30 Haziran 2010

Kupa gazeteciliği


İlk önce belirteyim, böyle bir olgu yok, bu tamamen benim uydurmuş olduğum bir kelime bütünü.

Hepimiz, az ya da çok gazete okuyoruz, tv izliyoruz o yüzden de neler olup bittiğini yakınen görebiliyoruz. 2010 Dünya Kupası başladığından bu yana eğer dikkatli baktıysanız, medyada yer alan trasfer haberlerinin daha 'zengin' olduğunu fark etmişsinizdir.

Bu "Kupa gazeteciliğinin" en önemli kuralı, maçları yakından takip etmektir. Maçlar özenle izlenir, parlayan futbolculara özel bir ilgi gösterilir ve kulüplerin ihtiyaçlarına göre de, haberler gün be gün yıldırım hızıyla okura ya da izleyene iletilir.

Şimdi ufak örneklerle yola çıkalım. Şili'nin ilk maçında Alexis Sanchez oynadığı futbolla herkesin dikkatini çekti. Atıksal beyinli 2 gazetecinin kafası aynen şu örnekte görüldüğü üzere çalışıyor.

- Alexis Sanchez hengi bölgede oynuyor?
- Sol kanatta ama sağ kanada da kayıyor.
- Kanat diyorsun yani?
- Evet abi, bariz kanat oyuncusu
- Tamam Hilmi. Peki kimin kanat oyuncusuna ihtiyacı var?
- Abi, soru mu bu? Tabii ki Fenerbahçe'nin.
- Tamam o zaman, "Fenerbahçe'de Alexis Sanchez harekâtı" haberini yapıyorsun. Araştır bakalım, hangi takımda oynuyor, kaç kere milli olmuş filan.

Örnekte görüldüğü üzere, iki kafadar, gazetenin spor manşetini kotarmış oluyor.

Tabii örnekler sadece bununla da sınırlı kalmıyor. Bu oyun-mevki-ihtiyaç üçleminde bir haberdi. Bir de, çaptan düşen-ihtiyaç-yaş üçlemi var. Nasıl mı? Bakın..

- Lan, Osman. Bu Fransızlar kupada patladı. Bunların alayının fiyatı düşer.
- Abi, deli misin, hepsinin pazarı 3-5 milyon Euro düştü.
- Osman, bu Henry'nin yaşı kaçtı?
- 33 oldu abi.
- Herif süre bile alamadı. Hem bak Barcelona şutlayacakmış.
- Evet abi Yaya Toure'yi de satıyormuş.
- Yapma lan. İkisini aldırabilir miyiz?
- Abi Toure'yi Mançester (Ömer Üründül şivesiyle) istiyormuş
- Pekala o zaman. Kim golcü istiyor?
- Abi Fenerbahçe istiyor.
- Osman, "Fener'in rotası Henry" diye yaz. Habere ekle, Dünya Kupası'nda oynayamadı, kulübü de istemiyor, fiyatı düştü diye.
- Eyvallah abi.


Bu haberde de temel kıstas ve okuru inandırıcı olgularımız yaş ve kulüp bağlarıydı. Bitiyor mu bu kadarla. Tabii ki bitmiyor. Şimdi benim favorim olan yeni parlayan genç yıldız haberi var.

- Abi bak, bu Gana'daki Annan şahane ön libero. Ömer Üründül, her maçta söylüyor.
- Yapma ya, dikkatli izlemedim ben bu oğlanı.
- Abi ben tüm maçları izledim, harbiden herif süper. Çok temiz top oynuyor.
- Nasıl oynuyor lan?
- Abi temiz oynuyor işte. Bak aynı Alioum Saidou'nun gençliği gibi.
- Diyorsun.
- Evet abi.
- Ön libero dedin, değil mi? Kimin ihtiyacı vardı ön liberoya?
- Galatasaray. Yazmadığımız adam da kalmadı hem. Her milletten Diarra'yı bile yazdık.
- Peki bu kadar iyi oyuncuysa başkası alamaz mı?
- Abi daha o kadar parlamadı. Ama parlar diyor, Ömer Üründül.
- İyi, "Cim-Bom Annan'ı gözüne kestirdi" diye atın manşeti.


Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonaları, yazın futbolsuzluktan ötürü, spor medyasının tek sığınma aracı haline geliyor. Hayatlarında hiç görmedikleri, isimlerini bile duymadıkları futbolcuları, çeşit açısından bir anda vitrine sürme olanağına sahip oluyorlar.

Eh, o kadar ismi bir arada bulunca da, fırsat kaçar mı? Kaçmaz tabii ki. Şimdi tüm bunları neden yazdım değil mi? Buna benzer diyalogları inanın duydum. O kadar ilginç ki, 10 kişilik spor servisinden sadece bir kişinin takip ettiği Dünya Kupası'nda, Japonya ile Güney Kore'yi, Gana ile Kamerun'u karıştıran gazeteciler görüyorum.

Her ne kadar işin dalgasında olsam da, acınacak durumda spor gazeteciliği. Bakmayın spor gazeteciliği diyorum ama futbol gazeteciliği olsa gerek bunun adı. Şu köşelerde yazan meşhur tiplerin telefon konuşmalarına şahit olmak moral bozuyor.

Serdar Taşçı nereli diyen arkadaşlara


Bundan önce Eren Derdiyok ve Mesut Özil hakkında yapmıştım. Arayan, soran çok olunca, insanlar bilgilensin istiyor, bu araştırmacı bünyem.

Evet hiçbir zahmetten kaçınmadım ve yanıtı buldum. Alman Milli Takımı kadrosunda bulunan Serdar Taşçı'nın ailesi Artvinli. Yani bu demek oluyor ki, Serdar Taşçı kardeşimiz Artvinli.

Bu postla ilgili kimi yazsam, yıldızı parladı. Sıra artık Serdar Taşçı'dadır. Bundan sonra hızlı bir yükseliş bekliyorum kendisinden.

Büyük bir takıma gidebilir, sakatlıklar olur milli takımda ilk 11'e yükselir. Orasını bilmem ama görürsünüz Serdar Taşçı'nın da geleceği, bu postla daha da parlak olacaktır.

29 Haziran 2010

Çeyrek finale çeyrek kala

İkinci tur maçları sona erdi. Bugün alınan her iki sonuç da, genel beklentinin bir yansımasıydı.

Yarın daha geniş biçimde çeyrek final eşleşmelerine dair söyleyeceklerimiz olacaktır.

İspanya'nın Dünya Kupası'ndaki serüveni bana 1988 Avrupa Şampiyonası'ndaki Hollanda'nın durumunu hatırlatıyor. Sözü geçen Avrupa Şampiyonası'nda Hollanda, daha ilk maçında Sovyetler Birliği'ne 1-0 yenilmiş fakat finali Sovyetler Birliği'ni 2-0 yenerek kapatmıştı.

İspanya da, tıpkı Hollanda gibi daha turnuvanın ilk maçında İsviçre karşısında aldığı 1-0'lık yenilgiyle yola başladı. Herkesin kafasında az-çok soru işaretleri doğdu haliyle. Ancak gelinen noktada, çeyrek finaldeki rakibi itibariyle en rahat eşleşmeye sahip.

Final için önlerinde Brezilya, Arjantin, Hollanda ya da Almanya gibi iki rakip yerine sadece tek takım var. Tabii bu kelimeleri, İspanya'nın Paraguay'ı rahat geçeceği savıyla yazıyorum.

İspanya ile futbol oynamak ciddi anlamda sinir bozucu. Eğer İspanya Milli Takımı'nda oynuyorsanız ya da TV'den izlerken, İspanya'yı destekliyorsanız haliyle zevkten dört köşe duruma geçiyorsunuz fakat durum tam tersiyse, işte o zaman çileden çıkmamanız için tek bir neden bile yok.

Yüzde 70'e yüzde 30 gibi abuk subuk bir topla oynama oranı bile her şeyi anlatmaya yetiyor aslında. İspanya bu iki rakamı öyle sıradan bir takım karşısında değil, 19 maçtır yenilmeyen bir Milli Takıma karşı yakalıyor.

Portekiz'de Carlos Queiroz, Ottmar Hitzfeld'den kopya çekmiş gibiydi. Ancak onun kadar başarılı olamadı.

Ronaldo'yu sevmediğimi pek çok kez söylemişimdir, bu fikrimde değişiklik yok ama ciddi anlamda üzüldüm. Dünya futbolunun merkezinde olup, kendi taraftarınca yuhalanmak, gerçekten insanın içini acıtıyor.

Bütün ülkenin tüm sorumluluğunu, tek bir adamın sırtına yükleyip, medet ummak akılcı bir çözüm değil. Bunun altında ezildiği her halinden anlaşılıyor.

Messi ile karşılaştırıldığında, Arjantinli'nin çok daha şanslı olduğunu söylemem mümkün. Ronaldo'nun çevresi Tevez, Milito, Higuain, Di Maria gibi yeteneklerle örülü değil. O yüzden, kuvvetle muhtemeldir ki, gerek kendi ülke medyasında gerekse de, başka ülkelerde başlatılacak "Ronaldo milli takımında, kulüp takımlarındaki gibi oynayamıyor" tezine, şimdiden şiddetle karşı çıkacağımı belirteyim. Zaten bu tartışmaların tamamı deli saçmasından ibarettir.

İkinci turun diğer maçında ise Paraguay-Japonya karşılaşması ise, bu turnuvada izlediğim en kötü oyuna sahne oldu. Hakkı penaltılara gitmesiydi. Penaltıları hep Rus ruletine benzetmişimdir. Penaltıyı kaçıran Komano'nun vuruşu da dahil olmak üzere her iki takımın penaltıcıları da doğru vuruşları yaptı.


Şu kadarını söylemeliyim, Japonya yerine Güney Kore, Paraguay'ın karşısında olsaydı bu turu geçerdi. Korkakça oynayanların, sürekli tartıp biçmelerin futbolda yeri olmamalı. Tabii bunu izleyen biri olarak söylüyorum. İşin içinde olanlar için durum böyle değil. Fakat Paraguay çeyrek finalde ancak bizim gibi izleyici olurve skorun olabildiğince altta kalması için çabalar. Biraz iddialı oldu ama sahadaki futbola baktığımızda, gerçekçi olduğunu söylemek olası.

Başta da belirttiğim gibi, çeyrek finale dair kelamlar yarın. Yarın olmasa da, bir sonraki gün. Bizim de kendimizi nadasa almamız gerekir. Bundan sonra hedefimde Hollanda, Arjantin ve Gana dışında takım kalmadı.

40 yıl önce futbol ayakkabısı


Fotoğraftaki futbol ayakkabısı Sir Stanley Matthews.

Futbolun gelişimini sadece ayakkabılara ve toplara bakarak bile anlamamız mümkün sanırım...

İngiltere'nin Yılmaz Vural'ı; Harry Redknapp


Harry Redknapp: İngiltere Milli Takımı teknik direktörlüğünü İngiltere’de doğup büyüyen ve İngiliz futbolunu bilen birinin üstlenmesi gerek. Göreve talibim...

Bir an Yılmaz Vural konuşuyor sandım. Hayır, ilginç olan şu. Yılmaz Vural mı haklıydı yoksa Redknapp mı Yılmaz Vural tipinde bir adam?

Dünyanın başka yerlerinde, üstelik kalite farkı olduğunu düşündüğümüz İngiltere ile Türkiye'de benzer şeylerin tartışılması, insana garip geliyor.

Abarttın demeyin sakın.

28 Haziran 2010

Hollanda-Brezilya maçına erken bakış


Hollanda futbolunun yeri her futbolsever için ayrı olmuştur. Her büyük turnuvaya (1988 Avrupa Şampiyonası dışında) büyük umutlarla ve büyük beklentilerle gelirler, grup maçlarındaki futbolla taraflı tarafsız herkesi büyülerler. Ancak grup maçları sonrası tek ayaklı maçlar başladığı andan itibaren, tekleme emareleri kendini gösterir.

Hollanda'nın ikinci turda hesaplarını, Paraguay ya da İtalya'yı düşünerek yaptığı muhakkak. Fakat dünya kupaları tıpkı bugün olduğu gibi bambaşka defterlerin açıldığı karşılaşmalarla dolu.

Çok rahat geçebilecekleri Slovakya karşısında Stoch ve özellikle de Vittek'in karşı karşıya kaldıkları pozisyonlarda, 2010 Dünya Kupası'na damga vurabilecek bir sürpriz yaşayabilirlerdi. Olmaması direkt olarak tecrübeyle ilgiliydi. Rakip Slovakya değil de, çeyrek finaldeki Brezilya olsa ve Vittek ve Stoch yerine Fabiano ile Kaka'nın bu pozisyonlara girdiğini varsaysak, sonucun ne olacağını kestirmek az çok mümkün.

Robben, ilk turdaki sakatlığı sonrası tam performansla sahaya çıktığı Slovakya maçında, aslında dünya futbolunda biraz hakkı yenmiş bir adam olduğunu gösterdi.

Niye bilmiyorum, Robben'e hiç Messi muamelesi yapmadık ya da Ronaldo'ya gösterdiğimiz saygıyı göstermedik. Real Madrid'de bile istenmeyen adam oldu, bunun üstüne ne söylenebilir ki?

Oysa sahada yaptıkları, oynadığı takımlara etkisi tartışılmaz. Robben'i kendi kalibresindeki diğer yıldızlardan ayıran en belirgin özelliği, kendinden çok takımı için oynaması. Dripling yeteneği, 1'e 1'lerdeki etkinliği, sürati, ortaları, 26 yaşına gelmiş bu adamın, benzerlerinden hiçbir farkı olmadığını, hatta birçoğuna nazaran yetilerinin üstün olduğunu gösteriyor. Hep, hakkı yenmiş bir adam olduğunu düşündüm, hâlâ da aynı fikirdeyim.

Turnuva başlamadan önce "Favorim Hollanda" derken, iki ismi hedefe koymuştum Hollanda açısından. Biri Robben, diğeri ise Sneijder. Şu dört maç sonunda gördüm ki, belki Gullit ve Van Basten etkisinde değiller ama bir takımı şampiyon yapabilecek güçteler. Tabii, bu iki isme eklemlendirilecek oyuncular da mevcut. (Örn: Kuyt, De Jong, Van Bommel...)

Hollanda'nın bu Dünya Kupası'ndaki en temel eksiği, Van Nistelrooy tarzında bir adama sahip olmamaları. Ne yazık ki, Van Persie aynı etkiyi yapamıyor. Oyun stili olarak da, futbolcu tipi olarak da buna uygun değil. Klasik golcü tanımına uyan bir adamın, forvete oturtulması durumunda sanki daha başarılı olurmuş gibi hissediyorum ama bunların hepsi birer varsayım.

Çeyrek finalde önlerinde, bu kupada verecekleri en zor sınav var. Bu virajı geçtikleri taktirde, şampiyon olacakları düşüncem perçinlenecek. Aslında Brezilya için de benzer bir durum söz konusu. Bu kupada karşılaşacakları 31 takımın içinde kendilerine en ters gelebilecek rakiple karşılaşacaklar.

Brezilya'yı, Şili karşısında izledik. Akıl öyle menem bir şey ki, hiçbir şey yolunda gitmezken, bir anda onun sayesinde istediğinize ulaşabiliyorsunuz. 35 dakika boyunca, rakibin hata yapmasını bekleyen Brezilya'da Maicon, tam 34. dakikada orta yapacakken kafasını kaldırdı ve baktı. Pozisyonu biz göremedik ama TRT spikerine göre içeride 2 kişi vardı. Maicon şu kararı verdi ceza sahasına baktığında, "Şimdi orta yaparsam içeride 2 kişi var fakat topu rakibe çarptırıp kornere çıkartırırsam minimum 5 adamla ceza sahasında olacağız."


Belki şu yazıyı okuyan herkes "Oha birader amma yazdın" diyebilir ama pozisyonu tekrar izleyin. Yani o orta anını, Maicon'un bakışını ve topu bilinçli bir biçimde rakibine çarptırıp kornere çıkartırmasını. Kesinlikle böyle düşündüğüne eminim.

Evet işte, 90 dakikalık aksiyon içinde aklınızı kullandığınız bir an, kalan 55 dakikanın çorap söküğü olmasını sağlıyor.

Şimdi üste dönüp bakalım. Evet hem Hollanda hem de Brezilya, kendi açılarından bu kupada oynayacakları en zor takımla oynayacaklar. Brezilya, ilk kez topun sürekli kendinde kalmasını isteyen, sürekli ve şuursuzca değil (Bundan önceki turnuvalarda Hollanda'nın temel yıkılış sebebidir) bilinçli bir biçimde rakibinin üstüne giden, orta sahasını sağlam bir blokla koruyan; üstelik sadece kesici değil aynı zamanda topu oyuna sokmayı becerebilen bir orta sahayla karşı karşıya.

Açıkçası, Brezilya-Hollanda maçının genel olarak orta sahada kısır geçeceğini ve beklentilerin aksine çok zevkli ve kaliteli olmayacağını düşünüyorum. Benzer özellikler taşıyan iki takım oynayacak çünkü.

İki takımın defanslarını karşılaştırdığımızda kesin bir üstünlük var. Onun ismi de Maicon. Hiçbir turnuvada bu kadar baskın ve dominant bir kanat beki izlediğimi hatırlamıyorum. Oyunun skoruna her saniye etki edebilecek, rakibin sol kanadını canından bezdirebilecek, neredeyse her yaptığı orta isabetli olan bir adam.

Dunga kuvvetle muhtemeldir ki, kazanma planlarını 35'lik van Bronckhorst'a karşı kuracaktır. Bu, takımı açısından en doğru ve en akılcı taktik olacaktır.

Diğer tarafa gelince, Bert Van Marwijk eğer van Bronckhorst'u Maicon'la, kaderine razı bırakırsa, kendi açısından en yanlış tercihi yapmış olur.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu turnuvada kime gönül verdiysem, diğer tarafın kazanmasını izlemek zorunda kaldım, birkaç karşılaşma dışında. Hollanda-Brezilya maçında gönlümün kefesi açık ara Hollanda derken, aklımın kefesi ise Maicon etkisizleştirilebilirse (zor kelimeymiş ya da ben zorladım) Hollanda'nın kazanacağını söylüyor.

Şili ve Slovakya için mutlaka bir şeyler söylemek gerekir. Slovakya, kendi açısından çok parlak bir turnuva geçirdi. Sadece 3-2'lik İtalya maçı için bile, ülkede birkaç belgesel çekilebilir. Vittek bu turnuvada Slovakya forması değil de; Hollanda, Almanya forması giyse Salvatore Schillaci etkisi yaratabilirdi. Bu bakımdan 2010'un kazananlarından birinin Ankaragücü olduğunu söylemek mümkün. Stoch'a gelince, ciddi anlamda yetenekli olduğu su götürmez fakat asla ve asla şapkadan tavşan çıkartabilecek bir futbolcu değil. Fenerbahçe ve Galatasaray arasındaki kavganın son derece gereksiz olduğu, bu kupada görülmüştür.

Şili bu turnuvanın futbolsever açısından hemen herkesin gönlünü kazanmıştır. Futbola pozitif bakan, futbol oynamaya çalışan ve izleyeni pişman etmeyen bir takımdı. Ama onların da kaderi, son dünya kupalarında parlak futbol oynayan takımların başına geldiği gibi oldu ve ikinci turda elendiler. Yine de, kısır ve zevksiz geçen ilk turların en iyi takımlarından biriydiler ve bizleri heyecanlandırlar. Akılda kalmaları bile çok önemli...

Cruyff'la aynı fikirde olmak...


Johan Cruyff: Kupada şu ana kadar izlediğim en iyi takım Şili. Şili neredeyse tüm takımların yakaladığından daha fazla gol pozisyonu yakaladı.

Biz taraftarlara ekstra şeyler sunacak kalitedeydik. Hiç şampiyonluk kazanamamış olabiliriz, ama tüm dünya bizden bahsetti. Şimdi Şili bu rolü bizim elimizden aldı.

32 takımlı turnuvada tek şampiyon çıkacak. Turnuvayı kazanma şansınız bu kadar azken, en azından seyircilerin hoşuna gidecek şekilde futbol oynayabilirsiniz. Şili bunu yapıyor.

Hep birlikte kadayıf oluyoruz


Şahane iki maç kaçırdım ama bir o kadar şahane konser izledim. En son postta yazmıştım, "Megadeth ve Slayer'ı bekliyorum" demiştim.

Megadeth'in performansında ne yazık ki, ciddi bir ses sorunu vardı. Dave Mustaine'in sesini duymakta oldukça zorlandı insanlar. Anthrax ya da Slayer'da böyle bir sorun yoktu.

Slayer'de Tom Araya, formundan hiçbir şey kaybetmemiş. Dave Lombardo'nun davul soloları harikaydı. İngiltere-Almanya maçını kaçırmama zerre üzülmedim.

Ve Metallica. "İyi, Kötü, Çirkin" eşliğinde sahneye çıkan Metallica, neden Metallica olduğunu gösterir biçimde sahnede tek kelimeyle döktürdü. Hetfield, Big Four'a atıfta bulunarak, "Tarihi bir geceye tanık oluyoruz hep birlikte" diyerek, Big Four'un diğer gruplarının da gönlünü aldı.

Evet, Almanya-İngiltere maçını kaçırdım. 44 yıllık hesabın bir başka versiyonunu izleyemedim ama Hetfield'ın dediği gibi, tarihi bir anı orada yaşadım.

Bu arada, inat ettim saha içi bilet aldım ve izledim ama yaş geçmiş artık onu anladım. Bizim yaşlarımızda, tribünde konser izlemek gerekirmiş. Ben de, bu adamlarla birlikte kadayıf oluyorum...

27 Haziran 2010

Gana'yı bekleyen büyük sınav


Dünya Kupası'nın ikinci turunun ilk gününde harika iki maç izledik. Gerek ABD-Gana, gerekse de Uruguay-Güney Kore karşılaşmaları futbol açısından her türlü zenginliği içinde barındırıyordu.

Önce ilk maça dönelim. Kesin favori olarak maça başlayan Uruguay, golü erken bularak, büyük bir avantaj sağladı. Böylesi tek ayaklı maçlarda ilk golü bulan, her zaman ibrenin kendisinden yana olmasını sağlar. Güney Kore defansı, kalecisiyle birlikte yaptığı hatayı, yaklaşık 60 dakika boyunca telafi etmeye çalıştı.

Futbolda tecrübe denen şey, Uruguay-Güney Kore maçının 10 ila 70. dakikaları arasında kendisini gösterdi. Güney Kore bayıltıcı bir baskıyla, Uruguay'ı sıkıştırdı. Uruguay'ın nefes bile alamadığı anlar oldu.

Oysa Güney Kore'nin bu dakikalar arasında yapması gereken, baskıyı gerektiği kadar hissettirirken, maçın berabere bitebileceği mantığıyla hareket etmeleriydi. Güney Kore'nin gol bulamamasının temel sebeplerinden biri vurucu bir santraforlarının olmayışıydı.

Teknik direktör Huh Jung-moo; Lee Dong-guk hamlesini biraz daha erken yapabilse, bambaşka bir sonuç üstünden konuşuyor olabilirdik. Takımın en golcü ve en bitirici oyuncusunu 60 dakika boyunca, üstelik de inanılmaz bir baskı kurmuşken yanınızda oturtuyorsanız, böylesi bir sonuca da hazırlıklı olmanız gerekir.

Uruguay, gol yemediği grup maçlarından çok etkilenmiş olmalı. Eğer çeyrek finalde oyun planlarını bunun üstüne kurarlarsa, pişman olurlar. Çünkü karşılarında 90 dakika bitiminde yeni 90 dakika geçirebilecek, bir rakipleri olacak.

Aslında Güney Kore ve Uruguay arasındaki fark, Suarez kadardı. Ceza alanında maç boyunca topla sadece 3 kez buluşan Uruguaylı, ilkinde doğru yerde olmasının, ikincisinde de doğru vuruşu yapmanın ödülünü aldı. Çeyrek final kapısını aralayan ikinci gol, kupanın en güzel golü olmaya aday.

AFRİKA'NIN YILDIZI

İşyerinden çıkıp, eve doğru gelirken, Gana-ABD maçını sani birkaç saat sonra sahaya çıkacak, teknik direktörmüşcesine kafamda oynadım. Herkes "Oha lan sallama" diyecek ama uzatmada Gyan'ın attığı golün bir benzerini, ben daha dramatik bir final olma hayaliyle 90'da attırmıştım.


Ciddi bir heyecan taşıyarak izledim maçı. Maçtan beklentilerimin tamamı sahada oynanan futbolla örtüştü. Gana'nın diğer Afrika takımlarından tek farkı, teknik direktörünün mukavele süreleri aslında. Milovan Rajevac'la; Le Guen, Sven-Göran Eriksson ve Lars Lagerback'la, karşılaştırıldığında turnuva başında herhangi birine sorsam "Lagerback mı Rajevac mı diye?", "Rajevac kim ki?" yanıtını almam muhtemeldir.

Kariyerinde Kızılyıldız dışında parlak takımlarla çalışmamış Rajevac'ın diğerleri arasındaki en keskin farkı, mukavelesinin 2.5 yıla yakın süredir devam ediyor olması. Sadece şu veri bile, aslında insanlara çok şeyi anlatabilmeli. Neyse biz maça dönelim.

İkinci turu sonuna kadar hak etmiş, sonuna kadar kovalamış iki takımın mücadelesiydi. Kingston maçın belirleyicisi oldu. Kurtardığı 3 pozisyonla, ibrenin 180 derece dönmesini sağladı. Gana'nın temel iki sorunu var. Birincisi maç temposunu ayarlayamamaları ikinci ise kanat oyuncularının orta yapmaktan daha çok şut çekmeyi seçmeleri.

ABD, bu karşılaşmada da bundan önceki performanslarına benzer bir oyun oynadılar. Hiçbir maçta "Acaba ABD erken öne geçse, nasıl bir futbol sergilerler?" sorusunun yanıtını bulamadık. Yedikleri ilk golde Boateng'in ciddi ustalığı var. Kendisini karşılamaya gelen rakibini dışa kat ederek saf dışı bıraktı ve Howard'ın kapattığı köşeye topu bıraktı.

Golden sonra Gana, skoru 2 hatta 3'e bile taşıyabilirdi. İlk yarı soyunma odasına 1-0 girdikleri zaman, ne yalan söyleyeyim, eleneceklerini düşünmeye başladım. Altidore'un oyundan çıkmasına kadar da böyle düşündüm.

Gana, her Afrika takımı gibi potansiyelinin farkında değil. Fiziki üstünlüklerinden ötürü, bir maçın 90 dakikasında tempo yapıyorlar. Elbette yüzyıllık gelenekler kolay bırakılamaz ama tam da burada teknik direktör devreye girmeli. Rajevac'ın ve elbette Gana'nın en ciddi sınavı olacak Uruguay karşılaşması.

Fiziki üstünlükten öte aklın yarı finali olacak ve aklın hakim kıldığı takım yarı finale çıkacak. Tabii şans faktörünün de etkisiyle. Ama önce akıl...

ÇOK İSTEDİĞİN ZAMAN OLMUYOR

Harry Kewell kırmızı kart gördüğü zaman söylemiştim. Bir şeyi çok istediğin zaman olmuyor. Bugün İngiltere-Almanya maçı var ama ne yazık ki izleyemeyeceğim. Maça dair yorumları sizlerden okuyacağım.

Big Four beni bekler, aylardan bu yana Slayer ve Megadeth'i bekliyorum çünkü. Ben sizin için eğlenirken, siz de benim için Almanya-İngiltere maçını izleyin. İçimdeki his, berbat oynayan İngiltere'nin Almanya'yı yeneceği yönünde.

26 Haziran 2010

Engelliysen haddini bil!


Bu ülkede eylem yapmayacaksın, konuşmayacaksın, susacaksın, 'kader'ine razı olacaksın.

Ne kadar 'uysal' olursan, ne kadar 'sessiz sedasız' olursan, o kadar iyi senin için!

Kim olduğunun önemi yok. Biraz sesin yükseldi mi, hemen yersin sopayı kafana, lunaparktaki kurbağa misali. Lafa gelince "Türkiye demokratikleşiyor" ama gelgelelim hayatın pratiğinde öyle değil.

Niye yazdım değil mi bunları? Okuyun da görün.

"Türkiye'de engellilere yönelik örnek proje olarak gösterilen İzmit'teki Bizimköy Engelliler Üretim Merkezi'nde çalışan, ücretlerinin düşük olmasının yanı sıra yönetimin kendilerine kötü davrandığını öne sürerek 4 gün önce işyeri önünde seslerini duyurmaya çalışan 18'i engelli toplam 20 kişinin işine son verildi

Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu, bu kişilerin uyarıya rağmen eylemlerini sona erdirmemesi ve işbaşı yapmaması nedeniyle iş akitlerinin feshedildiğini açıkladı. Zeytinoğlu, çıkarılanların yerine yeni engelliler alınacağını ekledi."


Şimdi bu 18 kişinin yerine daha 'uslu' engelliler alınacak. Ne zamana kadar çalışacaklar? Ta ki, seslerini yükseltene kadar. Yok, eğer bir şeyler talep ederlerse, o zaman koy kıçına tekmeyi.

Bu ülkede zaten engelli olmak başlı başına bir eziyetken, bir de böylesine durumlarla karşı karşıya kalmaları ciddi anlamda sinir bozucu.

Bu insanlara, otobüs bile sağlamaktan aciz bir ülkede yaşıyoruz. O kadar trajikomik hadiseler var ki. Mesela metrobüs denen aletler, engellilerin binebilmesi için üretilmiş ama engelli yurttaşların metrobüse ulaşabilmesi için yaklaşık 45 merdiven çıkıp, aynı sayıda merdiveni de inmek zorunda. Sadece bir örnek bu, sayısız zorlukla karşı karşıyalar.

Böylesi işten çıkartmalar, işten çıkartılanlara değil, halen çalışanlara verilen gözdağıdır. Eylem yapan, hak arayan bu insanlara hadleri bildirilmiş oldu ve yerlerine geçeceklere de mesaj verildi. Bu kararda imzası olan herkesin engellere gelmesi dileğiyle...