12 Ocak 2011

Ülkede yavşak kaynamaya başladı



Ülkenin batısı, doğusu, güneyi, kuzeyi fark etmiyor. Her tarafta yavşak kaynıyor. Bodrum'da 8 tane hayvancağızı kıymayla zehirlemişler.

Nasıl bir insanlık anlayışıdır bu, nasıl bir davranış biçimidir acaba? Cidden, yaşadıkları psikolojiyi dehşet merak ediyorum. Hangisinin ne zararı var, kendilerine.

İnsanlıktan çıktık, boyut değiştirip başka bir canlıya evriliyoruz. Ülkenin her tarafından; kan, vahşet, cinayet, işkence haberi geliyor. Manyağın biri kendi çocuğunun kafasına biberonla vura vura öldürüyor, ötekisi sokaktaki savunmasız canlıları zehirli kıyma ile öldürüyor, diğeri başka bir savunmasız canlıyı tekmeleyerek öldürüyor.

Bu orospu çocuklarını yaşatmamak gerek.



11 Ocak 2011

Hırsız Bulgar, Orospu Rus, Çingene Romanyalı...


Adsız bir arkadaş, yorum bölümüne gönderince okudum şu postu. http://antoniobenerrivo.blogspot.com/2011/01/karabuk-uyuma-emenikeye-sahip-ck.html


Bunu yazan yeni yetme genç adam olsa, tepki vermezdim, üstünde tartışmaya da girmezdim. Ama bir gazeteci olunca, insan yazmadan duramıyor.

Ben önce Bener'e "Türkiye'ye hoşgeldin" diyorum. Türkiye'de ırkçılığın olduğunun ayırdına vardığı için. Böyle bir gerçekle yüzleşmek zor mudur, kolay mıdır kendisi açısından bilmiyorum ancak Türkiye'de ciddi bir ırkçılık olduğunu görmek çok da zor olmasa gerek.

Hadi diyelim ki, Emenike özelinde hadisenin namusunu kurtardık. Peki Beyoğlu'nda, Laleli'de, Galata'da, Hacı Ahmet'te, Kasımpaşa'da arkasından "Lan zenci piçine bak" diye seslendikleri onlarca Afrikalı konusunda ne yapacağız?

Genelde bizde sistem böyle işler. Aslında olan biten her şey göz önündedir ama bizim tatlı, pembe kılıflarımız vardır. İnsanlarla, taşak geçerek aşağılamayı "eğlence" şeklinde adlandırırız.
Yoksa bizim gibi seven var mıdır zencileri? Avrupa'da dışlanırlar ama burada hiç mi hiç!

Bu ülkeye gelen neredeyse her Afrikalıya maymun muamelesi yapmıyor muyuz lan? Birçok ülkede bunun karşılığı ırkçılıktır. Bizim için eğlenceden ibaret şeyin karşılığı, ırkçılık yani...

2003 yılında Türkiye'ye gelen (ve getirilen) 3 Afrikalı ile röportaj yapmıştım, Hacı Ahmet'te bir toprak top sahasında. Ganalı Moses Sakyi, Nijeryalı Frank Tagbo ve Rachid Adeba ile.

Adamlarla röportaj yapabilmek için tam 5 gün boyunca onlara, kendimi inandırmaya ve Türkiye'de her gazetecinin aynı olmadığını anlatmak için. Neyse en nihayetinde ne bok olduğumu anladılar ve konuştuk. Futbol dışında konuştuğum konuda hepsinin ortak noktası, kendilerinin ısrarlı bir biçimde uyuşturucu satıcısı olduğuydu. Gazeteciler, polisler, konu komşu yani sizin anlayacağınız herkes, derilerinin renginden ötürü, profesyonel futbolculuk yapmaya çalışan bu adamların uyuşturucu sattığından şüphe ediyor. İkinci ortak noktaları ise, kendilerine her yerde 'Arap' denmesi.

Bu ülkenin saçma sapan ve anlamsız kültüründe vardır, her siyah renkli insana 'Arap' demek.

Bener, yazısının sonunu, "Spor yazarlarına not: Siz de sessiz kalmayın ve köşenizde bir cümle de olsa Emenike’ye destek verin." diye bağlamış.

Ben saflık olarak değerlendireceğim. Çünkü bu ülkede Lucescu'ya, Hagi'ye 'çingene' denirken, Skibbe'ye, Werner Lorant'a ve bilimum Alman'a 'köylü' sıfatını yapıştıran medyadaki 'arkadaşlar' değil midir? Aynı arkadaşlar, ırkçılığın daniskasını yaparken, nasıl olur da Emenike'ye destek verebilir ki?

Bu iş böyle "Haydi sessiz kalmayalım" tadındaki çağrılarla olmaz. Daha bu ülke Festus Okey'in hesabını veremedi.

Hayır, benim şaşırdığım şey, bu olaya gösterilen tepki. İş futbol olunca mı ayağa kalkacağız.

Bu ülkede ırkçılık hep vardı. Zaten o yüzden Ruslar 'orospu', Romanyalılar 'çingene', Bulgarlar 'hırsız', Yunanistanlılar 'düşman', Fransızlar 'küstah', Afrikalılar 'Arap, zenci, uyuşturucu satıcısı' diyen, başka bir toplumun insanları mı?

"Türkler ırkçı değildir" söylemi, bu ülkedeki en süslü yalanlardan biridir. Siz kalkıp bunları görmezden gelir, Emenike'ye yapılan terbiyesizliğe tepki vermeye kalkarsak, yine aynı şeyi yapmış oluruz. Elimizdeki o mal aygıtla sivrisinek kovalarız ancak.
Bir akıllı insan da, fotoğrafın tamamını okumaya uğraşsın.

Türkiye'de ırkçılık tarih kitaplarını okumamızla başlıyor. Bunu görmek ne kadar zor olabilir ki?

Tüm bu yazılanların, Bener'e bir eleştiri olduğu düşünülmesin. Öyle bir amacım yok ama medyanın göbeğinde olup, sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi konuşması da biraz saçma gelmedi değil.

Varsın onlar şiire-türküye ağlasın














Hepsi birbirinden duygusal insanlar. Şiir dinlediler mi, koyverip gidiyorlar kendilerini. Bazen Başbakan konuşuyor vekilleri ağlıyor, bazen de bir tiyatro oyunu onları böylesine ağlatıyor.

Bazen, ayrı ülkelerde yaşadığımızı düşünüyorum bu insanlarla. Arada gecekonduya girdikleri oluyor. İlk aklıma gelen, o yoksulluğun kendi zenginlikleriyle doğru orantıda olduğunun akıllarına düşüp düşmediği oluyor.

Acaba halkın anası ağlarken, şiire-türküye-şarkıya ağlayan devlet büyükleri ve onların çok sevgili yakınları ağlayabiliyor mu?

Evine ekmek götüremeyen bir garibanın kendisini sokak direğine asması, bankadan aldığı krediyi ödeyemeyen işadamının kafasına kurşun sıkması, mali durumu bozulan eşinden ayrılan kadının kendisini pazarlaması, işsiz kalan memurun kalorifer borusuna kendini asması, işsiz kalan işçinin çaresizlikten fare zehiri içmesi, ataması çıkmayan öğretmen adayının bileklerini kesmesi, 4 çocuğuna bakan gündelikçi kadının tüpgazı bırakması v.s. v.s.

Bunlara ne zaman ağlayacaklar? Ya da gelinen noktanın, kendilerinden kaynaklandığını görüp ağlayacaklar mı?

Hepsi ne duygusal insanlar. Ayrıca ağlıyorlar da, bizim gibi insanlar onlar, etten ve kemikten.

Bizi onlardan, onları bizden ayıransa et ve kemik dışındakiler. Biz bu halka, bu halkın yoksullaştırılmasına, o yoksul halkın çocuklarının sokaklarda tekmelerle bebeklerinin düşürülmesine, söylenen yalanlara gözyaşı dökmeden yumruğumuzu sıkarak direnmeye çabalarken, varsın onlar şiirlere-türkülere ağlasın.

Bizi onlardan, onları bizden ayıran insanlıktan başka şey değildir.

ONUR DA AĞLAR

Gözlerinin pınarında
Bir bulut,
Boşandı boşanacak
Nerdeyse.
Aklımdan geçenleri
Okuyorsun su gibi.
Dünya gördü
Bizi boğazladılar...

Tutma gözyaşlarını
Onur da ağlar...
Bırak yıkansın gökyüzü,
Lacivert, yeşil, altın
Işıkları günbatımın.
İşte şafaktayız gene
Çırılçıplak
Ve mavi.
İşte sanki dağ yeli
Ve işte sanki meltem...

Kimse toz konduramaz
Kesip attığımız tırnağa bile.
Sen en güzel kızısın
Bütün galaksilerin
Bense tözüyüm artık
Akkor tözüyüm
Prometheus'u yakan
Kara sevdanın...

Ne alnımızda bir ayıp
Ne koltuk altında
Saklı haçımız
Biz bu halkı sevdik
Ve bu ülkeyi.
İşte bağışlanmaz
Korkunç suçumuz.

Ahmed Arif

Onursuzluğun, asalaklığın ve aptallığın kök saldığı coğrafya


Hayatınızın son yıllarını aklınızdan geçirin. Şöyle bir düşünün, toplumsal yaşantıda neler olup bitti diye.

Sadece dünü anımsamak yeter. Mersin'deki Nevit Kodallı Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi'nde, okul müdürünün kız öğrencileri tecrit kararları ile Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu'nun yeni yönetmeliğini. Pek çok yerde alkol yasaklanıyor.

Aya İrini’de bir konserde, İKSV’nin müzik festivallerinde ya da İstanbul Modern’deki bir davette şarap servis edilmeyecek.

Yazın deniz kenarında, ormanda, seyir yerlerinde içki servisi yapılmayacak bu yeni düzenlemeyle. Alkollü içki üreticilerinin artık hiçbir organizasyon, festival, etkinlik vb. sponsor olamayacak.

Türkiye’nin 81 ilinden 62'sinde çeşitli kamu kuruluşlarında ve kamuya ait mekânlarda içki içme ve içki satma yasağı uygulanıyor.

İstanbul Büyük Şehir Belediyesi kiraya verdiği, içkili restoran olarak kullanılan mekanların kira sözleşmelerini iptal ediyor. Tayyip Erdoğan'ın İBB Başkanlığı döneminde başlattığı sosyal tesislerdeki içki yasağı İBB iştiraklerinden Beltur AŞ eliyle genişletiliyor.

İçki yasağı dışında, toplumsal muhalefetin her yükseldiği dönemde, sokak eylemleri polisin medyatik ismiyle 'orantısız şiddet' gerçek anlamda polis terörü ile son buluyor. Üniversite öğrencileri joplanıyor, biber gazı ve tazyikli sularla püskürtülüyor.

Yine hayatımızın son dönemlerinde; kasetler, komplolar, davalar hiç eksik kalmıyor. İsmi, cismi, kimliği belli olmayan birtakım kişilerin ihbarları ile toplumda itibarı bulunan insanlar cezaevlerine atılıyor, hukuk tersine işleyip, insanlar suçsuzluklarını kanıtlamaya çalışıyor.

Anadolu'da halka "Bize oy vermezseniz, hizmet alamazsınız" denilerek, siyasi şantaj uygulanıyor.

Yıllarca senenin verdiği intikam duygusu ile, Başbakan aleyhinde tazminat mahkumiyeti kararı veren hakimler yargılanıyor, fişlemeler hiç olmadığı kadar yaygınlaşıyor, okullarda 'ajan müdür yardımcıları' türüyor, yolsuzluk iddialarının her biri bakanlıklarda dosya dosya çürümeye terk ediliyor.

Tüm bu olan biten her şeyi izliyoruz. Sesimizi soluğumuzu çıkartmadan her şeyi izliyoruz. Her bir yılı devirdiğimizde arkamıza dönüp baktığımızda toplumsal ve siyasi yaşantıda pek çok şeyin değiştiğini görüyoruz.

5-10 yıl sonra şu cümle birçoğumuzun ağzından dökülüverecek, "Hayatımızda her şey değişti ve aslında hepsi gözümüzün önünde olup bitti. Hiçbirine de tepki bile gösteremedik."

İran'dan kaçan hemen tüm devrimci-demokratın ortak kanısı şuydu: "Alıştıra alıştıra geldiler. Bir taviz kopardılar mı aldıkları taviz sanki yıllardır uygulamadaymış gibi doğal karşıladılar, hemen yeni taviz peşine düştüler. Kısa süre sonra itiraz etmeyi unutan insanlar haline geldik."

Ağır ağır, sindire sindire Türkiye'de sistem değişiyor. Molla rejimi, Yeşil Kuşak Projesi, Ilımlı İslam ya da ismi her neyse. Ama bu ülkede sosyal yaşantımız ciddi bir tehdit altına girmiştir.

Keçiören modeli, Türkiye'de bazı şeylerin görülmesi için güzel bir örnek. Önce MHP ardından Akp'ye (benim adıma aralarında siyasi olarak hiçbir fark yoktur) geçen Turgut Altınok'un başkanlığını yaptığı ilçede bugün artık tek bir içkili restoran bile yok. Dayak ve korku timleri parklarda el ele tutuşanları dövdüler, büfelere saldırdılar. Sonuç; değişimin her yerde yapılabileceğinin göstergesi.

Değişiyoruz, değişirken de, geride bıraktığımız hayatımızda neler olup bittiğini görmüyoruz.

Elimizde şu aptal aletlerle sivrisineklerle mücadele ediyoruz. Bu sivrisinek kimi zaman bir dizi, kimi zaman bir üniversitedeki porno tartışması, kimi zaman bir sinema filmi ya da türban oluyor.

Oysa o sivrisineklerin havalandıkları, gözümüzün önündeki bataklığa, kafamızı çevirip bakamıyoruz bile.

Bu kadar mı onursuz, asalak ve aptal bir toplum olduk?

Bize öğretilen bireysel kurtuluş masallarının günlük hayatta karşılığının olmadığını görebilmek için, kapitalizmin yaratıcılarının bile artık farklı modeller peşinde olduğunu anlamak için, paranın; onur, gurur, haysiyet gibi değerlerle yan yana getirilemeyeceğini fark etmek için, bir ülkenin bağımsızlığının o ülkenin okullarında, resmi kurumlarındaki bir bez parçasından ibaret olmadığını görmek için ancak ve ancak Türk olmak gerekiyor sanırım.

10 Ocak 2011

13 yaşındaki çocuktan tahrik olan zihniyetin ta amına koyayım


Nevit Kodallı Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi Müdürü İbrahim Tol, kız ve erkek öğrencileri birbirlerine 45 cm'den fazla yakınlaşmasını yasaklamış. Okul yurdunda erkekler ve kızların olduğu bölümler demir parmaklıklarla birbirinden ayrılmış. Yetmemiş, kızlar ve erkekler ayrı ayrı yemekhanelerde yemek yemeye başlamış.

Yurt binasına erkekler sağ taraftan, kız öğrenciler sol taraftan içeri alınıyor. Bu okul ismi üstünde Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi ud öğretmeni yokmuş ama haftada iki saat olan din dersi için 3 öğretmen varmış.

Kız öğrencilerin çizme giymeleri yasaklanmış ve etek giyen kız öğrenciler için sıraların önüne ek tahta yapılmış.

Haber budur.

Bu tip haberleri ne zaman görsem, bu hasta ruhlu pezevenklerin cinsel açlığının tavan durumunda olduğu aklıma geliyor. Hep söylerim, benim mantığım düz çalışır, alengirli bir beyne sahip değilim. 13-16 yaş aralığındaki kızlara, çizme giymelerinin yasaklanması, bacaklarının görünmemesi için ek tahtalar koymasının benim düz mantığımda tek bir anlamı var; Bu kararı alan hasta zihniyet demek ki, çizmeden tahrik oluyor, o yaştaki kızların bacaklarının 5 santimini görmeleri kendilerinde cinsel arzu uyandırıyor.

Şaşırmıyorum, bu orospu evlatları için tahrik olmak artık bir hayat biçimi haline gelmiş. Çocuk yaştaki kızlardan tahrik olurlar, eteklerinden tahrik olurlar, çizmelerinden tahrik olurlar. Yavşağın evladına şişme kadın göstersem, aleti eline alıp el arabası pozisyonuna girer muhtemelen. Nasıl bir cinsel iştah var yavşaklarda anlaşılır bir durum değil.

Bu haberlerde artık can sıkıcı olmaya başlayan şeyse, bu hasta ruhlu sapık pezevenklerin, birtakım toplumsal statülerle aramızda dolanmaları. Herif müdür, okul müdürü üstelik. Muhtemelen o kızları yaşındaki çocuklara iç geçirerek bakıyor, ufacık kızların bacaklarını gördüğünde kendisini odaya kapatıp 31 çekmeye başlıyordur. Yoksa niye tahrik olursun, bırak tahrik olmayı niye aklına gelir bunlar.

Çocuk yaştaki kızlarla evlenirler, evlerine eş diye sokarlar, gece yatağa sokup, koyunlarına alırlar, ardından ahlak ahlak diye yeri göğü inletirler.

Sapık ordusu yemin ediyorum. Şu heriflerin zihniyeti, inşaata eşek atıp siken 4 kişiden farklı değil.

Tabii bir de şu din öğretmeni olayı var. Pek çok okuldan bu tip haberler gelmeye başlıyor. Mantık, Sosyoloji, Psikoloji derslerini imamlar veriyor, sanat liselerine enstrüman öğretmeni yerine bolca sayıda din öğretmeni atanıyor.

Yasakçı zihniyetten hiç söz etmiyorum. Toplumsal alanda bu zihniyetin istemediği her şey yasak halini alıyor. Altı üstü okul müdürü herif. Sahip olduğunu sandığı yetkilere bak sen! Bir okul müdürü, okulda terör estirip, otu-boku yasaklıyorsa, yetkilerle donatılmış bazı kişilerin neler yapabileceğini kestirmek güç.

Sapık orospu çocukları, alayı sapık. Zaten zihniyetlerine baksan ne bok olduklarını görmek yeter. Ufacık çocuklarla evlenmeyi, içine sindirenden her bok beklenir.

Melih'in twitter'ı ve marksist org'un matematik bilgisi


Öncelikle belirteyim, ota boka dava açan Melih kardeşimle papaz olmamak için kelimelerimi özenli ve düzenli seçeceğim.

Büyük şahsiyet, Ankara'nın tüm spor kulüplerinin sahibi, Başbakan Erdoğan'ın 'ucube' dediği heykelin yaratıcısına yıllar önce "Tükürürüm böyle sanata" diyerek, ne denli ileri görüşlü bir vizyona sahip olduğunu kanıtlayan, oğlunu bir çırak gibi yetiştiren, kavga etmediği kimse kalmayan, muhteşem insan, şahane kişilik, ancak bin yılda bir gelecek nev-i şahsına münhasır insan Melih Gökçek de twitter sahibi olmuş.

Dakika 1, gol 1 mantığından hareket eden Melih Gökçek, "Lan oğlum adam gibi konuşmayanı oyarım" mantığı ile daha ilk twit'inden mesajı vermiş.

Resime, heykele, müziğe, sinemaya bakışı belli olan siyasi iktidarın sosyal medyaya bakış açısı da ancak bu kadar oluyor.

Bayılıyorum bunların özgürlük anlayışına. Referandum süreci boyunca "Özgürlük, özgürlük, özgürlük" dediler, referandum bitti öz'ü gitti, gür'ü kaldı ancak. O da kendilerine yumurta atan üniversiteli kıza dava açmak, eylem yapan öğrencilere tekme tokat girişmek ve üzerlerine biber gazı ile saldırmak, heykelleri 'ucube' olarak değerlendirmek olarak. 'Gür' sesleri ile işin özünü belli ettiler.

Gerçi bu özgürlük çağrılarını bir kısım solcu arkadaş pilavüstü nohut kıvamında yetmez ama evet'le karşılamışlardı.

Konu alakasız yerlere gidiyor ama söylemezsem ölürüm. Bu pilavüstü nohutçular var ya, bunların bir sitesi var; marksist.org diye. Bunları ara ara takip ediyorum. Bayım bayım bayılıyorum hepsine. Sitenin ismi Marksist ama kendilerinin ne olduğunu henüz kavrayabilmiş değilim. Arada gerizekâlı olduklarını çözebiliyor insan.

Bir yazı yazmış bu gençler "Küçük burjuva gericiliği neden Yetmez ama Evet'e saldırıyor?" diye. Yazıyı bulup okursunuz, ben sadece bir pasaj sunacağım içinden, "Türkiye'nin en önemli sorunu Kürt sorunu, Kürtlerin aşağıdan mücadelesi ile çözüme ulaşıyor. 12 Eylül referandumunda PKK ve Öcalan'la hükümetin görüşmesine 'evet' diyen yüzde 58 ve boykot edenlerin oranı yüzde 65'e yaklaşıyor. Yüzde 42 ise bu çoğunluktan nefret ederken Kürt sorununun demokratik temelde çözümünü engellemek, Kürtlerin eşit haklara sahip olmasının anayasal güvenceye kavuşturulmasını sabote etmek istiyor."

Yüzde 65 ve yüzde 42 bir araya gelince yüzde kaç yapıyor? Hah işte bu malak emzirmeleri bu kadar zekiler. Başka yorum yapmayacağım haklarında. Unutmasın kimse, Türkiye halkı yüzde 107'de oluşur. Biz yüzdenin 100 olduğunu sanıyorduk yıllarca...

Başa dönelim mi? Bu elemanlardan sosyal medyayı anlamasını beklemiyorum çünkü daha medyayı bile anlayabilmiş ve algılayabilmiş değiller. Yoksa bir başbakan çıkıp da, "Bunları boykot edin, bunları okumayın" der mi? Misal bunu İngiliz Başbakanı söylese, yemin ediyorum kuş gibi öttürürler adamı ama burada artık alışılagelmiş hadiselerden sayılıyor.

En başa döneyim mi? Melih, senin hakkında neler söylüyorum bir bilsen, içimden buradan köye yol olacak güzellemeler yapıyorum. Hani dedim ya "Muhteşem, şahane" diye, şaka lan onlar. Öyle şeyler der miyim sana? Sana söylediklerimi uç uca eklemeye başla sen şimdiden. Seni twittercı seni, seni sosyal medya meraklısı seni, seni tükürükle heykel boğan seni. Seni .....
Avukatların blog da takip etsin. Benden iş çıkmaz ama.
Bu arada profil fotoğrafındaki yumurta ile mesaj mı vermiş kendisi, onu da merak etmedim değil...

Bu ucube, bunlar da dünya güzelleri


Bu heykeltıraş Mehmet Paksoy'un, Başbakan Erdoğan tarafından 'ucube' olarak adlandırdığı İnsanlık Anıtı.

Aha bunlar da Akp'li dünya güzelleri.


Tarım Bakanı Mehdi Eker.


Egemen Bağış -Buna Hakan Peker zamanında şarkı yapmış. 'Barda durur barmen minik'-


İçişleri Bakanı Beşir Atalay.


Akp Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ.


Akp Genel Başkan Yardımcısı Abdülkadir Aksu.


Akp Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Tanrıverdi.

8 Ocak 2011

Kefal Türk basını


Bu hatunu Selçuk Parsadan ayakta uyutup, dolandırmıştı.

Milliyet, Posta ve Sabah gazetelerine evinin kapısını 9 yıl sonra açmış ablamız.

Aynı gün 3 gazeteye birden röportaj vererek -üstelik 9 yıl sonra ilk kez- 8 Ocak Cumartesi gününün gündemine pat diye oturuverdi ablamız.

Şu 3 gazeteden çıkarttığımız sonuç, geçen 8-9 yılda Tansu Çiller'in zekâ seviyesinin Türk basınının üstüne çıktığıdır. Artık kim, üstüne ne alması gerekiyorsa bir zahmet alıversin.

Vay anam vay. Tansu Çiller, basından zekiyse Türkiye'nin vay haline...

Büyüksün be Alper Yasin!


Kendisini tanımayanlar varsa, tanıtayım. Bilkent Üniversitesi Ögrenci Konseyi Başkanı Alper Yasin Altınel. Şu Çankaya Köşkü'ndeki Abdullah Gül ve 'öğrenciler' görüşmesine Jaguar araçla giden Alper yani.

Bu ülkede çarpıklıklar insanın gözüne böyle sokuluyor işte. Bir tarafta okula gitmek için otobüs parasını bile denkleştirmekte zorlanan işçi-memur çocukları, diğer tarafta Alper Yasin gibileri.

Cumhurbaşkanı Gül, dostlar alışverişte görsün hesabı, öğrencileri makamına çıkarttı. Onların sorunlarını, dertlerini ve sıkıntılarını dinledi.

Altında Jaguar'ı olan Yasin ve diğer 13 kişi acaba öğrencilerin sıkıntılarını biliyor mu? Bu öğrencilerin neden sokaklarda eylem halinde olduklarından haberdar mı?

Aslında duruma şaşırmamak lazım. Yani genç bir üniversite öğrencisinin altında Jaguar marka araçla öğrenci sorunlarını anlatma meselesine. Çıktıkları köşkte oturan Abdullah Gül'ün de 18'ine basar basmaz şirket sahibi olan çocuğu var.

Kendisini Suudi Arabistan' gezilerine götürüp, oralarda ticare ilişkiler kurması için eğitiyor. Kah mısır işine giriyor, kah bilişim şirketi kuruyor.

Yasin'i de bu açıdan yadırgamamız gereksiz diye düşünüyorum. Çünkü Yasin, sistemin istediği öğrenci tipi. Eylemlerde işi olmayan, Jaguarıyla okuluna gidip gelen, Bilkent Üniversitesi'nde onbinlerce dolara okuyan bir genç.

Haliyle Yasin'in sorunları ile sokakta eylemde bulunan öğrencilerin sorunları arasında farklılıklar olacak. Yasin her ne kadar tipik demagoji örneklerini sunarak "Köylü çocuğuyum, hem Jaguar'ıma neden laf ediliyor? Okula Ferrari ve Porsche ile gelenler de var." diyerek, kendini savunuyor.

Yasin haklı. Başbakan da bizden biri, çocukları da bizden, içimizden. Bu ülkede içimizden olmayan siyasetçiye rastlayamazsınız. Hepsi içimizden kişiler. Daha doğrusu içimizden değil, içimizde kişiler. Artık denk gelen neresi varsa, oradan içimize giriyorlar.

Yasin'in çok büyük incelik göstererek, Köşk'ün kapısına getirmediği Jaguar'ının yıllık vergisi ile benzin masrafı ne kadardır? Kaç memur maaşı eder ya da bir işçinin yıllık ücretinin kaçta kaçıdır acaba?

Önümüzdeki günlerde Başbakan Erdoğan da, Dolmabahçe'den öğrencilerle bir araya gelecek. O konuşacak, öğrenciler dinleyecek; öğrenciler dinleyecek, Başbakan konuşacak. Toplantı sonunda kameralara "İşte dertlerini dinledik, sokaklara çıkılmasının ne gereği var?" diyecek. Özenle seçilmiş öğrenciler de "Başbakanımız tüm taleplerimize yardımcı olmak konusunda gereken adımların atılacağı sözünü verdi" diyecek ve Türkiye'de öğrenci sorunları bıçakla kesilmiş gibi son bulacak.

Dünyada tüm sorunlarını konuşarak çözebilen başka bir ülke yok zaten. Sadece bizim ülkemizde konuşuyoruz ve sorunları hallediyoruz. Diyalog deniyor bunun adına. Bir taraf konuşuyor ve istenilen taleplerin hiçbirini karşılamıyor, diğer taraf da susuyor ve taleplerinin karşılanmasını bekliyor.

Yasin Jaguar'ını bir ay boyunca cezalandıracakmış ve garaja kapatacakmış. Köylü çocuğu Yasin yine büyüklüğünü göstermiş, sizin anlayacağınız. Yasin Jaguar'ını garaja kapatırken, yurtlarda bisküvi ve krakere talim eden öğrenci arkadaşlar, har(a)çlarını ödeyemeyen öğrenciler kendilerini nereye kapatmalı acaba?

Gerçi onlar için siyasi iktidarın bulduğu bir çözüm var. Bedava ekmek, bedava su ve bedava konaklama. Bunlara ulaşmanız için sadece ve sadece "Parasız eğitim istiyoruz" pankartı asmanız yeterli. O zaman hapisaneye beleş giriş hakkı elde ediyorsunuz.

Bak, düşününce sorunsuz bir Türkiye'de yaşamak mümkün....

'Metin' olmak lazım


Oğlunu devletin polisi öldürdü.
'Banktan düştü' dediler.
'Çay bahçesinde fenalaştı, sandalyeden düştü' dediler.
Dönemin Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar 'Gözaltına alınmadı' dedi.
'Duvardan düştü' dediler.
Polisin işkenceyle öldürdüğü ortaya çıktı.
Metin'i öldürenlen 'Vicdanımız rahat' dediler.

Devlet davayı İstanbul'dan başka illere kaçırdı. Ama kimse geri adım atmadı.
Mahkûmiyet kararı çıkan ilk gazeteci cinayeti olarak Türkiye tarihine geçen Metin Göktepe ölümünden sonra da şunu gösterdi, cinayeti devlet de işlemiş olsa, takip etmeyi bırakmazsanız, örgütlü olarak hakkınızı ararsanız; sonuca ulaşırsınız.

Türkiye'de onlarca gazeteci cinayeti aydınlatılamadı - ya da aydınlatılmadı-. Ölenler, öldüğüyle kalıp, tarihe öldürülen gazeteci olarak geçti, hepsi o kadar...

Metin'le aynı gazetede çalışmış olmayı her zaman şeref saydım, hep de öyle olacak...