21 Şubat 2011

Acaba onlara ne anlatırdı?


Erdoğan yakınları ile görüşür ve nasıl işkence gördüğünü anlatır;

"Bizi de dizimize kadar suyun içinde bıraktılar. 6 kişiyiz, bu kadar bir yer (uçağın röportaj yaptığımız küçük bölmesini işaret ederek) bir tane bank var. Üç kişi ancak sığabiliyor oraya. Bir müddet üç arkadaş oturuyor, sonra yer değiştiriyoruz. Biz oturuyoruz, onlar suyun içine giriyor. Onlar oturuyor biz suyun içine giriyoruz. Bu şekilde gece geçiyor. 'Tuvalete gideceğim' diyorsunuz. Tuvalete bile izin vermiyorlar!.. Gece geçtikten sonra, bizi yan odaya aldılar. Orada esrarkeşler filan var. Ama o oda sımsıcaktı. Soğuk, kış"

Başbakan Erdoğan hayvan hakları savunucuları ile görüşür ve hayvanlara karşı nasıl duyarlı olduğunu anlatır;

"Eskiden köpeklere dokunamazdım bile ama sonra oğlum bir köpek aldı. Şu anda çok iyi anlaşıyoruz."

Minik Not: Metin Özülkü'yü görünce "Ercan Saatçi'yi mi besliyor?" diye içimden geçirdim.

Başbakan Erdoğan edebiyatçılarla buluşu. Faili meçhul cinayetlere kurban giden yazarların isimlerini tek tek sayar ve şiiri ne çok sevdiğini anlatır.

"Yazar, bir toplumun şuurudur. Yazar, tüm sanatçılarımız gibi görülemeyeni gören, duyulamayanı duyandır. Söz uçar, yazı kalır. Bugün bizi hep birlikte biz yapan, o eşsiz sanat eserleridir."

Başbakan Erdoğan eski sporcularla ve spor adamlarıyla buluşur. Tabii ki futbolun ne kadar önemli olduğunu ve futbolculuk anılarını anlatır.

"Çok seviyordum futbolu. Fakat ilk dönemlerde babam futbol oynamama asla müsaade etmedi. Uzun bir süre futbolu babamdan gizli oynadım. Mesela top ayakkabılarımı hiç eve getirmezdim. Evimizin dışında kömürlüğümüz vardı. Babam görmesin diye kramponlarımı kömürlükte saklardım."

Başbakan Erdoğan, acaba bir gün fuhuş sektöründen birileri ile buluşsa, onlara ne anlatırdı?

20 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -3-


Orhan Abi’nin arkamda durmasını bile fark etmemişim. "Anlaşıldı, bugün sen çalışmayacaksın. Oğlum, haber ver bari, idare edelim."
"Yok be abi dalmışım."
"Nereye daldıysan çıkmak bilmedin. Üçüncü kez geliyorum yanına kadar, görmüyorsun bile."
"Kusura bakma Orhan Abi cümlesini tamamlamadan, sol eliyle omzumu okşadı.
"Olur, olur, Yürü kahveye inip, birer cigara tüttürelim."
"Bu kez affet, şu elimdeki haberi bitireyim, öğleden sonraya borcum olsun."
"İyi madem öyle olsun bakalım" dedi. Adanalı’ydı Orhan Abi, hep gurur duyarak anlatırdı. Yaklaşık 7 yıldır birlikte mesai veriyorduk.
Bilirdi, ne kadar derdim, sıkıntım varsa. Kendi anlatmazdı ama rakı masasına oturduk mu, karşısındakini tanısın tanımasın bülbül gibi öttürürdü. Hoş, ben hep bilinçli anlatırdım. Dertleştiğimde, rahatladığım birkaç kişiden biriydi. Hiçbir şey söylemese bile, bakışlarındaki içtenlik, bana iyi geliyordu.

İlhan Abi, bana doğru geliyordu, "Barış hadi çıkalım. Var mı işin?"
Aslında yoktu ama olsa bile ağzından dökülenler, "Hadi çıkalım" anlamına geliyordu.
"Yok İlhan Abi, sen tamamsan çıkalım."
Koridorda yürürken, "Nereye gidelim? Kafanda bir yer varsa söyle. Yoksa Sarıyer’e inelim, iki tek atıp, geri dönelim. Uyar mı sana?"
"Valla patron sensin. İki tek de olur, bir büyük de olur. Sana kalmış" dedim.
Kendimden tiksindim. Sanki yalakalık yapar gibi hissettim ama niyetim o değildi.
"Patron oymuş. Ulan senelerce gerçek patronun, onlar değil biz olduğunu savundun, şimdi söylediğin lafa bak" diye söylendim.
"Pekala o vakit Sarıyer’e inelim. Sen ön kapıya çık istersen, ben arabayı garajdan alayım."

Ağzımdan onun bile fark edebileceği isteksizlikte "Peki" kelimesi dökülüverdi. Bir sigara çıkarttım gömleğin cebinden. Hava alabildiğine soğumuştu. İliklerime kadar hissettim, üşüdüğümü. İlhan Abi siyah jipiyle köşeden kornaya bastı. Arabanın terse giremeyeceğini düşünmemiştim, bir an için. Hızlı hızlı yürümeye başladım. Kapının kolunu çekip, koltuğa oturduğumda yüzüme vuran sıcaklıktan rahatsız oldum.

"Abi ne yaptın sen ya? Cehennem olmuş içerisi, biraz kapatabilir misin?"
"Kapatırım tabii ama sen dışarıdan geldiğin için böyle güçlü hissettin, yolumuz uzun olsa ‘Abi biraz açabilir misin’ derdin." Ters yöne gitmemiz gerekiyordu, o yüzden yolu uzatıp, epeyce uzak bir mesafeden dönerek, şirketin oradan geçerken, ışıklara takıldık.

Polis otosu her zamanki gibi ışıklarda mevzilenmiş, bekliyordu.
"Yavşaklar, pusuya yatmış yine."
"Açtırma benim ağzımı abi. Küfür etmek istemiyorum."
"Ne kadar etsen az kalır. Yorma hiç kendini. İbnelerde ne gurur, ne haysiyet var. Doldurdular cemaatperverleri."

Benden yanıt bekliyordu oysa sustum, böylesi bir muhabbete girebilecek durumda değildim çünkü. Dün atıştıran kar, izlerini sadece kırmızı kiremitlerin üstünde ve kaldırım kenarlarında belli ediyordu. 'Ne konuşacağız acaba' diye düşünürken, geldiğimizi fark etmedim.

"Barış, dalgınsın. Hayrola?"
Ne diyecektim ki şimdi?
"Yok be İlhan Abi. Klasik hafta sonu yorgunluğu."
"Haa, iyi o zaman. Rakıyı içelim bir şeyin kalmaz." Gevrek gevrek sırıttı, yine sinirlendim.
Arabadan indik, anahtarları kapıda bekleyen görevliye verdi. Yürümeye başladık, o kısacık yol bitmek bilmeyen bir çileye dönüşmüştü.

"Nasılsınız İlhan Bey?" İçeriye girdiğimizde bizi karşılayan şefin sesiyle kendime geldim. ^
"Şöyle alayım sizi, deniz manzarası da gözünüze hitap etsin."

Sanki içerisi tıklım tıklım da, en iyi yeri bize ayarlamış havasından hoşlanmadım. Zaten bizden başka kimse yoktu. Oturduk.
Bir an önce bitsin, ne söyleyeceğini merak bile etmiyordum. Üstelik hiçbir fikrim bile yoktu.

Mezelerin içinde sıralandığı tepsiyle birlikte gençten bir çocuk geldi. "Ne yeriz Barış?" dedi fakat benden bir yanıt gelmeden sıralamaya başladı.
"Pilaki alalım, börülce, fava, acılı ezme, patlıcan salatası. Kavunumuz var mı?"
"Tabii İlhan Bey."
"Beyaz peynir de alalım. Barış, sen bir şey söylemedin."
"Enginar var mı?"
"Konserve enginarımız var. Arzu ederseniz getireyim."
Oldu bitti, sevmem konserve yiyecekleri. "Kalsın" dedim sadece.

İlhan Abi’nin gözü doymamış olacak ki, "Paçanga getir. Başka ara sıcak olarak ne getirirsin. Haa, senin şu mezgitten yapılan balık böreği vardı. Ondan da getir. Balıkları söyleriz."
"Hemen efendim" diyerek, uzaklaştı.

"Eeee, Barış, ‘Ne konuşacağız’ diye geçiyordur içinden şimdi."

Umrumda bile değildi. Bambaşka şeyler düşünüyordum. Yağmur’la gelmek isterdim buraya. Öğrencilik yıllarında elimize geçen üç kuruşla, Beyoğlu’nda en ucuz bira nerede, oraya damlardık. Bunun hayalini kurmuştuk hep. Para kazanacaktık ileride.
Öyle çok lüks yerleri istemezdik ama mükellef bir rakı masası da fena olmazdı hani.

Ne çok hayalimiz vardı. O gittikten sonra en kötüsü, hayallerimi rafa kaldırmak oldu. Ne bir hayalim, ne de hayata dair ümidim kalmıştı. Hayatı eskilerin deyimiyle insiyaki yaşamaya başlamıştım.

"Elbet anlatırsın, diye bekliyorum."
"Tahmin etmiştim merak ettiğini. Barış, biliyorsun İbrahim ayrılmayı düşünüyor. Burada ne kadar yol kat ettiğini, işini ne kadar iyi yaptığını gayet iyi biliyorum. Yönetimden Cemil Bey’le de konuştuk. Seni İbrahim’in yerine haber müdürlüğüne getirmek gibi bir fikrimiz var."

"Abi olmaz. Orhan Abi varken, bana düşmez. Eyvallah, teklif için ama olmaz."

Şaşırdı ilkin, "Oğlum dur, hemen celallenme. Bir düşün, taşın önce. Hem biz Orhan’ı değil, seni uygun gördük."

Uygun görmüşler, siktirin! Kimsiniz lan siz, neyin doğru olduğu hakkında fikir yürütüyorsunuz. Orhan Abi’den daha iyisini bulacaklardı sanki. Buradaki en tecrübeli gazeteci oydu. Ne İbrahim, ne ben, ne de bir başkası hak ediyordu.

"Bak abi; Orhan Abi’yle 7 yılım geçti. Üstümdeki emeğini yok saymam, birlikte çalışırken onun üstünde bir pozisyonda çalışmam mümkün değil. İnsan olarak da, benden daha sağlıklı ve mantıklı biri. Bence siz tekrar düşünün derim."

Suratındaki memnuniyetsizlik, sözlerine de yansıyordu, "Barış, Orhan yaş itibariyle internet haberciliği için çok uygun değil. Tamam, kabul ediyorum. İşini iyi yapıyor fakat bize daha enerjik, daha genç bir beyin lazım."

Beni tanımadığı, hakkımda doğru düzgün bir fikri olmadığı nasıl belliydi. Enerjik ve genç beyinmiş! Bir odadan, diğerine geçmeye üşenen ben, enerjik insan izlenimi vermiş insanlara.
"Çabuk karar verme, bir düşün etraflıca. Zaten İbrahim’in gitmesine 20 gün var. O zamana dek, iyice ölçüp biçip tartarsın. Kariyerin için önemli bir adım olacak. Hem maaşın da hatırı sayılır derecede artacak."
"Ben yanıtımı vermiş gibi oldum aslında. Yine de hatırını kırmayayım hafta sonu düşüneyim. Pazartesi günü sana cevap veririm."

Mezeler gelmişti, garson rakıları tam doldurmaya çalışırken, "Mümkünse rakımı kendim koymak istiyorum." Birilerinin benim için hizmet etmesi çok rahatsız ediciydi. Üstelik benim ne kadar rakı, ne kadar su koyacağımı nereden bilecek.

İlhan Abi dalmıştı şimdi. Denize doğru uzandı gözleri. Masanın üstüne bıraktığım sigara paketine uzandı ellerim. Dudaklarımın arasına aldığım sigarayı yakıverdim. Çok derin bir nefes çektim, ciğerlerime kadar yolladım dumanı. Söz vermiştim Yağmur’a, 'Bu mereti bırakacağım' diye. Olmadı, bırakamadım. Verdiğim hiçbir sözü tutamamıştım zaten.

Dalgalar, kaldırıma kadar çarpıp, daha kuvvetlice geri dönüyordu. Hava, gri mi giri, iç bunaltıcıydı. Nasıl da sıkıldım, bir an önce eve gitmek istiyordum, telefon çaldı..
"Alo!"
"Barış, oğlum nerelerdesin sen?"
"Kaan sen misin?"
"Yok ebenin amı! Lan oğlum sesimizi de mi unuttun?"
"Bakmadım numaraya, direkt tuşa bastım."
"Özrün kahabatinden beter. Sesimi unuttun mu diyorum? Herif bakmadım kimin aradığına diyor."
"Kaan, küfredemiyorum şimdi, bilahare görüştüğümüzde, en iyi dileklerimi sunacağım."

Patlattı kahkahayı, "Ben de onu diyecektim. Akşam var mı işin? Eğer yoksa üniversite tayfasıyla buluşacağız Nevizade’de. Senin yerine ‘Barış gelir’ dedim."
"Şu patavatsızlığından hiç kurtulamayacaksın. Rakıdayım şimdi. Akşam da içersem, üstümden kamyon geçmişe dönerim."
"İçersin, içersin. İtiraz yok, geliyorsun. Madam Eleni’nin yerindeyiz. 10 kişilik masa ayarladım."
"Kim var kim yok?"
"Bizim tayfa işte."
"Nihal de geliyor olmalı!"
"Oğlum manyak mısın 5 ay sonra evleniyoruz. Tabii ki gelecek. Hem ‘Barış mutlaka gelsin’ dedi."

Yıllarca Yağmur’un hatrına katlanmıştım, yetmiyormuş gibi şimde de Kaan’ın hatrı için katlanacaktım.
"Gelmesem, olmaz mı?"
Sert bir ifadeyle, "Olmaz! Akşam saat 9’da oradasın. Kapattım" dedi ve kapatıverdi.

İlhan Abi telefon konuşmasından anlamıştı, "Akşama da rakı var demek. Bugün benden sana izin. Bitirelim rakılarımızı, gidersin eve, dinlenirsin. Hem biraz şu teklifi düşünmek için fırsatın olur" dedi.
Geri çevirecek durumda değildim. İçimden çalışmak gelmiyordu, sabahtan itibaren.

"Teşekkür ederim. Dinlenmeye ihtiyacım vardı epeydir. Gitmek istemiyorum ama üniversite bittikten bazılarını görmedim bile. Bir yanım gitmek istiyor."
Kadehten bir yudum daha aldım. Tabağın ucunda duran çatalı elime alıp, bir parça patlıcan alıp, ağzıma attım. Yoğurdun tadı ekşi miydi ne? Daha yutar yutmaz midemde bir acıma hissettim.
"Barış, balık ne yeriz?" sesiyle İlhan Abi’yi döndüm, "Lüfer."

Eliyle, şefi çağırdı.
"Lüferimiz var mı?"
"Olmaz mı efendim. Nasıl alırsınız?"
Kızdım. Her şeye o kadar çok kızıyordum ki, kendime de kızdım.
"Izgara olsun benimkisi."
"Yılmaz, bana da aynısından ver o zaman. Bak salatayı unuttuk, şöyle rokası teresi bol bir salata yaptır bize ortaya. Seversin değil mi Barış?"
"Hı hı!"

Yılmaz uzaklaşırken İlhan Abi daha önce beyninde kurup, tasarladığı cümleyi döküverdi ortaya, "Barış, ‘istemiyorum’ dedin ama enikonu düşün, bu müdürlük meselesini. Senin kaygılarını da anlıyorum.
Orhan’la ne kadar yakın olduğunuzu, senelerdir birlikte çalıştığınızı, ona nasıl saygı duyduğunu filan. Hepsini biliyorum, bilmediğimi, bilmediğimizi sanma sakın. Ama senin yaşın itibariyle de, ileriye dönük bir adım atmanın zamanı geldi. Hem sen ‘Orhan Abi varken ben olamam’ diyorsun ama onun ne çok sevineceğini hiç tahmin etmiyor musun? Senden çok mutlu olacak."


Haklıydı, şimdi gidip Orhan Abi’ye anlatsam "Barışım, deli misin sen? Biz unumuzu eleyip, eleğimizi asmaya başladık. Zaten ben buradan çıkınca kardeşimin kitapçısına takılıyorum. Zamanım da yok. Bak kabul etmezsen hakkımı helal etmem" derdi.

Elimdeki rakı kadehiyle oynarken, yüzüne bile bakmadan cevapladım, "Yok, düşüneceğim ama kafamın içindekini soruyorsan, çok niyetli olduğumu söyleyemem."
"Ama düşünürken, sadece bugünü değil, bu meslekteki geleceğini de düşün. Bak İbrahim’i görüyorsun. Yalan yok, senin yarın kadar değil. Üstündeki haber müdürü etiketiyle gittiği yere bak şimdi."

'Etiketinizi sikeyim!'
Çok önemli sanki ya da çok önemsiyorum. Herkesi kendileri gibi görüp, ona gore değer biçmek, tam da size gore davranış. Kalabalığı buldu mu, "Adana Cezaevi'nde şöyle işkenceden geçtik, böyle baskılara karşı koyduk" diye mangalda kül bırakmaz. Şimdi altında siyah jipi, Ulus’taki milyon dolarlık evi, her ay oturtuğu yerden aldığı onbinlerce dolarlık maaşla bana akıl vermeye çalışıyor.
"Eyvallah abi, düşüneceğim merak etme."

Elinde koskoca bir tepsiyle yanımızda beliriverdi garson çocuk. Kayık tabaktaki balıkları büyük bir özenle önümüze koydu. Balıklar fırından yeni çıkmış olmalı ki, üstünden dumanları tütüyordu. Bir anlık da olsa içimi rahatlatmıştı, duyduğum koku.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim efendim."
"Of! Balıklar müthiş leziz görünüyor Barış. Soğutmadan yiyelim, yazık etmeyelim."

Nasıl yeneceğini bilmiyorum ya, bana öğretiyor aklı sıra. Çatalı bırakıp, elimle yemeye başladım. Annemin, "Balık ve tavuk elle yenir oğlum. İleride çatalla yemen gereken yerler olduğu için pek tabii öğreneceksin, nasıl yenmesi gerektiğini. Yine de samimi yerlerde ellerinle ye. Lezzetini daha iyi alırsın hem." sözünü hatırladım.

Samimi bir ortam değildi, hatta tavırlarım ve davranışlarım gayet soğuktu. Fakat çatalle balığın mundar olmasına izin veremezdim. İki elimin parmakları arasına aldığım balığı büyük bir iştahla yiyordum. Ne vakit böylesi tat almamıştım, yediğim, içtiğim şeylerden. Ağzıma büyük bir balık parçasını attıktan sonra tabaktaki soğanın üstüne biraz limon, biraz tuz ekleyerek ısırdım.

"Bakıyorum neşen yerine geldi Barış."
Hah! Ben balığı limon sıkmayarak, tadını kaçırmamıştım, İlhan Abi sağolsun, masanın tadını kaçırmayı başarmıştı. Cevap bile vermeden, yemeye devam ettim. Ellerim yağ içinde kalmıştı, neredeyse nefes bile almadan, balığın soğumasına fırsat vermeden bitiriverdim.

"Abi, izninle bir ellerimi yıkayıp geliyorum."
"Yiyeceksen bir tane daha söyleyelim."
"Bu kadarı bile fazla bana. Çok yedim, tıka basa doldum."

Yerimden kalkıp, restoranın diğer ucunda, daha girişte dikkat ettiğim tuvalete doğru yöneldim. Niye böyle küçücük yapılır, tuvaletlerdeki bu el yıkama yerleri hiç bilmem. Mimari açıdan bir açıklaması olmalı. Sıvı sabunun akmasını sağlayacak düğmeye 7-8 kez bastım. Ellerimden akmaya başlamıştı. Musluğu yukarı kaldırıp, suyun olanca gücüyle ellerime çarpmasını sağladım. Beğenmedim. Yeniden sabunladım, tekrar suya tuttum. Tamamdı bu kez.
Yüzüme de çarptım suyu, buz gibi su tüylerimi diken diken etti. Kağıt peçete koparttım çokça. Ellerimi iyice kuruladım. Masaya baktım, İlhan Abi telefonla konuşuyordu. Muhtemelen sevgilisi ile konuşuyor. Eşiyle konuşsa bu kadar yayılmaz suratı. Beni fark etmesiyle, telefonu kapatması bir oldu. Masaya oturdum.

"Tatlı yeriz değil mi? Bak buranın helvası enfes olur. Sonra uyarmadı deme."
"Tatlıya yerim kalmadı ama bir kahve içerim."
"Yılmaz, bir bakıversene bize."
"Buyurun İlhan Bey."
"Bize birer kahve. Sen helva da yap. Barış’a paket yap. Evde yesin. Söz ettim, nasıl güzel olduğundan. Yeri kalmamış ama evde yer."
"Sağol abi."

Kahvelerin gelmesini bekliyorduk. Bir an once eve gidip, uzanmak istiyordum. Kaan’ı arayıp, gelmeyeceğimi söylesem, kabul etmezdi. Bin tane küfür işit, sonra naz yapsın. Yok, akıl kârı değildi. İyisi mi, olabildiğince geç gidip, erken kalkmak olurdu.

Kahveler geldi, yanında nane likörü vardı. Ne severim. Küçüklüğümde evsahibimiz Agop Amca ile annesi Madam Teyze, annemden kaçıp, ne zaman onlara sığınsam, o minicik bardaklara koyup verirlerdi. Ne güzel insanlardı. Ne zaman nane likörü içsem ya da görsem aklıma ilk onlar düşerdi. Bayramlarda ilk onlara çıkardım, nane likörü ve çikolata için. Mendil arasında verdikleri yüklü harçlık da cabası.
Çok sonraları, Müslümanların bayramlarını neden kutladıklarını sorguladım hep. Sıcacık bir gülümseme yerleşti içime. Bir dikişte içtim likörü, ardından sanki su içermiş gibi kahveyi bitirdim.

"Hesabı alalım biz Yılmaz."
Abi, birlikte ödesek?
"Yok oğlum olmaz. Ben davet ettim. Ne hesabı?"
"Ne diyeyim, kesene bereket."
"Afiyet olsun. Hadi kalkalım o zaman. Seni şirkete götüreyim. Atla arabaya evine git. Akşam için enerji toplarsın, söylediklerimi de düşünürsün."
"Tamam düşüneceğim."

Yılmaz, deri kaplı bir defter arasında hesabı getirdi. İlhan Abi şöyle bir baktı, cebinden cüzdanını çıkarttı. İki tane 100’lük koyup, "Üstü kalsın Yılmaz" dedi. Yılmaz’ın memnuniyeti gözlerinden okunuyordu. Belli ki, gelen hesap ile İlhan Abi’nin verdiği hesap arasında epey fark vardı.

"Teşekkür ederim efendim. Yine bekleriz. Sizi de beyefendi."
Çıktık restorandan, kapının hemen önünde duran arabaya ilk binen İlhan Abi oldu. Bir süre duraksadıktan sonra atladım arabaya. Sessizdik ikimiz de. Şirketten çıktığımızdan beri konuşma isteklisi olmadığını fark edinde, suskunluğa razı olmak zorunda kaldı.
Her şeye karşın, kötü bir adam değildi, hatta iyi bile sayılabilirdi. Değişen insanları sevmediğimden, istediğim türden bir yakınlık kurmadım. Geldik bile, derin bir ‘oh’ çektim. Eve gidecek olmamın verdiği huzur vardı içimde.

Arabayı garaja bıraktı, birlikte yukarı çıktık. Orhan Abi gitmişti bile Kahve sözümü tutamadığım için üzüldüm. Kimseye bir şey söylemeden, çantamı aldım. İlhan Abi odasından bana bakıyordu, elimi havaya kaldırıp, selam mahiyetinde bir hareket yaptım. Kafasını eğdi, kendince onayladı.

Kaç saat olmuş kimbilir uyuyalı? Vücudumda hissettiğim ağırlık yanlızca yorgunlukla ilintili değil. Evet, kabul ediyorum iki yıldan bu yana hiç tatile çıkmamış olmamın payı yok değildi ancak bu bambaşka bir şeydi.
Omuzlarım ve boynum uyarı yolluyordu bana, hiçbirini umursamıyordum. Yanı başımdaki telefonun saatine baktım, 8’e geliyordu. Aslında çoktan çıkmam gerekirdi, hele ki cuma trafiğini düşününce. 'Tıraş olsam mı olmasam mı?', 'Üstüme ne giysem?', 'Arabayla mı yoksa dolmuşa atlayıp mı gitsem?' diye aklımdan bir dolu soru geçti.
Tıraş olmayı atladım, sanki büyük davete gidiyorum, 'Giyin işte her zamanki gibi.' Arabayı da bırakmak en akıllıcası. Alkolü çok yüklenirsem, arabayı oralarda bırakmak istemedim. Kot pantolonumu geçirdim üstüme, bir de kazak, tamamdı işte.
Evden çıkmam gerekiyordu, bense hâlâ oyalanıyordum. Çabucak giyinmeye başladım, aynaya baktım, gayet iyi görünüyordum. 35 yaşında bir adamdan çok, 25-26 yaşlarındaki bir genç gibiydim. Yağmur hep "Bodur tavuk her daim piliçtir" derdi. Bir biçimde tebessüm etmemi başırırdı. Bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen de avuçlarının içindeki elleri…

Duvarda asılı anahtarları aldım, kapıyı çekip, kilitledim. Bu saatte işin gücün yoksa taksi ara. Yürümeye başladım, bir yandan boş taksi bakınıyordum. Hava kararmaya başlamıştı, taksilerin içinde birilerinin olup olmadığını sezemiyordum. Dolmuşların olduğu durağa kadar yürümek en akıllıca şeydi, zaten az bir mesafeydi.
Adımlarımı hızlandırdım, geç kalacaktım, tam istediğim gibi. Labirent gibi bir yol seçmişim, bir sağa, bir sola, tekrar sola döndüm, sonra yeniden sağa. Sarı dolmuşların önündeki kuyruk neredeyse sokağın başına kadar geliyordu. Cuma akşamı ya, herkes dışarı çıkmasa olmaz.
Ertesi gün anlatacak hikâyeleri olacak. Kimi sevgilisinin koluna sarılmış, kimi tek başına bekliyor. Dolmuşçuları idare eden kahyanın yanına gittim.
"Hani şu taksilerden yok mu?"
"Abim iki kişi bekliyorlar, bak hemen şu sokağın içinde bekliyor."
"Eyvallah, sağolasın."

Karşı sokağa girdim, taksi bekliyordu. Hemen ardımdan biri daha yürüyordu. İkimiz de aynı anda karşılıklı kapılardan bindik taksiye. Belli ki, Taksim’e kadar ortada oturmak istemiyordu benim gibi.
"Ne kadar?"
"6 TL, ablacığım."
"Neredeyse iki katıymış."
"Beklerdin ama en az yarım saat" diye sert bir ses tonuyla, hemen yanındaki koltukta outran kadına çıkışınca dayanamadım.

"Birader, ne zaman taksiye binsem, müşteri azarlıyorsunuz. Her önünüze geleni azarlama hakkını kimden alıyorsunuz?"
Suratı kızardı, beklemiyordu.
"Yok be güzel abim. Kötü anlamda söylemedim. Biz de bütün gün direksiyon sallıyoruz. Haliyle sinirlerimiz harap oluyor."
"İyi o zaman, demek bana öyle geldi."

Cüzdanımı çıkarttım cebimden. En büyük paraya baktım, 200 lira vardı. 'Bokunu çıkartmayayım bari' deyip, 100 lirayı uzattım. Tam piç tipli biriydi.
"Yok mu bozuğun be abi?"
Vardı ama bir kez sinir olmuştum, "Yok" dedim sertçe. Sesini çıkartmadı. Bozuk parası vardı, biliyordum. Neredeyse hepsi aynı şeyi yapıyordu.

Berbat bir şarkı çalıyordu radyoda. Kabanımın iç cebindeki müzik çaları çıkarttım, kulaklıkları taktım, çalan The Doors’tan The Crystal Ship’ti. O iğrenç şarkıdan sonra bir nevi rehabilitasyon olmuştu, zihnime. Tahmin ettiğim gibi Cuma trafiği, insanı canından bezdirmeye yetiyordu.
Ağır ağır ilerliyorduk, üstelik şoför, ara sokaklara dalıp, yolu kısaltıyordu. Sahil yoluna çıktık, balık tutanlara takıldı gözlerim. Üstünden ne çok geçmişti, balığa çıkmayalı. 'Mutlaka yapılmalı' listesine eklenen bir şey daha olmuştu. Yenikapı’ya kadar sorunsuz gelmiştik ama ard arda dizilmiş trafik lambaları yüzünden sürekli duruyorduk. Ağır ağır ilerleyerek, Unkapanı Köprüsü’ne gelmiştik. 'En iyisi Tepebaşı’nda inip, yürümek' diye düşündüm. Beklediğimden hızlı gelmiştik.
"Uygun bir yerde inebilir miyim?"
"Tabii ki!"

İçinden ana-avrat-sülale geçen kelimelerle bezenmiş, küfürleri yağdırdığını o kadar iyi biliyordum ki.
"Buyrun! Müsait yer."
Tepebaşı’na gelmeden merdivenlerin başında indim. Genelde yavaş tempoyla yürüyemezdim ama bu kez istemli bir biçimde hem adımlarımı kısalttım hem de ağırlaştırdım. Umarım, gereksiz konuların öznesi olmazdım akşam boyunca. Üstelik sulu, yılık muhabbetleri de çekemezdim. Kalabalık ara sokaklardan itibaren başlamıştı.
İnsanlar birbirine çarpa çarpa, kimse kimseye yol vermeden, karşıdan gelen var mı, yok mu düşünmeden yürüyordu. Böylesi anlarda, üzerime üzerime yüreyen birinin suratının ortasına patlatmayı, istemiştim hep. En azından biri için ders olurdu. Hoş, dayak yeme ihtimalim de vardı, fena olmazdı, sağlam bir dayak yemek. İkisi de aynı yola çıkıyor benim için.

Nevizade’ye yürürken, Yağmur’la İstiklal Caddesi’ni ne çok adımladığımızı, ne kadar vakit geçirdiğimizi düşündüm. Okuldan çıkıp, gelirdik. Bazı zamanlardaysa okula bile gitmeden, sabahtan akşama kadar sürterdik. Yağmur en çok karda yürümeyi severdi. Hele lapa lapa yağdığı zaman, tutmak mümkün değildi. Eldivenleri paylaşırdık, birini o takardı, diğeriniyse ben. Çıplak ellerimizi sıkıca kavuştururduk.
Hep solundan yürürdüm. En büyük takıntılarımdan biri bu. Birlikte yürüdüğüm insanların birinin bile solumda olmasına katlanamazdım. Yağmur yemyeşil gözlerini bana dikip, küçük bir kedi yavrusu bakarak, "Lütfennnn Barış, lütfen. Bir kez olsun ben oradan yürüyeyim" dediğinde, "Vallahi duvara çıkarım yine de solumdan yürümene izin vermem" yanıtını verirdim.
"Keşke yanımda olsaydın da, hep solumdan yürüseydin. Seni 5 dakikalığına görmek için ömrümün tamamını vermeye hazırım."

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -2-

19 Şubat 2011

Özlenen Galatasaray

Çok olumsuz yazıyorum, yazdıkça da tepki çekiyorum. O yüzden yeni başlangıç yapıyoruz.

Zapata; Buffon, Casillas, Cech ayarında olmasa bile birinci kalitenin hemen altında Galatasaray'a yakışan bir kaleci. Hem bugün o kurtarışı görmediniz mi?

Ya defans, defansa ne demeli? Serkan Kurtuluş, yıllardır aranan sağ bek olduğunu her maç üstüne koya koya gösteriyor.

Avrupa kulüplerini peşinden koşturan Servet'e ise toz bile kondurmam.

Unuttum sandınız değil mi? Çağlar kalibresinde kaç tane sol bek var bu ülkede? Bir de eleştirdi herkes "Ulan PAF takımın tamamını verdik neredeyse" diye.

Cana'yı yazmayacağım, Galatasaray'a yakışan bir futbolcu olmadığını her maçta gösteriyor. Bir an önce gönderilmesi gerekir ve o bölgeye Servet kalitesinde bir oyuncu alınması lazım.

Ya o orta sahamız? Futbol değil adeta şiir gibiler. O alanı daraltan ince zekâ ürünü oyunlar, derinlemesine muhteşem ve şairane paslaşmalar, uzaktan çekilen zımba gibi şutlarla, Sabri'sinden Culio'suna Neill'ından kanatlardaki COK'undan Stancu'suna kadar hepsi ama hepsi muhteşem oyunculardan oluşuyor.

Baros'tan özellikle söz etmiyorum. Karaktersiz herif, yakışmaz Galatasarayımıza. Yakında sakız da çiğnemeye başlar. Golcü filan değil, ne pres yapar, ne kafa vurabilir, nu kaleye top gönderebilir.

Evet teknik direktörümüz ise bundan önce başına geçtiği tüm takımları başarıdan başarıya koşturmuş, her gittiği takıma kendinden bir şeyler aşılamış, disiplin abidesi teknik direktörümüz.

"6 aya ihtiyacım var" dedi, 6 ne be Hacı, biz Rijkaard gibi kimsenin peşinden koşmadığı, bugüne kadar tek başarısı Barcelona'ya kupa kazandırmış bir adama bile 67 maç tahammül etmedik mi? Herif Ledesma, Kalstrom gibi futbolcu olmayan adamları istedi. Anla artık ne kadar futboldan anladığını. 6 ay değil 6 yıl kalmalı Hagi bu takımda.

Ve tabii ki muhteşem başkanımız Adnan Polat. Galatasaray'la uğraşmaktan saçlarına ak düşmüş; genç, yakışıklı işadamı portresinden ak sakallı dede kıvamına gelen büyük başkan Adnan Polat.

Ona çok ihtiyacımız var, stat yaptırdı, GS Bonus, GS Bilyoner gibi işlere imza attı. Sportif başarı da er ya da geç onunla gelecek ve ismi Ali Sami Yen'le birlikte anılacak.

Ayrıca yanından sakın ama sakın adaşı Sezgin'i de eksik etmesin. O tezlere konu olacak transferler yapan, o Galatasaray'ı taktikleriyle şampiyon yapan, o genç futbolcunun götünü kokladığında ne olduğunu anlayan, o Galatasaray'ın bir kuruş parasını boşa harcamayan muhteşem insan yani.

Galatasaray artık Bucaspor'la başabaş mücadele ediyorsa, tünelin ucundaki ışık görünmüş demektir.

Bu takımı oluşturan herkese teşekkür ediyoruz.

Ölüm nasılsa madencinin kaderi (!)



Bursa'nın Mustafakemalpaşa İlçesi'nde Bükköy Madenciliğe ait kömür ocağında 19 maden emekçisi grizu patlaması sonucu hayatını kaybetmişti.

2007 yılında çalışma koşullarındaki eksiklikler nedeniyle hakkında 6 ay kapatılma kararı verilen Maden Ocağı tıkır tıkır çalıştırılmış.

Olaydan sonra Enerji Bakanı, madenin yine 6 ay süreyle kapatıldığını açıkladı. 19 işçinin hayatı için 6 ay kapatıldı sözümona. Sonra yeniden faaliyete geçti.

Ölen işçilerle ilgili dava başladı. Önce işçi ailelerine 15'er bin lira verileceği açıklandı. Dava sürecine girildi ya, bir nevi sus payı.

Ardından dava başladıktan sonra "İşçiler suçlu" savunması yapıldı. İnsanlarla dalga geçer gibi maden sahibi Nurullah Ercan, "Sizi kırbaçla mı çalıştırdım?" diyerek üste çıktı.

Ve geldiğimiz noktada tutuklu yargılanan herkes serbest bırakıldı.

Bu ülkede "Adalet mülkün değil zenginin temeli." Sadece bugüne özel bir durum değil, hep böyle oldu. Adalet tecelli olsa bile aradan geçen yıllar, geç gelen adaletin adalet olmadığını gösteriyor.

19 insan, geride bıraktıkları aileleri.

Daha önce 3 kez ceza almış, faaliyetleri hakkında 2 kez durdurma kararı verilmiş madencilik şirketi işlerine devam ediyor.

Nasılsa işçiden çok bulunur değil mi? 19'u ölür, yerine yenileri gelir. İnsanlar işsizlikten kırılıyor, çooook işçi bulunur (!)

Ölen olursa da 'kader' deyip geçeriz. "Bu işin kaderinde ölüm var" ya.

Bu ülkede insanın pul kadar değeri yok.

Ah ulan ah! Şu madenlerden çıkıp, sokaklara iniverseniz bakalım o zaman o koltuklarda oturabilirler mi? Bu kararları verebilirler mi? Gözünüzün içine baka baka üstelik de pişkinlikle "Zorla mı çalıştırdım?" diyebilirler mi?

Gücünüzün farkında bile değilsiniz ama er geç o güç ortaya çıkacak...

18 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -2-


Maslak’a gelmiştim. Aynaya baktım, gözlerim ne durumdaydı acaba? Güvenlik görevlisiyle selamlaştık, arabayı park ettim. Adımlarımı hızlandırdım, manyetik kartı okutup, merdivenleri çıktım.

"Ne olur bugün bitsin bir an önce."

Koridorun sonuna kadar yürüdüm. İçeri girdiğimde, Orhan Abi klavye başında, kafasını kaldırıp olanca içtenliğiyle "Günaydın" dedi. "Günaydın abi. Ne var, ne yok? Var mı patlama, çatlama bir şeyler", "Yok Barışım neyse ki, sakin. Geceden kalanları toparlıyorum."
Sanki ben bir şeyler sormuşcasına devam etti, "Olur tabii Barışım. Yeni başladı işe, çok tecrübeli de değil, eksiği, gediği olacak. Hepimiz yaşamadık mı?"

Gülümsedim. "Bu laf bana mı?", "Yok sana değil. Biliyorsun, senin hakkında düşüncelerimi. Egolarını okşatma seansı istiyorsun galiba."

Orhan Abi ile birlikte çalıştığımız ikinci işyeriydi burası. 'Meslekte onun eline doğdum' desem yeridir. Az uğraşmadı benimle, açıklarımı kapatmak için yaptığım hataları üstlendiği bile oldu. Zaten buraya da, birlikte geçtik. İkimizin de biraz daha fazla paraya 'Hayır' deme lüksü yoktu.
"Ego mu? O kadar okşattım mı be Orhan Abi? Aşkolsun!"
"Takıldığımı bilmiyormuş gibi konuşma da, bak bakalım geceden benim kaçırdığım haber var mı?"
"Dur bir kahve alayım. Sana da her zamankinden getiriyorum"
"Hay yaşa!"

Orhan Abi’nin yanından geçerek, sola döndüm. Merdivenleri birer ikişer adımlarla bitirdim. "Günaydın Mehmet. Keyifler nasıl bugün?", "Aynı" diyerek, büyük bir yılgınlıkla cevap verdi. "Her zamankinden mi?", "İki tane olsun, Orhan Abi’ye de götürüyorum."
Elimdeki kuponlardan 1.5 liralık kopartıp Mehmet’e verdim. "Haydi kolay gelsin". "Sana da abi."
Sıcak kahveler elimi yaktı, iki adım attıktan sonra sağ tarafta duran, masalardan birine bıraktım. Avuçlarıma üfledim, sıcağını bastırsın diye. Yeniden kavrayıp, merdivenleri çıkmaya başladım. Özlem de gelmişti, ona da "Günaydın" dedim, soğuk bir biçimde.
"Orhan Abi, al bakalım kahveni. Ben kahve diyorum, bakma katran işte."

Bıyık altından gülümsedi. "Sağol Barışım" diye de ekledi. Beni sevdiğini biliyordum ama herkese böyle seslenirdi. "Özlemim, Muratım."

Tek başına yaşıyordu, hiç evlenmemişti. Kendi deyimiyle "Nokta atışı" yapıyordu. O kadar çok konuştuk ama nedenini bilemedim, anlatmazdı kendini, dökmezdi ortaya içini. Açıkçası, kimse bir şeyler anlatmadan, sormazdım. Sevmedim, insanlara "Neyin var?" demeyi. Gereksiz, samimi olmayan, öylesine sorulmuş gibi gelirdi bana.

Bilgisayarın başına oturdum ve düğmesine bastım. Bir yandan gazetelere göz gezdiriyordum. Her zamanki gibi iç sıkıcı, bunaltıcı, insanın tadını kaçıracak cinsten sevimsiz haberlerle doluydu sayfalar. Sağa-sola serpiştirilmiş kadın vücutları da cabası. Bir habere takıldı gözüm. Nişanlı çift, Bolu’da TIR’la çarpışmış, ikisi de ölmüştü. Başlığına baktım, "Acı tesadüf." Her ikisi de, annesini trafik kazasında kaybetmiş. İçimden bir şeyler akıp gitti o an.

"Oooo abicim, biz sana ne dedik, sen öyle ekrana bakıyorsun, boş boş. Şu geceden kalmalara bakıversene Barışım" sesiyle irkildim.
"Pardon be abi. Elektrik faturasını ödedim mi, ödemedim mi onu düşünüyordum" diye, aklıma gelen ilk yalanı söyledim.

İnanmamıştı, "Bilirim ben o faturaları."

Ajansları hızla tararken, arada Orhan Abi’ye, "Şu var mı, bu haber bizde var mı?" diye sordum. Üç soruma da "Var" yanıtını alınca, "Abi hepsini temizlemişsin, ne diye beni yoruyorsun sabah sabah" diyerek, tatlı tatlı çıkıştım.

"İzin ver de, aşağıya inip, boğazımdan birkaç lokma geçireyim."
"Git hadi git. Başımın belası."

Mutlu olmuştum 'başımın belası' deyince. Oldum olası böylesi cümleleri sevmişimdir. Hiç sıcak gelmezdi, içinde vıcık vıcık sevgi kelimeleri barındıran cümleler.

Bir kez daha aşağıya indim, "Mehmet, bana oradan iki tane zeytinli poğaça verir misin?" Yeni yeni moda olmaya başlayan, poşet benzeri eldivenleri, ellerine geçirdi. İkisini birden kavrayıp, kâğıt tabağın içine bırakıverdi.

"Kahve de vereyim mi?"
"Yok be Mehmet. Şu taze sıkılmış ama taze olduğu şüpheli portakal sularından verir misin?"
"Abi bir şey söyleyeyim mi sana? Senin kadar kibar adam zor bulunur vallahi. Bir şey isterken bile kibar kibar konuşuyorsun. O yüzden acayip seviyorum seni."

Kahkahayı patlatıverdim, kaç günden beri ilk kez böylesine gülüvermiştim.
"Ulan Mehmet bana da kibar dedin ya, helal olsun sana. Bilmiyorsun sanki, ağzım ne kadar bozuk."

"Yok abi, ağzın bozuk, orası ayrı. Ama ben dikkat ediyorum, masan silinirken bile, o kadar işinin arasında ‘Teşekkür ediyorum’ diyorsun. Sizin orada, seninle Orhan Baba'dan başka kimse öyle teşekkür, meşekkür etmiyor."

"Kendimi bana sevdirmeye çalışma Mehmet, başaramazsın.

Oturdum, gaz odası şeklindeki sigara odasına. İçeriye sinmiş sigara kokusundan ben bile tiksindim. Pencerelerin açık olmasına karşın, benim gibi birine bile sigaradan nefret ettirebilecek bir kokuydu. Tabağın içindeki poğaçalardan birini elime aldım. Her ısırdığımda, boğazımda düğümleniyordu lokmalar.
Portakal suyunu, bir çırpıda içiverdim. Mehmet’in kâğıt tabağa iliştirdiği peçeteyle ağzımı silip, gömleğimin cebindeki sigaya ve çakmağı çıkarttım. İnsanlar yavaş yavaş Mehmet’i sıkıştırmaya başlamıştı. Kalabalıklara olan nefretim böylesi zamanlarda daha artıyordu.

Sabah kahvaltısı yapmak için kafeteryada bekleyenlerin yüzlerine bakıp, o an ne hissettiklerini tahmin etmeye çalışıyordum. Yağmur’la oynardık bu oyunu. Otobüste, okulda, yürürken, birden soruverirdi Yağmur, "Şu karşıdan gelen kadına bak. Ne düşünüyor sence?"

"2 çocuğu var, biri hayatında bezdirmiş kadını"
"Hayır, şaşkın. Evde eşiyle kavga etmiş. Şimdi işe gidiyor. Akşam, acaba çok mu ağır konuştum, adamın üstüne çok mu gittim diye düşünüyor."
"Sağlam yazdın Yağmur. Sen okul bitince reklam işine gir. Ya da olmadı film senaryosu yaz."

'Reklam' kelimesini biraz da dürtmek için söylemiştim. Yoksa ne çok nefret ettiğini biliyordum.

"Reklam mı? Offf Barış, ne kadar sevmediğimi bilmiyor gibi reklam deyip durmuyor musun? İşte tam o zamanlar deliriyorum. İkimiz de gazeteci olacağız, ben hayat planlamamızı şimdiden yaptım."
"Yok canım, belki ben istemiyorum."
"Tabii tabii, ben de pamuk prensesim."
"Hayat planlamanda neler var? Bileyim de ona göre hareket ederim."
"Hepsi olmaz. Ama kısa özet geçeyim. Okul bittikten sonra ikimiz de çalışmaya başlıyoruz. Aynı gazetelerde değil. Birbirimizi o kadar fazla görürsek, benden sıkılabilirsin."
"Senden sıkılmak mı? Aptalsın sen."
"Niye? Sıkılmaz mısın?"
"Saçmalama, senden sıkılmayı aklıma bile getirmedim, bugüne kadar. Hayatımın sonuna kadar birlikte yaşamak istediğim, tek insansın."
Öpücük kondurmuştu yanağıma, bu cümleden sonra. Sokağın ortasında sıkı sıkıya sarılmıştı, hiç bırakmamacasına.
"Benim de bir tanecik sevgilim. Yaşlı, huysuz, iki aksi ihtiyar olduğumuzda bile, seni yanımda istiyorum."

Sigaranın sonuna geldiğimi, elimdeki sıcaklıktan hissettim. Ayaklarım beni yukarıya doğru götürmeye başladı, beynimse çivi gibi sabitlenmişti, tek bir şeye.
Son basamağı çıkıp, kafamı sağa doğru çevirdiğimde, neredeyse herkesin geldiğini gördüm. "Herkese günaydın" dedikten sonra yerime oturdum. Bir-iki cılız 'günaydın' sesinden sonra İlhan Abi, "Barış bir bakacak mısın bana" diye, odasına çağırdı. Yerimden kalktım, koridorun hafif çaprazındaki odasına gittim.
"Efendim İlhan Abi."
"Barış, seninle ne vakittir konuşacağım, bir türlü fırsat bulamadım. İstersen öğlen birlikte yemeğe gidelim."
"Tamamdır abi, nasıl istersen."
"E, peki o zaman ben sana haber veririm, bir öğlen rakısı yapalım, bokunu çıkartmadan."
"Eyvallah abi, haber vermeni bekliyorum."

İlhan Abi, genel yayın yönetmenimizdi. 12 Eylül döneminde içeride yatmış, solculuğunu şimdilerde sadece kelimelere bırakmış ama insaniyetli bir adamdı. Bütün gün odasında oturur, arada yanımıza gelip "Şu Filipinler’deki sel haberine, doğru düzgün bir fotoğraf koyun" türünden, son derece gereksiz uyarılar yapardı. İyi bir ekip kurmuştu ve bunun bilincindeydi. O yüzden de, kimsenin işine karışmazdı. Zaten o olmasa bile, -ki olmadığı zamanlar az değildi- işler yerli yerinde ilerliyordu.

'Acaba ne konuşacak' diye geçirdim içimden. Serdar, "Barış, şu enflasyon rakamları açıklanacak, sen alabilir misin onu? Biliyorum ekonomi haberi sevmezsin ama elimde TÜSİAD’ın önemli bir açıklaması var." deyince, isteksizce "Peki" kelimesi çıktı ağzımdan. Yine aynı zırvalıklarla doluydu, 'Ülkenin istikrarı ve geleceği için' cümlesiyle başlayıp, 'Toplumun her kesmi, taşın altına elini sokmalı'yla biten, artık ezbere alınmış ve neredeyse kelime kelime aynı cümlelerle örülmüş bir basın açıklaması.

Söylene söylene, haberi yaptım.
"Tamamdır Barış."
"Abi eline sağlık, teşekkür ederim. Bir kahvemi içersin."
"Rüşvetle mi iş yapıyoruz lan?"
"Olur mu öyle şey hiç?"
"Peki peki tamam. Akşama doğru içerim kahveni, madem öyle."

Kulaklığımı kulağıma geçirip, bir yandan da haberleri yapmaya başladım. Bu işe gece çalışmaya başladığımdan, kulaklıkla çok iyi birer dost olduk. Bazen müzik dinlemeden, çalışamadığım zamanlar bile olurdu. Deep Purple’dan Perfect Strangers’dı çalan.

Yağmur’un evindeydik, 7-8 kişi. Üniversite ve çevresinde afiş çalışması yapacaktık. Kendinizce stratejik bulduğumuz noktaları belirliyorduk, Yağmur’un ev arkadaşı Nihal her zamanki ukala tavrıyla "Kim görecek ki bunları. Siz yapıştırdığınızla kalacaksınız sadece" deyince Yağmur’la göz göze geldik. İstanbul’da tek doğru düzgün arkadaşıydı. Bir yıl süren yurt ızdırabından sonra tanışmışlardı.
Biliyordu sert bir kelime ile başlayıp, Nihal’in gözyaşları ile sonlanacak cümle ile bitireceğimi. Gözlerinden "Ne olur bir şey söyleme" dediği anlaşılıyordu.Garip bir iletişimimiz vardı Yağmur’la.İkimiz de, birbirimize söylemek istediğini o an anlayıveriyorduk.

Yağmur hemen atıldı, "Kim kahve, kim çay ister?" Bülent, Özgül, Nihal ve şimdi ismini bile hatırlamadığım bir kız çay istedi. Yağmur, Kaan ve ben, birlikte çokça kahve içtiğimizden, artık biliyorduk. Yağmur elimden tutarak, "Yürü, boş boş oturmak yok. Bir işe yara bari" dedi.

Mutfağa yürürken, ancak benim duyacağım şekilde, "Lütfen Barış, Nihal’ye yeteri kadar tartıştınız. İkinizi de sevdiğimi biliyorsun."

Bakışlarımdaki, ifadeyi sezmiş olacak, odadakilerden uzaklaşmamızın da verdiği rahatlıkla daha yükses sesle, "Şapşal senin yerin ayrı. Her seferinde hatırlatmam mı gerekiyor? Sanki bilmiyormuş gibi davranmaktan vazgeç."
"Off Yağmur, aklımın ucundan bile geçmedi."
"Bilirim, ben o aklından geçmeyenleri. Sevmediğini ve rahatsız olduğunu her hareketinden belli ediyorsun."

Öyleydi, hiç sevmiyordum. Tipik lümpen tavırları vardı ve bu benim çileden çıkmam için yeterliydi bile. Sadece Yağmur’un hatırı için katlanmak, zaman zaman beni yoruyordu.
"Su ısındı galiba. Kahveleri sen koy, ben çayları hazırlarım."
"Peki."

Bozulduğum her halimden belliydi. İçimi, birkaç kelime söyleyememin sıkıntısı basmıştı. En garip huylarımdan biri sayılmazdı fakat taşı gediğe oturtamadığım zaman içimden küfürler savururdum kendime.

"Tamam dedim ama değil mi Barış?"
Ses tonundan, sevgilisini değil de, çocuğunu azarlar izlenimi edinince, "Yağmur, don lastiği gibi uzatmayalım istersen. Sırf senin hatırın için tek kelime etmedim. Sikindirik bir karı için çocuk gibi azarlanmayı da çekemeyeceğim, kusura bakma" dedim.

Yüzü düştü birden. Birkaç saniye önce dünyanın en güzel gülümseyen kadınının yüzünü bu hale getirdiğim için, kendime 'Hay amına koyayım senin. Değer miydi?' diye kızdım.

"Yağmur, özür dilerim, kırmak istemedim. Bir an için, o salak yüzünden laf işitmek ağrıma gitti."
"Barış, Nihal’ı sevdiğimi ve buradaki tek dostum olduğunu biliyorsun. Üstelik hâlâ laf söylüyorsun. Bana ‘don lastiği gibi uzatma’ diyen adam, şu konuyu iki yıldır uzatıyor, hatta üç bile sayılır."
"Tamam bir daha açılmayacak bu konu. Ama once sen gülümse."
"Bu kadar şeyden sonra öyle pat diye gülümsememi bekleme. Beni, senden fazla tanıyan bir kişi daha yok. O yüzden suratımı astığımda hemen sırıtamıyorum" dedi, tüm ciddiyetinle.
"Gülümsemeyeceksin yani? İyi o zaman bunu sen istedin. Şimdi camdan çıkıp, bağırmaya başlarım ‘Bana tecavüz eden yok mu? diye."
Gülümsedi, ardından sıkıca sarıldı, "Bir ömür boyu seninle ne yapacağım? Yarı deli, yarı çocuk bir adamla geçer mi zaman?"
"Geçmez, boşuna mı ben erken öleceğim diyorum sana!" cümlesinin ağzımdan çıkmasıyla, pişman olmam bir oldu.
"Barış, senin bu ölüm merakın, bizi ayıracak tek engel farkındasındır umarım."
O kadar çok ölümden söz ediyordum ki. Önceleri şakayla karışık cümlelere artık ben de inanmaya başlamıştım.
"Tamam, tamam. Ölüm filan yok. Ne ölümü ya. Daha kaç yaşındayız. Oooo, evleneceğiz, iş-güç sahibi olacağız, Eylem doğacak, okula yazdıracağız, ilk erkek arkadaşını pataklayacağım, ikincisi de.."
Kahkahaları, içeriye kadar gitmişti, Kaan’ın sesini duyduk, "Neler oluyor orada?" diye her zamanki zevzekliği ile takıldı.

Yağmur gözlerimin en derinine bakarak, "Biliyor musun? Şu karşımda duran adama sırılsıklam aşığım. Durulmayan bir fırtına gibisin. Bir an beni çok kızdırıyorsun ama aradan saniyeler bile geçmeden kahkahalar atmamı sağlıyorsun. Hayatımdaki en doğru karar seninle birlikte olmamdı" deyince, dudaklarına yapıştım.

Avuçlarımın arasına aldığım yanaklarını tutarak, hiç bırakmamacasına öptüm. Sinsi bir hırsız gibi, dili dudaklarımın arasından geçip, dilime ulaştı. 10 saniye kadar öylece kaldık, geri çekilen Yağmur oldu.
"Deli içeride kaç kişi var. Yürü hadi kahveleri al da gel."

Lan siz komik misiniz?

"Elinizi vicdanınıza koyun, 8 yıl önceki Türkiye'yle bugünkü Türkiye'ye bakın. Demokrasi kalitesine bakın, kararınızı öyle verin. 8 yıl önce dile dahi getirilemeyenlerin samimiyetle tartışıldığı bir Türkiye var. Talimatla manşetler atılırken, -o gazetelerin patronları bunu bize bizzat söylüyorlar, talimatla manşetler attık diyorlar- bu dönemde böyle bir şey geliyor mu bizden? Nedir o zaman bizimle alıp veremediğiniz?"



Bu karikatür hangi talimatla yapıldı?


"Gazeteci yazar Orhan Miroğlu'na yönelik tehditler faşizm değil de nedir? Basın özgürlüğün aleni bir tehdit değil de nedir? Oda TV'yle ilgili bu kadar sahip çıkma gayreti içinde olanlar, niçin Mehmet Metiner, Orhan Miroğlu için kalemlerinizi konuşturmuyorsunuz?"



Bu manşet atılırken, siz neredeydiniz?

"Sayın Kılıçdaroğlu, TSK'ya hakaret eden, sadece 'kartondan kaplan' demekle değil, aynı zamanda 'ABD'nin içini oyduğu' diye ifade eden genel başkan yardımcınızla ilgili hangi işlemi yaptınız?"



Bülent Arınç, "Bu orduyla iyi ki savaşa girmemişiz" dediğinde, siz ne tepki verdiniz?

"CHP yaklaşan seçimlerle birlikte ‘popülist’ vaatler vermeye başladı"



Bu 'yardım'ların kaynağı nereden geliyor? Dağıttığınız, televizyonların, çamaşır ve bulaşık makinelerinin, kömürlerin kaynağı nedir? Açıklar mısınız.

"Çorum’a git, Sivas’a git, Kahramanmaraş’a git, Gazi Mahallesi’ne git, kanlı 1 Mayıs’ın yaşandığı Taksim Meydanı’na git, oralarda, aradığının izlerini bulursun."



Sivas'ı gerçekleştirenlerle aynı partide siyaset yapmadın mı? Gazide kurşun sıkanlara "Rejimin teminatı" demedin mi?

"Sokak sokak direnme çağrısı yapan milletvekillerinizle ilgili nasıl bir işlem yaptınız?"



Mısır'da sokak sokak direnenler için ABD'den aldığınız telefon sonrasında "Halkın halkı talepleri dikkate alınmalı" demediniz mi?

Şu an Bahreyn'de, Libya'da, İran'da, Ürdün'de sokaklara çıkan ve öldürülen halklar için neden bir tepki vermiyorsunuz? Yoksa ABD'den yeni bir telefon gelmesini mi bekliyorsunuz.

Irak'a ABD askerleriyle omuz omuza savaşmak istemediniz mi? Askerlerinizi Irak'a göndermek istemediniz mi?

Lan siz komik misiniz?

17 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler


Kendimi kaybetmiş gibi dolanıyordum, evin içinde. Adımlarımı, hapishane avulusunda atılan voltalara benzetmeye çalışıyordum, bilinçsizce. Çok uzun zaman olmuştu, böylesi histeri krizine girmeyeli. Oysa ne çok zamanlar yaşamıştım, birbiri ardını kovalayan, hiç bitmeyecek gibi hissettiğim ve bitmesi için artık inanmadığım Tanrı’ya yalvardığım zamanlar.

Adımlarımın yönü beni mutfağa götürdü. Elimi uzatıp buzdolabının kapısını açtığımda, sudaki yansımamı görür gibi oldum. Kurumuş birkaç peynir parçası, ne zaman koyduğumu unuttuğum, üstelik içindekiler hakkında hiçbir fikrimin olmadığı iki kese kâğıdı ile 4 tane yumurta ve içki şişeleri.

Buzdolabının kapağını açtığımda fark etmemiştim ama çıplak vücuduma çarpan serinlik, bu kış soğuğunda içimi ürpertmeye yetmişti. Şişelere daldı gözlerim. Kendimi hayvan pazarında, kurbanlık koyun beğenen insanlara benzettim. Beynim en dolu şişeyi almamı emredince, vokta şişesine doğru yöneldim ve sıkıca kavradım. Dolabın kapağını kapadıktan sonra elimdeki şişeyle birlikte kendimi yatağa fırlattım. Beynim daha içmeden kendinden geçmişcesine başına buyruk davranmaya başlamıştı. Neredeyse üç-beş saniye içinde düşünmemem ne kadar şey varsa, hepsi ardı sıra dizilip, beni huzursuz etmeye başladı bile.

İlk aklıma gelen Yağmur oldu, sanki aklımdan çıkıyormuş gibi. Üniversite günlerimizden bir kare belirdi o an. İstanbul niversitesi’nin ana kapısından, bana doğru yürümeye başladığı o sahne. Yürürken sanki etrafımızda ben ve o dışında herkes donuyordu, boktan romantik film sahnelerindeki gibi.

Gülümseyerek yanıma gelip, "Günaydın. Bugün nasıl oldu, bunalım beyimiz? Dün akşam bıraktığım gibi mi? Yoksa benden aldığı öpücükle gülümseyen gözlerle giden, benim en sevdiğim adam gibi mi?" deyişi aklıma geliverdi. İster istemez yeniden gülümsemiştim. Beni bu dünyada içtenlikle gülümsetebilen tek insandı o. En kötü günlerimde bile, yemyeşil gözlerinin içine sığınırdım bu yüzden. "Yok, bugün ikisinin arasında kaldım. Günün bundan sonrası için kesin bir şey söyleyemiyorum" demiştim.

Nedendir bilinmez, her aklıma düştüğünde birlikte geçirdiğimiz o son günün başlangıcını hatırlıyorum tekrar tekrar. Öylesine beynime kazınmış ki, neredeyse her gün bu diyaloğun farklı yorumlarını ve farklı biten sonlarını kurguluyorum.

Neredeyse şişeyi gırtlağım delinene kadar diktim. Dudağımın kenarlarından süzülen alkol damlacıkları sakallarıma kadar yol aldı. Aynı şeyi yeniden yaptım.
Başımı havaya kaldırıp, gırtlağımı bir huniymişcesine kullanmaya çalıştım.

Komodinin üstünde duran, daha açılmamış sigara paketini aceleyle açtım. Ağzıma götürdüğüm sigarayı, Yağmur’un hediye ettiği çakmakla yaktım. Zorla aldırmıştım, pişkinlik yapıp. Derin derin içime çektim dumanı. Ancak üflediğimde anladım, ciğerlerime ne de çok duman çektiğimi.

Hep kızardı, "Çok sigara içiyorsun Barış. Bak cidden bir gün bunun için fena halde kapışacağız. Ne yanımda ne de benden ayrıyken, bu kadar çok sigara içmeni istemiyorum. Eylem’in minicik yaşlarda babasız büyümesini istiyorsun, buyur iç!" diye, tehditle karışık, içime korku salan serzenişlerde bulunurdu. "Peki" derdim ama hiçbir zaman da engel olamadım.

Sigaranın bittiğini yeni fark ettim, uç uca ekleyip bir tane daha yaktım. Anneannem içerdi böyle. Sadece ilk sigarasında kibrit kullanırdı.

Saat kaç olmuştu kimbilir. Küçüklüğümden bu yana, duvar saatlerinin çıkarttığı o tik-tak tik-tak seslerinden rahatsız olduğum için yanı başımda, bakabileceğim bir saatim yoktu. Saate bakmak için bilgisayarın başına gitmem gerekiyordu. Yerimden doğrulduğumda fark ettim, ne denli yorgun bir vücut taşıdığımı.

Çok zaman, beynimin beni yormasından anlamıyorum ama boynumun ve belimin beni ufak ufak uyardığını hissettim. Yatak odasının tam karşısındaki odada duran bilgisayara doğru yöneldim. Birkaç adımda kendimi bilgisayarın başında buldum. Saat 03.36’yı gösteriyordu.
Oturdum, koltuğa. Sanırım saate bakmak bahanem olmuştu, Yağmur’un fotoğraflarına bakmak için. Gözlerimi kapatıp, yüzlerce fotoğraf içinden birine tık’ladım. Bebek’te birlikte balık tutmaya gittiğimiz o güne aitti. Kafasında kenarları çiçekli şapkası, üstünde bir sokak satıcısından ikimize farklı renklerde aldığım lacivert yağmurluğu ve boyunca olta ile gülümsüyordu. O güne dair hatırladığım en belirgin şey, otobüsle Bebek’e giderken, "Çok soğuk Barış. Sarıl bana" demesiydi. Sımsıkı sarılmıştım, kimseye aldırış etmeden. Bebek’e gidene kadar da bırakmamıştım, üşümesin diye. Nasıl da severdi balığı. Bir kez bile çatal-bıçak kullandığını görmemiştim. İki parmağının arasına aldığı balık parçalarını yerken, gözlerini benden ayırmazdı. Sıcacık, insanın içini ısıtan gülümsemesiyle bakardı.

Yine gözlerimi kapattım ve bir fotoğrafa daha bastım. 1 Mayıs'a gittiğimiz günde, kime çektiğirdiğini bilmediğimiz yumruklarımız havada poz vermişiz. Ben her zamanki gibi suratımı asmışım, Yağmur da, her zamanki gibi gülümsemiş.

Okuldan çıkıp, yaklaşık 70 kişi gitmiştik. Cengiz, Pelin, Rüya, Altay... Aramızda, disiplini kimsenin bozmaması için konuşmuştuk. Sululuk yoktu, büyük ciddiyet içinde alanda yerimizi alacaktık. Birlikte saatlerce tartıştığımız, zaman zaman kavga ettiğimiz arkadaşlarımız. Otobüse doluşmuş, Okmeydanı’nın yolunu tutmuştuk.

Fotoğraflara baktıkça kendimi daha kötü hissetmeye başladım. Külçe gibi ağırlaşan bedenimi kaldırdım, oturduğum koltuktan ve yatak odasına geçtim. Votka şişesini yerde bırakmışım, fark etmesem hepsini yere boca edecektim. Şişeyi bir kez daha diktim, midem bulandı. Kendimi yatağa bıraktım, gözlerimi tavana dikip, öylece kaldım…

Telefonun alarmı çaldığında saat 07.22’yi gösteriyordu. Üstüme bir şeyler geçirmek için yatağın tam karşısında duran dolabı açtım. Elime ilk geçirdiğim gömleğin düğmelerini iliklemeye başladım, bir yandan aynada kendime bakıyordum. Yorgunluğum yüzüme vurmuştu. Ölene dek taşıyacağım çizgiler, yer etmeye başlamıştı. Kapının ardında asılı olan pantolonlardan birini, telaşla giyiverdim.

Dişlerimi fırçalamak için banyoya gittim. Kesif bir küf kokusu yayılmıştı banyonun içine. Yine üst kattakilerin banyosu akıyor olmalıydı. "Kaçıncı kez hatırlatmam gerekir" diye söylendim, kendi kendime. Daha sabah olmasına karşın, işin bitiş saatini düşünmeye başlamam, içimdeki sıkıntıyı artırdı.

Arabanın kapısını açarken, boylu boyunca uzanan derin çiziği gördüm. "Orospu çocukları, bu kaçıncı kez oldu kimbilir." Anahtarı çevirdim, bıyıkları sigaradan sararmış, her nefesindi hırıltı çıkartan, yaşlı ihtiyarlar gibi bir ses geldi.
Neyse ki, bu sabah kıçımın dibine park edilmemişti ya da benden erken davranıp, çoktan gitmişlerdi. Radyoyu açtım, gazete sayfalarından haberleri okuyordu, iğrenç sesli bir genç. Başka bir dil konuşuyor gibiydi, kelimelerin bazılarını seçmekte zorlandım. Hiç katlanabilecek durumda değildim, düğmeye bastım, bir daha, bir daha. Hah işte oldu.

Akustik gitarın sesi, ruhumu tam okşarken, korna sesiyle irkildim. Yeşil ışık yanmış bile. Arkamda sıralanmış arabaların içindeki insanlar, sadece kornayla yetinmeyip, aynı zamanda da küfür ediyorlardı. Dikiz aynasından baktığımda, birkaç kişinin küfredebildiğini seziyordum. Saate baktım 8’e geliyordu. Radyoda çalan şarkının sözlerine kulak kabarttım; "Mevsimlerin en sıcağında, susuzluğa kanarım. Yitip giden insanlara, dostlarıma ağlarım. Yanlış zamanlara, sensizliğe ağlarım." Gözümden bir damla yaş süzüldü. "Of be Yağmur, ne vardı gidecek. Niye sen, niye bir başkası değil. Sensizliğe daha ne kadar katlanabilirim, bilmiyorum."

!!!


Benim facebook'um, twitter'ım bilmem neyim yok, o yüzden buradan paylaşmak istedim.

İçim şişti, bunaldım. Kendi derdimi bile anlatamaz duruma geldiysem, vay halime.

İşe de sokayım, hayata da sokayım, 1440 tane post yazmışım, bunların 600'e yakını fikrimin altı keçeli kalemle çizilmiş halidir.

Buna rağmen, derdimi anlatamıyorsam yazdıklarıma da sıçayım, düşündüklerime de.

Bu halk neler konuşuyor, nelere inanıyor?


Bir hafta arayla ilgiç iki olay yaşadım. Her ikisinden çıkarttığım ana fikir, bu halkın bambaşka bir dünyada yaşadığı oldu. Buyurun, okuyun..

Geçen hafta işyerinden çıktım, biraz acelem vardı ve taksiye atladım, DMC binasının hemen önünden.

Taksici: Burada mı çalışıyorsun.
Ben: Evet.
Taksici: Gazeteci misin?
Ben: Eh olmaya çalışıyoruz işte.
Taksici: Aydın Doğan'ın bunların hepsi değil mi?
Ben: Evet.
Taksici: Ya bu Aydın Doğan için Ermeni diyorlar doğru mu?
Ben: Valla hayatımda ilk kez duyuyorum.
Taksici: Yok valla öyle diyorlar.
Ben: Nereden duydun?
Taksici: Ya kahvede konuşuyorlardı.
Ben: Kim konuşuyor peki?
Taksici: Valla siyasi partilerden geliyorlar, sohbet ediyoruz işte.
Ben: Hangi partilerden geliyorlar peki?
Taksici: Akp, Bbp, Saadet, Mhp filan.
Ben: Aydın Doğan Gümüşhaneli.
Taksici: Hadi ya, ben de Gümüşhaneliyim.
Ben: Bak gördün mü, hemşehri çıktınız.
Taksici: Ya bu Cem Uzan için de Ermeni diyorlar doğru mu?

Kahkaha attım ve gereksiz bir muhabbeti daha fazla uzatmak istemedim.

Dün işten çıktım, hemen az ileriden minibüse bindim. Minibüste şoför (A kişisi), yan tarafında (B kişisi) bir eleman ve hemen arkalarında ben varım. Muhabbet ediyorlar.

B kişisi: Bu televizyonlar, gazeteler filan hep Aydın Doğan'ınmış
A kişisi: Heee
B kişisi: Lan bu Aydın Doğan Ermeni'ymiş biliyor musun?

Dayanamadım,

Ben: Hocam siz bu engin bilgileri kimden öğreniyorsunuz?
B kişisi: Valla herkes konuşuyor.

Bu insanlarla birlikte mi yaşıyoruz, hangi ülkede yaşıyoruz bilmiyorum inanın bilmiyorum. Bu halkın gündemi, bildikleri, duydukları bizimkilerden -en azından benimkilerden- bambaşka.

Sanki bir Türkiye var, o Türkiye'nin içinde başka bir ülke var o ülkeyi hiç bilmiyorum. Hayır, ben öyle Nişantaşı, Taksim, Etiler filan dolanan bir adam da değilim. Sıradan ötesi bir yaşantım var, bu insanlarla iç içeyim ama aynı dili konuşmuyoruz.

Sonra Erdoğan'ın "Partimin mensupları olarak yalan yanlış bu haberleri yapan medyaya karşı sizler de kampanyanızı başlatın, sürdürün. Bu gazeteleri evlerinize sokmayın, almayın" sözünü hatırladım.

Neyse az kaldı, artık çağrı yapar "Özellikle bu gazeteleri alın" diye...

Sövmekten yoruldum!!!


Şanlıurfa Tarım Müdürlüğü ekiplerinin yaptığı denetimlerde ele geçen 2 ton bozuk sucuk ile 1 ton 200 kilo tavuk etine el konuldu.

Bozuk gıdalar, barınakta bakılan köpeklere verilerek imha edildi.


Haberi birkaç kez okuyun, daha iyi anlayacaksınız. Bozuk gıdaları imha etmenin yola, barınaktaki hayvanlara verilerek sağlanıyor.

Tarım Müdürlüğü bunu yapan. Ülkenin tarımının ağzına sıçtınız, şimdi sıra barınaktaki hayvanlara geldi.

Hayvancağızların aç bırakılmasına mı isyan edeceksin, yoksa bozuk ve kokmuş yiyeceklerin verilmesine mi?

Sabahtan beri sövüyorum artık yoruldum. Bu ülkede olan her şeye alıştık, yapılanlara, söylenenlere, eylemlere...

Dünyanın en aşağılık milletiyiz ve nüfus cüzdanımda T.C. ibaresi taşıdığım için ağır bir utanç yaşıyorum.