18 Mayıs 2010

Lütfen bir mucize olsun


30 madenci iki güne yaklaşan süreden bu yana yerin 540 metre altında. İçimde bir mucize olacağına dair tüm umudumu sürdürüyorum.

Aileler, dostlar, herkes onlardan iyi bir haber almak için bekleyişini sürdürüyor.

Lütfen bir mucize olsun, lütfen...


Bırakın bu popülist eylemleri


Uğur İnceman, Rodrigo Tello, Yusuf Şimşek, Mert Nobre muhtemelen yönetimin bundan sonraki senelerde hedeflerindendir.

Unutmadan; Adnan Polat, basketbol takımını dağıtmayacaklarını açıklamıştı iki hafta önce ama Evren Büker teklif bekleye bekleye geçirdiği günlerin sonunda Trabzonspor'a transfer oldu. 16 yıldır bir yabancı oyuncu iki seneyi geçirmemiş bir takımdan söz ediyoruz. Sonra her sezon sonu, "Seneye şöyle takım yaratacağız" diye taraftarın ağzına iki parmak bal çalıp, sezon ortasında ağlamalar başlar.

Fazlaca popülist bir yönetim, fazlaca ucuz açıklamalar ve ne yazık ki fazlaca "biz bize benzeriz" örnekleri sunuluyor.

Bir insan yapamayacağı işi görmeli, anlamalı. İşin suyu çıkmadan, hele de Türkiye gibi bir ülkede, her başarısız sonuçta 'adam asmaca' oynamaya meraklı kitleler önünde zorlamadan, bu işi yapabileceklere bırakılmalı.

Ben şimdi buraya 18 Mayıs 2010 tarihinde saat tam 18.25'ken bir not düşeyim, sonra tozlu raflardan çıkartırız. Kıçını kurtarmak için herkesi satabilecek potansiyele sahip adamlardan yönetim, başkan, idareci olmaz.

Adnan Sezgin, oralarda dolanıyorken, kişisel olarak yönetime güvenemem. Gökhan Zan'dan sonra Serdar Özkan. Herkeste aynı laf, "Ama Arda dedi ki; bizim neslin en yeteneklisi Serdar'dır."

Nasıl bir nesilmiş anlamadım anasını satayım. Arda, Mehmet Güven için de "Bizim takımın en yeteneklisi odur" dememiş miydi?

Çıkan sonuç; ya Arda futboldan anlamıyor, ya garibimi birilerine siper kullanıyorlar.

Bu yıl bol bol transfer haberi okuyacağız. Mehmet Batdal için yorumum; bir adam 25 yaşına geldiyse ve halen ikinci ligde oynuyorsa, kuşku duyarım. Benim için Yaser, Ferdi Elmas tadında bir transferdir. Umarım yanılırım.

Halen transfer düşünülüyor ona çıldırıyorum. Şu zihniyet değişimini ne zaman yapacaklar acaba?

17 Mayıs 2010

Asrın buluşu; mavi tabure


Ya o değil de, bu statta taburenin ne işi var onu anlayamadım. Cağaloğlu Hamamı mı burası yoksa stadyum mu belli değil. Türkiye'nin 'en harikulade' stadının mis gibi koltukları varken, tabureye niye ihtiyaç duyar acaba bir kulüp.

Ben mi kötü niyetliyim acaba? Hakikaten lan, tabure ne?

Elektronik ıslık, tribüne devasa lazer koymak, koltuklara bok sürmek ve maç devam ederken marş çalmaktan sonra sonra yeni bir icadımız oldu. Tabure.

Renkler de mavi, fazla dikkat çekmesin diye muhtemelen.

Eyvallah, bütün statlarda rezaletler yaşanmıştır, her statta akla hayale gelmeyecek utanç kaynakları vardır ama senelerden bu yana terörize edilmiş bir tribünün yaptıklarının affedilecek tarafı yok.

Bir önceki postta da söyledim. Herkes bu işin takipçisi olmalıdır. Öyle bir maçla, 300-500 bin TL ile geçiştirilmeyecek şeyler yaşandı dün gece. Maç oynanırken, tribün yanıyordu var mı daha ötesi? Son fotoğrafa dikkatle bakın; 1 değil, 2 değil, 3 değil tam tamına 12 itfaiye aracı var. Yazıyla 'On iki'. İtfaiye sadece ve sadece devasa yangınlarda bu sayıda araç yollar olay mahaline, gerisini siz düşünün.

Onu bunu bilmem, dün geceki terör olaylarının hesabını bağıra bağıra vermeli Fenerbahçe yönetimi. Vermeli ki, kendinde her şeyi yapma hakkı gören vandallar bir daha bu hareketlere kalkışmamalı.

Bu kadar olay sonrası ne yapıldı peki? Stad anonsunu yapan şaşkını gözaltına aldılar. Fatura kesildi yani, öyle mi?

Daha maç sonu soyunma odasından çıkamayanları, dükkân talanlarını, bıçaklananları, saldırıya uğrayanları yazmadım bile.

Hayır, son maçta, son dakikada kaçan şampiyonlukların kaşarı olma yolunda ilerleyen bir camianın, hazırlıklı olması gerekirdi? Bu öfke, bu telaş neden.















Not: 2009-2010 sezonuna ilişkin son yazı, Galatasaray'a giydirmek olacaktır. Bu kadar Fenerbahçe yazısı yetti. Bundan sonrasında ancak kontralar olur o kadar.

Kibir, anlamsız büyüklük kompleksi ve tecelli eden adalet

Geyikler bir tarafa, dün gece ve sonrasında Türkiye'de yaşananlarla, Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda vuku bulanları ciddi anlamda irdelemek gerekiyor.

Önce dün akşama dönmek lazım. Futbol açısından ciddi anlamda şanssızlık barındıran bir 90 dakika yaşadı Fenerbahçeliler. Trabzonspor kalecisi Onur, eski Bursaspor kaptanı Egemen ve Giray ile 10 çubuklu formalı arasında geçen maçta, herkesin ortak kanısı Onur'un bir şampiyonluğa ve adalet duygusuna yön vermesi 50 bin kişilik güruhun, önce dünya spor tarihinin en unutulmaz anlarından birinin yaşanmasına (komiklik diye nitelemeyelim hem hafif kalıyor hem garip) ardından da vandalizmin en ince (!) örneklerini göstermesine neden oldu.

İşin esası anlaşıldığı zaman o çok övündükleri (hatta övündükleri iki şeyden biri) statlarını yakmaları, koltukları tekmeleyip kırmaları, saha içinde timsah yürüyüşünden timsah gözyaşlarına evrilmeleri yani bir spor kulübü taraftarının acz içine düştüğü anlar, ciddi anlamda sosyolojik, psikolojik araştırmaları gerektiriyor.

Daha 10 dakika önce 'kahramanlaştırdıkları' insanları, kaçınılmaz son anlaşıldığında linç edebilecek duruma gelmeleri aslında sadece Fenerbahçe taraftarına has bir özellik değil. Dün yaşananların benzeri Ali Sami Yen ya da İnönü Stadı'nda da pek tabii ki gerçekleşebilirdi. Haa, ama o statlarda bu kadar komik duruma düşülebilir miydi onu bilemiyorum.

Bundan sonra herkesin, Türkiye Futbol Federasyonu'nun vereceği cezanın takipçisi olması gerekir. Bu denli vahim olaylar, Türkiye'nin gözü önünde yaşandıktan sonra ne gibi bir ceza verilecek doğrusu merak ediyorum.
Çünkü geçiştirilecek, gözden kaçırılacak boyutta şeyler olmadı Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda. Hoş, bu statta sürekli şiddet unsurlarını da görüyoruz ancak herhangi bir işlem yapıldığına denk gelmedik. Zaten bu yüzdendir ki, Şükrü Saraçoğlu'nda tribünleri yakma, sokak ortasında gazeteci dövme, parmağını kırma, dükkân yağmalama cesareti bulunmuştur.

Dün o statta yaşananların Türkiye'nin EURO 2016 adaylığını, fazlasıyla derinden yaralayacağı gerçeğinin de göz önünde bulundurulması gerekir.

İşin bir de maç sonrası boyutu var tabii. Bugün okuduğunuz Fenerbahçeli yazarların hemen hepsinin birleştiği nokta "Türkiye bizi sevmiyor, herkese karşı savaşıyoruz" argümanı. Kaçan her şampiyonluk sonrası bu fikre kapılmak, sürekli olarak bu düşünceyi dile getirmekle bir yere varılmayacağını anlamaları daha ne kadar sürecek acaba? Niye bu ülkede Galatasaray'dan, Beşiktaş'tan ya da Trabzonspor'dan bu denli nefret edilmiyor da, Fenerbahçe'den ediliyor acaba, hiç düşündüler mi? Eğer bir veri ortaya koyuyorsan, o vakit bunun nedenlerini, sebeplerini de bilmen gerekir. Bilmiyorsan da, düşünmen gerekir.

Bu fikre ben de katılıyorum doğrusu. "Neden?" diye kendime sorduğumda, kendimce cevaplar buluyorum. Rakiplerini sürekli aşağılamak, kendinden başkasına saygı duymamak, kendini 'Tek büyük' olarak kabul etmek ve bu sorunun aslını sürekli tekrar etmek ilk aklıma gelenler oluyor.

4 sene önceye dönelim. Şu meşhur 16 dakikalık hazin sona yani. O şampiyonluğun geldiği akşam Murat Özaydınlı'nın, Malatyaspor maçı sonrası canlı yayında 13 dakikalık konuşmasında 58 kez sarf ettiği 'Fakir fukara' açıklamasından sonradır.

Yine rakiplerini aşağılayarak, yine herkesin kendilerine karşı söylemi ile bütün Türkiye'yi o ana kadar olmasa da, o andan sonra ters etki altına alarak, bir şampiyoluğun kaçırılmasına neden olmuştur. Zaten sonrasında fatura kendisine kesilmiştir ve bir daha televizyonlarda beyanat verirken görememişizdir.

Bir spor kulübü taraftarı düşünüyorum ki, rakibinin teknik direktörünün babasının mesleğinden ötürü aşağılasın. O güne kadar kimse nefret etmiyorsa bile, bir tribünü neredeyse baştan aşağı kaplayan "Rıza Efendi iki ekmek bir süt" pankartı ile tüm Türkiye'nin nefretini kazanmıştır bu kulüp.

Bunca olaydan akıllanmıyor ve siz, bir rakibinizi yenmeye yakın götünüzle top durduruyorsanız; rakibiniz penaltı atarken, hiç eşi benzeri görülmemiş bir biçimde sahanın ortasında sondaj yapıyorsanız; futbolcunuzun eşi bile terbiyesizce el-kol hareketleri yapıyorsa; sanki sözleşmişcesine dünyanın en aptalca gol sevinçlerini sergiliyorsanız, rakibinizin formasından ötürü stat hoparlörlerinde "Bir mahsun mor menekşe ağlıyor mu ne?" diye şarkı çalıyorsanız, haliyle bir ülkede sevilmemek için pek çok nedeniniz olur.

Adalet duygusu o kadar ilginç bir şey ki, önünde sonunda tecelli edeceğine inanırım. Koskoca bir sezon boyunca, aleyhinizdeki her hakem kararına aylarca karanlıkta bırakılmış aç köpekler gibi saldırdıktan sonra yine bir hakem kararına bu biçimde itiraz ederken gol yemek, söz ettiğim adaletin tecelli etmesini sağlamıştır.

Kuvvetle muhtemeldir ki, bu travmayı atlattıktan hemen sonra (Nasıl atlatacaklar onu da bilmiyorum. Şampiyonluğun kaçması değil, dünyanın alay ettiği bir biçimde olmayan şampiyonluğun kutlanması daha büyük bir travma olmuştur) taarruza geçilecektir. Medyası, taraftarı, yöneticisi yani hemen hepsi bu yazının genelinde söz edilmeye çalışılan "Türkiye'ye karşı savaşıyoruz" argümanını önümüze koyacak.

Şimdiden "Hani Aziz Yıldırım hakemleri almıştı?" cümlesi dillendirilmeye başlandı. Bu sözü söyleyen arkadaşlara, 1-1'lik Trabzonspor maçında Yunus Yıldırım'ın verdiği serbest atışları, faulleri hatırlatırım. Maçı işyerinde izledim ve hemen herkes Fenerbahçeli'ydi. Maçın 70. dakikasından itibaren "Ulan atın kendinizi ceza alanında hakem penaltı verecek" cümlesini, muhtemelen bütün Fenerbahçeliler sarf etmiştir. İlginçtir, aynı duyguya sahiptim.

Ama olmadı işte. Bazen o adaletin tecelli etmesi gerekir ki, akılların başına gelmesi için. 4 yıl önceden kimse ders çıkartamadı, 4 yıl sonra çıkartırlar mı merak konusu. Gazeteciniz bile "Aferin Şenol Güneş ve Onur" diye yazıyorsa, çok da ümitvar olmamak lazım. Yine de, çıkmadık candan umut kesilmezmiş.

Artık herkesin aklını başına alma zamanı geldi hatta geçiyor.

Kendinizi sürekli olarak dev aynasında görmeyi, rakiplerinizi aşağılamayı, kendinizden başka herkesi küçük görmeyi bırakın. Evet, böyle yaptığınız sürece nefret duygusu uyandıran bir kulüp olmaya devam edeceksiniz ve bu fikriniz en sonunda vazgeçilmez korkunuz halini alacak.

Eğer siz Fenerbahçeli'yseniz ve hâlâ "Tüm Türkiye'ye karşı savaşıyoruz" diye düşünüyorsanız, daha bol bol travma geçirmeye hazırlanın derim.

Son söz; adaletin tecellisi Bursa'nın şampiyonluğu ile değil, Fenerbahçe'nin şampiyon olmaması ile gerçekleşmiştir. Bursaspor şampiyonluğuna dair de kelamım olacaktır hafta içi.

16 Mayıs 2010

O an


Gülsem mi, gülmesem mi, bilemedim ben onu şimdi. Ama bu an maçın tam bitimi.

Kadıköy'de petrol çalışması yapan Bilica, yanındaki insan kopyasına sarılmış.

Offf, diyorum. İçimde yağlar vardı, hafiften eriyor.

Not: Adsız yorum yazan sevgili embesil arkadaşım, ben Fenerbahçe şampiyon olamadı diye mutlu filan değilim. Beni zerre ilgilendirmiyor kimin şampiyon olduğu. Benim mutluluğum Bilica, Volkan gibi haysiyetsizlerin, rakibiyle alay eden şerefsizlerin, emek hırsızlığı yapan onursuzların düştüğü durumdur.

İstersen şu gerzekçe yorumlarından vazgeç olur mu? Bu arada bana yolladığın blogda yazanlara yorum bile yapmam, kendisi sene boyunca bol bol nefret kusmuş, önüne gelenle alay etmiş bir tiptir. Layığını bulmuştur.



Bunlar da benden bonus olsun, madem öyle...

Keser döner sap döner gün gelir hesap döner


Galatasaray'ın Fenerbahçe'ye 1-0 yenildiği gün demiştim ki, "Sana söylenecek çok laf var ama anlama yetinin olabileceğini sanmıyorum. İnsan olsan anlardın ama böyle kötü bir insan kopyası şeklinde ortalarda dolanınca anlatılmıyor ağız tadıyla. Sen, daha bol bol forma giyeceksin bu ülkede. Bu hareketin altı keçeli kalemle çizili bir biçimde duruyor orta yerde. Bugün olmadı yarın, olmadı başka gün tozlu raftan çıkartılır bu hareket, emin ol"

Hah işte! Bak o götün açıldığı gün geldi çattı. Şimdi o topu durduğun ana geri dön, kaçırdığın kupayı hayal et.

Artık gerisini de ben söylemeyeyim. Sen, kendi işini kendin hallet.

Helal olsun hepinize


Yazılıp, çizilecek o kadar çok şey var ki. Hele de son 5 dakikada yaşananlar. Şimdilik sadece Bursaspor'u tebrik edelim. Gecenin ilerleyen saatlerinde kalem tutarız.

Bu arada Kadıköy'de hâlâ şampiyonluk kutlanıyor mu?

15 Mayıs 2010

Küsük tavşan!

Kapı arasından Rijkaard'a 'git' denilmek istendiği çok açık. Yoksa, Frank Rijkaard'ın tam da tartışıldığı sırada Adnan Polat'ın, Fatih Terim'le görüşmesinin bir anlamı olamaz. En azından, benim aklıma bir şey gelmiyor.

Kimse çıkıp "Fatih Terim koordinatörlük için düşünülüyor" demesin, buna kargalar bile güler.

Adnan Polat başkanlığındaki Galatasaray yönetiminin başarılı olduğu konular mutlaka vardır, eleştirilecek yanları ya da olumsuz tarafları da mutlaka vardır. Fakat şu bir gerçek ki, sportif anlamda hem başarısız olmuştur hem de mantıksız hamleler yapmıştır.

Bundan sonra geçecek süreç belli ki, bir ton adam almakla geçecek. 2. Kalli döneminde olduğu gibi 'revizyon' yapılacak ve o meşhur söz de olduğu gibi "Gelecek 10 yıla damgasını vuracak takım" yaratılmaya çalışılacak.

Kendimi bildim bileli, Adnan Polat bu kulübün yönetimindedir. Açıkçası kendisini fazlaca popülist bulurum ama önyargım da yoktur.

Bir şey var ki, bu yönetim sürekli olarak panik ve telaş halinde hareket ediyor. Cevat Hoca döneminde alınan şans şampiyonluğu sonrasında, işler ne zaman tersine dönse fazlaca gereksiz bir biçimde radikal kararlar alınıyor.

Bu kulübün içinde atılması gereken fazlaca safra taşı var. Bunların temizlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Temizlenmediği taktirde bu taşlar karın ağrıtacak.

Şimdiden söyleyeyim, Adnan Polat'ın başkanlık işini kıvıramadığını düşünüyorum ve bundan sonra da yapabileceğini sanmıyorum. İsterse ard arda 5 kez şampiyon olsun. Çünkü sorun şampiyonluk değil, sürekli olarak harcanan insanlar.

Hem de, harcanması gerekenler yanı başında dururken...

Son sözüm şu olacak: Umuyorum ki, Fatih Terim Galatasaray'ın başına yeniden dönmez. Pek çok insanın fazlasıyla mutlu olacağını biliyorum ama beni Galatasaray'dan soğutma noktasına getirecektir. Haa, ben kim miyim? Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış atasözündeki tavşan.

12 Mayıs 2010

Korkak, pısırık. onursuz ve şahsiyetsiz ordusu

Anadolu Grubu’nun Başkanı Tuncay Özilhan, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu (TAPDK) tarafından hazırlanan, içki ve tütünde adeta '4. Murat' yasakları getiren tasarı yasalaşırsa Efes Pilsen Basketbol Kulübü’nü kapatacaklarını açıkladı.

Tarih 12 Mayıs 2010. Ve demişiz ki, 29 Eylül 2010'da; "Ülker-Fener birlikteliği ve Ülker'in Galatasaray ile Beşiktaş'a sponsor olmasındaki amaç, sportif anlamda Türkiye'de varolan Efes Pilsen hegamonyasını kırmak değil, sponsor olarak Efes Pilsen markasını basketboldan uzaklaştırmak"

Okumak isteyen tıklasın; "Fenerbahçe-Efes Pilsen savaşının ardındakiler"

İsteyen kızsın, isteyen küplere binsin, isteyen sövsün ama bu ülkede halen, siyasi iktidarın iyi niyetinden, demokratikleşme çabalarından söz edenler, gerizekâlıdır, hatta ötesindedir. Her şey belli bir plan ve program dahilinde yürüyor.

Kimse sesini çıkarmadığı sürece bu attıkları adımlar daha da uç boyutlara erişecek. Gerçi daha ne kadar uç boyuta erişebilir bilmiyorum. İnsanlar sesini yükseltmek için, daha neyi bekliyor onu da bilmiyorum.

Bu kadar; korkak, pısırık, onursuz, şahsiyetsiz insanların biraraya geldiği başka yer var mı, onu daha çok merak ediyorum. Herkes otursun oturduğu köşede, bir gün mutlaka köşelerinde oturanlara da ucunun dokunacağı şeyler olacak.

Tabii sportif açıdan da, Fenerbahçe'ye kepçeyle verileni kabul edip, kaşığın ucuyla susturulan Beşiktaş ve Galatasaray da, Ülker'le birliktelik kurdukları için suça ortaktır. Kimse bu cümleden, "Galatasaray ve Beşiktaş'la da benzer bir birliktelik kurulursa sorun kalmaz" anlamını da çıkarmasın. Zaten Fenerbahçe'nin derdi başka, onu da bilen biliyor.

11 Mayıs 2010

Kadınların hakkı ödenmez


Bu kadınların hakkı var ya ödenmez. Anneden, eşe, abladan, teyzeye kadar hepsi. Nasıl canlılar halen çözebilmiş değilim. O enerji, o kuvvet, o direnme gücü..

Erkekler olarak diyoruz ya, "Çok kaprisliler abi" diye. Yemin ediyorum az bile yapıyorlar. Tamamen erkeklerin bok yemesinden ibaret olay.

Onların yaptıklarının yarısına yakınını yapsak, günlerce ağlar sızlarız, yerimizden kalkamayız.

Nereden mi çıktı şimdi bu? Şu fotoğraftan çıktı.

Fotoğraf Olcay Baykal'a ait. Türkiye yerinden oynuyor eşi ve çevresinde gelişen olaylar nedeniyle ama o çamaşır asıyor.

Hakikaten hakkınız ödenmez...