abdel kader keita etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abdel kader keita etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2010

Keita imzayı attı


Al-Sadd'a transfer olan Keita, Nader Belhadj'la birlikte imzayı attı. Bize de Serdar Özkan'ı izlemek kaldı.

Offff, offff bitmez bu sezon.

6 Temmuz 2010

Ahlaki değerler açısından doğru bir karar


Keita'nın futbolculuk yeteneklerine kimse söz edemez ancak eğer kendisi bu yaşta Katar'a gitmeyi seçiyorsa artık futbol oynamayı en azından bir süre askıya aldığı kesin. Öte taraftan, Galatasaray'ın futbolcu satmadan, yeni transfer yapamayacağı da ortadaydı.

Taraftarın memnun olmayacağı muhakkak ama benim baktığım pencereden Keita'nın satışı gayet anlamlıdır. Ne kadar yetenekli olursa olsun, istediği kadar yıldız olsun sahada daimi olarak antipatik hareketler sergileyen futbolcuların, Galatasaray'da forma giymesini hiçbir zaman içime sindiremedim.

Galatasaray'ın böyle bir kulüp olması, kendi adıma beni hep mutlu etmiştir. Kosecki formasını yere fırlattığı zaman ne kadar doğru bir karar alınmışsa, Keita'nın gönderilmesi de aynı doğrultudadır.

Karşı çıkanlar bir de şunu düşünmeli. Daha istenilen ve beklenen bölgelere transfer yapılmadan; Rijkaard, Keita'nın gönderilmesini ister miydi? Pek olanaklı görünmüyor. Muhtemelen Rijkaard'ın da oluru alınmıştır bu transferde.

Evet belki, bizi hop oturtan hop kaldıran bir adamı kaybettik ama ahlaki yönden sahada sürekli olarak zaaf gösteren, sinirlerine hakim olamayan bir futbolcuyu da bünyemizde barındırmamış olduk.

Sahanın ortasında sondaj yapanları gönderemeyenlerle aramızda bir fark olmalı. Benim için bu fark, hiçbir şampiyonlukla ölçülmez. Bazı değerler, şampiyonluklardan daha önemli yoksa "Asaletin bize yeter" diyemeyiz.

Keita'nın yolu açık olur umarım. Bu yaşta Katar'da oynayacak bir adam değil çünkü. Böyle adamlara fazlasıyla ihtiyaç var futbol dünyasında.

Haldun Üstünel'in pasifize edilmesinde, geçen yılki transferlerin payı büyükmüş bunu da görmüş olduk. Doğrusu Elano'nun da gönderileceğini düşünüyorum. Galatasaray'ı önümüzdeki günlerde yönetimsel açıdan büyük krizler bekliyor gibi.

Unutmadan, Keita'nın gidişi Kewell'ın kalmasının da habercisidir. Adnan Polat, taraftarı karşısına almayı sevmez.

20 Haziran 2010

10. günden aklımda kalanlar

Bu kez sondan başlayalım. Turnuvanın ilk turda belki de en çok beklenen maçlarından biriydi Brezilya-Fildişi Sahilleri. Oyun kalitesi açısından beklentileri karşılamaktan uzak kalan maça dair şunları söyleyebilirim:

1- Fransa'nın takımı, hakemi, teknik direktörü bu Dünya Kupası'nın çanına ot tıkamak için gelmiş sanki. Stephane Lannoy, berbat ötesi bir yönetim göstererek, maçın içine etti. Luis Fabiano'nun golü, Elano'nun sakatlandığı pozisyonda vermediği kırmızı kart, oyunun sonlarında maçın alabildiğince sertleşmesine karşı pasif kalması. Hepsinin birleşimi, Dünya Kupası skandalı olarak tarihte yerini aldı. Mümkünse tüm Fransızlar bu turnuvadan çekilsin.

2- Gerek Kamerun gerekse de, Fildişi Sahili, ne yazık ki, iki aptal teknik direktörün seçimlerine kurban gitmiştir. Lazio kariyerinin mirasını yiyen Sven Göran Eriksson, gittiği hiçbir takımda başarılı olamamasına karşın, kendisine takım bulmakta hiç zorluk çekmiyor. Ne menem bir adamd olduğunu çözebilmiş değilim. Ama şurası kesin, kendisine amatör takımda bile takım verilmemeli.

3- Brezilya, bu berbat oyun stiliyle nereye kadar gider acaba? Dünyaya bu futbolu getiren, bu iğrenç futbolu uygulatan herkes, futbol katilidir.
Şu birkaç yıldan bu yana etrafta dönen "Ofans maç kazandırır, defans şampiyon yapar" sözü, herkesin ağzına pelesenk olmaya başladı. Ama gel gör ki, herkes futbolsuzluktan da şikâyetçi. Ben futbol izlemek istiyorum arkadaş. Kimin kazanıp, kimin kaybettiği umurumda bile değil. Dünya Kupası izliyoruz, minimum 7 defansif adam, bulursan çift yönlü bir futbolcu, ayıp olmasın diye de iki-üç hücum gücü olan adam.
90 dakika boyunca orta sahada top çeviren adam izliyoruz. Koy forvete uzun boylu bir adam, kanatta iki de orta yapmayı beceren adam oldu mu, tamam işte. Futbol diye izlediğimiz şey bu.

4- Fildişi Sahili her ne kadar teknik direktör kurbanı da olsa, yetenekli futbolcuları doğru dürüst performans sergileyemedi. Zaten bu noktada çıldırıyorum. Portekiz maçında, Dindane berbattı, bu maç yine 11'de. Kalou dökülüyor ama 70'e kadar sahada. Eriksson, lütfetti Romaric ve Keita'yı hatırladı 2-0 olunca. İtiraf etmek gerekir, Afrika takımları kendi kıtalarındaki bu kupada sınıfta kaldılar. Tek geçer not Gana'ya, onların da ikinci tura çıkabileceği şüpheli.

5- Elano konusunda yine aynı şeyi söyleyeceğim ve bir de not ekleyeceğim. Yine gol attı ama Galatasaray taraftarının kendisinden beklentisi göz önüne alındığında, o beklentinin altında kalacağı kesin. Bu adamın maksimumu bu kadar. Haa, Dünya Kupası'ndaki iki maçta bir sezon boyu Galatasaray'da attığı kadar gol attı o ayrı mesele.

6- Keita için de birkaç kelime etmek gerekir. İyi futbolcu, kaliteli futbolcu, yetenekli futbolcu, tribünleri heyecanlandıran futbolcu ama yazık ki ahlak yoksunu. Ben, renklerine aşık olduğum takımda böyle ahlaksız adamları istemiyorum. Yanından geçerken kulağına üflesen, yüzünü tutup yerlerde sürünecek. Sürekli aynı şeyi yapıyor. Eğer biri satılacaksa, benim tercihim Keita'dır. Eğer üzerine oynanıyorsa, gelmeyeceksin bu oyuna, akıllı olacaksın. Ama her seferinde o bu oyunlara gelip, kendi oyunlar üretmeye çalışıyor. Bu da çirkinleşmesine neden oluyor.

7- Ne yazık ki, üstte şikâyet ettiğim futbol sistemi dünyada artık sonuca gitmek isteyen herkesin kullandığı bir yöntem. Bu sistemi gayet iyi uygulayan Brezilya kupada nereye kadar gider bilinmez. Ancak umuyorum, diğer gruptan İspanya ikinci olarak gelir ve Brezilya ile karşılaşır, futbol oynayarak ezer geçer.

İTALYA'NIN SIKINTISI

Maçın başına geçtiğimde İtalya'nın çok zorlanarak bir galibiyet alabileceğini düşünüyordum. Düşüncem doğru çıktı, skor konusunda yanıldım.

İtalya'nın Paraguay maçından sonra; "Benim adıma maçta ilginç olan tek şey, Serie A şampiyonunun tek bir futbolcusunun bile İtalya Milli Takımı'nda oynamıyor olması. Kadrosunda numunelik 4 İtalyan'a sahip olan bir takımın (Biri de devşirme) o ülkenin liginde şampiyon olmasının nasıl bir başarı olduğunu ayrıca tartışmak gerekir" demiştim.

Evet, bu eksiklik İtalya'nın başarılı olmasının önünde büyük bir engel. Lippi bu konuda en günahsız adam. Çıkıp, "Inter'in kadrosunda İtalyan vardı da, ben mi almadım" dese yeridir. Pirlo sakatlıktan ötürü oynayamayınca, orta sahaları sıradanlaşıyor. Pirlo'nun dönüşüyle neler değişir birlikte göreceğiz. Fakat kesin olarak ihtiyaçları var çünkü orta sahaları vasat.

İtalya'nın en önemli ve en belirgin özelliği her zaman savunma olagelmiştir. Fakat hem Paraguay hem de Yeni Zelanda maçlarında gördük ki, artık o konuda da yetenekli değiller. Vincenzo Iaquinta bir kağnı gibi ağır ve İtalya'nın hızlı hücum yapmasında engel. Ama işte o yukarıda söz ettiğim berbat futbol anlayışı yok mu? O sistem, bu tip adamları, teknik direktörler için vazgeçilmez kılıyor.

Yeni Zelanda tüm dünyayı şaşırtmaya devam ediyor. Önce Slovakya sonra da İtalya karşısında acayip mücadele ettiler. Bu maçta çok daha iyi oldukları kesin. Hücum açısından tek alternatifleri yan toplar ve bunu olabildiğince uyguluyorlar.

Garip bir grup oldu. Herkesin çıkabilme ihtimali var. Yeni Zelanda'nın, Paraguay karşısında çok direnebileceğini düşünmüyorum. Böyle bakıldığında Paraguay'ın liderliği yüksek olasılık.

GRUBUN EN İYİ TAKIMI, LİDERLİĞİ HAK ETTİ

Ayrı bir başlık açmayacağım Paraguay-Slovakya maçı için. Bu turnuvanın en kötü takımlarından biri Slovakya. En iyi oyuncuları kâğıt üstünde Hamsik. İki maçta aklımda kalan tek bir pozisyonu bile yok. Gerisini siz düşünün. Şimdi ufaktan Fenerbahçeli taraftarları endişe almıştır.

"Ulan yıldız diye aldığımız adam boktan bir milli takımın yedeği" diye. Çok net belirtiyorum, eğer Galatasaray almış olsaydı aynı şeyi düşünürdüm. İzlemeyenler vardır diye söyleyeyim. Lig Tv, Sinan Kaloğlu'yla bir röportaj yapmış. Haliyle bu konuda ahkam kesebilecek adamlardan biri. Aynen şunları söyledi: "Valla iyi futbolcu ama öyle yıldız filan değil."

Bu aptal ülkede, hangi kısır çekişmeler yüzünden kimlere 'yıldız' muamelesi yapıyoruz?

Slovakya, Slovenya gibi takımları izleyince, "Neden Rusya yok, niye İsveç bu kupada değil" diye her seferinde hayıflanıyorum.

Paraguay, ilk golü bulduktan sonra özellikle de ikinci yarının başlamasıyla, garip bir biçimde sahasına kapandı. 45 dakika gayet iyi oynamışsın, rakibinin gücü de belli niye kapanırsın, niye bu endişe? Top oynamak istesen oynuyorsun, onu da görüyoruz. Sevemiyorum işte böyle takımları.

Ancak ikinci maçlar sonunda gördük ki, bu grubun en iyi takımı Paraguay. En azından top oynamaya çalışıyorlar. İsim olarak ilk maçın sonunda da onu adını söylemiştim, ine aynı ismi söyleyeceğim. Yaşı 31, daha kıtadan dışarı adımını atmamış. Şu bizim takımlarımız Güney Amerika'da Brezilya'dan başka ülkeler olduğunu görse fena olmayacak.

20 Mart 2010

Yalan haber üretme merkezleri

Sabık internet portalı milliyet'i biraz önce açtım ve sırasıyla "Baros'a dev teklif", "İşte evlen baskısının sırrı", "Franco gidiyor, O geliyor", "Umudu Gökhan'ın eşi", "Uçmayı bilmiyorsan tribinde işin ne?" ve "Rijkaard'a dev teklif" gibi birbirinden eşsiz, birbirinden nadide haberlerle karşılaştım.

Tabii insan sorgulamadan edemiyor; bu haberlerin tam da Trabzonspor ve Fenerbahçe maçlarından önce çıkmasını. Neden, niye gibi sorularla aslında kafamın meşgul olmaması gerekiyor.

Çünkü yapılmak istenenin, yapılmaya çalışılanın, herhangi bir tökezleme öncesine denk getirilmesinin, şark kurnazlığı mantığıyla hareket edildiğini zaten biliyorum.

Yaşları 20 ila 25 arasında değişen, gazetecilikle uzaktan yakından hiçbir bağları olmayan, kendilerine gelen DHA mailleri ile birlikte AA'dan aldıkları tüm haberlerin, noktasına virgülüne bile dokunmadan kopyala-yapıştır yaptıklarını gayet iyi biliyorum.

Daha önce pek çok kez, internet gazeteciliğiyle ilgili birkaç kelime yazmıştım. Türkiye'de bu işin ne kadar pespaye bir biçimde yapıldığını, verdikleri minimum maaşla, kendilerine "Ben gazeteciyim" diyen ama Control+C ve Control+V'den başka bir şey bilmeyen insanları çalıştırdıklarını söylemiştim.

Neyse, aslında bu değil söylemeye çalıştığım. Medyanın benzer reflekslerine o kadar sık rastladık ki, artık rutine döndü bu iş. Ancak haklarını da yememek lazım ki, haber sallama konusunda kendilerini aşıyorlar. Artık iyiden iyiye ailesel konulara merak sardılar.

Keita hunharca ve gaddarca bir biçimde eşini dövüyor; Servet kendisine iş arıyor; Barış'ın babası 16'lık kızla evlen baskısı yapıyor; Jo, evini geneleve çevirmiş çılgınca sevişiyor...

Bu haberlerin dozunun az olduğunu düşünüyorum. Misal, "Neill'ı tek kesmiyor gruba döndü", "Eşi İstanbul'a yerleşmeyen Kewell, kendine harem kurdu", "Keita eşinin üstünde takla atıyor", "Sabri'ye aile kızı", "Servet'e müjde, Gökhan Zan'ın eşi adayları belirledi" türünden daha uçuk, daha zekâ sınırlarını zorlayan haberler verilmeli.

Zaten, sayfanda seks olmadan haber vermiyorsun. Ehh, bu ülkede futbol satan bir malzeme, seks zaten vazgeçilmez unsur. O zaman ne yapacaksın? Tabii ki, seks ve futbolu birleştirip, ikisi bir arada lezzetinde haberler sunacaksın.

Millet, sağda-solda 'Galatasaray lobisi', 'Galatasaray medyası' diye yazıpdursun, bu ülkede son 16 dakikada kazanılan şampiyonlukta kaç spor müdürünün bir gün öncesinden sayfa hazırladığını, "Lanet olsun" deyip, o hazırladıkları sayfaları gözyaşları içinde devirdiklerini gayet iyi biliyorum.

Bu ülkenin internet medyasının iyiden iyiye gözden geçirilmesi gerekir. Hatta tümden lağvedilip yeni baştan inşa edilmeli. Okuyoruz işte bir dolu blog, artık 'en kabadayı' haber portalından daha iyi haber verir durumda.

Komik ve gülünç duruma düşmekten öte insanların sinir katsayıları ile oynamak ve bu mesleğin itibarını altüst emekten başka hiçbir işe yaramayanlara selam olsun...

Haa, ama bu kadar insan ısrarla okumaya devam ediyorsa da, bir noktadan sonra alan memnun satan memnun durumuna geliyor. Okumazsan, daha iyi olması için zorlarsan eşek gibi değişirler.

Yazının başına gelecek olursam, tam da Trabzonspor ve Fenerbahçe maçları öncesinde işin cılkı çıkartılmaya başlandı. Fenerbahçe maçına doğru sınırlar daha da zorlanır, hele de Trabzon'dan mağlubiyet çıkarsa...

16 Mart 2010

Taraftar ruhum ayağa kalktı


Verin Galatasaray'a bir yıl saha kapatma cezası, hatta yeni statı da kapsamalı bu ceza.

Bitecek olan Türk Telekom Arena'da maç oynanmasın.

Kombine satılması yasaklansın.

Yetmedi mi?

Rijkaard'ın teknik direktörlük diplomasını Türkiye'de geçersiz kılın.

Servet'e 10 maç.

Sabri'ye 15 maç.

Hakan Balta'ya 20 maç.

Keita'ya 25 maç.

Baros'a 30 maç.

Kewell'a 35 maç.

Jo'ya 40 maç.

Neill'a ömür boyu men....

Bunlar da mı yetmedi.

Rijkaard'dan sonra Neeskens için de sınır dışı kararı alın.

Haldun Üstünel'i, yöneticilik görevinden,

Adnan Polat'ı başkanlıktan alın.

Bunlarda mı yetmedi?

Galatasaray Spor Kulübü'nü kapattırın.

Seyircili, seyircisiz; Keita'sız, Kewell'sız da olsa Ali Sami Yen'de oynamaktan korkan beyinsizlerle tek bir maç oynamamıza izin verin ama. Sonra bu sıralanların hepsini yapın.

Son bir maç yapalım ama olur mu?

Size Daum gibi sahtekârlar müstahaktır, sizin çapınız Veselonoviç kadardır. 10 yıldır "stat stat" diye ağlamaktan, 6-0'ı konuşmaktan başka bir argümanınız yok elinizde.

O süreçte neler yaşanmış neler? Biz salyalar akıtmışız ağzınızdan, ağlatmadık taraftarınızı bırakmamışız; Nonda'nın kafası girmiş sizin kaleye, büyük planlar yapmaktan vazgeçirmişiz, küçük yerel mutluluklarla kendinizi avutmuşsunuz.

Şimdi bir rüzgâr estirilmeye çalışılıyor, Fenerbahçe maçı seyircisiz oynansın diye. Seyircili, seyircisiz fark etmez, ayda bile oynansa bu kez yırtamayacaksınız. 22 bin kişinin olmasından korkuyor, kooooooooskoca camia.

Galatasaray olmasa hayat ne kolay olurdu değil mi? Ulan anlayın artık be, sizin büyüklüğünüz 17 şampiyonluk kadar. O kadar büyüksünüz, fazlasını hayal bile edemezsiniz. Ancak ve ancak bizi yendiğiniz zaman kendinizi büyük hissediyorsunuz değil mi? İşte biz bu yüzden büyüğüz zaten.

14 Mart 2010

Yorulmadan alınan 3 puan


Can sıkıcı bir baş ağrım var o yüzden elimden geldiğince kısa yazacağım.

Muhtemelen bugün hangi Galatasaraylı'ya sorsanız, Baros'un dönüşü ve attığı gol üstüne konuşacaktır. Televizyon başında, oyuna girdiği andan itibaren benzer düşünceleri taşıdım ben de.

Yaşım 35, faal olarak 9 yaşımdan bu yana futbol izliyorum. Şunu kendi adıma söyleyebilirim ki; Keita, Türkiye'ye gelmiş en spektaküler adam. Tek başına her şeyi yapabilecek güçte, eğer günündeyse. Her şeyi yapabileceğini düşündürüyor insana. En olmadık pası, bir anda gole çevirebilecek yapıya sahip. Bu yüzden ne zaman oyunda olmadığını görsem, içten içe sinirleniyorum.

Erken gelen gol, aslında maçın da gidişatını belirledi. Galatasaray, çok akıllı biçimde Jo'nun ve sonra Keita'nın golünden sonra saha içinde bütün bir maç takım halinde dinlenmeye geçti. Yorulmadan, ter akıtmadan tam da istediği bir biçimde maçı bitirdi.

Eskişehirspor yenilgisinin faturası özellikle Mehmet Topal'a kesilmiş gibi hissettirdi. Kariyerinin en kötü maçlarından birini oynamıştı Mehmet Topal, bu yüzden kendisini yedeklerde buldu.

Doğrusu, Mustafa Sarp'tan asla vazgeçmezdim bütün bir sezon. Bu yüzden Eskişehir maçında oynamamasının ciddi bir hata olduğunu düşünüyordum, gerek maç içinde gerekse de maç sonunda. Belki de orta alanda o bölgede Ayhan, Mehmet Topal ve Barış göz önüne alındığında, yetenek açısından bu isimlerin gerisinde gibi görünüyor Mustafa Sarp.

Fakat bir özelliği var ki, kendisini hepsinden sıyırıyor. O da, topsuz oyunda bu isimlerin tamamından daha yetenekli olması. Ciddi bir top sezgisi var, belki müthiş bir kesici değil, belki harikulade paslar atamıyor ama sahada dolanan topun nereye gideceğini çok iyi kestiriyor.

Fonksiyonel bir takıma sahip Galatasaray. Santos çıkıyor, Jo sola kayıyor, Sabri çıkıyor Neill sağ beke yerleşiyor, Keita sağda başlıyor solda bitiriyor. Bu, bir takım için gerçekten avantaj. Boks ringindeki sol yumruklu boksörlere benzetiyorum bu özelliğiyle Galatasaray'ı.

Sonuç itibariyle iki saat aradan sonra Galatasaray liderlik koltuğuna yeniden oturdu. Her hafta yazıyorum, yine yazacağım; Galatasaray'ın yumuşak karnı, orta alanından rahat top yapılması.

Rakip kim olursa olsun, orta alan çok rahat geçiliyor. Kuvvetle muhtemeldir ki, sezon sonu o bölgedeki gedik kapatılacaktır, kapatılmalıdır da.

Son bir not ekleyeyim. Kapalı tribün önündeki yardımcı hakem, Walt Disney animasyonlarından fırlamış gibiydi. Kıpkırmızı yanaklar, hafif göbek, sevimli bir surat. Her ekranda belirdiğimde bıyık altından gülemeden edemedim.

9 hafta, 27 puan. Az kaldı, bekliyoruz...

28 Şubat 2010

O golü izlemek her şeye değerdi


Belediye yolu yaptıktan sonra, Galatasaray'ın kazanmaktan başka çaresi yoktu, o çareyi de Keita'nın harika ötesi golüyle buldu.

Doğrusu zor bir maç beklemiyordum, beklediğim gibi oldu ama tabii bunda Emre Toraman'ın daha maçın başında anlamsız, gol atma inadı etkiliydi. Bağıra bağıra ofsayt olduğu pozisyonda, golü atarak ve de üstelik neredeyse gol sevincini İstanbul il sınırları dışında kutlarken, maçın nispeten daha da rahat olacağı belliydi.

Galatasaray'ı uzun zamandan bu yana böylesine ön alanda baskılı ve rakibe nefes aldırmaz bir biçimde görmemiştim. Arda, Dos Santos, Jo, Sabri ve Keita ile Kasımpaşa'yı sahasına hapsetti.

Kim ne derse desin, her zaman savundum, savunmaya da devam edeceğim (duran top merakı dışında) Sabri eğer sahadaysa, o takımda ekstra bir dinamizm oluşuyor. Bugüne dek Sabri'ye laf edenler, onsuz kalındığında bunu fark ettiler. Elbette hata yapıyor, hatta yenilen golde kademe hatası vardı ama daha hızlı bir futbol bizi bekliyor Sabri'yle.

İkinci yarıda Keita ile yakalanan 4'e 2 pozisyon heba edilince Kasımpaşa biraz kendine geldi ve orta alanda daha rahat pas yaptı.

Öncelikle söylemek gerekir ki, bu takımın en büyük eksiği orta alanda ön libero mevkisinde. Ne Ayhan, ne Mehmet Topal, ne Mustafa Sarp ne de Barış'tan oluşturulan ikililer, istenilen sonucu veremiyor. Bunlardan her biri, partner olabilir ama ikisi yan yana esas oğlan olamıyor. Muhtemelen bunu bizden daha iyi görenler vardır.

Kasımpaşa'nın golü sonrası Keita'nın şapkasından çıkardığı gole, taraflı tarafsız herkesin şapka çıkartması gerekir. Şu ana kadar ligde izlediğim en iyi goldü diyebilirim. Üstelik tam da gözümün önünde golün olması, daha da bir güzeldi.

Büyük bir ihtimalle -ve kesinlikle haklı olarak- Dos Santos yarın gazetelerin sayfalarını süsleyecek. Barcelona günlerinden pasajlar sunan Meksikalı, topu ayağına her aldığında tribünleri ayağa kaldırdı. Topla her buluşması tehlike oldu ve gollerin tamamında da etkisi vardı. Yine de erken olduğunu düşünüyorum her şey için. Devamlılık futbol ve futbolcu için en önemli unsurdur benim için. O yüzden önümüzdeki haftalarda ayrı bir gözle izlemek şart oldu. Yine de, ciddi anlamda müthiş bir performans gösterdi.

Her ne kadar Brezilyalı sevmesem de, Jo'yu pek sevdim. Daha oynadığı ilk maçtan itibaren neler yapabileceğini gösterdi. Gün geçtikçe, daha da baskın bir biçimde "Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır" tadında oynuyor. Sezon sonu kalır mı kalmaz mı bilemem ama kişisel olarak kalmasını çok istiyorum.

Takım halinde Atletico Madrid darbesi sonrası iyi bir geri dönüş maçı oldu. Ligden başka tutunacak dalı olmayan Galatasaray, eğer mantıksız puanları yitirmezse -Manisaspor, İstanbul Büyükşehir Belediye maçlarında olduğu gibi- zirvede kalmaya devam eder. Şampiyonluk açısından söylemiyorum çünkü her şey için daha erken.

Şampiyonluk kutlamaları yapanların şu an içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında sağlam ama emin adımlarla ilerlemekte fayda var. Eskişehir deplasmanı da bunu bize gösterecek işaretlerden biri.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim. Bu maça da gittim, demek ki bende bir uğursuzluk yok.

Haa, unutuyordum az kalsın, Fenerbahçe'den umudunu kesen Rıdvan Dilmen şimdi de Bursaspor'u şampiyonlukta yüzde 55 avantajlı gördüğünü söylemiş. Eh, akıllanmayacak bu çocuk sanırım.

25 Ocak 2010

Yeter artık çok özledik


Dün Cezayir maçında attığı golden sonra koltuktan yaklaşık 25 santim kadar zıpladım. Sol ayağıyla vuruşu tam çataldan içeri girerken, bir yandan da üzüldüm, gelişi gecikeceği için. Ama Cezayir'in 90'da attığı golde daha çok sevindim, bunu da itiraf etmem gerekir.

Topu ayağından her an kaçıracakmış gibi sağ kanattan yaptığı bindirmeleri, suratındaki o hırsı, bazen dağa taşa bazen tam adrese giden ortalarını özledim.

Bitsin artık bu ayrılık, Keita gelsin.

5 Ocak 2010

Alternatif muhabbet yorumları



Drogba: Hacım imreniyorum sana. O güzelim formayı giyiyorsun.
Keita: Ehh, Keita olmak kolay değil be Didier'im.

19 Aralık 2009

Topun canı istemedi


Galatasaray, üç kez altın tepsiyi rakiplerine sunmuştu, bu kez aynısı olmadı. Olmadı olmasına ama özellikle ikinci yarıda Kahe'nin bulduğu iki pozisyonun gol olmaması tıpkı geçen hafta Necati'nin direğe nişanladığı gibi adeta mucizeydi.

Maçta aklımda kalanları tek tek sıralayayım.

1. Galatasaray, geçtiğimiz hafta Antalyaspor'dan yediği acemice ofsayt pozisyonlarına yine yakalandı. Görünen o ki, dersini iyi çalışmamış Galatasaray defansı, özellikle de Caner. Kahe'nin kaçırdığı iki pozisyonda da Caner ofsaytı bozan adamdı. Bu iki pozisyonun gol olmamasına mucize bile demek tam anlatmıyor olayı. İzleyip görmek gerekir. Prekazi'nin dediği bir kez daha doğrulandı. Topun canı girmek istemedi.

2. Galatasaray ilk yarıda rakibine sahayı adeta dar etti. Fakat ikinci yarının başlamasıyla sanki roller tersine döndü. Gençlerbirliği her Galatasaray kalesine geldiğinde tehlike yarattı.

3. Galatasaray'ın çok acil hatta acilden bile öte defans oyuncusuna ihtiyaç var. Kör topal bir biçimde ilk yarının sonu getirildi. Ancak UEFA Avrupa Ligi ile birlikte TSL'de başarı isteniyorsa bu şart.

4. Kewell, Baros'un yokluğunda çok açık ve net belirtmek gerekir ki, Nonda'dan çok daha faydalı oldu. Evet, bugün Gençlerbirliği maçında ilk yarıda goller kaçırdı fakat, nasıl bir oyun zekâsı varsa, her zaman olması gereken yerde. Devre arası, yeni bir mukavele ile hem Kewell ödüllendirilir hem de seyirci tarifsiz sevince boğulur.

5. Caner ilk geldiği gün de içime sinmediğini söylemiştim. Evet, hak veriyorum yeri sol bek değil ama o kadar acemice hareketler yapıyor ki saha içinde insanın çıldırası geliyor. Üstelik bugün Galatasaray'a geldiği günden bu yana en iyi oyununu sergiledi. Düşünün artık gerisini.

6. Elano yine skora etki edecek kritik bir pas verdi. İkinci yarının başlamasıyla çok başka, hani herkesin özlemle beklediği Elano'nun gelmesini ümit ediyorum.

7. Sezon başında Galatasaray'ın çok geniş bir kadrosu olduğu söyleniyordu ama gördük ki, bu kadro yeterli değil.

8. Keita çok çabuk sinirlenen bir yapıya sahip. Sanırım en büyük handikapı bu. Buna acilen önlem alınması şart. Yoksa tıpkı Fenerbahçe maçında olduğu gibi bir kaza gelebilir.

9. Bir gün de olsa lider olmak güzel şey be...

23 Ekim 2009

Keita, Keita, Keita, Keita...


Bükreş takımları için zorlu bir gece oldu. Steaua evinde Fenerbahçe'ye boyun eğerken, Dinamo Bükreş de, Ali Sami Yen'den tatsız anılarla ayrıldı.

İşin Fenerbahçe boyutunu izlemediğim için yorumlayamayacağım ancak Galatasaray tarafından bakacak olursak, Keita ve Keita çıktıktan sonra iki ayrı maç izledik.

Tabii ki; skorun 4-0'a gelmesi, hafta sonu oynanacak Fenerbahçe maçı hesaba katıldığında Galatasaray'ın tempo düşürmesi ve biraz da oyundan düşmesi mantık sınırları içinde değerlendirilebilir.

Türkiye'de bugüne dek, her dakika izlesem sıkılmayacağım tek adam olmuştu, o da Hagi'ydi. Şimdi Keita sahne aldı. Kimse bu sözden, Hagi-Keita kıyaslaması çıkarımı yapmasın ama..

Keita'yı oyunun her anında izlemek, topla buluştuğunda "Acaba bu kez ne yapacak?" demek, yetişemeyeceği bir topu düşünmek imkânsız. Türkiye'ye gelmiş en heyecan verici ve en adrenalin boşaltımı sağlayan futbolcusu bu adam olmalı. Çünkü yaptıklarını akıl ve mantık korelasyonunda irdelemek mümkün değil.

En olmadık yerlerde, en olmadık işleri yapıyor ve topla her buluşması izleyen açısından adeta bir rüya kıvamına giriyor.

Dinamo Bükreş maçı 4-1'le geçildi. Böylesi maçların analizinin yapılmasını saçma buluyorum. Bir iki kelam etmek gerekirse. Öncelikle sıklet farkı var iki takım arasında; kaleciden forvetine kadar, adam-adama karşılaştırılabilecek tek bir oyuncusu yok. O yüzden ne desem boş. İstediği gibi oynadı Galatasaray, istediği sonucu aldı, sonra rölantide bir-iki yürek hoplattı o kadar.

Nonda cidden saygı duyulacak bir futbol insanı. Oynasa, oynamasa, hakkında dedikodu çıksa, ne olursa olsun sahaya çıktığı anda tüm bunları unutuyor ve unutturuyor. Gereken zamanlarda gereken yerde olmanın ödülünü 2 golle aldı.

FENERBAHÇE MAÇINA DAİR BİRKAÇ KELİME

Bu maç gösterdi ki, Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşmasında Daum tüm oyun planını Keita üstüne yıkacaktır. Bütün hesabı kitabı onu durdurmak üzerine olacaktır. Bu yüzden, Arda ve eğer oynarsa Kewell'ın o maçta etken olmasını bekliyorum. O maça dair kelimeler Pazar gündüze kalsın, şimdilik mutluluk baki kalsın...

14 Eylül 2009

Analiz uzmanları (!) salya/sümük


Herkes "İşte ben demiştim. Galatasaray daha ciddi bir rakiple karşılaşmadı" demek için yenilgi beklentisinde, akbaba misali.

İlk yenilgiden sonra eteklerdeki taşlar dökülecek, arşivlerdeki "Ben demiştim" sözleri aranıp bulunacak.

Rijkaard'ın takımın başına geçmesinden bu yana söylenenlere şöyle bir baktım. Hepsi 5 yaşındaki çocuğun ya da kahvedeki adamın söyleyeceği türden deli saçmaları.

Unuttuklarıma ek yapmak isteyenleri beklerim..

HAZİRAN'DAN BU YANA DELİ SAÇMALARI

"Rijkaard kaliteli bir hoca ancak Sparta Rotterdam'ı küme düşürdü. Kendisini Galatasaray'a kanıtlamak için geldi."

"Galatasaray daha ciddi bir rakiple karşılaşmadı."

"Duran toplar dışında gol bulma sıkıntısı yaşıyor"

"Galatasaray kazanırken, biraz da rakiplere bakmak gerekiyor. Rakip mi kaybetti yoksa Galatasaray mı kazandı?"

"Galatasaray'ın defansı hâlâ soru işareti."

"Arda'sız Galatasaray'ın nasıl olacağını merak ediyorum."

"Elano çalışmayı sevmeyen, temposuz bir oyuncu."

"Keita'nın gece hayatını çok sevdiği söyleniyor."

"Baros geçen seneki bildiğimiz Baros değil."

"Leo Franco yetersiz bir kaleci."

"Mustafa Sarp, Galatasaray'ın 11'inde oynayacak oyuncu değil. Ancak sakatlıklar doğunca şans bulur."

"Keita, geriye yardım etmeyi sevmeyen tipte bir oyuncu."

"Servet'in performansı Avrupa'ya gidemediği için etkilenecektir."

Merak ediyorum, daha ne gibi bahaneler üretilecek haftalar ilerledikçe. Öngörü uzmanları, analist beyinler, çürüyen teorileri karşısında biraz daha salya sümük durumdalar.

12 Eylül 2009

Sıkmadan, zorlamadan: 3-0


İddaa oranları açıklandığında herkesten "Beşiktaş'a 4.00 oranı nasıl verilir?" diye sesler yükseldi. Beşiktaş'ın 11'ini gördüğümüzde anladık ki, İddaa oranlarını ayarlayan ekip, maçın röntgenini çekip, Mustafa Denizli'yle de bir öngörüşme yapmış.

İşin bu boyutunu bir kenara bırakacak olursak, bütün Türkiye'nin beklentisi gerçekleşti. 3-0'a karşın sahada bu skoru yansıtacak bir oyun sergilenmedi. Galatasaray 5'da 5'le gitmesine rağmen oynadığı futbolda bir düşüş olduğu kesin.

Maç trafiğinin erken başlaması, milli maçlar, Avrupa kupaları derken rakiplerinden x2 fazla maç oynayan sarı-kırmızılılar, bir derbi maçı sıkmadan, zorlamadan 3-0 kazandı ve olası rakiplerinden birinin 9 puan önüne geçti.

SÜRPRİZ YUMURTA EKREM DAĞ

Sürprizsiz dizilimle sahaya çıkan Galataray, sürpriz yumurta misali bir 11'le karşılaştı bu akşam. Ekrem Dağ mevzunu herkes yazacaktır. Orta sahanın göbeğinde Ekrem Dağ. Mustafa Denizli, teknik direktörlük kariyeri boyunca birtakım oyunculara fazla anlam yükledi. Bunlardan biri de Ekrem Dağ.

Erken golü oldum olası sevmedim, siner genelde erken gol atan takımlar ve rakibi beklerler. Bir nevi böyle oldu Galatasaray-Beşiktaş maçı da. Beşiktaş şuursuzca sarı-kırmızılı takımın üstüne gelirken, Galatasaray da, her geriye çekilen takımın yaptığı gibi kontraatak kozunu kullandı. Ancak iki takım, hedeflediklerinin uzağında kaldı.

SAHANIN HER YERİNDE KALİTE FARKI

İkinci yarının, Baros'un ilk golüne kadar olan bölümde, Nihat ve meşhur 8.5 milyon dolarlık adam Tabata da oyundan çıkınca Beşiktaş, rakibine üstünlük kurdu. Açıkçası, 1-1'i yakalayacak pozisyonların hepsini bozuk para gibi harcadı. Maçın aslında hikâyesi bu.

İki takım oyuncuları arasındaki kalite farkı. Beşiktaşlılar kusura bakmasın ama bugün kulüp başkanı olsam ne Tabata'yı, ne Nihat'ı, ne Yusuf'u takımımda görmek istemem. Fiyatlarıyla ters orantılı olarak sıradan oyuncu profili çiziyor hepsi.



Teknik direktör seçimlerine oldum olası bir yorum getiremem, pek de sevmem. Ama biri bana Tello'nun neden oynamadığını anlatsın lütfen. Yusuf sol açık oynarken, Tello niye 90 dakikada süre alamaz, hakikaten çok ilginç. 5 haftada iki takım arasında oluşan fark da manidar ve bu savımın doğruluğunu kanıtlar nitelikte.

GALATASARAY YORGUN, ROTASYON OLSA NE GÜZEL OLUR

Galatasaray cephesine gelecek olursak, yorgunlukları her halinden belliydi. Özellikle orta sahada Ayhan çok ama çok aranıyor. Ne Mustafa ne Mehmet, O'nun yaptıklarını yapamıyor. Ayhan'lı Galatasaray ile Ayhan'sız Galatasaray orta sahası arasında uçurumsal farklar var. Bir an önce takıma kavuşmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Baros oynadığı iki milli maçta attığı 5 golün moraliyle çıktığı sahada, geçmiş maçlara nazaran daha hareketli ve daha canlıydı. Doğru zamanda doğru yerde bulunmasının ödülünü de iki gol atarak aldı.

Keita ve Kewell kanatlarının, Beşiktaş'ı felç edeceği düşüncem kısman doğru çıktı ama Keita'nın son hamleleri olumlu kullanamaması izlettiği güzellikleri tamamlayamadı. Arda attırtığı korner golü dışında sahada hayalet gibiydi. Biraz dinlenmesi şart oldu, Rijkaard'dan Arda rotasyonu beklentim bu maçla birlikte arttı.

SABRİ KENDİNİ BULDU

Evet Galatasaray çok iyi oynamadan kazandı ama sadece ilk yarı bulduğu pozisyonlarla skoru 4-0 yapabilirdi. Hücum gücü çok yüksek, orta sahası biraz kırılgan, defansı sağlam bir takım görüntüsü çizdi Beşiktaş maçında.

Sabri'yi unuttuğum zannedilmesin. Bu yıl kabak çiçeği gibi açıldı. Her hafta üstüne koyuyor, her hafta daha güzel oynuyor. Ahhhhh bir de orta yapabilse.

5'de 5 başlangıç harika, oyun idare eder, gol ortalaması 3'ün üstünde. Bir Galatasaraylı olarak ne isterim ki başka.