfer etmek için transfer diye bir olgu var. Cris net olarak bu tanıma uyuyor. Büyük takımmış gibi davranmanın da, kendini galaksinin hakimi sanmanın da anlamı yok. Galatasaray, kafamıza yerleştirdiğimiz büyüklükte bir takım değil.
Büyük takımların B, C hatta D planları olur. Bir stoper sakatlanıyor, senin tüm transfer dengen değişiyor. Pazardan çilek almaya giderken, kabak kavuna razı oluyorsun. Bunu yapan kulübe büyük takım denmez. Haa sen dersin demesine de, senin kafandaki büyüklük algısıyla, benimki arasında fark vardır.
Ben arada hatırlatmaya devam edeyim. Cris'ten bir bok olmaz. Bunu tek maç üstünden söylemiyorum. Hayır, her şeyi geçtim, öyle sözleşme imzalanır mı lan! Oğlum aptal olmanın anlamı yok, 36 yaşında adamı transfer etmeyeceksin. Büyük müsün? Basarsın parayı, piyasadan alabileceğin en iyi adama imza attırırsın. Yoksa alma, transfer yapmış olmak için transfer yapma.
Haaa, unutmadan herkes Hakan Balta'ya bok atmış Stancu'nun golünde. Kusura bakmayın da, ya bunu söyleyenler futboldan anlamıyor, ya benim izlediğimle, bunu söyleyenlerin izlediği farklı oyunlar. Hakan Balta'dan hazzetmediğimi bilen bilir ama o pozisyonda gram hatası yok. Tam tersi, orada bulunduğu için bir Turgay Şeren 'aferin'ini hak ediyor eleman.
Konu uzadıkça uzadı. Türkiye'de taraftar böyledir. Bu kulaklar Hagi'ye küfrü duydu, o yüzden artık şaşırmıyorum. Şaşırdığım tek şey, iyi niyetli Fenerbahçeli arkadaşların, Aykut Kocaman teknik direktörlüğünde herhangi bir takımda (o takım ister Barcelona, ister Real Madrid, ister Juventus, ister Chelsea olsun) 17'de 16 yapacağına inancıdır. Valla lan, halen inanıyorsanız, beyninize sokayım sizin. Bu kadar iyi niyetle Polyana'yı bile sikerler...
28 Eylül 2012
Futbol ulemalığının ilk koşulu 'çük' sahibi olmakmış
İnsanlar, egemenlik alanlarını korumayı seviyor. O alana girildiğinde, tehlike altındaymışcasına, tıpkı kirpilerin oklarını fırlattığı gibi, taarruza geçiyor. Öyle ya, varoluş nedenine, kendince 'tecavüz' ediliyor.
Ümit Özat'ın gösterdiği refleks tıpkı buna benziyor. Hayatta var olduğu ve kendisini var edebildiği tek alana birileri girmeye başlamış. O da kendisini tehlike altında olduğunu zannedip, oklarını fırlattı.
Futbol, hemen hemen tüm dünyada son 20 yıla kadar erkek egemenliği altındaydı. Sonra kadınlar da, bu güzel oyunun farkına varmaya başladı ve önce izleyici, ardından da katılımcılığa karar verdiler. Böylesi basit bir oyun için "Kadınlar, erkekler kadar futboldan anlamaz" cümlesi, en yalın haliyle, cahilliğin dik alası oluyor.
Üstelik bu yargıyı savunmak için "Bir kadına, bana temizlik yapmayı benim kadar beceremiyorsun, yemek yapmayı beceremiyorsun derse zoruna mı gidecek?"diye savunmak, o cahilliği perçinliyor. Yani tam da burada, dünyanın en özel ve en iyi aşçılarının erkekler olduğunu mu söyleyelim ya da temizlik ve yemek yapmayı, kadının birincil görevi sayan beyni mi lanetleyelim bilmiyorum.
İnsanın, savunma yaparken, aptalca kelimeleri yan yana getirip, ahmakça bir cümle kurması hep güldürmüştür beni, Ümit Özat'ın söyledikleri ve yazdıklarından sonra da, benzer bir durum oluştu.
Altını tekrar çizerek söyleyeyim, futbol basit bir oyun ve bu oyunu anlamak için herhangi bir cinsel kimliğe ait olmak gerekmiyor. Hadi diyelim, kadınlar futboldan erkekler kadar anlamıyor. Peki o vakit, eşcinseller, travestiler veya farklı cinsel tercihleri olanlar ne kadar anlıyor? Bu savunma bile, aslında erkek ve kadından öte her türlü cinsel anlayışı reddediyor ve o reddediş altında sapına kadar seksist bir yaklaşım yatıyor.
Konuya 'geleneksel' Türk toplumunun bakış açısıyla yaklaşacak olursak, Ümit Özat görüşünde haklı görünüyor. Bu yüzdendir ki, haber sitelerinin yaptığı anketlerde de, bu sığ yaklaşımı haklı görecek sonuçlar çıkıyor. Ancak burada, çoğunluğun verdiği tüm kararların doğru gösterilmesi, başka bir aptallık olarak karşımıza çıkıyor.
Ümit Özat'ın söylediklerinin ya da savunduklarının çarpıklığı, biraz da medya tavrından kaynaklanıyor. Her eski futbolcuyu, her işsiz teknik direktörü, konunun bilir kişisiymiş gibi gazetede köşe veren, medya patronları ve spor müdürleri, tanınmış isim kaygısıyla, bu tavrı sürekli hale getirdi. Sanırım yüzlerce kez söylemişimdir ama yineleyeyim. Futbolculuk hayatı boyunca "Önümüzdeki maçlara bakacağız", "Camia olarak kenetlendik", "Şanssızlıklar peşimizi bırakmıyor" gibi cümleciklerden başka söyleyecek sözü olmayan adamların, futbolu bırakır bırakmaz ya da işsiz kalır kalmaz, ışık hızıyla 'gazeteci'ye dönüştüğü bir ülkede yaşıyoruz.
Bu adamlar bir süre sonra kendilerini gerçekten 'gazeteci' sanıyor ve o sıfatı kullanmaya başlıyor. "Sow o golü atsa her şey farklı olur", "Muslera'nın 25. dakikadaki kurtarışı maçın kaderini değiştirdi" diye tribünlerde, televizyonlarda hepimizin izlediği bir maçı, 'köşe yazısı' adı altında insanlara yutturduğunu sanınca, sıfatına da iyiden iyiye ısınıyor.
Böyle garip bir ülkede yaşıyoruz. Futbol konusunda köşe yazmak için futbolcu olmak, sinema eleştirmeni olmak için yönetmen veya oyuncu olmak, siyaset yazarı olmak için de siyaset yapmış olmak gerekliliği var da biz bilmiyoruz sanırım. Öncelikli ülkedeki hakim gazetecilik anlayışının kafalarda pekişmesi lazım ki, Ümit Özat'ın o ekranlara çıkmanın temel koşulu olarak futbol oynamak gerektiğini sanmasın.
Futboldan anlamak için salt erkeklik gerekmiyor ama bunu anlatmak için de erkek egemen toplumun, zihnen ve ahlaken arınması gerekiyor.
Ümit Özat içinse, ne söylesek fayda etmez. Çünkü o, halen yemek ve temizlik yapmayı kadının görevi sayıyor. Ümit'e tavsiye, biraz kitap okusun, dağarcığını genişletsin.
Ümit Özat'ın gösterdiği refleks tıpkı buna benziyor. Hayatta var olduğu ve kendisini var edebildiği tek alana birileri girmeye başlamış. O da kendisini tehlike altında olduğunu zannedip, oklarını fırlattı.
Futbol, hemen hemen tüm dünyada son 20 yıla kadar erkek egemenliği altındaydı. Sonra kadınlar da, bu güzel oyunun farkına varmaya başladı ve önce izleyici, ardından da katılımcılığa karar verdiler. Böylesi basit bir oyun için "Kadınlar, erkekler kadar futboldan anlamaz" cümlesi, en yalın haliyle, cahilliğin dik alası oluyor.
Üstelik bu yargıyı savunmak için "Bir kadına, bana temizlik yapmayı benim kadar beceremiyorsun, yemek yapmayı beceremiyorsun derse zoruna mı gidecek?"diye savunmak, o cahilliği perçinliyor. Yani tam da burada, dünyanın en özel ve en iyi aşçılarının erkekler olduğunu mu söyleyelim ya da temizlik ve yemek yapmayı, kadının birincil görevi sayan beyni mi lanetleyelim bilmiyorum.
İnsanın, savunma yaparken, aptalca kelimeleri yan yana getirip, ahmakça bir cümle kurması hep güldürmüştür beni, Ümit Özat'ın söyledikleri ve yazdıklarından sonra da, benzer bir durum oluştu.
Altını tekrar çizerek söyleyeyim, futbol basit bir oyun ve bu oyunu anlamak için herhangi bir cinsel kimliğe ait olmak gerekmiyor. Hadi diyelim, kadınlar futboldan erkekler kadar anlamıyor. Peki o vakit, eşcinseller, travestiler veya farklı cinsel tercihleri olanlar ne kadar anlıyor? Bu savunma bile, aslında erkek ve kadından öte her türlü cinsel anlayışı reddediyor ve o reddediş altında sapına kadar seksist bir yaklaşım yatıyor.
Konuya 'geleneksel' Türk toplumunun bakış açısıyla yaklaşacak olursak, Ümit Özat görüşünde haklı görünüyor. Bu yüzdendir ki, haber sitelerinin yaptığı anketlerde de, bu sığ yaklaşımı haklı görecek sonuçlar çıkıyor. Ancak burada, çoğunluğun verdiği tüm kararların doğru gösterilmesi, başka bir aptallık olarak karşımıza çıkıyor.
Ümit Özat'ın söylediklerinin ya da savunduklarının çarpıklığı, biraz da medya tavrından kaynaklanıyor. Her eski futbolcuyu, her işsiz teknik direktörü, konunun bilir kişisiymiş gibi gazetede köşe veren, medya patronları ve spor müdürleri, tanınmış isim kaygısıyla, bu tavrı sürekli hale getirdi. Sanırım yüzlerce kez söylemişimdir ama yineleyeyim. Futbolculuk hayatı boyunca "Önümüzdeki maçlara bakacağız", "Camia olarak kenetlendik", "Şanssızlıklar peşimizi bırakmıyor" gibi cümleciklerden başka söyleyecek sözü olmayan adamların, futbolu bırakır bırakmaz ya da işsiz kalır kalmaz, ışık hızıyla 'gazeteci'ye dönüştüğü bir ülkede yaşıyoruz.
Bu adamlar bir süre sonra kendilerini gerçekten 'gazeteci' sanıyor ve o sıfatı kullanmaya başlıyor. "Sow o golü atsa her şey farklı olur", "Muslera'nın 25. dakikadaki kurtarışı maçın kaderini değiştirdi" diye tribünlerde, televizyonlarda hepimizin izlediği bir maçı, 'köşe yazısı' adı altında insanlara yutturduğunu sanınca, sıfatına da iyiden iyiye ısınıyor.
Böyle garip bir ülkede yaşıyoruz. Futbol konusunda köşe yazmak için futbolcu olmak, sinema eleştirmeni olmak için yönetmen veya oyuncu olmak, siyaset yazarı olmak için de siyaset yapmış olmak gerekliliği var da biz bilmiyoruz sanırım. Öncelikli ülkedeki hakim gazetecilik anlayışının kafalarda pekişmesi lazım ki, Ümit Özat'ın o ekranlara çıkmanın temel koşulu olarak futbol oynamak gerektiğini sanmasın.
Futboldan anlamak için salt erkeklik gerekmiyor ama bunu anlatmak için de erkek egemen toplumun, zihnen ve ahlaken arınması gerekiyor.
Ümit Özat içinse, ne söylesek fayda etmez. Çünkü o, halen yemek ve temizlik yapmayı kadının görevi sayıyor. Ümit'e tavsiye, biraz kitap okusun, dağarcığını genişletsin.
25 Eylül 2012
'Ozan'lar ölmez
İçinde yaşadığımız boktan ülkenin gurur duyulacak sanatçılarından biriydi.
Bu topraklar seni de gördü usta, o da bizim şansımız oldu.
18 Eylül 2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)