21 Ocak 2010

Daha önce aklın neredeydi be adam?


Bu ülke gerçekten ilginç bir ülke. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ölüm orucuna giden TEKEL işçileri için devreye girmiş ve Türk-İş yetkilileri ile görüşmüş.

Şimdi Bülent Arınç kim? AKP'nin Manisa Milletvekili, eski TBMM Başkanı ve şimdinin Başbakan Yardımcısı.

Bir soru daha soralım. TEKEL'in özelleştirmesi ne zaman ve hangi siyasal iktidar tarafından yapılmış? 2003 yılında AKP tarafından.

Devam edelim, o halde. Kaça ve kime satılmış TEKEL? 292 milyon dolara Limak-Nurol-Özaltın-Tütsab Girişim Grubu’na. (Bu arada dipnot geçelim, TEKEL'in alkol bölümü 292 milyon dolara özelleştirilirken, sadece depolarında 292 milyon doların yarısı kadar alkol bulunuyordu.)

Limak Holding'in sahibinin, Fenerbahçe 2. Başkanı Nihat Özdemir olduğunu ve hakkında bir dönem yurtdışına çıkış yasağı bulunduğunu da eklemekte fayda var.

Peki, Limak-Nurol-Özaltın-Tütsab Girişim, 292 milyon dolara aldığı TEKEL'i, ne zaman, kime ve kaça satmış? 2006 yılında 950 milyon dolara Amerikan Texas Pacific Group'a.

'Bir koy üç al' diye buna derler. Herifler TEKEL'in gerçek ederi düşünüldüğünde bedava denebilecek bir rakama alıp, 3 katı fiyatına satmışlar. Girişimci ruh bu olsa gerek.

Sorulara başladım bir kere, devam etmek istiyorum. TEKEL’in sigara fabrikaları ve markaları hangi yılda ve kimin zamanında satılmış? 2008'de 1 milyar 720 milyon dolara British American Tobacco'ya (BAT).

Bu arada Başbakan, bu özelleştirmeler sırasında sürekli çıkıp, "İşçilerin tüm kazanılmış hakları devletin güvencesindedir" diyor. Ehh, balık hafızaya sahip olduğumuz için "Nasıl olsa unuturlar" diye düşünüldüğü belli.

Şimdi soruları bırakıp, günümüze gelelim. TEKEL özelleştirilirken, 12 bin işçinin hakları elinden alınmak isteniyor. AKP iktidarı işçilere şunu söylüyor: "Tüm kazanılmış haklarınızdan vazgeçin, gelin sizi TEKEL'den aldığınız paranın yarısına ve geçici olarak başka bir yerde çalıştıralım.

Ohhhh, ne güzel. Bu adamlar yıllarını verecek, sen haraç-mezat satacaksın fabrikaları, sonra "Aylardır oturdukları yerden maaş alıyorlar, yok öyle" diyeceksin. Bunun adına "Hırsızlık, arsızlık, yüzsüzlük" denir. Bu üç elementi biraraya getirip, işçilere "Ölün" deniyor.

Şimdi en başa dönelim. Bülent Arınç beyefendi (!) devreye girmiş, ölüm orucundaki işçiler için. Yahu ne utanmaz bir tavırdır bu, nasıl iğrenç kaygan bir siyasettir, nasıl bir aymazlıktır.

Aklın neredeydi be adam bu özelleştirmeler yapılırken? Şimdi ucuz kahramanlık rollerinde. Tabii, demokrasinin, insan haklarının onulmaz insanıdır kendisi ya. Devreye girmiş; bak, bak, bak.

Devreye girmek için çok geç, bu insanlar bütün haklarını geri alacaktır. Dünyanın her yerinde böyledir bu. Haa, yarın öbür gün atarsınız içeriye tek tek, nasıl olsa unuturuz biz.

Bu topluma unutmaları için verecekleriniz vardır nasılsa. Onurları satılık olanlara nohutla, kömürle, mercimekle unutturursunuz her şeyi, bir çırpıda.

Geri kalanları da biraz gaz, biraz cop ve gözaltıyla halledersiniz.

Rafa'nın tek destekçisi!





Bu abimiz kimdir, inanın ben bilmiyorum ama Rafael Benitez'e muhtemelen, Benitez'in kendisinden bile çok güveni var. Dünkü Tottenham maçında da yerini almış ve desteğini açık bir biçimde sunmuş.

Gerçi abimiz "Still" yazısıyla biraz güven bunalımı yaşamış ancak ısrarlı bir biçimde desteklemeye de devam ediyor.

Valla Türkiye'de benzer bir durum olsa, döverler bu abiyi. Bence Benitez bundan sonra nereye demir atarsa, kendisini de götürsün.

İlk maç

20 Ocak 2010

Özledim be.... # 5


Az kaldı ama ben çok sevdim. Acayip vururdu toplara.

Hele Kadıköy'de çaprazdan vurduğu o top. Terim göndermese 2 yıl daha Türkiye'de oynardı rahat rahat. Harbiden bir an için özledim.

TEKEL işçisinin 37. günü, ölüm yaklaşıyor


37 gündür eylemdeler. Onların deyimiyle "Söz bitti, sıra ölümde." Şu an kamuoyunun çok fazla ilgisini çekmiyorlar ancak işlerin sarpa saracağı günler çok yakında.

Siyasal iktidarın, bu insanları ve beraberinde ailelerini ölüme götürdüğü apaçık ortada. 4/C (geçici personel) kandırmasıyla, işin içinden sıyrılma niyetindeler.

Ankara'ya bugün-yarın kar düşecek. Bez, naylon çadırlarda haklı bir davanın, onurlu mücadelesini veriyorlar.

Şu empati denen olaydan yapmak lazım arada. Babamızı, abimizi, kardeşimizi, annemizi o işçilerden biri olarak varsayalım. Zor hakikaten çok zor. Şu işçilerin yanına, hükümetten bir tane bakan gitmez mi? Senenin bir günü iftar çadırlarında arz-ı endam edenler; aç kalmamak, işsiz kalmamak için bu insanların sorunlarını paylaşmak için neden gitmezler?

Bazı durumlarda insanın elinden bir şey gelmemesi fena mı fena bir şey. Çaresizlik, oturduğun yerden izlemek, insana ayrı koyuyor.

Fotoğraflarda işçilerin ve ailelerin suratlarına iyice bakınca, bu kararlarından zerre geri adım atmayacakları belli oluyor. Ankara'da olanlar, yanlarına gidecek olanlar, buralardan da bir selam göndersinler ve yanlız olmadıklarını söylesinler bu güzel insanlara.

20 Ocak Türk futbolunda bir dram


Nuri Asan, Muzaffer Badaloğlu, Mete Adanır, Zoran Tomic, Asım Özkan... Bu isimleri yeni nesiller pek bilmez. Bir dönem Türkiye'yi kasıp kavuran Samsunsporlu oyuncuların isimleri bunlar. Malatyaspor deplasmanına giderken, Havza yakınlarında geçirdikleri trafik kazasında hayatlarını kaybettiler.

Bir de, Emin Kar, Erol Dinler, Halil Albayrak gibi isimler var. Yaşamayı başardılar ama futbola veda etmek zorunda kaldılar ne yazık ki.

Hayatını yitirenlerden Muzaffer'i çok net hatırlarım. Babam bir Galatasaray-Samsun maçına götürmüştü beni. Kasap Muzaffer denirdi.

Sert mi sert bir futbolcuydu. Tam numaralı tribün önünde Raşit'e kayarak dalmıştı. O gün nasıl sinirlenmiştim anlatamam. Bağırmıştım, belki küfretmişimdir. Umarım affetmişsindir be Muzaffer Abi.

Milli Takım için Zico'ya ne dersiniz?


Zico'nun Olympiakos'taki görevine son verildi. Çok ciddi bir biçimde Türkiye Futbol Federasyonu içinde, rüzgârın Zico'dan yana estiği yönünde haberler var.

Doğrusu, "Zico'yu ister miyim?" diye bir soru sordum kendime, iç ses olarak "evet" yanıtı geldi.

Doğru düzgün, efendi, işini yapan bir adam. Siz ister misiniz bilmem tabii. Çıta o kadar yükseltildi ki bir ara, Ferguson gelse "Daha iyisi yok mu?" denecek noktaya gelmiştik.

İçimdeki ses, bu işin olacağını söylüyor nedense.

19 Ocak 2010

Paylaşılamayan adam


Görünce dayanamadım, ne kadar güzel bir tablo. Neden bu adamı bu kadar çok seviyoruz, fotoğrafın kendisinde apaçık görülüyor.

Platini ya da Franz Beckenbauer'i böyle görmenize imkân yok. Bu yüzden Afrika'dan Türkiye'ye, Polonya'dan Avustralya'ya kadar böylesi bir sevgi besleniyor, bu adama.

Sivridir, ağzı bozuktur, agresiftir ama candır, canandır. Seviyoruz lan seni.

Not: İsteyen fotoğrafı dilediği yerde kullansın. Maradona sevdasına...

O akşamı unutmayacağım


Eğer hafızam beni yanılmıyorsa 2000'in Ağustos ayıydı. Geçmişi pek çok sıkıntıyla dolu güzel bir insanın evindeydik. İç mimardı, evini yaklaşık 3 yıl süren bir tadilattan sonra dubleks hale getirmişti. Onu kutlamak için toplanmıştık evinde. Saat gece 12 gibi herkes ufak ufak evden ayrılıyordu. Biz birkaç kişi Payel Abi'nin evinde kaldık. "Sürprizim var size" dedi. "Abi hayrola pastadan hatun mu çıkacak?" dedim.

"Yok oğlum, daha güzeli" dedi. Geçtik terasa, hava sıcak mı sıcak. Telefonu çaldı Payel Abi'nin. Ermenice bir şeyler konuştu, telefondaki sesle. "Tamam geliyor, 5 dakikaya burada" dedi. Soruyoruz ama yok, "Sürpriz de sürpriz" diyor. "Durun" dedi, "Size şahane bir meze hazırlayacağım". Gitti içeriden bir şeyler aldı, ben her zamanki merakımla yanında bittim.

"Siz bilmezsiniz rakıyı neyle içeceğinizi. Rus salatasıyla rakı içen adamlarsınız" dedi, bir yandan mezeyi hazırlarken. Sade helvayı aldı üstüne biraz limon sıkıp çatalla bastırmaya başladı. "Onlar gelmeden, şunu bitireyim bari" dedi ve ardından zil çaldı. Terastayız, yan apartmanın da terasından bir amca "Afiyet olsun, Payel nerede?" diye sordu. "Misafirleri geldi onları almaya aşağıya indi" dedik.

Aşağıya indi Payel Abi, kendi deyimiyle sürprizleriyle yukarı terasa çıktı. Birin gözüm ısırıyor ama diğerini tanımıyorum. Tanıştırdı bizi. Hrant ve Süren dedi. Tokalaştık, rakı koydum her ikisine de. Biraz muhabbet ettikten sonra, arkadaşlardan biri "Abi sürprizlerin bu abiler mi?" dedi. Payel Abi patlattı, "Oğlum büyümeyeceksiniz siz hiç. Sürprizin en büyüğü geldi. Hiç rakı içerken böyle müzik dinlediniz mi acaba?"

Kaval gibi bir alet çıkarttı Süren. Payel Abi anlatıyor bir yandan. "Ermenistan'ın en iyi duduk ustalarından biridir Süren. Buraya eğer becerirsek kaset çıkartmaya geldi" dedi. Terastaki amca kadeh kaldırdı.

O zaman bilmiyordum, ne yalan söyleyeyim. İsmini bile duymamıştım Süren Asaduryan'ın. Çalmaya başladı gece vaktinde. Ulan nasıl tüylerim diken diken oldu anlatamam o an. Nasıl bir ses, nasıl bir güzellik. Helvalı, limonlu meze de rakıyı su gibi içirtiyor adama.

Sabah 4'e kadar muhabbet ettik, yan terastaki amca da geldi Agop Amca. Siyaset konuştuk hep, anılarını anlatıyorlar arada.

Çok güzel geceydi, içtiğim en güzel rakıydı o. Hrant Dink'i ilk ve son görüşümdü o akşam. Payel Abi'yi uzun zamandır tanıyorum ama diğerlerini tanımıyorum o yüzden içimden "Ne güzel insanlar lan bunlar" dedim.

Üç yıl önce bir Cuma günü, işyerindeyim, çalışıyorum her zamanki gibi. Tam karşımdaki ekrandan son dakika yazısı geçti. "Hrant Dink, Şişli'de Agos Gazetesi önünde silahlı saldırıya uğradı."

Bakırköy Yenimahalle'de o terasta içtiğimiz akşamı düşündüm. Türkiye'nin sorunlarına bakışından sonra "Abi geç tanışmışız biz seninle" demiştim. "Boşver, hiç tanışmasaydık daha mı iyiydi?" diye yanıtladı beni, gülümseyerek.

Katillerin kahraman ilan edilip, 5 yıldızlı otellerin suitlerinde konuk ettiğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Dün de yazmıştım, her şey unutuluyor bu ülkede. Her şeyi halının altına süpürüyoruz, pislikler görünmesin diye. Bu ülkenin eteğinde çok taş var dökeceği. Hiçbiri dökülmüyor, hepsi sır, giz, karanlıkta.

Fırından ekmek çalan çocuklar 25 yıl yerken, katiller 10 yılla yetiniyor, belki de daha azıyla. Bu ülkede kendine gazeteci diyen birtakım şerefsizler diye yazılar yazıyor.

Çok şey yazmak istiyorum, elim gitmiyor klavyeye, parmaklarım külçe gibi ağırlaşıyor bazı durumlar karşısında. Hrant'ın katilleri ölümünün 3. yılında sanki dalga geçer gibi sınava girip, gardiyan olmak için başvuruda bulunuyor, biz sesimizi bile çıkartamıyoruz.

Bakmayın siz gazetelerin verdiği tepkilere, hepsi yarın unutacak yaşanılan her şeyi, tüm cinayetleri. Ta ki, bir sonraki cinayete ya da faili meçhule kadar. Biraz sahte gözyaşı, biraz da "Unutmayacağız, unutturmayacağız" hamaseti. Tamam işte hepsi o kadar.

Utanç duyuyorum bu ülkede yaşamaktan çok kez. Hem dün, hem de bugün bir kez daha o utancın içindeyim.

Türk hakemliğinin mutlu günü


Okan'ın ayağının kırıldığı pozisyonda kafasını yana çevirmeye gerek duymadığı andan itibaren sevmedim. Sonra televizyonların vazgeçilmez ismi oldu.

Her konunun bilir kişisi gibi ortaya çıkarttılar, sivriliği ve dikkat çekiciliği yüzünden.

Türk hakemlerinin selameti açısından ekranlarda bulunmaması gerektiğini düşündüm. Tipik bir Türk karakteri. FIFA'nın kural kitabını yok sayarak "Penaltı penaltı gibi olmalı" gibi bir anlayışı bu ülkede insanlara aşıladı. Gözün gördüğünü perdeleyip başka yorumlar getirdi pozisyonlara. Rüzgârın yönüne göre yorumlar yapıp, her takımdan hatırı sayılır derecede düşman edindi.

İhale bitti, kulüpler fişi çekti ve Erman Toroğlu istenmeyen adam ilan edildi. Yüzümde mutlu bir gülümseme belirdi. Bundan sonra Türk hakemleri artık daha ileri gidecektir bundan eminim.

Muhtemelen gazetedeki köşesinden; kinini, nefretini daha belirgin kusacaktır ancak ekranda görünmezsen yok olmaya mahkûmsun bu ülkede. O yüzden sinek vızıltısı şeklinde çıkacaktır sesi.