16 Ocak 2010

Kullan-at yönetim modeli

Fenerbahçe kulübünün hastasıyım, değerleri açısından. Sakatlanan futbolcularına pazar sepeti muamelesi yapıyorlar. Pek çok örneği var; Washington, Appiah, Edu, Luciano, Hooijdonk...

Sahada oynarken, ilahlaştırılan adamlar birdenbire ıskarta durumunu düşüyor sakatlandıktan sonra. Bugün Alex ya da Lugano'nun ayağı kırılsa (böyle bir dileğim yok, sakın yanlış anlaşılmasın. umuyorum gayet sağlıklı bir biçimde futbol yaşamlarını sürdürürler) yarın mukavelelerini feshederler sonra da Kapıkule Sınır Kapısı'ndan şutlarlar.

Yapılan iş terbiyesizlik olmakla birlikte aynı zamanda da çok aşağılıkça bir tavır. Bu adamlar oynadıkları zaman formalarını en iyi şekilde terletmiş, takımlarının başarısı için gözünü budaktan sakınmamışlardır.

Vahşi kapitalizmin en iyi vücut bulduğu kulüp bu sebeple Fenerbahçe. Muhtemelen bu kararları alan adamlar, şirketlerinde çalışanlarına da benzer davranışlarda bulunuyorlar. Sözün ona, "Türkiyenin saygın iş adamları".

Bu gidenlerin ortak noktalarından biri de, gittikten sonra arkadan sallamaları. Galatasaray'da 'vefa', Fenerbahçe'de 'sevgisizlik' tartışmaları yaratılır, sık biçimde. İçini bilemem ama dışarıdan baktığım zaman, sadece şu yukarıda vuku bulan olayların olduğu yerde sevginin olabileceğini sanmam.

Ha, Fenerbahçe'de yok, Galatasaray'da var mı? Olduğunu sanmıyorum, en azından başarılı oldukları zaman, her şey yolundayken varmış gibi gösterilebilinir ama işler sarpa sardığında o sevgi yok olur gider.

ALEX, FENERBAHÇE'NİN OLUMLAYICISI

Neyse söyleyeceğim bu değildi zaten. Fenerbahçe'de 'sevgisizlik' kavramı ortaya ne zaman ortaya atılsa Alex imdada yetişiyor. Bu gibi durumlarda Alex hemen "Biz de her şey yolunda" türünde açıklama yapıyor.

Aslında tartışılan her konuda, Alex kullanılıyor. Taraftarın en sevdiği isim tabii. O ne derse, taraftar ona göre dinginleşir. (Yazının bu kısmını unutmayacağım, Alex gittiği gün neler söyleyecek büyük bir merak içindeyim)

Zaten genel bir tavır var böyle Fenerbahçe kulübü ve etrafında. Daha postun mürekkebi bile kurumadı. Gökhan Ünal konusunda "Ama bakın şimdi nasıl birdenbire Türkiye'nin en değerli golcüsü oluverecek" ifadesinde bulunmuştum. Rıdvan Dilmen, Gökhan için "Güiza ile birlikte Türkiye'de stoperlerin arkasına en iyi koşu yapan futbolcusu" ifadesini kullanmış.

Tahmin ettiği ve beklediğim bir şeydi. Bu ligde Sercan, Baros, Bobo gibi arkaya koşu yapan çok iyi isimler varken, Güiza-Gökhan Ünal ikilisi aniden 'en iyi ikili' oluveriyor.

RIDVAN'DAN, SEMİH'İN İPİNİN ÇEKİLDİĞİ CÜMLE

Üstelik Rıdvan tarafından daha önce en az yüz kere kullanılan "Semih Türkiye'nin en iyi santraforu" cümlesi hâlâ hafızalardayken Gökhan Ünal'ın gelişinin ne denli önemli olduğunu vurgulamak için "Fenerbahçe’de bence en uygun oyuncu alındı. Semih’in geçirdiği sakatlıklar sonrası eski formunu yakalamaması" denebiliyor.

Gazetecilerin sık sık kullandığı "Bilmem kimin konuşmasının şifresi" vardır ya, işte Semih'in de sezon sonu Fenerbahçe'de kalmayacağının şifresidir bu cümle.

Bu anlamda 'Yalan Rüzgârı' gibi bir kulüp Fenerbahçe. Kişilerin, insanların miadı var. Bir nevi kâğıt mendil. Kullan-at. Sadece Hooijdonk'a bile yapılanlar her şeyin kanıtıdır.

15 Ocak 2010

Yıllar sonra Matthaus aynı kupayla


Niyeyse hiç Alman izlenimi vermezdi Lothar Matthaus bana. O dönemlerde abim sıkı bir İngiltere taraftanı (hâlâ da öyle) bense sıkı bir Almanya (artık asla değil) taraftarıydım.

Haliyle, her seferinde onu alt etme başarısını ben gösterirdim. 1990 Dünya Kupası'nda Almanya-İngiltere kapışmasında neredeyse birbirimize girecektik. Hayır, şimdi düşünüyorum da, iki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı İngiltere-Almanya maçı için birbirine girecek. Annemin "Aaaaaa, yeter ama. Kapatırım bak televizyonu, finali izletmem" çıkışıyla kendimize gelmiştik.

Turnuvanın sonunda ben pis pis sırıtarak "Oğlum bırak şu İngiltere'yi her seferinde maymun ediyoruz sizi" cümlesini kurmak, büyük bir haz vermişti bana.

Fotoğrafı gördüm aklıma geldi hepsi. O zaman da söylerdim, şimdi de söylerim o Almanya'da en sevdiğim iki oyuncu Klinsmann ve Littbarski'ydi. Nedense hiç alışamadım Matthaus'a. Ama gerçekten Littbarski benim için ayrı bir adamdı.

Neyse ki, 1990 Dünya Kupası'nda Kamerun içime Afrika ateşini düşürmüştü.


Gençler bilmeyebilir, Littbarski şu üstteki fotoğraftaki ağlak ifadeli insandır.

Gökhan Ünal-Mehmet Topuz geçinebilir mi?


Gökhan Ünal, en sonunda Fenerbahçe'ye transfer oldu. Bu transferle ilgili söyleyeceğim iki şey var.

Birincisi Mehmet Topuz ve Gökhan Ünal'ın araları hiç yoktur. Hatta Mehmet Topuz, Gökhan Trabzonspor'a gittiğinde tüm takım arkadaşlarına yemek verdi, Gökhan'ın gidişini kutlamak için. Kuvvetle muhtemeldir ki, basın bunu ya hatırlamazdan gelecek ya da (bu daha kuvvetli ihtimal) ikisi yan yana poz verip, mutlu ve mesut olduklarını açıklayacaklardır.

İkincisi ise şu transferlerdeki taraftar ve basın yorumları. Gökhan Ünal, Galatasaray'a gelse herkes güler ve nasıl berbat bir transfer olduğunu söylerdi. Şimdi Fenerbahçe forması giyecek. Umarım, sakatlık ve sorun yaşamadan sağlıklı bir futbol hayatı olur Gökhan'ın. Ama bakın şimdi nasıl birdenbire Türkiye'nin en değerli golcüsü oluverecek.

Daha şimdiden Alex bile alladığına göre, yazılacakları tahayyül edemiyorum.

Transfer konusunda kendi yorumumu söyleyeyim. Ben Fenerbahçe'de iş yapacağını düşünüyorum.

Bu ayaklar kimin?


Gerçekten de felaket bir kombinasyon. Ama candır, severiz sahibini...

Etme bulma dünyası be Fatih!

Ben unutmam, unutmayı da sevmem. Yapılan iyiliği de, kötülüğü de asla unutmam.

Sabah sabah Fatih Akyel haberini okuyunca, içimden gayrı insani bir biçimde "Beter ol!" cümlesi çıktı. Almanya'da 6. lige doğru yol almış.

Galatasaray'dayken sevmediğim adamlardan biriydi. Tipik Fatih Terim öğrencisi modeliydi. Rakibinin üstüne basar, tükürür, her türlü itliği yapar saha içinde.

Mallorca gittikten sonra birilerinin çok istemesine karşın Galatasaray taraftarının gösterdiği doğru tavırla rotasını Fenerbahçe'ye çevirdi. Onun Olimpiyat Stadı'nda eliyle yaptığı hareket ve küfürleri hiç unutmadım. O gün de, tıpkı bugünkü gibi "Beter ol" demiştim.

Şimdi içimi bir huzur kapladı. Ne de güzel oluyor, unutmayınca. 6. lig bile çok fazla aslında buna.

Fatihciğim; şu an ne yapıyorum biliyor musun? Elimi havaya kaldırmış '6' yapıyorum. Etme bulma dünyası, ne yaparsın....

Not: Fotoğraf rakamla10.blogspot.com'dan alınmıştır.

14 Ocak 2010

Fotoğraf hadisesine ilişkin birkaç kelam


Sevgili okuyan, takip eden arkadaşlara sesleniyorum. Bakın bir haftadan bu yana şu fotoğraflara herhangi bir şey koymuyorum özellikle. Bilenler biliyor, üstlerine "Lucarelli-Breitner.blogspot.com" yazıyordum. Şimdi yazmıyorum.

Dün bir Cevat Prekazi fotoğrafı koydum, sağda solda gördüm. Chao Grey hariç herkes "bilmem kimden aldım" diye yazmış. Aldığını söylediğiniz yerdeki Cevat Prekazi fotoğrafı ufak, ama bloglarınızdaki fotoğraf 500x522 ölçüde. Şansa bak ki, tam benim ölçülendirdiğim ölçü.

Yani bu kadar mı tesadüf olur ölçü ve isimlendirdiğim "Cevat" birebir örtüşüyor. Hayır, verme adresimi, verme linkimi. Bunu istemiyorum, derdim bu değil. Ama şuradan aldım demek de bu kadar zor olmamalı.

Sen böyle yaparsan, ne farkın kalır haber çalan Hürriyet, Milliyet, Habertürk'ten. Değil mi güzel kardeşim. Ne farkın kalır, ondan bundan fotoğraf çalan portallardan.

İlla ki, üstüne bir şey mi koyalım? İlla (ç)alınmaması için önlem mi alalım? Yahu çok değil, bir teşekkür.

Hayır, her şeyi geçtim, benden aldığın bas bas bağırıyor başka blog ismi yazıyorsun. Mal mısın arkadaşım sen? Bari ölçülendirmesi ile fotoğraf adını değiştir. Sığırlığın ortaya çıkmasın. Senin otladığın yerlere, samanları ben bıraktım. O yüzden cinlik yapmaya kalkmayın.

Tekrar ediyorum, gözden kaçırdığım olabilir ama sadece Chao'ya teşekkür ederim. Gayet ince ve naif bir biçimde kimden aldığını yazmış.

Daha önce de yazmıştım. Ben yine aynı stile devam edeceğim. Biri mail atıp "Bana şu fotoğrafı üstünde yazısız yollar mısın?" derse de, hiç üşenmem yollarım. Ama böyle kendi çapında cinlik yapanlara da, önlemimi alacağım.

Arap yağı bol bulunca!


Al-Sadd Kulübü'nün antrenman sahası burası. Araplarda para, kum kıvamında olduğu için teknik direktörleri için de anterman sahasında böyle bir koltuk yaptırmışlar.

Tabii Alex Ferguson da, bu koltuğa bayılmış. Şaka bir tarafa mantıklı bir koltuk. Ferguson yakında aynısını Manchester United için ister.

İster istemesine de, acaba borç içinde yüzen ve mecburen 500 milyon sterlinlik tahvil satışa çıkartacak kulüp yönetimi kabul eder mi bilinmez...

5 para etmez futbola verilen paraya bak


Üstünde bolca yazılıp çizilecek. Konuyla ilgili herkesin eteğinde bolca taş vardır ortaya dökeceği.

Yekten söyleyeyim. Türkiye'deki 5 para etmez bu futbol için şu an için verilen 320 milyon dolar, büyük haksızlıktır. Bu futbolun, kavganın ederi 320 (İhaleyi 321 milyon dolarla Digitürk kazandı) milyon dolar etmez.

İhale bitince daha ayrıntılı yazacaklarım var. Demiştim ve yazıyorum.

1- Türkiye'de oynanan futbolun karşılığı bu değildir. Kavga-gürültü içinde geçen, futbol kalitesi açısından berbat örnekler taşıyan, sadece sinir ve gerilim harbi yaratılarak yürütülmeye çalışılan bu futbol ortamına değil 321, 21 milyon dolar bile fazladır.

2- Digitürk verdiği parayla bugüne zamanki yatırımını kurtardı. Ne yazık ki, Digitürk ne yaptığı programlarla ne de yayınlarla bu ihaleyi kazanmak için yeterli değildir. Erman ve Şansal gibi iki spor insanının (!) kahvedeki adam geyiği çevirmesi, zaten başlı başına yayıncılık rezaletidir. 4 yıl boyunca daha ileri boyutta izleyeceğiz bunu.

3- 1994'te 7.2 milyon dolar, bir sonraki ihalede (tarihini hatırlamadım) ise 160 milyon doları gören yayın hakları ihalesinin bugün 321 milyon dolara ulaşması Federasyon ve kulüplerin ittirmesi ile oluşmuştur. Ve tabii ki Türk Telekom'un rekabetinden ötürü.

4- Bu işten sadece ve sadece kulüpler kârlı çıkacaktır. İhaleyi alan Digitürk sadece ve sadece yatırımlarını korumuştur. Kâr elde etme olanağı neredeyse yok gibi. Digitürk sahiplerini zor günler bekliyor.

5- 4 yıl boyunca Türk futbolunda, gerilim ve sinir harbinin katsayısı artacaktır. 321 milyon doları boşu boşuna vermedi kimse.

6- Bu paradan nemalanacak kulüp yöneticileri, paylarına düşeni yine saçma sapan transferlere yatıracaklardır. O yüzden kimsenin ekstra beklentisi olmasın.

Sözün bitmesi gereken yerde tekrar belirteyim. Türk futbolunun ederi 321 milyon dolar değil. 70 milyonluk ülkede biz futbolcu yetiştiremeyip, Almanya'da, Hollanda'da Belçika'da, İngiltere'de yetişen Türk asıllı futbolculara bakıp hayıflanıyorsak, değil 321 İngiltere'deki gibi 1 milyar 380 milyon Sterlin alsak bizden adam olmaz.

Şu meşhur lafla bağlayayım. "Üç koyunu güdemeyecek adamlar Türk futbolunu yönettikleri müddetçe biz olduğumuz yerde kalmaya devam ederiz."

Bırakmanın zamanı gelmedi mi?


Açıkçası teknik direktörlerin çarçabuk harcanmamasından yanayım. Sadece futbolda değil, tüm mesleklerde insanlara yeteri kadar şans tanınmasını düşünüyorum.

Fakat Rafa Benitez konusunda artık ben bile, 'yeter' deme noktasına geldim. Dün akşamki Reading maçını izlerken, futbolcular dahil taraftarların bile heyecanını kaybettiğini görmek zor olmadı.

Kabul ediyorum, Benitez şampiyonluk yaşamasa da Anfield Road taraftarlarının gönlünde taht kurmuştur ve Liverpool'un tarihine geçmeşi başarmıştır.

Yine de, "Benden bu kadar" demeyi bilmek lazım. Bir zahmet Benitez, bırak artık...

Keşke sezon başında olsaydı


İkinci Avustralyalı da geldi. Koala gücümle Viduka'yı da aldırırsam kimse şaşırmasın.

Şaka bir yana, gediklerden biri kapatıldı. Sezon başında olsaydı, çok daha iyi olurdu ama Neill biraz mecbur kaldı, bu transferde. Everton da, elden çıkarmak istiyordu çünkü.

Defans kurgumuz gitgide ağırlaşıyor gibi. Hakan Balta-Servet-Neill-?. Kare asın dördüncüsü kim olursa fark etmez, ona büyük iş düşer. Sabri takımın değişmezi olur, söylemedi demeyin. Bu kadar ağır adam arasına, hızlı, seri birini koymak şart.

Servet'in transferinde erken konuşmamayı öğrendim, o yüzden gereksiz yere ukalalık yapmayacağım. Gelmesine çok sevindim öte taraftan da ağır oluşu beni biraz düşündürüyor.

Amannn, Reinhard Stumpf da ağırdı. İzleyip, göreceğiz. O zaman ak kök kara kök ortaya çıkacak.