29 Aralık 2010

Sporda Şiddet Yasası, fişlemeye dönüyor


Galatasara-Fenerbahçe U17 maçında yaşananlardan sonra Sporda Şiddet Yasası hızlandırıldı. Dün Bakanlar Kurulu'ndan geçen yasa tasarısında olumlu denebilecek maddelerin yanı sıra onaylanmayacak pek çok maddeyi de beraberinde getiriyor.

Buna göre, maçlara gideceklere gideceklere (Süper Lig ve Bank Asya, voleybol ve basketbol 1. ligleri) parmak izi ve fotoğraflı kart verilecek.

Bu karta daha sonra maça göre bilet girişi yüklenebilecek. Karta para yatırmak suretiyle her maça göre de yükleme yapılabilecek. Bu kartla stadyuma girilebilecek. Stadyumda elektronik donanımların da yer alacağı sistem kurulacak.

Sistemde kartınız geçerli ise içeriye girebileceksiniz. Geçerli değilse girilemeyecek. Parası eksikse de girilemeyecek. Daha önce maçlarda olay çıkarmış, ya da yasaklanmış olan bir kişi ise, onun kartı iptal, ya da belirlenen bir süre içinde iptal edilecek.

Her şeyi anladım da, parmak izi almak ne oluyor anlamadım. Hayatımda pek çok maça gittim, hiçbirinde ne olaya karıştım, ne de olumsuz bir davranışta bulundum. Benim gibi insanların suçu nedir de, parmak izi vereceğiz.

Parmak izi dünyanın her yerinde suçluların belirlenmesinde kullanılır. Bir suç oluştuğunda ya da suçun oluşmasının ardından yetkililer tarafından alınır. Bu işin spor karşılaşmasıyla ne gibi bir ilgisi var, anlayamadım.

Bir spor müsabakasına gideceğim diye kimse parmak izimi alamaz. Eğer bu uygulama ciddi anlamda gerçekleştirilecekse, şimdiden televizyon başındaki yerimi almam lazım. Çünkü kusura bakmazlarsa kimseye parmak izimi vermem.

Adam gibi yasa çıkartamayacak aptallar tarafından yönetilmek, iyiden iyiye ağrıma gitmeye başladı. Her yasanın güvenlik adı altında fişlemeye evrilmesi de cabası.

Samsun'un İlkadım ilçesi sapık yuvası mı?


Gün içinde pek çok haber okumak zorunda kalıyorum. Bir süre sonra algı farklı yerlere kayıyor haliyle. Bugün okuduğum bir haberden sonra iyice karar verdim ki, Türkiye'nin en sapıklarla dolu yeri Samsun'un "İlkadım"
ilçesi.

Neredeyse her gün hiç sektirmeden taciz, tecavüz haberi geliyor buradan. Bir gün ara verdiklerine bile rastlamadım. Siz siz olun, Samsun'a yolunuz düşerse İlkadım'a gitmeyin. Götü kaybedip gelme ihtimaliniz çok yüksek.

Buyurun, bakın neler yaşanıyor burada. Hakikaten şaka gibi ama gerçek.

"Samsun'da evden kaçan 11 yaşındaki D.K.'yı erkeklere pazarladığı iddia edilen 38 yaşındaki M.K. ile cinsel ilişkiye girdiği öne sürülen 3 kişi tutuklandı."

"Samsun'un İlkadım ilçesinde, araçlarına aldıkları kadına tecavüz ve çantasını gasp ettikleri iddiasıyla yargılanan 4 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı."

"Samsun İlkadım'da 17 yaşındaki İ.S., 15 gün önce tanıştığı kız öğrenci 13 yaşındaki B.B'ye tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklandı."

"Samsun'un İlkadım İlçesi'nde 19 yaşındaki G.G., facebook'tan tanışarak arkadaş olduğu 16 yaşındaki F.T.'ye evine giderek tecavüz ettiği iddiasıyla gözaltına alındı."

"Samsun'un İlkadım İlçesi'nde karısıyla aynı yatakta yakaladığı arkadaşını baltayla 10 parçaya bölen 37 yaşındaki Engin Payaz tutuklandı."

"Samsun'da (İlkadım yine) 13 yaşındaki K.A., teyzesinin kızları, 11 yaşındaki M.A. ve 8 yaşındaki İ.A.'ya cep telefonundan porno izlettirip taciz ettiği iddiasıyla tutuklanan 24 yaşındaki İbrahim C.'nin yargılanmasına devam edildi."

"İlkadım İlçesi Hürriyet Mahallesi'nde seyyar arabada balık satan Mustafa Baş ile yine seyyar satıcılık yapan arkadaşı Engin Menteşe birlikte eve gitti. Bekar olan iki arkadaş birlikte yemek yiyip alkol aldıktan sonra aynı yatağa girip uyudu. İddiaya göre gece Baş, arkadaşını taciz etmeye başladı."

"Samsun İlkadım'da işsiz olan 43 yaşındaki Musa Alaca, birlikte yaşadığı annesi 70 yaşındaki Asiye Alaca'ya bıçak çekip, ölümle tehdit ederek 3 bin TL istedi."

Daha bunlardan en az 35-40 tane var. Ben elime ilk geçenleri seçtim.

28 Aralık 2010

Faşizm mi, faşizan uygulamalar mı?


outlaw, şahane bir yazı yazmış FAŞİSTİM, FAŞİSTSİN, FAŞİST! diye. Fırsatı olan mutlaka bir okusun derim.

Tam bu yazının üstüne denk geldi İstanbul Üniversitesi'ndeki 'uygulama'.

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü, savcılığa başvurarak, okulun ilçe sınırlarında -yani Fatih'in tamamında- polisin her üniversite binasında hatta çevresinde istediği zaman, istediği öğrencinin çantasını, poşetini, kağıtlarını v.s. v.s. arama yetkisi verilmesini istemiş. Mahkeme bu isteği geri çevirir mi hiç. Tabii ki İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'nün bu isteği hemen yerine getirilmiş.

Artık polis 1 yıl boyunca, -1 yıl diyorum bak, dikkatini çekerim- Fatih'te hangi genci görse, kimliğinden kıçındaki donuna kadar arama hakkına sahip olacak.

Böylesi bir skandal kararın alınmasının yanı sıra, arama izninin 1 yıl olması ayrıca kendi içinde daha büyük bir skandal. Dünyanın neresinde polise sınırsız bir arama izni ile birlikte 1 yıllık zaman verilir acaba?

Haa bak şimdi derdim ne? İleri demokrasi hikâyelerini zaten geçtim, bunun koskoca bir yalan olduğunu aptal olmayan herkes görüyor. Bu karara kim, nasıl tepki verecek onu merak ediyorum.

Üniversitelerde gerçekten özgürlük isteyenler ve özgürlüğü duruma göre isteyenlerin ortaya çıkacağı bir süreç olacak.

Öğrencilerin açtığı karşı davadan eğer bir sonuç çıkmazsa, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'nün bu isteği pek çok üniversiteye de ilham (!) kaynağı olacaktır. Özelllikle Anadolu'daki üniversitelerde var olan baskıları düşündüğümüzde bir nevi kabir azabına dönüşecektir.

Şu kesin ki, iktidar ve onun atadığı rektörler, üniversitelerde kendisini göstermeye başlayan. hafif hafif kıpırdanan öğrenci eylemlerinden fazlasıyla rahatsız. Her iktidar gibi polisin devreye sokulmasıyla bu olayların bastırılabileceği düşünülüyor, ki bu düşüncede doğruluk payı yok değil.

Son 7 yılda 140 bin olan polis sayısı 250 bine gelmiş durumda. Hayatın her alanında polisin fazlasıyla hakim olduğu bir ülke haline geliyoruz. Bugün kimse konuşmuyor ama mahremiyet denen olgu yok olmaya başladı. Her sokakta, her cadde başında güvenlik gerekçesiyle konulmuş MOBESE kameraları, polisin her yerde gözümüze çarpması, öğrenci-sendika başkanı ayırt etmeden istediğini coplayabilmesi can sıkıca bir hal almaya başladı.

Özgürlük, özgürlük diye kıçını yırtan öğrencilerin bu süreçte nasıl bir tavır takınacağını görebileceğiz.

Ne yazık ki, Türkiye'de faşizmin ayak sesleri duyulmaya başlandı. Hayatın her alanında faşizan uygulamalar, siyasi iktidar ve onun atadığı, göreve getirdiği kişiler tarafından hayata geçiriliyor.

Toplum ekonomik ve siyasi yönden sıkıştırılmış durumda. Kafasını yukarı çıkartanlar içinse hazırlanmış bir plan var mutlaka.

NOT: Tam bu yazının üstüne şu haber eklenince durumun ne kadar vahim olduğu daha bir ortaya çıkıyor. Buyurun okuyun

POLİS ŞİDDETİ LİSEDE

27 Aralık 2010

Şiddetin rengi sadece sarı-kırmızı mı?

Türkiye'de şiddet ciddi bir sorun. Bunu sadece futbolla ilişkilendirmek, ismine futbol ya da tribün terörü ismi verilerek, "Bu işi nasıl hallederiz" demek, sorunun temelini gözmezden gelmektir.

Dün Florya'da yaşanan rezaletle, polis tekmesiyle bebeği öldürülen genç kız olayı arasında, benim adıma bir fark yok. Babası tarafından dövülen genç, okulda öğretmeninden dayak yiyen liseli, trafikte birbirine girişen sürücüler ya da eşinden dayak yiyen kadın.

Şiddet özünde, iktidar yani güç kavramı ile birbiriyle girift bir ilişki yaşar. En basitinden, ilkel bir el koyma aracı olarak kabul edebiliriz.

Şimdi bunlara bakıp da, dün Florya'da yaşananları salt Galatasaray'la ilişkilendirmek, kusura bakmazsanız dangalaklıktan başka bir şey değil. Bu ülkenin her yanında şiddeti her an, her dakika yaşıyoruz.


Eğer şiddetin karşısındaysak, Florya'da dayak yiyen Fenerbahçeli çocuklar için ayağa kalkan insanlar, üniversiteli gençler polisten dayak yerken, işkenceden geçirilirken, neden üç maymun rolünü kendine uygun görür?

Tipik Türkiye fotoğrafıdır bu. Neden? Çünkü bu ülkede insanlar, kendinden güçlüye boyun eğmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Ya kendinden güçsüz ya da kendine denk kişiler, kurumlarla kavga etmeyi sever. Daha anlaşılır biçimde yazayım: Götünün yemediğine boyun eğer.

Sen, ülkede olup biten hiçbir şeye sesini çıkartmayacaksın ama iş bir futbol maçında olup bitenlere gelince, birdenbire şahlanacaksın. O iş öyle olmaz.

Haa, işin tabii bir de "Senin şiddetin", "Benim şiddetim" boyutu var. Şiddeti her kim yapıyorsa savunuyor ve bunu olumlama çabasına giriyor ama karşı taraf aynı şiddeti sergilediğinde ortalığı velveleye veriyor. Şiddet karşısında ortak bir dil geliştirilmezse, verdiğin tepkilerin hiçbir geçirliliği kalmıyor. Şiddet sadece renk değiştirmiş oluyor.

Geçen sezon kendi stadını yakan insanların, dün olan bitene tepki göstermesi ya da Gerets'in kafası yarılırken "İyi oldu amına koyayım, zuhahhaaha" diye gülerken, bugün melaike kesilmesi kusura bakmazsanız hiç mi hiç gerçekçi olmuyor. Tam aksine insann götüyle gülme refleksini harekete geçiriyor.

Daha her iki taraftan onlarca örneği bir çırpıda sayabilmek mümkün. Ancak sorunun çözümü için şiddetin her türlüsüne ve her rengine karşı gelmemiz gerekiyor. Devlet şiddetine de tepki göstermeliyiz, tribündeki şiddete de.

Adını koyalım ve dürüstçe itiraf edelim. Bize uzak olan her türden şiddet uygulaması, kimsenin umurunda olmuyor. Hatta futbol dışında uygulanan hiçbir şiddete tepki göstermiyoruz.

Sağda-solda işi "Bravo delikanlı Galatasaray taraftarı" gibi genellemeye döken arkadaşlara, kardeşlere ilk anlatılması gereken şey şiddete yekvücut tepki gösterilmesi gerektiğidir.

"Dün akşam Başakşehir'de 300 kişi tarafından cemevi basıldı, camları kırıldı, içerideki insanlar linç edilmeye çalışıldı. Haydi tepki koymaya gidelim" desem, kimse götünü bile kıpırdatmaz.

Ama "Yürüyün Florya'ya dün olanlar için tepkimizi ortaya koyalım" desem, bir çırpıda 50 tane adam bulurum.

Bak güzel kardeşim, dün yaşananlar şiddet miydi? Evet şiddetti, hem de en adisinden. Ama bunu daha önce de başka biçimlerde sen sergiledin, seninle aynı rengi sevenler uyguladı. O zaman bir şey olmamış gibi bir köşeye çekildiysen bugün konuşmaya hakkın yok.

O yüzdendir ki, ben rahatlıkla Şükrü Saraçoğlu'nda Gerets'in kafasını yaranlara da orospu çocuğu diyorum, dün 16 yaşındaki çocuklara tekme atanlara da orospu çocuğu diyorum.

Bugün senin milli takımının kaptanı soyunma odasına kadar adam kovalayıp, arkadan rakibine tekme atıyorsa oturup neyi konuşuyoruz burada.

Galatasaray forması giyiyor diye "Katil, Piç" diye bağırdığın adama bugün "Cesur Yürek" ismini takıyorsan Fenerbahçe forması giydiği için şiddetin en alasını sen gösteriyorsun demektir.

Şiddetin rengi sadece sarı-kırmızı değil bu ülkede. Sarı-lacivert, siyah-beyaz, yeşil-beyaz, kırmızı-beyaz. Şiddet her yerde ve her alanda var. Ortak tepki geliştiremedikten sonra yangına körükle gitmekten başka bir şey yapmış olmayız.

Bırakın bu sahtekâr söylemleri, bir kez olsun götünüz başınız oynamadan konuşun.

Not: Eeee, niye kimse bir laf etmiyor, yorum yapmıyor. Herkes kendi şiddetiyle yüzleşince, sessiz kalmayı tercih ediyor...

26 Aralık 2010

Topunuzun geçmişini sikeyim

Demek ki neymiş, yavşaklık takım renginden bağımsızmış. 15-16 yaşındaki çocukların burunlarını kıracak, öldüresiye dövecek nefret, tıpkı Sivas'ta insanları yakanların içindeki nefretle aynı şey.

Ezeli rekabet geyiği yapıladursun, hayatımda böyle bir şey duymadım. Bu işin gerekçesi filan olmaz. Bunun adı direkt orospu çocukluğudur.

Koskoca bir kulübü 20 tane piçin bu duruma düşürmeye hakkı yok. Nasıl bir nefret ve nasıl bir kindir bu ki, ufacık çocuklara saldırmaya hatta linç etmeye kadar gider. Kimse ucundan köşesinden bile savunmaya kalkışmasın, şu hadiseyi.

Bizde genelde öyledir çünkü, tahrik deyiverip, işin içinden sıyırmaya kalkarlar.

Her kimin parmağı varsa, her kim bunu yapmışsa topunuzun geçmişini sikeyim.

Galatasaray taraftarının geçirdiği evrim bakımından dikkat çekici bir hadisedir. Tribünleri faşist, köktendinci anlayıştan oluşan bir güruh oluşuyor. Zorla insanları bağırtmaya çalışanlar mı dersin, tribünde körkütük sarhoş olanlar mı, insanların kız arkadaşlarına asılanlar mı, ne ararsan var. Bunları besleyen yöneticilerin ayrıca Allah belasını versin.

Galatasaray'un kurtuluş reçetelerinin başında gelir tribünlerinin düzeltilmesi ve insana benzeyen canlılar yerine gerçekten insan olanların yer alması gerekir.

Şimdi birkaç foruma girdim ve bakındım, tıpkı dediğim gibi tahrikten söz ediliyor. Yok Galatasaray kaptanına omuz atmış Fenerbahçe kalecisi de, millet de tahrik olmuş.

Sokakta tecavüz eden tahrik olur, tribünden sahaya bıçak atan tahrik olur, 16 yaşındaki çocukların maçlarında ibneler tahrik olur. Ne tahrikmiş bu, nasıl bir duyguymuş bu?

Şu olayı aklayan, bir biçimde üste çıkmaya çalışan adamlarla aynı takım taraftarı olduğum için utanıyorum.

25 Aralık 2010

Başka bir dünya istiyoruz


Biz paylaşmayı biliyoruz,


Karşılıksız sevginin anlamını da,



Silahların gölgesinde yaşattığınız bu dünyada,


yaşamak hepimizi çok yordu


Çöpten beslenmek,


bir lokmaya muhtaç olmak,


ve açlıkla terbiye edilmek istemiyoruz.


Bizi sömürmeyin bırakın,


kullanmaktan vazgeçin.


İnsanca bir dünyada,


gözyaşlarımızı akıtmak değil


gülümsemek istiyoruz.


Kan görmek değil,


mutlu olmak istiyoruz.


Çünkü artık başka bir dünya istiyoruz...

Böyle başa böyle tarak


Meclis'te Kurtlar Vadisi mi izlenir? Demek ki izleniyormuş. Heriflerin zekâ yaşı, 12-15 yaş aralığına ancak denk gelir muhtemelen.



Al bu da 'Masaüstü Hüsnü', Genel Başkanı'nı masaüstüne çekiyor iki hamlede.

Bunlar milletin vekili soran olursa. Böyle millete böyle vekil, cuk oturuyor.

24 Aralık 2010

Emre sen yarrak ölçmeye devam etsen iyiydi be yavrum


Emre Aköz'ü okuyup, küfür etmeyen var mı bilmiyorum ama ben her gün hatrını soruyorum. Son günlerde öğrenci eylemleri merkezli yazılarında, paralı eğitimin yılmaz savaşçısı ve eylemci öğrencilerin geleceklerinde ne olacağına dair müthiş fikirler üretmekte.

Emre Aköz kimdir önce ona bakmak gerekir. Bugünün muhafazakâr yiğidi Aköz, meşhur porno dergisi Penthouse'da yayın yönetmenliği yapmıştır. Yayın Yönetmenliği sırasında dergide yapılan "En uzun penis" yarışmacısının da mucidi olan kişidir.

Tabii dünya durduğu yerde durmuyor. Her şey gelişiyor, insanlar kulvar atlıyor. Bizim 'yarrakölçer Emre' de, Sabah Gazetesi'ne geçiş yapıyor. Akp'nin Sabah'ı karga tulumba mantığıyla iki kamu bankasından verilen kredilerle Ahmet Çalık'a pazarlamasından sonra, 'yarrakölçer Emre' artık yarrak ölçmekten, siyasi nabız yoklamaya dikey geçiş yapıyor.

Siyasi nabızı da, siyasi iktidarın istekleri doğrultusunda yokluyor. Kâh Alevilere gönderme yapıyor, kâh öğrencileri bedavacı olarak niteliyor, kâh Çanakkale Savaşı'nın abartıldığını söylüyor, kâh askere bindiriyor, kâh yargıdaki çürük elmaların temizlenmesi gerektiği yönünde akıl hocalığı yapıyor.

Yani 'yarrakölçer Emre'nin gazetecilikten anladığı şey, siyasi iktidarın kalın bağırsağı işlevi görmesinden ibaret.

Emre Aköz'ün son dönem öğrenci olayları ve eylemlerine ilişkin tespitleriyle çarpıcı. İçindeki sosyalizm nefretini kusmak için, ODTÜ'lü öğrencilerin gayet neşeli bir eyleminden yola çıkarak, aklı sıra eski-yeni tüm ODTÜ'lülere geçiriyor.

Öğrencilerin sosyalizmi bir oyun olarak algıladıklarını ve bu algının ilerleyen yıllarda değişeceğine dair yorumlar yapıyor. Tam bu noktada okumamış olanlar için Habervesaire'deki o şahane haberi salık veririm. Barış Uygur imzalı "O protestocu öğrencilerin halleri" aslında gururu olan bir adamın bir daha asla konuşmamasını sağlayacak nitelikte. O yüzden okumayanlar mutlaka, okusun.

'Yarrakölçer Emre'ye dönecek olursak, aslında öğrencilere söylediği "Bu protestocu öğrencilerin 10 yıl sonraki hallerini çok merak ediyorum. Sosyalistlik oynadıkları için, kapitalizmin göbeğinde sermayeye karşılar ya... Bakalım 10 yıl sonra nerelerde olacaklar? Mesela Yumurtacı Hilal, parası daha iyi olmasına rağmen, özel bir okulda öğretmenlik yapmayı ret mi edecek? İletişim fakültesinde okuyan yumurtacılar, sermayeye bulaşmamak için "gerici" TRT'ye mi girecek?" cümlesi, kendisinin ne olduğunu gösterir nitelikte.

Çünkü 20 yıl önce yarrak ölçen bir adamın bugün muhafazakâr çizgide olabildiğinin kanıtı ta kendisi. Yani insan değişiminin ne denli gerçekleşebileceğinin tipik bir örneği.

Dile kolay, bundan 20 yıl önce dalga dümen ölçmüşsün, bugün muhafazakâr-demokrat çizgiye oturuvermişsin. O yüzden de herkesin değişebileceğini düşünüyor.

'Yarrakölçer Emre'nin eğitimin paralı olmasına yönelik fikirleri ve önerileri ise takdire şayan (!)

Parasız yüksek eğitim talebini; asalaklık, tembellik, avantacılık olarak niteleyen 'Yarrakölçer Emre' asalaklığın, tembelliğin ve avantacılığın ne olduğunu çok iyi biliyor çünkü.

Neden iyi biliyor? Çalıştığı kurumdan. 1.1 milyar dolarlık Sabah-atv ihalesinin 750 milyon doları iki kamu bankasından sağlandı. 'Yarrakölçer Emre' bu bakımdan avantanın, asalaklığın ne anlama geldiğini çok çok iyi biliyor.

Sosyal devlet gereği, babalarının, annelerinin eşek gibi çalışarak verdiği vergiler yetmeyecek, bir de üstüne öğrencilerden harç adı altında haraç alacaksınız ve bunun bile yetersiz olduğunu savunacaksın. Ciddi anlamda hastalıklı bir kişiliğin beyninin üretebileceği türden şeyler bunlar.

'Yarrakölçer Emre' eğer bedavacılık, avantacılık, asalaklık ne demek görmek istiyorsa, Beşiktaş'ta bulunduğu binanın tüm katlarını dolaşsın, tüm yazar odalarına bir girsin, onbinlerce dolar maaş alan, arkadaşlarının suratına bir baksın, ardından da tuvalete gidip aynaya baksın.
Avantacı kim? Asalak kim? Bedavacı kim?

Emre Aköz şundan emin olsun, yarrak ölçmeye devam etseydi, şu ankinden daha onurlu bir iş yapmış olurdu.

Öğrencilere akıl hocalığı yapmaya çalışacağına, kendi boktan dünyasını sorgulayıversin bir zahmet.

Değil cumhuriyet kumdan kale savunamazsın


Türkiye Gençlik Birliği İl Başkanı Erdem Özdemir: Siz Atatürk´ün Nutku´nun son kuplesini okuyun. `Cumhuriyeti ilelebet muhafaza ve müdafa edecek güç gençliktir' der. Türk gençliği devrimlerin ve cumhuriyetin bekçisidir. Size yetkiyi aldığımız yeri açıklıyoruz. Siz diyorsunuz ki, `Ben size bu görevi vermedim?' Ama diyorum ki, `Bu görevi sizden değil, Atatürk´ten aldık.

Rektör Mehmet Pakdemirli: Sizler Atatürk´ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Ben burada rektörüm. Size kalmaz bunu savunmak. Ben, size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Net bir şey söylüyorum size. Siyasi slogan atarsanız. Kimliklerinizi toplarım. Üniversiteden atarım hepinizi. Hemen dağılıyorsunuz. Burası benim ve hepinizin üniversitesi. Burada slogan atamazsınız.

Rektördeki özgüvene bak. Herif, "Ben, size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Hemen dağılıyorsunuz" diye ayar veriyor öğrencilere.

Cumhuriyeti savunacakmış arkadaş. Lan, bırak cumhuriyeti savunmayı, kumdan kale versem onu savunamazsın. Herif rektör değil, polis. Kimlik toplayacakmış. Neye ve hangi yetkiye dayanarak acaba?

Üniversite rektörlerinin geldiği durum açısından acı verici bir durum. Karşısında ilkokul öğrencisi varmışcasına sergilediği tavır, siyasi iktidarın özgürlük anlayışının tam karşılığıdır.

Karşılarındaki öğrencilerin terbiyelerine dua etmesi lazım bu zihniyetin. Hiçbiri ciddi anlamda efendiliklerini bozmadan hareket ediyor.

Sürekli bir vesayet muhabbeti aldı gidiyor 7 yıldan beri. Asker, yargı vesayeti diye diye geldik bugünlere. Vesayeti yaşayan bu halk, bu öğrenciler, işçiler, emekçiler, memurlardır. Kimin vesayeti, siyasi erk vesayeti. Yüzde bilmem kaç aldıkları oyla, onların belirlediği sınırlar dahilinde yaşamak zorundaymışız gibi hareket ediyorlar.

Her bok bunlardan soruluyor. Cumhuriyeti bunlar korur, gerekirse bunlar yıkar, sosyalist nasıl olur, çizgisini bunlar çizer, nasıl eylem yapılmalı, bunlar belirler. Yani kim, ne yapacaksa, bunun çizgisi önceden belirlenmiştir ve bu belirlenin çizgi dahilinde yapılacak, her ne yapılacaksa.

Paşalar, dikensiz gül bahçesi istiyor. Her şeyden arındırılmış, istedikleri şekilde muhalefet yapılacak, istedikleri gibi eylem gerçekleştirilecek, yargı istedikleri gibi olacak, sokaktaki adam istedikleri şekle bürünecek v.s. v.s.

Zaten bürünmeyenler için baskı, yıldırma, tehdit, şantaj gibi yollarla gözdağı veriliyor. Bakınız Hüseyin Çelik'in yaptığı İzmir açıklaması. Kirli, burnu akan, pis çocuk yani. Arkadaş, İzmir'e yol göstermek için Kayseri ve Konya'yı örnek veriyor. Neymiş herkes tek sesliymiş, uyum içindeymiş. Biz ona otoriter rejim diyoruz, arkadaşlar uyum ve tek seslilik ismini takmış.

Daha dün, sabah işe gelirken, şoför abi ile sohbet ediyoruz. Uzunköprülü'ymüş. Geçtiğimiz seçim, Kemal Unakıtan aynen "Oy vermezseniz elektriği unutun" demiş. Dedim ki, "Bunu mu kast etti yoksa bunu aynen söyledi mi?" "Yok abi tek bir hizmet bile alamazsınız dedi, üstüne de elektriği unutun" demiş. -Elektrik elektrik diyorum, Uzunköprü'de ismini şu an hatırlamıyorum ama köylerinde elektrik yokmuş.-

Ne diyordum, hah. Ehlileştiremedikleri insanları, terbiye edemedikleri şehirleri, kasabaları, köyleri aleni olarak tehdit ediyorlar. İsmine de "Uyum içinde çalışmak" diyorlar.

Bazen kendi kendime söyleniyorum, "Bu kadar mı kötüler?" diye. Yok bu kadar kötü değiller. Hayalimdekinden bile daha kötüler. Hiçbir siyasi iktidarın; bu denli faşist, bu denli baskıcı, bu denli hain bir siyasi iktidar görmedim, Türkiye sınırları dahilinde.

Baskıyı yiyen halk, baskıdan bunalan öğrenciler ama bunlar vesayetten şikâyet ediyor. Bu iktidarın en büyük sihirlerinden biri işte. Her ne olursa olsun bir biçimde kendisini ezilen ve baskı altında taraf olduğunu gösteriyor. Ele geçirmediğin kurum kalmamış, vesayetten dem vuruyorlar.

Rektör cumhuriyeti kendisinin koruyacağını söylemiş ama korunmadan ortaya çıkmış bir ürün olduğu polis ağzından belli oluyor. Demek ki ana fikir neymiş, korunacakmışız. Yoksa Pakdemirli gibi mamuller ortalık yere saçılabilirmiş.

Bu arada rektör arkadaşın savunduğu şey, Bülent Arınç. Vay arkadaş, sahibine itaat duygusu bu kadar mı baskındır?

23 Aralık 2010

ntvmsnbc özelinde Türkiye'de gazeteciliğin gidişi


Diğerleri için aynı şeyi söylemeyeceğim ama ntvmsnbc'nin bendeki yeri ayrıdır. Fazlaca emeğim var ve oradaki (şu an orada bulunmayan) bazı insanların da üstümde fazlaca emeği var.

Günde bir kez bile olsa mutlaka girerim. Türkiye'de haber portallarının içinde açık ara en iyisiydi. Sayfayı açtığınızda o güne dair her şeyi bulabilirdiniz. Spordan, siyasete, kültür sanattan, ekonomiye kadar.

Son 2 yıldan bu yana tek kelimeyle berbatlar. Son iki genel yayın yönetmeni (Ebru Çapa ve Ahmet Yeşiltepe -halen görevde-) yönetiminde hemen her gün daha berbat nasıl olunur, ince örneklerini veriyorlar.

Gündemle uzaktan yakından ilgisi olmayan yapay haberlerle donatılmış, haber portalından çok life style'a dönüş yapmış durumda. Suya sabuna dokunmadan, kimseyi kızdırmadan, çok fazla dikkat çekmeden sözümona habercilik yapmaya çalışıyorlar.

An itibariyle var olan sayfada, "2010'un en iyi otomobilleri", "En iyi yılbaşı filmleri", "Komik tabelalar", "UFO gören masum köylü" gibi saçma sapan bile diyemeyeceğim galerilerin yanında, "Burcunuz yeni yılda size ne getirecek?", "Natalie Portman'a sansür", "73 yaşında gibi görünüyor mu?", "Skype’a nazar değdi", "En sevdiğim 5 kış şarkısı", "Türk zombiler Amerika`da" gibi ipe sapa gelmeyen hangi salağın fikri olduğunu bilmediğim haberlerle donatılmış durumda.

Zaman zaman gayet iyi haberler de çıkmıyor değil. Ancak sayfayı ne zaman açıp baksam, ciddi bir haber portalı değil de, birkaç liseli gencin çıkarttığı web sayfası izlenimi uyandırıyor bende.

Gündeme uzak, Türkiye'ye uzak, dünyaya uzak, neresine dokunursanız dokunun reklamın patladığı bir site haline geldiğini görmek neden bilmem canımı sıkmıyor değil.

Ülkenin durumundan bağımsız değil elbet, ntvmsnbc'nin durumu.

İnsan bir süre sonra sorguluyor haliyle. Sistematik gibi sanki olup bitenler. İnsanlara haber vermek gibi bir niyet yerine, insanlara hiç kimsenin ilgilenmeyeceği ve bir gün sonra unutulacak onlarca haberle gerçek gündem herkesin gözünden kaçırılmaya çalışılıyor.

Bunda tabii ki, sadece çalışan insanları suçlamamak gerekir. Tepeden birileri yönlendiriyor olan biteni. Önce kafası çalışan insanlara yol veriliyor -ulan yaran mı var demesin diye belirteyim, ben kendi isteğimle ayrıldım gidişatı görünce-, sonra yerlerine çoluk çocukla doldurup, yönlendirilebilecek kitle yaratılıyor. Ve sonuç ortada.

Bazen, "Sana ne ya" diyorum kendi kendime ama o kadar emekten sonra insanın ağrına gidiyor.

Garip olan, işleyen bu boktan sürece kimsenin sesini çıkarmadan paşa paşa çalışması. Kendi adıma söylemek gerekirse, şöyle bir sayfanın yapılmasına karşı çıkardım ya da bunun en azından bir dengeyle yürütülmesi için çabalardım.

Kendilerine gazeteci -ki birkaç kişi dışında artık kimseyi tanımıyorum ve sadece o birkaç kişiden gazeteci olur- diyen insanların, öyle mal mal her gelen emre koyun gibi uymasını çok anlamlı bulamıyorum.

İşte tam bu noktadan sonra Türkiye'yi gelecekte bekleyen tehlikeyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu çocukların çoğu ileride gazeteci olacaklar. Düşünmek bile korkutucu oluyor. Hiçbir şeye tepki veremeyen, sesini çıkartamayan insanlar, 10-15 yıl sonra gazetelere yayılacaklar. O zaman Türkiye'de nasıl bir medya olacak? Ya da daha doğrusu olacak mı?

Uğur Mumcu'nun gazetecilik yaptığı bir ülkede bu çocuklar da gazetecilik yapacak. Kıyaslamıyorum bile, lakin çok ayıp olur.

Gazeteciliğin Türkiye'de bitmesine az kaldı, haberiniz olsun.

Aslında bu kadarla bırakmamak lazım ama ben inceden giriş yapayım dedim. İlerleyen vakitlerde mutlaka üstüne koyar, öyle yazarım.