23 Mart 2011

Sabahat Tuncel'in tokadı


Kendimi anlatmak zorunda kaldığım zamanlardan hoşlanmıyorum ama sanırım şu "Eline sağlık Sabahat" yazısından sonra bir kez daha anladım ki, bir biçimde durumu anlatmam gerekir.

Baştan belirteyim, bunu milyon kez yazdım, kimsenin beni okuması gibi bir zorunluluk yok. Çünkü birileri okusun diye yazmıyorum. Birileri okusun diye yazsaydım, emin olun şu aşağıda gördüğünüz takip listesi dört haneli olur, her gün gelen giden insan sayısı dört haneyi de geçerdi.

Kendi kendime iç döküyorum burada ve bu iç döküş sırasında rahatlıyorum. Nedeni, niyesi bana kalsın.

"Eline sağlık Sabahat" yazısında anlatılmak isteneni götünüzden anladığınız için ya da daha doğru bir ifadeyle götünüzden anlamak için büyük çaba harcadığınız için olayın özünü anlayamıyorsunuz bile.

Ülkede varolan -varolandan kastım Akp iktidarı değil, genel Cumhuriyet tarihi dönemidir- şiddete bugüne kadar kimse tepki vermeyecek, işkenceleri görmezden gelecek, cezaevinde yakılan insanlar hafızasında yer bile etmeyecek, polisin-askerin her türden sergilediği tavrı eleştirmeye korkacak ama iş bir Kürt milletvekili polis tokatlayınca ülke ayağa kalkacak.

Neden? Çünkü toplumun çok ufak bir kısmı dışında herkesin vurduğu, eleştirdiği, aşağıladığı, yargıladığı insanları vurmak kolay. Onları eleştirmek, ağzına geleni söylemek en uygulanabilir olanı. Öyle değil mi?

Götünüz yemiyor çünkü bu toplumda şiddet sergileyen çoğunluğa, erke baş kaldırabilmek. Herkesin vurduğuna, herkesin aşağıladığına, bir tekme de sizin tarafınızdan atılması daha rahat.

Sabahat Tuncel'in o hareketi, sadece bir polise atılmış bir tokattan ibaret olduğunu sanıyorsanız, kat etmeniz gereken çok yol var önünüzde.

O tokadın anlamı; annesi, ninesi, ezilmiş bir kadının ataerkil toplumda erkeğe isyanıdır.

O tokadın anlamı; kendisini çocukken ezen, kendisini okulda ezen, kendisini sokakta ezen, kendisini gençliğinde ezen ve hatta kendisini milletvekili bile olduğunda ezen devlete karşı atılmıştır.

O tokadın anlamı; köyünde bok yedirilen, kocasının yanından alınıp tecavüz edilen, asker jipine bağlanıp köyde herkese ibret olsun diye gezdirilen, keyfi olarak okuldan çıkan çocukları karakollara alıp işkence yapan, hapisanelerde kafası tuvalete sokulan, götüne cop sokulan Kürt halkının 'yeter' demesidir.

O tokadı hâlâ başkomisere atılan tokat olarak algılıyorsanız, kimseyle oturup da bunu tartışmam bile.

Burada kaç tane delikanlı kadın-erkek şu yazıyı okuyup "siktir git" deyip de, BDP'li Sevahir Bahadır'ın ayağı kırılırken tepki gösterdi.

Kaç kişi Batman'da neler yaşandığını biliyor? Kaçınız gazla boğulan milletvekilleri için "Olur mu böyle şey?" dediniz?

İsteyen kabul etsin, isteyen etmesin; ilkokuldan bu yana devletin resmi olarak pompaladığı faşizm çizgisindeki milliyetçilik damarlarınızda dolaşıyor. Beyninizde bir yerlerde Kürt derken bile tüyleriniz diken diken oluyor. Bir yanınız onlara hak vermek istese de, diğer yanınız hemen susturuyor o akil sesi.

Kendisinin muhalif olduğunu söyleyip de, o tokadı eleştirenler, Sabahat Tuncel attığı için mi, Sabahat Tuncel Kürt olduğu için mi eleştiriyor önce bir onu düşünsün.

Sabahat Tuncel değil de, o tokat bir öğrenci eyleminde öğrenci tarafından ya da memur eyleminde memur tarafından atılsa "Eline sağlık" der miydiniz, demez miydiniz?

Hah! İşte ırkçılık dediğiniz şey tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Şu yukarıdaki fotoğrafa bir bakın. Bu insanların üstüne basacaksın gazı, basacaksın tazyikli suyu, basacaksın boyalı suları sonra hiçbir şey olmamış gibi kaçıp gitmelerini ya da boyun eğmelerini bekleyeceksiniz.

Kimse kusura bakmasın ama boyun eğmek onurlu hayvanların bile yapacağı şey değildir.

Ve yine kimse kusura bakmasın, her şeye sessiz kalıp, bir köşede sinip, bir Kürt kadınının polise attığı tokadı eleştirmek, benim adıma faşistlikten başka bir şey değildir.

Bütün dünyadan ayrı da düşünsem, kimse hak vermese de, umrumda bile değil. Böyle düşünüyorum ve düşünmeye devam edeceğim.

22 Mart 2011

Eline sağlık Sabahat


Şiddetin tanımı nedir? Şiddet, kimin tarafından uygulanmasına göre değişir mi?


Polis, eylemdeki öğrenciyi 3 kişiyle yere yatırıp, ayaklarıyla boğazına ve kulağına basarsa şiddet değil!


Anayasal hak olarak sokağa çıkan öğrenciye derdest etmesi şiddet değil!


Gencecik çocukları yaka paça yerlerde sürüklerken şiddet değil!


Kaldırımlara dayayıp, nefes bile alamaz noktaya getirene kadar suratına basmak şiddet değil!


İtfaiye hortumu gibi çocukların üstüne, savaşta bile kullanılması yasak olan kimyasal gazları kullanırken, şiddet değil!


Kız, erkek demeden sokaklarda dayak atmak, genç kızların karınlarına tekme atarak bebeklerini düşürmek şiddet değil.


Devletin üstlerine çektiği üniformalara dayanarak, herkese saldırgan tutum sergilemek şiddet değil.

İşçiye, emekçiye, memura gazı basmak, suyu sıkmak, tekme atmak, şiddet değil!



Ama milletvekilinin polisi tokatlaması şiddet!

Yok ya! Şiddet şiddeti doğurur, bunu birilerinin Nurcu, Fethullahçı, tarikatperver polise ve onun kollayıcı devletine anlatması gerekir.

Ne kadar şiddet uygularsanız, daha fazlasını karşınızda bulursunuz. Çok doğal bir tabiat kuralıdır bu. Hatta fizikte etki-tepki prensibiyle de açıklayabiliriz.

Polis ne zaman şiddet uygulamaktan vazgeçer, o zaman Sabahat Tuncel'in yaptığına 'şiddet' deriz.

Ama polis ülkenin her yerini ringe çevirdiği sürece, Sabahat Tuncel'e 'eline sağlık' deriz.

19 Mart 2011

Bu gurur hepimize yeter de artar bile



UEFA şampiyonluğundan, desibel rekoruna.
Galatasaray'ın resmidir şu desibel rekoru hikâyesi.
Övünülecek başka şey kalmadı çünkü.

Sezon başı 3 kupa, birkaç hafta sonra 2 kupa, lig bitmeden tek kupa, Şubat ayında "Şampiyonu biz belirleyeceğiz", Mart ortasında desibel rekoru.

Önümüzde Nisan var; tribünden en iyi rakı şişesi gönderen özel ödülü, Nisan ortası sahaya en ilginç materyali atana jüri özel ödülü, Mayıs başında Florya'yı en iyi basan taraftar ödülü, Mayıs ortasında kapanan stadın yeniden açılması şerefine stadı en farklı biçimde kapatma ödülü, Haziran başında da en iyi başı tutma ödülüyle sezonu kapatırız.

Haziran gelir ne mi olur? Drogba gelir, Volkan Şen gelir, Kallström gelir, Arda gider mi gitmez mi papatya falı açılır, Diarra gelir, Kalou gelir. Eylül'e kadar Galatasaray'da transfer bitmez. Eylül gibi iki fason yabancı transferi, üç yerli, iki kızılderili ile sezon kapatılır.

2 kupa hedefi ile başlar, kısır döngümüze yeniden kaldığımız yerden başlarız.

Vay lan, desibel rekoru kırmışız. Rekora bak 1 Ekim 2000'den bu yana kırılmamış. ABD'de Denver Mile High Stadyumu'nda Denver Broncos ile New England Patroits maçında 128.7 desibeli biz 131.76'ya taşımışız.

Artık bu gurur senelerce yeter herkese...

Bu gidişle, en iyi siki tutma ödülünü her yıl alırız, kimse endişe etmesin.

18 Mart 2011

Fırat seni o domaldığın pozisyonda ......


Bravo Fırat Aydınus, bravo sana. Maçtan alnının akıyla çıktın.

Herhangi bir sarı-lacivertli futbolcunun kırmızı kart görmesi için muhtemelen kıçını parmaklaması ya da suratının ortasına sıçmasıl lazımdı.

Ama haklısın hakemler de hata yapar çünkü onlar insan değil mi? Hatta Avrupa'daki hakemleri de görüyoruz, öyle değil mi?

26 hafta oldu herkes durumdan memnun olmalı ki, kimse sesini çıkartamıyor sahada olan bitenlere.

Geçen hafta İlker Meral, ondan önce Bünyamin Gezer, daha öncesinde Aytekin Durmaz, şimdi Fırat Aydınus, haftaya başkasına kısmet.

Oğuz Sarvan'ın hakemliği şahaneydi Galatasaray açısından ama takdir etmek gerekir ki, Merkez Hakem Kurulu Başkanlığı'nda fantastik bir çizgi yakaladı.

Rezalet bir kenar yönetimi gösteren Hagi'den, Karpaty Lyiv maçından bu yana 35 maçlık destansı bir performans gösteren Hakan Balta'ya, başkanlığı döneminde Galatasaray'ın borçlarını katlama ve başkanlık yaptığı kulübü küçültme konusunda üstün başarı sağlayan Adnan Polat ve sahaya rakı şişesi atma yetisine sahip, desibel rekoru kıran büyük seyirci; elbirliği ile Galatasaray'ı getirdiğiniz şu konum için sizlere ayrı ayrı teşekkür etmek lazım.

Fırat Aydınus'u da, şu fotoğraftaki domaldığı pozisyonda s....k lazım.

Fenerbahçeli dostlara da tebrikler. Şampiyonluk yolunda başarılar dilerim. İroni yapmadan söylüyorum bunu.

17 Mart 2011

Yaralı Aslan'la oyun olmaz


Galatasaray-Fenerbahçe maçı geldi çattı. Yaklaşık 3 yıldan bu yana tepetaklak inişe geçen bir kulüp halini aldı Galatasaray. Yönetiminden, futbolcusuna, taraftarından, basınına kadar elle tutulur hiçbir şey kalmadı. Kadın ve erkek basketbolcular sarı-kırmızıya gönül veren insanların yüzünü güldürecek hiçbir şey kalmıyor.

Normal şartlar altında bir hafta öncesinden heyecana kapılan ben, içimde zerre heyecan taşımıyorum. İşyerinde Fenerbahçeli arkadaşların, bıyık altından sırıtmalarına, dalga geçmelerine maruz kalsam da tepki vermiyorum.

Rus ruleti kıvamında ama tek kurşuna sığmayacak bir maç olacağını düşünüyorum. Kimin tarafından atılacağını bilemiyorum ama bol gollü bir karşılaşma olacak. Belki Fenerbahçe 4'leyip 5'leyip gidecek, belki Galatasaray 3-2'lik bir galibiyet alacak.

Tanıdığım tüm Fenerbahçeli arkadaşlarda benzer bir tavır var. Sanki şampiyonluğa Galatasaray gidiyor da, Fenerbahçe'nin tek amacı Arena'da ilk galibiyeti alma peşinde olan takım gibi. 3 puanın onlar için önemi Galatasaray'a yeni sahasında ilk mağlubiyetini yaşatmak.

Oysa umrumda bile değil bu statta kimin ilk Galatasaray'ı yendiği. Kasımpaşa da yenebilir, Beypazarı Şekerspor da ya da Fenerbahçe.

Galatasaray için sezon erken bitti. Her yıl, o sonun ucu kısalıyor. Bu yıl, ligin ilk yarısı bitmeden son geldi.

O yüzden Galatasaray'ın daha Mart'ın ortasında kalan tek hedefi, Fenerbahçe'yi yenerek, bütün bir sezonun rezilliğini tek maçla kotarma düşüncesinde. Mantıklı, akıllı bir Galatasaray taraftarı için bunun bir aşağılama anlamı taşıdığını görmek gerekir.

Mart ayında Avrupa kupalarında maç yapma alışkanlığı edinmiş bir takımın, ligdeki rakiplerinden birini yenmek ve onu şampiyonluk yolunda tökezletmek Galatasaray'ın hedeflerinden biri olmamalı. Ya da başka bir deyişle Galatasaray'ın hedefi buysa, Galatasaray tükenme noktasına gelmiştir.

"Yarın ne olur?" kestirmek cidden güç. Sahadaki futbol ve sahanın dışındakiler iyiden iyiye rezalet kokmaya başladı.

Artık herkes Galatasaray hakkında atıp tutuyor, her türden habere imzasını atıyor, birtakım tipler televizyonlara çıkıp "Bu gitmeli, şu kalmalı" türünden fetvalar veriyor.

Şu tablo tam da leş yiyici akbabaları andırıyor. Çölün ortasındaki aslan ölmemek için can çekişiyor ve tepede akbabalar aslanın ölümünü bekliyor, arada yanına kadar gelip taciz ediyor.

Umut fakirin ekmeği. O yüzden Yaralı Aslanı çok fazla tahrik etmemek gerekir. Çünkü ne zaman ne yapacağı belli olmaz.

Maçtan sonra görüşürüz...

15 Mart 2011

Geçmişte pornocuydun, bugün muhafazakârsın, para kazanmak için anneni bile satarsın


Son 10 yıldır Türkiye'de itibarsızlaştırma operasyonu var. 'Yaramazlık' yapan her isim, her kişi, her kurum itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor.

Kimi zaman bir dava sürecine dahil edilerek, kimi zaman bir soruşturmanın parçası yapılarak, kimi zaman medyadaki yalama kalemler aracılığıyla, pek çok kişi ve kurum itibarsızlaştırma sürecinin içine sokuluyor.

Sanki yeniden Soğuk Savaş sürecinde gibiyiz. O dönemde de pek çok isim itibarsızlaştırılarak toplumdan uzaklaştırıldı.

Aslında kişilerden çok, hedef alınan fikirleri itibarsızlaştırma çabasından başka bir şey değil.

Ankara'da yaklaşık 30 bin sağlık emekçisinin "Çok ses, tek yürek" ismini verdikleri eylemde, şu yukarıda gördüğünüz fotoğraf önplana çıktı.

"Doktor Che'nin yolundayız" yazısından sonra birtakım kişiler Che üstünden gerek doktorları gerekse de Che'nin dünya görüşünü yargılamaya başladı.

Bunların başında Emre Aköz geliyor. Bu itibarsızlaştırma sürecinin en keskin kalemlerinden biri oluyor kendisi.

Che'nin eli kanlı bir katil olduğunu, belirten Aköz yazısını da "Dr. Che, normal bir insanın özeneceği bir kişi sayılmaz. Hele hele "Hipokrat Yemini" edenlerin örnek alacağı bir doktor hiç değildir" diyerek, Che öznesinden yola çıkarak, sosyalizm eleştirisi yapıyor.

Oturup Che'nin insanlığını tartışacak değilim. Kimseye de Che'nin kim olduğunu, nasıl bir adam olduğunu anlatmam.

Garip bir ruh hali içinde iktidar destekçisi kalemler. Yazdıklarını okuduğunuz zaman, sanki Akp'nin iktidar değil de muhalefet olduğu hissine kapılıyorsunuz. Bütün bir ülkede şu an yaşadığımız tabloda sanki ezilenler kendileriymiş gibi cümleler kurup, insanlara da bunu anlatmaya çabalıyorlar.

Bugün tıpkı dün olduğu gibi sermaye ellerinde, eskiden sürekli ağladıkları gibi asker artık siyasetten soyutlandı, Yargıtay ve Danıştay'a 200'ü aşkın hakim ve savcı atandı, medyada artık azınlık değil çoğunluk durumundalar, ülkenin tüm kamu kuruluşlarında kendi yerleştirdikleri adamlar görev yapıyor, pek çok Sivil Toplum Kuruluşu'nu ele geçirdiler...

Peki geriye ne kaldı? Geriye kalan siyasi fikirlerin tamamını da bir biçimde itibarsızlaştırıp, dikensiz gül bahçesi yaratma çabasından başka bir şey değil.

Eğer siyaset yapmak istiyorlarsa da, Akp çatısında yapsınlar. Ne hoş ama!

Mesela Hüseyin Üzmez 17'sinde gazeteci vurdu, 70'inde 12 yaşındaki ufacık bir kıza tecavüz etti.
Çıkıp yazıyorlar mı?
Yok.
Niye?
Çünkü Hüseyin Üzmez bugün oluşturulmaya çalışılan sistemin destekçisidir. Hüseyin Üzmez adam öldürebilir, tecavüz edebilir, bu suçlarla dışarı çıkabilir ama kimse eleştirmez, kimse hakkında yazmaz.


Che konusuna gelince, devrimlerde insanlar öldürülür. Kan dökülmeden devrim yapılmasını beklemek aptallıktan başka bir şey değil.

Emre Aköz'e tavsiye olsun, yalamak için başka alanlar bulsun. Devrimci kızlar, doktorlar, Che... İçindeki nefreti kusmak istiyorsa, geçmişine dönüp bir baksın.

Biz Emre Aköz için her gün, "Geçmişte başında olduğun Penthouse dergisinde eline cetvel alıp, önüne gelenin aletini ölçtün" diye suçlama yapıyor muyuz?

Ya da Emre Aköz için her gün "Dünyanın en iğrenç para kazanma yöntemlerinden biri olan kadını metalaştırıp, sikindirik bir derginin genel yayın yönetmenliğini yaptın" diyor muyuz?

Veya Emre Aköz için her gün
"Geçmişte pornocuydun,
bugün muhafazakârsın,
para kazanmak için
anneni bile satarsın"
diye dörtlük yazıyor muyuz?

Bak itibarsızlaştırmaysa, en alasını yaparız ama yapmıyoruz.

O yüzden sus biraz! Engin'le birlikte bir adaya kapanın, artık sırayla birbirinize ne isterseniz yapın. Sen aletten iyi anlarsın...

Boş kalmasın...

Teknik direktör mezarlığı ve mezar kazıcılar

14 Mart 2011

Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer 1 yıldır hapiste


Var mı bu iki ismi bilen?

Muhtemelen ilgilenenler dışında bu iki genç üniversiteliyi hatırlayan yoktur.

Bundan tam tamına 1 yıl önce 14 Mart 2010'da Başbakan Erdoğan'ın katıldığı Roman Çalıştayı’nda "Parasız Eğitim İstiyoruz. Alacağız" yazılı pankart açtıkları gerekçesiyle 1 yıldır tutuklu olarak yargılanıyorlar.

Demokratik ve özgür Türkiye'de sadece ve sadece pankart açtıkları için, üstelik de parasız eğitim talep ettikleri için tutuklu yargılanıyorlar. Geçen 1 yıl içinde 2 kez mahkemeye çıkartıldılar ve her iki duruşmada da tutuksuz yargılanma talepleri reddedildi.

Türkiye'nin demokratik bir ülke olduğu masalının en net örneklerinden biridir Berna ve Ferhat.

Düzenin cici çocukları gibi Köşk'e jaguarla çıkıp, Cumhurbaşkanı ile birer çay içseler bugün içeride olmazlardı. Ya da "Parasız Eğitim" yerine başka türban (bunu kıçından anlayan olmasın. çünkü hayatım boyunca o insanların üniversiteye girmelerinin gerekliliğini savundum ve savunuyorum da) talebinde bulunsalar sırtları sıvazlanırdı.

İki tane gencecik insanın bir yılı çalındı. Sözümona örgüt üyeliğinden.

Pankart açmak bile bu ülkede suç teşkil ediyor ve biz hâlâ sahtekâr siyasilerin özgürlük masallarını dinliyoruz.

Her sistem elbet kendini korumak için her tür boktan yasayı çıkartır, her tür boktan yasaya dayanır. Bu, her çıkartılan kanunun ya da her yasanın doğru olduğunu göstermez.

Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer'e özgürlük verilene kadar da kimse bu ülkenin özgür olduğundan söz etmesin.

Bu isimleri hatırlar mısınız acaba?


Hafız Akdemir/Özgür Gündem (1992)

Çetin Ababay/ Özgür Halk (1992)

Yahya Orhan/Özgür Gündem (1992)

Hüseyin Deniz/Özgür Gündem (1992)

Musa Anter/Özgür Gündem (1992)

Namık Tarancı/Gerçek (1992)

Mehmet İhsan Karakuş (1993)

Ercan Güre/ HHA (1993)

Rıza Güneşer/Halkın Gücü (1993)

Ferhat Tepe/Özgür Gündem (1993)

Nazım Babaoğlu/Gündem (1994)

Erol Akgün/Devrimci Çözüm (1994)

Metin Göktepe/Evrensel (1996)

Ayşe Sağlam Derince (1997)

Pek çoğu kontrgerilla tarafından öldürüldü, bazıları ise polis tarafından. Ne kadar ilginç ki, bugünün koltuk sahipleri, dün Taksim'de gördüğümüz bazı kişiler, bu ölümler karşısında tek bir tepki bile vermedi.

Köşe sahipleri, köşelerinde bu isimleri hatırlamadı.

Bugün hâlâ pek çok düzen muhalifi gazeteci hapishanelerde. Sosyalist, devrimci basına her yıl defalarca aramalar, gözaltılar, tutuklamalarla gözdağı verilir, bezdirilmeye çalışılır.

Dün Taksim'de eylemci ruhu şaha kalkanlar bu gazetecilere "bölücü" yaftasını yapıştırır, sundukları haber bültenlerinde isimleri 'gazeteci' değil de "bölücü, terör örgütü yanlısı" olarak geçer.

İşte gün gelir, aynı masayı paylaştığınız insanlar da "terör örgütü üyesi" oluverir, düzeni baştan düzenler için.

Doğru tepkiler vermeyi öğrendiğimizde, sesimizi daha güçlü çıkartmaya başladığımızda, gazeteciyi kendi içinde sınıflandırmadan meydanlara çıkıldığında daha sağlıklı sonuçlar alınabilir.

Özgürlük herkesin hakkıdır. Onu da bir avuç azınlık hakkı olarak algılamaktan vazgeçelim...

Yine de bir yerlerden başlamayı umut olarak kaydetmek lazım bir yere.

Hepimiz Kewell'a veriyoruz haberin yok lan!


Galatasaray'ın temel sorunlarından biridir, bu Oğuz Altay denen tip ve başında bulunduğu sikindirik taraftar grubu.

Bu adamı televizyonlara çıkartıyorlar, Galatasaray'ın durumu hakkında racon kesiyor. "Kewell yakışıklı ve karizmatik diye mi seviliyor?" türünden, ilkokul çocuklarının bile aklına gelmeyecek cümleler kuruyor.

Bunlara mikrofon uzatıyorlar, televizyonlara çıkartıyorlar, haliyle bunlar da kendilerini bir bok sanıyor. Herif Galatasaray taraftarının tamamı hakkında söz sahibiymiş gibi atıp tutuyor. "Bilmem kimi severiz", "Yeter artık buramıza geldi", "Para verdik kombine aldık" v.s. v.s.

Kimsiniz siz de bu takım hakkında karar alma mekanizması gibi konuşuyorsunuz anlamıyorum. Altı üstü taraftarsın, hepsi o kadar.

Gerçi benden üstün meziyetlerin var. Para vermeden kombine almak, yöneticilerin elinden bilet alıp karaborsada satmak, sağda solda milleti tehdit etmek, televizyonlara çıkıp racon kesmek gibi. Bu konularda haklarını vereyim arkadaşların...

Arkadaş "Başkan istifa etmeli" diye çırpınmaya başlamış. Bunlar cin gibi akıllı adamlar, rüzgârın nereden estiğini, neye ve kime göre estiğini iyi bilirler. Bilirler ki, çeşmenin başını tutmuş adamlar olarak su kesilmesin diye. Ben mi yanlış hatırlıyorum acaba, tribünler 'istifa' diye bağırırken, insanları susturmaya çalışan, tepkileri absorbe etmek için tribünlerde bulunan.

"Arda'yı çok seviyoruz" diyor programda. Arda hakkında besteler yaptıran, aleyhine küfrettirenler bunlar değil mi? Bu kadar mı salak sanıyorlar herkesi.

Ama bu konuda da haklı adam. Yanlarında aptal herifler taşıyınca, herkesi o aptallardan sanıyorlar.

Sporda Şiddet Yasası tartışılar, bunları TV'ye çıkartırlar. Lan zaten var olan şiddetin nedenlerinden biridir bu adamlar. Şu Ali Sami Yen'deki meşhur sulu geceyi, organize edenler bizzat bunlar. Bunlar mı şiddeti engelleyecek?

Yapılacak şey çok basit aslında. Bu heriflerin ve çevresindeki asalakların banka hesaplarını kontrol edeceksin, hepsi bu. Başka yapacak bir şey kalmaz.

Galatasaray'ın içine düştüğü durumda, söz sahibi olduğunu sanan bu tiplerin acilen ortadan kaldırılması gerek. İsim Oğuz'dur, Ahmet'tir, Mahmut'tur fark etmez.

Seyircisin sen adam gibi seyirciliğini bileceksin. "Kombine almış!" Sen para verip kombine aldıysan, ben sokaktan çevirdiğim ilk yüz kişiye loca alacağım, anasını satayım.

"Harry Kewell sırf yakışıklı karizmatik olduğu için mi seviliyor?"

Evet bütün Kewell sevenler olarak, haftanın belli günleri evine gidip veriyoruz hatta eşinin yokluğunu belli etmemek için elimizden geleni yapıyoruz. Antrenman aralarında Florya yolunu tutup, soyunma odalarında veriyoruz Kewell'a.

Kimimiz yelpazeliyoruz, kimimiz masaj yapıyoruz. Kimimiz de vericiyiz...

Ya bir rahatsız mısınız anlamıyorum ki.

Haaa ama bu açıklama yarın öbür gün Kewell'ın yuhalanacağının kanıtıdır. Fenerbahçe maçında bekliyorum.

Ümit Karan gibi size binlerce bilet dağıtsa, baş tacı yaparsınız değil mi? Adam sizi mamalamıyor, derdiniz o. Bizde taraftarın yabancı futbolcuya çok çabuk sırtını dönmesinin nedeni budur.

Şu herifleri tv'ye çıkartanların da ta geçmişini sikeyim. Ama tabii Serhat Ulueren ne kadar adam ki, programa çıkarttıkları o kadar adam olsun.

Siz gidin tenis kulüplerinde takılın (!)