4 Mart 2011

Engin Ardıç ağzına almaya alışıktır

Engin Ardıç'tan eylemci kızlara; "Solculuk kisvesi altında faşizme hizmet ediyorlar, kerhaneye düşmek gibi bir şey, belki daha da kötü!"

Önce yazıya kısa bir giriş yapayım. Orospu çocuğu olmak, her zaman kişinin annesinin orospu olmasından kaynaklanmıyor. Bu toplumda öylesi orospu çocukları var ki, anneleri bu meslekten olmamasına karşın, sıfat olarak orospu çocukluğunu dibine kadar hak ediyor.

Sınıf arkadaşlarının bile "Hayvan Engin" diye hitap ettiği ve hâlâ öyle andığı Engin Ardıç'ı anlamak için zamanında Cem Uzan'ın bankalarına el konulduğunda yazdığı yazıları çıkartmak gerekir.

Ne yazık ki, basında "Hayvan Engin" -arkadaşları öyle diyor- gibilerinden çok var. Kimin arabasına binse onun türküsünü söyleyen cinsten bir adam. Çok fena bir durum bu. İnsanın kişiliksizliğini, şahsiyetsizliğini, onursuzluğunu apaçık ortaya çıkartan bir durum.

Çünkü Engin Ardıç biliyor ki, bugün birilerinin onun ağzına verdiği düdük elinden alınırsa, bir daha kimse ağzına vermek istemeyecek.

Oysa "Hayvan Engin" -arkadaşları öyle diyor- o düdük için ağzına almaya alışmış, ağzına almadan yapamayan, ağzı her boş kaldığında karabasanlar tarafından kuşatılmış hisseder.

Bu yüzden de, ideolojiden geçtim, satamayacağı bir değer, kişi, kurum, kuruluş yoktur.

10 bin dolar mı alıyor -tamamen attım- ver 20 bin doları senin verdiğini ağzına almaya çabalar. 20 bin dolar mı alıyor? Bas 30 bini Hayvan Engin'e bu kez seninkisini ağzına almak için yanıp tutuşur.

Çünkü Engin için ağzına almak bir yaşam biçimi haline gelmiştir.

Bütün bir toplumun size iğrenç bir yaratıkmışcasına bakması, değerlendirmesi ne boktan olmalı. Çünkü her patron Engin'in ağzına başka bir düdük vermiş, Engin de her patronun düdüğüne üflemiş. Bugün sadece tetikçi olarak kullanılan Engin'in son demleri.

Bakmayın siz onun kerhane zırvalarına. Artık yaşı mavi hap zamanına geldi. O yüzden aklı fikri cinsellikte. Buna bir de aynada gördüğü o mide bulandırıcı surat eklenince, daha da çıkılmaz bir hal alıyor, yaşadığı bunalım.

Engin'in yemeyeceği şey yok. Yeter ki bedelini ödeyin.

Satılık olmak ne fena be!

Aç kalmayı yeğlerim,
susuz kalmayı yeğlerim,
ölümü yeğlerim,
ama satılık olmayı asla tercih etmem.

Yazıya neden mi orospu çocuğu girişi ile başladım? Hepsi çağrışımdan kaynaklanıyor.

Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın


Sürek avı nedir bilir misiniz?

Planlı, programlı, öncesinde pusu kurarak yapılan bir av yöntemidir. Avcılarla birlikte pek çok köpek katılır.

Avı vurmak her ne kadar avcının işi olsa da, köpekler bu avda çok çok önemlidir.

"Teşbihte hata olmaz". O yüzden medyada başlatılan Ergenekon davasıyla ilişkilendirilen gözaltı ve tutuklamalar tıpkı sürek avına benziyor.

Yaş-kuru, ak-kara demeden, Türkiye'de ne kadar muhalif varsa teker teker içeriye atılıyor. İş artık öylesi bir noktaya geldi ki, bu davanın yürütülmesini sağlayan belgeleri yayınlayan gazeteciler bile derdest edilip gözaltına alınmaya başladı.

Ergenekon için "Türkiye bağırsaklarını temizliyor" diyenler, "Sözün bittiği yer" tanımlamasını kullanıyor.

Ergenekon'un iflah olmaz destekçileri, "Eğer Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklanırsa, bu davayı destekleyenler arasında derin bir yarık açılır" diye günah çıkartma çabası içine giriyor.

Aslında iş o kadar da basit değil. "Sıra er ya da geç bana gelecek" duygusu insanları sarmaya başladı. Sabahın kör karanlığıyla evinin kapısının onlarca polis tarafından çalınıp, evinin en mahrem alanlarının bile aranacağını fark etmeye başladılar.

Bugün hâlâ insanları isim isim ayırmaya çalışıyorlar. Bir noktadan sonra bundan da vazgeçip, Türkiye'de demokrasi yutturmacası altında, faşist bir diktatörlük kurulmaya çalışıldığını açık açık itiraf edeceklerdir; hem de bu davanın en iflah olmaz destekçileri.

Yıllardır süren, süreceğe de benzeyen bir dava aracılığıyla, Türkiye'de muhalif sesler, kişiler ve kurumlar aleni biçimde susturulmaya çalışılıyor. Bunu görmemek için ya gereğinden fazla iyi niyetli olmak gerekir -ki, biz bunlara aptal diyoruz- ya da kötü niyetli olmak.

Oda TV baskınından sonra, "Ergenekon'un basın ayağı başlatılmıştır. Çok insan gözaltına alınır. 4 kişiyle sınırlı kalmaz." demiştim.

Şimdi daha açık bir biçimde şunu söyleyebilirim ki, bu isimlerle de sınırlı kalmaz. Devamı var, çok yakında.

Aklı çalışıp da, Türkiye'de olan bitenlere sessiz kalanlar oluşturulmaya çalışılan sistemi hizmetkârlarıdır. Suça ortaklık etmek istemiyorsanız, susmayın.

Er ya da geç sizin de kapınız çalınacak, eşyalarınız karıştırılacak. Eşinizin en mahrem eşyaları karıştırılacak, çocuğunuzun oyuncak ayısı belge diye polis otosuna konulacak.

Olmayacağını düşünüyorsanız ya çok iyi niyetlisiniz -ki, biz bunlara aptal diyoruz- ya da kötü niyetlisiniz.

Bu ülkenin adalet kırıntıları da artık bitmiştir.

3 Mart 2011

YARIN SAAT 12.00'DE TAKSİM'DEYİZ

Yarın saat 12.00'de gazeteciler Taksim Meydanı'nda haksız gözaltılar ve tutuklamalar için yürüyüş yapacak.

Sessiz kalmak istemeyen, adaletsizliklere, haksızlıklara karşı çıkmak isteyen herkesi oraya bekliyoruz....

İslam aleminin Papa'sı, Türkiye'nin sahibi 'Gülen imam'

Fethullah Gülen; kim ona dokunmaya kalkarsa içeriye atıyorlar. Türkiye'nin nasıl bir ülke olduğunun göstergesi. Basit, sıradan bir imam Allah muamelesi görüyor.

Emniyette yapılandı, devlette yapılandı, TSK'da yapılanması sürüyor. Bütün bir ülke ABD'de yaşayan bu imamın emrinde.

Hakkında ortaya iddia getiren, yazı yazan, kitap hazırlayan bütün gazeteciler teker teker içeriye alınıyor.

Bataklıktaki sineklere ellerde yelpazelerle vurmaya çabalarken, bir imam ülkenin kaderini çiziyor, her tür operasyonu emrindeki resmi üniformalılarla yürütüyor.

Senelerdir ABD'de. Elini, eteğini öpüp etkilenmeyen yok. Ve yine elini, eteğini öpüp yükselmeyen kimse kalmadı. Emniyetçisi, gazetecisi, sanayicisi, kumaşçısı v.s. v.s.

CIA eski ulusal istihbarat konseyi başkan yardımcısı Graham Fuller, onun yeşil kart alması için tavsiye mektubu yazıyor.

İmamlığı dışında hiçbir dini sıfatı olmamasına karşın Papa ile görüşüyor.

ABD destekli kurulması için şu an Ortadoğu'da temelleri atılan yeni tip İslam'ın 'Papa'sı olacak.

Herkese gösterilen model ülke Türkiye, Fethullah Gülen de o model ülkenin dini lideri.

Bu sürecin biteceğini sanmıyorum. Çok daha yoğunluklu bir biçimde sürdürülecek. Hatta medyadan çok flaş 2 ya da 3 isim tutuklanacak.

Ülkede kontrol altına almadıkları hiçbir şey kalmadı. Sıra medyaya geldi.

Hürriyet, Milliyet, Posta, Vatan, Radikal, CNN Türk, Kanal D ve Star Tv'nin satın alınması için şu an yoğun bir pazarlık süreci yaşanıyor. Pazarlık Kanal D, Posta ve Hürriyet'te kilitlendi.

Bugüne kadar bambaşka işlerle meşgul olan Ülker Grubu, ABD'li bir şirketle birlikte bunların hepsini almak istiyor. Dediğim gibi, pazarlığın kilitlendiği bazı gazete ve TV'ler var.

Bunların hepsi Fethullah Gülen, daha doğrusu, perdenin arkasından ipleri tutanların emriyle gerçekleştiriliyor.

Yeni bir Türkiye çok yakın....

Siktirin gidin!!!!!!!

Bir siktirin gidin. Türkiye'de milyon tane şey yasak, işin ucu kendine dokununca sesinizi çıkartın ancak. Hem de yöntem olarak twitter'dan bilmemneyime dokunma diye bir zımbırtıya tık'layarak.

Sahtekârsınız alayınız ve korkaksınız.

Bu ülkede sikindirik futbol muhabbetini, genç kız triplerini, yazamadınız diye mi bütün derdiniz? Lan bu ülkede insanlar haber yazamıyor, hanginiz ses çıkarttınız bugüne kadar? Bu ülkede muhalif basının kapılarında polis bekler, çalışanların evlerine kadar polisler takip eder, istediklerinde baskınlar düzenlerler kimsenin ruhu bile duymaz.

"Bizim siyasetle işimiz olmaz, biz futbol yazıyoruz" diye, kendinize saçma sapan bahaneler üretin, kıçınız ayrı başınız ayrı oynasın, sonra "Blogger'ıma dokunma" diye ağlayıp sızlayın.

Umarım açılmaz bir daha, hatta özgürlük saydığınız şeyler daha da sarsın her tarafınızı. Belki o zaman bu ülkedeki gerçek özgürlük kısıtlamalarının farkına varabilirsiniz.

Korkaksınız çünkü sokaklara çıkamıyorsunuz. Birileri sizin için çıkar nasılsa. Başlatalım bir eylem, her hafta Taksim'de buluşalım.
Kaç tane blogger var? Minimum 50 bin tane vardır.
10 bini bulur muyuz? Bok buluruz.
İşi sadece blogger değil, tüm özgürlüklerin kısıtlanması konusuna taşıyalım.
Var mısınız? Bok varsınız.

Ağlamaya devam edin,
"siyaset yapmamaya" devam edin,
suya sabuna karışmadan, yırtma planları yapın,
birilerinin canı yanarken, uzaktan izlemeyi sürdürün,
size dokunmayan yılana "Çok yaşa" diye tempo tutun.

Kendinizi kandırmaya devam edin ve siktirin gidin, asalak sürüsü. Nasıl, kuyruğunuza basılmadan önce 3 maymunu oynadıysanız, size verilen rolü üstlenmeye devam edin. Bu kadar çok ağlayınca belki insafa gelirler, siz de "direndik, kazandık" edebiyatı yaparsınız.

Evden dışarı çıkmadan, mail göndermeye devam edin. Yegâne tepkiniz bu olsun. En zararsız olanı hem de vicdanen mastürbasyon etkisi yaratıyor değil mi?

Lan hâlâ twitter'dan medet umuyorsunuz ya embesilin önde gidenisiniz. Yarın öbür gün twitter'ın erişimi kapatılınca merak ediyorum ne yapacaksınız?

1 Mart 2011

Olur böyle şeyler


Çok sıkıldım, çok şeyden sıkıldım hem de. Ayaklarımda binlerce kiloluk ağırlıklar varmış gibi hissediyorum.

Nedeni, niyesini bilmiyorum, sorgulamıyorum da.

Bir dönem yokum, her ne olursa olsun yazmak istemiyorum. Zaten gereğinden fazla bile yazdım. Bu kadar çok yazınca saçmalamaya başlıyor insan. Geriye doğru dönüp baktığımda, saçmaladığımı fark ettim.

Bir de itiraf gelsin. Bu kadar çok kişinin (sayıdan kasıt, benim görece kavramımdan ibaret) takip etmesinden ve okumasından rahatsız olmaya başladım.

Herkes kendine iyi baksın ve dikkat etsin.

28 Şubat 2011

Twitter'da dolanan asi ruhlara


Bir şey ararken denk geldim şu mesaja; "27 şubat 1972 Deniz Gezmiş ve arkadaşları için idam mecliste onaylandı.. imza atanlardan biri Erbakan...ve bugün Deniz'in doğumgünü..."

Twitter kullananlar muhtemelen hemen işi anlayacaktır. Çünkü dün twitter'da dolanmış da dolanmış. Aptalca yazım hatalarını es geçerek derdimi anlatayım.

Türkiye'de Deniz Gezmiş'in bu kadar çok 'sevildiğini' bilmek ve görmek tabii insanın gözlerini yaşartıyor.

Şimdi bu twit'leri sağa sola yollayan tiplerden 100'ünü seçsem ve desem ki, Deniz'in sansürlenin son sözleri;
"Yaşasın tam bağımsız Türkiye!
Yaşasın Marksizm Leninizmin yüce ideolojisi!
Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!
Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler, köylüler!"
söylemlerini destekliyor musunuz? diye bir soru yöneltsem ne yanıt verirler acaba.

Marksiszmin ve Leninizmin yüce bir ideoloji olduğu konusunda hemfikirler mi?
Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesini destekliyorlar mı?
Hayatlarında hiç Adana'da pamuk, Ege'de tütün, Rize'de fındık topladılar mı?
Emperyalizmin kahrolması için ne düşünüyorlar?
Sosyalizmin yaşanması için bir mücadeleye girerler mi?

Sorular uzar gider...

Daha önce de bununla ilgili bir şeyler yazmıştım fakat bu kez yine dayanamadım.

Benim bu konudaki temel savunmam, şu twitter'da bu twit'leri bir bokmuş gibi yazan, paylaşan arkadaşlara "Yürüyün yarın Tandoğan'da eylem var", "Taksim Meydanı'nda gösteri düzenlenecek, katılım bekliyoruz" desem, 10 tane insan bulamam. Bundan adım gibi de eminim.

Böyle sanal asi ruh gösterileri, Deniz Gezmiş'i olabildiğince romantikleştirmiş ve tüm devrimci ruhundan arındırın biçimde üstelik de bir bok bilmeden yapmak hakikaten bende anlatılmaz bir mide bulantısı ve kusma hissine yol açıyor.

Özenti noktasındaki, sanal asi ruh gösterileri ile hiçbir noktaya varılamaz.

Eylem yeri sokaklardır,
asilik sokakta vücut bulur,
protesto bir eylem biçimidir ve sanal kalmamalı.

Sokağa çıkmaya kork, eyleme gitmeye çekin, hatta hatta ulu orta konuşurken bile tırs ama iş internete gelince devrimci ve aslan kesil. Yok öyle şey!

Her şeyi bir kenara bıraktım. Şu twit'lerden yollayan varsa, kaç kişi "Türk ve Kürt halkının bağımsızlığını" savunuyor merak ediyorum.

Bu ülke cidden aptallar ve daha büyük oranda kendini akıllı sanan aptallarla kaynıyor, insan buna üzülüyor.

Ayrıca Yusuf ve Hüseyin'in de idam edildiğini bir ara hatırlamak lazım. 'Deniz ve arkadaşları' değil, "Deniz, Hüseyin, Yusuf" şeklinde anmak gerekir.

Baltaların sapını sokmak için 'baltalar elimizde'


Minik Ogün, Çocuk Mahkemeleri'nde yargılanmaya başlandı.

Kendisine istirahat mekânı Kandıra Cezaevi'nde kum havuzu, kürek, kova temin edilmesi, odasına play station3, Wi, Xbox gibi cihazların getirilmesi, öğlenleri külahta dondurma, elma şekeri, akşamları ise yemeklerden sonra sütlü tatlı seviyorsa sütlaç, keşkül, eğer seçimi şerbetli tatlıysa şekerpare, vezir parmağı, baklama verilmesi konusunda hepimizin üstüne düşenler var.

Adalet Bakanlığı'nı elektronik postalara boğmamız gerekiyor, bunların gerçekleştirilmesi için.

Bir minik evladımızın, cezaevlerinde boynu bükük durmasına daha ne kadar müsamaha göstereceğiz?

Lan milletin gözüne baka baka dalga geçiyor pezevenkler. İkimiz yan yana gelsek yemin ediyorum, abim gibi görünür. Kemikleri iri yavrucağızın muhtemelen.

Türkiye dışında kaç tane ülkede cinayet işleyip, içeride paşa paşa bakarlar adama acaba. Yavşak içeride semirdikçe semirdi. Girdiği kilo ile şimdiki kilosu arasında +20 fark vardır.

Devlet sahip çıkıyor, kullandıklarına, takdir etmek lazım. İşini gördürüp, sonra kaderine terk etmiyor (!)

Nasıl bir memlekette yaşıyoruz, anlam verebilmekte güçlük çekiyorum. Ne kadar katil varsa dışarıda, suçu ispat edilememiş ne kadar adam varsa da içeride.

Minik Ogün'ün istirahatgahında, 5 yıldan fazla kalacağını düşünen var mı?

Düşündükçe çıldırasım geliyor, bir kitlenin 'delikanlı' dediği, bir orospu çocuğu; sinsice, kallleşçe, arkadan ateş ederek cinayet işliyor.

Bu orospu çocuklarının 'delikanlılık' kavramı da ancak bu kadar oluyor.

Şimdi bildiğiniz tüm çocuk şarkılarını Minik Ogün için okuyalım.

Ben "Baltalar elimizde"yi tercih ediyorum. Baltanın sapını bu piçlerin götüne sokmak için...

Bu asalak çetesi ortadan kaldırılmalı


Yaşım 37'ye gelmek üzere, çocukluğumdan bu yana maçlara gelip giderim. Ama genel anlamda 'tribün kültürü'ne haiz değilim. Maça giderim, oturur bir köşede izlerim.

Bundan seneler önce nasıl kurulmuştur, kimler kurmuştur en ufak bir bilgim bile yok, umrumda da olmadı.

Ultraslan'dan söz ediyorum. Galatasaray'ın içinde bulunduğu durumun sorumlularından olan iğrenç, mide bulandırıcı gruptan yani.

Şu son İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçında tribünlerden yükselen "Misimoviç, Keita" sesleri ile birlikte "4, 4" diye tempo tutulmaya başlayınca, kendi açımdan dayanılmaz bir noktaya getirdi beni.

Galatasaray'ın en temel sorunlarından biri haline geldikleri aşikâr. İş artık, kendini Galatasaray'dan büyük görme noktasına kadar geldi. İstemedikleri, benimsemedikleri herkese 'siktir' çekip, yönetimlerle birbirlerine göbekten bağlı bu grubun temel işlevi büyük bir rant üstüne kurulmuştur.

Son birkaç ayda yaşananlar aslında nasıl bir grup olduklarının ipuçlarını verir nitelikte. Ama tabii bundan önce de yaptıkları, söyledikleriyle ne denli boktan olduklarını kanıtladılar.

Tribünlerde gerizekâlı gibi sağa-sola sallanarak "Ultraslan, Ultraslan" diye bağırmalarını halen çözebilmiş değilim. Sadece bu beyinsizce hareket bile onlara karşı nefret beslememe neden olabilir.

Ama temel neden tabii ki bu değil. Bugün hemen herkes gayet iyi biliyor ki, bu tipler yönetimler tarafından biletle besleniyor. Üstelik sadece yönetimler de değil bu tipleri besleyenler. Örneğin; Nonda'nın attığı golle 1-0 Fenerbahçe'yi yendiğimiz maçta Ümit Karan bu arkadaşlara elden 5 bin bilet vermiştir, bedelsiz olarak. Karaborsada bu biletlerin satıldığı rakamları hatırlarsanız, ortada ne kadar büyük bir rantın döndüğünü anlayabilirsiniz.

Takım sevgisi adı altında, milyonlarla liralık bir rantın orta yerinde bulunan bu grup, her dönemin, her yönetimin uşaklığını yaparak, kendi çarklarını bir biçimde döndürüyor.

Çok eğip, bükmeden söyleyeyim; Ultraslan denen grup organize bir çetedir. Ciddi bir polis kovuşturması yapıldığı taktirde aslında sıvaları dökülecektir. Ancak herkes gayet iyi biliyor ki, polisin bu tip gruplarla işi olmaz, ta ki siyasal güce protestoda bulunulmadığı sürede.

Kamuoyunda tartışılmaya, koltukları sallanmaya başlandığı andan itibaren insanları ölümle tehdit etme noktasına kadar giden bu iğrenç tiplerden acilen kurtulmak gerekiyor.

Bunlar vücudun dışarıya atmaya çalıştığı iğrenç irinlerden başka bir şey değil çünkü. Geldiğimiz noktada kendilerini Galatasaray'ın dahi üstünde görmeye başlayan, Galatasaray üstünden para kazanan, Galatasaray ismi sayesinde hayatlarını sürdüren bu iğrenç yaratıkların, saha içi ve dışında her şeylerini borçlu oldukları kulübe karşı takındıkları tavır tahammül edilebilir bir noktada değil.

Kommensalist yapılı canlılar gibi yönetimler ve bu taraftar grubu birbirini beslemekte. Biri diğerini tetikçilik için beslerken, diğeri de beslendiği yönetim sayesinde para kazanmaktadır.

Ciddi anlamda işin boku çıkmaya başladı. Kendi takımı aleyhine "4, 4" diye bağırmanın, istemediği her kişi ya da kuruma saydırmanın taraftarlıkla ilgisi bile yoktur.

Bu parazitler sadece Galatasaray'dan değil, Türk futbolundan kurtarılmalıdır. Kendi bekalarının devamı için adam öldürmekten bile çekinmeyen, tribünlerde terör estiren, kendilerini Galatasaray'dan üstün gören, ne idüğü belirsiz tiplerden oluşan bu grubun temizlenme vakti gelmiştir.

Eğer Galatasaray kendisine kurtuluş yolu arıyorsa, bu yollardan biri de bu pisliklerin temizlenmesidir. Bu asalaklardan kurtulunmadığı sürece, Galatasaray'ın başarılı olmasının imkânı yoktur.

Şu yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz bayrakların hangisinde Galatasaray ismi var? Bunların Galatasaray sevgisi (!) ortadaki rantla doğru orantılı.

Bu çete dağıtılmalı ya da ortadan kaldırılmalı. Başlarında bulunanların sadece banka hesaplarına bakılsa, her şey kabak gibi ortaya çıkar.

27 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -5-


Yağmur’un öldüğünü ilk kez biri yüzüme vurmuştu. Onu kaybettiğim 9 yılın ardından öldüğünü benden başka biri söylemişti. Ağır gelmişti, çok ağır hem de. Gözyaşlarım, adımlarıma eşlik edercesine hızla dökülüyordu. Engel olmaya çalıştıysam da beceremedim. Başımı öne eğip, Tarlabaşı’na doğru ilerledim. İlk ışıklardan karşıya geçip, taksiye atladım.

“Beyefendi ne tarafa?”
“Bakırköy’e kadar gidin lütfen.”
“Tabii.”
Ceplerimi yokladım, müzik çaları kulağıma taktım yine. İlhan İrem’den ‘Konuşamıyorum’ çalıyordu. Gözyaşlarım yerine hıçkırıklara bıraktı. Taksici dikiz aynasından bakıp, “İyi misiniz beyefendi?” dedi. Söylediğinden bir şey anlamadım ve kulaklığımı çıkarttım.
"İyi misiniz beyefendi?"
“Size ne!”

Efendi bir adamdı, kimbilir akşamın bu saatinde ne için direksiyon sallıyordu. Pişman oldum ama açıklama yapacak ya da özür dileyecek durumda değildim.
Taksinin içinde nefes alamamacasına ağlıyordum. Şarkının sözleri içime işliyordu, “Ve sen bir gök kuşağı kadar güzelsin, rengarenk ve az sonra gidecek, görüyorum. Ve ben yağmurlar altında, bir yolcu, ıslak yorgun, tutkulu, yürüyorum. Sensiz ben yolumu bulamam, haykırmak istiyorum. Konuşamıyorum...”

İncirli Köprüsü’nün üstüne geldiğimizde, “Abi sen sağdan git, E-5’e çıkıp, şu hastanenin yanından ilerle” dedim.
Hiç sesini çıkartmadı, sadece söylediğimi yaptı. Biraz daha toparlanmıştım, salya sümük ağladıktan sonra. Sadece komut veriyordum, “Sağa, düz gideceğiz, buradan sola.” Gelmiştik. 30 lira tuttu, 50 lirayı verip, “Üstü kalsın” dedim.
“Delikanlı, hiçbir şeye değmez”
Ağız dolusu, okkalı bir küfür savurmaya hazırlanmıştım ki, içimden bir ses 'yapma' diye seslendi.

Aparman kapısının tam önünde inmiştim. Anahtarlarımı bulmak için ceplerimi yokladım. Hiç adetim değildir, pantolon cebimden çıktı. Anahtarı çevirdim, kapıyı açtım. Merdivenleri yürüdüm iki kat boyunca. Anahtarlar elimde şıngır şıngır ötüyordu, adımlarımın hızından ötürü. Kapının deliğine anahtarı tam sokmaya çalışırken, çöktüm yere. Kapının önünde yeni bir ağlama krizi başlamıştı. Ayağa kalkıp, o anahtarı kapıdan geçirmek için dahi gücüm yoktu.

Gören olsa kafayı bulduğumu sanırdı. Bir gayretle ayağa kalkıp, anahtarı kapının deliğinden soktum. Kapıyı açtım ve koşar adımlarla yatak odasına daldım. Yatağa kapaklandım, yüzü koyun. Vücudumdaki bütün su, sanki yanaklarıma iniyordu.

“Yağmur öldü, Yağmur öldü, Yağmur öldü” sesleri yankılanıyordu kulaklarımda. Mitinglerde atılan sloganlar gibi, bugüne kadar tanıdığım herkesin sesinden aynı cümleyi duyuyordum, “Yağmur öldü.”

Kulağımdaki müzik çaların sesini sonuna kadar açtım, bir türlü bitmek bilmiyordu.

Gözyaşlarım insafa gelmişti, kesildi. Kulaklıkları çıkartıp, komedinin üstüne bıraktım. Üstümü başımı çıkartıp, banyoya girdim. Musluğu çevirdim, sıcak suyun vücuduma şiddetlice çarpmasıyla biraz kendime geldim. Çoraplarım hâlâ ayağımdaydı, eğilip çıkarttım, musluğun üstüne bıraktım. Suyun altında hep kendimi iyi hissederdim. Denizde ya da duşta olmam fark etmiyordu. Su beni rahatlatan, kendime getiren nadir şeylerdendi. Musluğu kapattım, kapının arkasında asılı havluyu sardım belime.

Evin soğuk olduğunu şimdi hissetti vücudum. Mutfağa gidip, kombiyi açıp, salona girdim, Macun evinde yatıyordu. “Gel kızım.”

Patilerini uzattı ilkin, nazlana nazlana çıktı, orada öylece durmuş yüzüme bakıyordu. “Gel kızımmm” diye tekrarladım.
‘Mırrkk’, diye seyirte seyirte geldi. Pat diye kucağıma atladı. Kafamı geriye yaslayıp, okşamaya başladım. Ön patilerini havaya kaldırıp, göbeğini alabildiğince açtı, sevmem için.

‘Küstah karı!’ neye dayanarak, hayatımı böyle deşebiliyordu. Kimin söylemiş olabileceğini düşündüm. Rıza olamaz, Özgül ve Bülent de. Ya Kaan’dı ya Nihal. Nihal’in bütün akşam melek tavırları bunun bir göstergesiydi. Zaten bu tip bir patavatsız başka kimsenin tanıdığı olamazdı.

Ne kadar uyumuşum bilmiyorum. Saate bakmaya üşendim ama çok fazla olamaz diye düşündüm. Çünkü uyku gözlerimden akıyordu. Macun kucağımda kıvırıp yatmış. Bütün sıcaklığını bacaklarımın arasında hissediyorum.
Kafasından kuyruğuna kadar elimle bir yolculuk yaptı. Gözlerini aralayıp, o kendine has yuvarlak pozisyonunu alıp, uykusuna kaldığı yerden devam etti. Neyse ki, evde biri uyuyordu.

Sokakta bulmuştum, daha göbeğinde kordonu vardı, kardeşleri ile birlikte. Hayatımda bir çocuğa attığım ilk tokattı. Poşet içinde, benzine bulanmış bir vaziyette bulmuştum. Balkondan miyavlamalarını duydum ve aşağıya indim. Çocukların ellerinden almak istediğimde, kara kuru sıska, saçları 3 numaraya vurulmuş piç, “Siktir git lan!” deyince dayanamamış ve patlatıvermiştim suratının ortasına.

Elinden düşen poşeti kaptığım gibi yukarı çıkmıştım. Annemle birlikte nasıl besleriz diye düşündük uzun uzun. Her durumda soğukkanlılığını koruyan annem, şırınga almamı söyleyince, sokağın hemen başındaki eczaneye koşturmuştum. Annem içine suyla karıştırdığı sütleri koyup, her bir yavrunun ağızlarını bana açtırıp içirmişti.

Gece çalıştığım için gündüzleri sürekli birlikte vakit geçirmeye başlamıştık. Zamanımın çoğu sonradan sayıları 4’e inen bu 5 yavru ile geçiyordu. Koynuma hangisini alıp uyusam diye yanlarına gittiğimde Macun üstüme üstüme zıplıyordu.
O zamandan bu yana hiç ayrılmadık. Geceleri işten geldiğimde beni pencerede bekliyordu. Arabadan indiğimi görür görmez, kapının önünde dikilip, “Bu kadar saattir neredesin?” der gibi hesap soran bakışlarla sorgular gibiydi.

Tek başıma eve çıkmaya karar verdiğimde, aklımda Macun’dan başkası yoktu. Evdeki ilk gecemizi hatırlıyorum da, nasıl şaşkındık. Bütün odaları gezindik beraber, ben nereye gitsem mır’laya mır’laya arkamdan geliyordu, kimi zaman bacaklarıma sürtünerek. Koyun koyuna yatıp uyumuştuk. O gün bugün, birlikte uyumadığımız gece sayısı çok az. Bu bomboş evde tek dert ortağımdı üstelik.
Yağmur’u en az benim kadar iyi tanıyor. Gözlerini, gözlerimin ta içine dikip dinlerdi. Ne çok severdi Yağmur olsa. Sokakta her gördüğü kediyi okşamak için peşinden koştururdu.

Yokluğunu yine en derinde hissettim. Tüm hayallerim, umutlarım da onunla birlikte, o kahrolası tabutun içine girmişti. Hiçbir beklentim yoktu ve tek istediğim bir an once ona kavuşmaktı ama kendimi öldürmemek için hep bir bahane buluyordum. “Macun’un tuvaletini kim temizleyecek?”, “Ya annemle babama bir şey olursa?”, “Yağmur çok kızar.”

Hep bir sebebim vardı, sadece bir kez ucuna kadar gelmiştim. Evin girişinin hemen yanında salona açılan kapının üstündeki kalorifer borusuna, belimden çıkarttığım kemeri sıkıca bağlayıp boynuma geçirmiştim. Alabildiğine kadar sıkmıştım, kemeri. Kendi kendime bu kez başaracağıma dair söz vermiştim.

Sandalyeyi ayağımla itmeye çabalarken, Macun önümde dikilip, hiç duymadığım bir biçimde bağırmaya başladı.
“Git, gitt” diye bağırdıkça, o sesini daha fazla yükseltiyordu. Delirmiş gibi miyavlıyordu bana bakarak.

Salya sümük ağlamaya başlamıştım. Bana olan can borcunu ödüyor gibiydi. Kemeri boynumdan çıkartıp, yere çöktüm. Kucağıma atlayıp, kafasını yüzüme sürtüyordu. Yağmur diye ona sarılıp uyumuştum, halının üstünde.

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -2-

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -3-

ADI KONULMAMIŞ SONU OLMAYAN HİKAYELER -4-