10 Nisan 2011

Emeği geçenlerin sülalesini sikeyim


Bu ülkenin en harikulade yerlerinden biridir Uzungöl. Dünyaca ünlü bir ressam eline fırça ve tuval alıp, şahaser niteliğinde bir doğa resmi yapmaya çalışsa, Uzungöl kadar güzelini yapmayı hayal edemez sanırım.

Abdullah Aygün isimli belediye başkanı, oturmuş, düşünmüş, "Kışın buralara insan gelmiyor" diyerek, teleferik projesi için kolları sıvamış. Kollarını sıvamasıyla birlikte Uzungöl'ün ağzının ortasına sıçmış.

Uzungöl'ü bundan sonra eski fotoğraflarıyla hatırlayacaksanız. Çünkü etrafı duvarlarla örtülü boktan bir havuzdan başka bir şey değil artık.

Cinayet sadece insan öldürmekle olmuyor. Doğayı, tarihi, geçmişi böylesine katlederek de, katil olabilirsiniz.

Oraya gelecek paranın da, Uzungöl gibi bir cenneti bu hale getirenlerin de geçmişini sikeyim.

Kendine, halkına, tarihine, geçmişine, doğasına, insanlığına bu kadar düşman başka bir millet olamaz.

Bugün izinliyim, neler olup bittiğini bilmiyorum. Ama yarın gazetelerde şu haber manşet olmazsa, manşet yapmayanların da sülalesini sikeyim.

Şu işi yapanlara sorsan, nasıl milliyetçi, nasıl Müslüman, nasıl vatanperverdir.

Yapacağınız teleferiğin her metre kablosu, döşediğiniz o duvarların her tuğlası götünüze girsin.

9 Nisan 2011

Cahil fetişisti


Yemin ediyorum kusacağım, çok az kaldı. Nihat aşağı, Nihat yukarı. "Nihat kıçının kılını aldı", "Nihat adada ağladı", "Annesi yemek yemiyor" v.s. v.s.

Ülke alev alev kavrulsa, sikimiz taşağımıza denk Nihat'la ilgileneceğiz. Homofobiklerin pek çoğunun eşcinsel eğilim göstermesi gibi bir durum bu. Güya herkes, heriften nefret ediyor ya da hoşlanmıyor ama takip etmeyen yok gibi.

Basındaki durum daha boktan. Seçim sürecine girilmiş, ülke şaibe iddiaları ile sarsılıyor, dünyanın pek çok yerinde savaşlar çıkmış, bizim bütün derdimiz Nihat'ın kaşı mı alınmış, götünden kıl mı aldırmış.

Cahil insanlara bayılıyoruz ülke olarak. Ne kadar cahil adam varsa, ülkenin gündemi onlardan oluşuyor.

8 Nisan 2011

Biz yatanları iyi biliriz be pezevenkler


Bunlar orospu çocuğu, hem de en hakikisinden, su katılmamış orospu çocukları.

Zekâ seviyeleri 9'u geçmeyen binlerce tipin, biraraya geldiği bu Antu denen yerde, Galatasaray'ın şampiyonluktan her düştüğü sene, rakipleri kimse "Yatış" muhabbetleri başlar.

Pezevenklerin anlamadığı şey şu; Galatasaray'ın zaten kimseyi yenebilecek gücü yok. Ama bu aciz piçlerin beynine göre, Galatasaray, Trabzonspor'a yenilirse yatmış olacak.

E be orospu çıkartmaları, Galatasaray 4 yıl önce Trabzon'u yenip, sizin şampiyon olmanızı sağlamadı mı? Biz o yatışları gayet iyi biliriz. Kimin, nasıl, nerede kimlere yattığını...

İki hafta önce Fenerbahçe'ye mi yatmış olduk, yenildiğimiz için.

Galatasaray istediği kadar boktan durumda olur, küme düşme potasına düşer ama kimseye yatmaz. Bunun tek bir örneğini gösterin yeter. Örneklendirecek arkadaşlara, benim de örneklerim var ama.

Kendileri orospu olduğu için, herkesi aynı sanıyor zina mamülleri.

Fenerbahçe dostlar alınmasın, alınacak kişiler Galatasaray'ın yatacağını düşünen pezevenklerdir.

Şunu bir okuyun isterseniz "Hafızanın unutmaya karşı savaşı"





Galatasaraylılar nasıl düşünüyor, alın okuyun isterseniz...

BİR GALATASARAY TARAFTARINDAN....

Ben yünden dikilmiş koltuk altinda dev gibi bir yırtığı olan Galatasaray formamı sokağa her çıktığımda giymeye, okula giderken karton yakalı siyah önlüğün altında kimsenin görmeyeceğini bilsem de beni sıcak tutan renkleri ilk saflığımla taşımaya baslayali 30 yila yakin oldu. Ben bu takimi sevmeye basladigimda hicbirini gormedigim izlemedigim sadece babamin anlattigi 6 adet sampiyonlugu vardi kulubun, ve o yillarda okula gittigimde etrafimdaki besiktaslilar ile ot'liler arasinda denk getirir de bir iki tane renkdas bulursam onlari daha cok seviyordum, daha samimi arkadas oluyordum,adi konulmamis bir kaybedenler kardesligi vardi aramizda.

O yillarda hep onlar sampiyon oluyorlardi ve 80 lerin ikinci yarisinda gelindiginde rakibin 11 adet sampiyonlugu oldugu da bizi her macda yendigi de gazetelerde her daim en arka sayfada degil de daha iclerde kucuk haberleri okuyanlarin da bizler oldugumuz gercekti, ama bunlarin benim icin o kucuk yasimda bile hicbir onemi yoktu, cunku benim Galatasaray'i sevmem icin daha baska sebeplerim vardi, o sebepleri ogretiyordu babam her gun ufak hikayelerle bana,yasanmisliklari anlatiyordu. Bu mesajlari okuyunca cok sansli bir cocukluk gecirdigimi ve babamin bana Galatasarayliligi anlatma sekli ile ne kadar dogru bir davranis icinde bulundugunu bugun daha iyi anladim. Babam bana Galatasaraylilik ustunden hayat dersi veriyormus meger, kazanmanin ne olursa olsun mubah olmadigini anlatiyormus, kaybederken de kazanabilinecegini anlatiyormus,ve bana Galatasarayli olmak icin kimsenin asla sahip olamayacagi sebepleri siraliyormus.

Ben o sebepler sayesinde Besiktas Koyici'nde gecen butun ergenligim boyunca etrafimda sadece besiktaslilar varken ve onlar metin ali feyyazlar ile surekli sampiyon olurlarken hic basimi egmedim, hic imrenmedim veya kiskanmadim onlari, cunku onlar sadece mac kazaniyorlardi , beni Galatasarayli yapan degerlere asla sahip olamayacaklardi,olamadilar da. O yuzden size stad verdik bize yalakalik yapin diyenlere karsi da ayni egilmez dik basliligim ile hic suphe duymadim kendimden, cunku benim Galatasarayliligimda duruma gore vazife cikarmak da yoktu, egilmek bukulmek de, baskasi kazanmasin diye kaybetmeyi kabullenmek de. Vicdani hur olmak sadece isi bos bir slogan degildi daha o yaslarda bile.

Bunlari niye mi yazdim; Hani ust katdan yanina gelen Beste varya ya da biz niye hic kazanamiyoruz diyen dunyalar guzeli Ege, o cocuklara tipki bizler gibi Galatasarayli olmak icin asla kaybetmeyecekleri sebepler siralamayi sakin atlamayin diye yazdim,macin skoru ne olursa olsun okula arkadaslarinin yanina gittikleri zaman tipki benim kucuklugumde alnim acik soyleyebildigim gibi "Biz sadece mac kaybederiz ama asla satmayiz o davranislar size mahsus" diyebilsinler diye yazdim varsin takim kaybetsin varsin rakip sampiyon olsun, kime ne?

Mert Bora

Not: İmlayı aynen bıraktım...

Not1: Arşiv fotoğrafları FSN Blog'dan alınmıştır

Tatminatör


Cumhurbaşkanı Gül: Ben tatmin oldum

TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin: Kızım da sınava girdi, ben tatmin oldum.

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu: Şifreleme söz konusu değil. Açıklamalar tatmin edici. (ÖSYM dün itibariyle şifreleme olduğunu kabul etti)

Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek: Sayın ÖSYM Başkanı bir açıklama yaptı biz bu açıklamanın doğru ve yeterli olduğu kanaatini taşıyoruz. Açıklamalar tatmin edici.

Ak Parti Başkanvekili ve önceki dönem Milli Eğitim Bakanı: Tartışmalar tezgâh ve iktidarı yıpratmaya yönelik. Açıklamalar tatmin edici.

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan: YGS'deki şifre iddiaları konusunda ÖSYM Başkanı Ali Demir'in açıklamaları tatmin edicidir.

YGS'ye giren öğrenciler dışında hükümet kanadında tatmin olmayan yok gibi. Nasıl bir açıklama yaptıysa Ali Demir, maaşallah tatmin olan olana.

Misal, kişisel olarak tatmin olmak istiyorum ama olamıyorum. Günlerdir bu açıklamalarla kendimi tatmin etmek istiyorum, yok olmuyor işte.

Dün hatta eve gittim internetten arama yapıp, bazı görüntülere baktım 'tatmin' olabilir miyim diye? Olmuyor, olmuyor, olmuyor. Israrla tatmin olamıyorum.

Gerçi görüntülerde Ali Demir olunca tatmin eşiği yükseliyor ama ya tutarsa diye denedim. Hele o suyu defalarca içerken görüntüsü yok mu? Dudaklarının ıslanması, bıyıklarına su damlacıklarının yerleşivermesi. İşte orada bile tatmin olamadım.

Benden sınava giren arkadaşlara tavsiye; -tabii tatmin olamayanlar için- sakın ha sakın tatmin olmaya çalışmayın. Ali Demir'le tatmin olmak imkânsız, bizzat denedim olmuyor. Oysa ne hayaller kurarak, izledim açıklamaları.

Kendinize tatmin yolları arayın. Hatta bundan sonra sınavdı, dersaneydi, eğitimdi, öğretimdi vazgeçsinler. Nasılsa KPSS'den tutun, YGS'ya kadar her sınavda ayrı şaibe dönüyor. Giren-çıkan sınavdan önce belli. Ne diye hâlâ okumaya çalışıyorsunuz?

Hem Başbakan ne dedi? "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir kural yok."

Kendinize okumadan iş bulun. Dersaneye vereceğiniz paraları ayırın bir kenara, kuracağınız iş için sermaye yapın.

7 Nisan 2011

Mustafa Yaman'a ağda alalım kampanyası


Kırklareli Valisi Mustafa Yaman, Tunceli'de elektriksiz köylerde çamaşır makinesi, buzdolabı dağıtmasıyla ünlendi. Her yerde bu uygulamayı savundu, nasılsa arkasında koskoca devlet vardı.

Geldiğimiz nokta o kadar mide bulandırıcı olmaya başladı ki; Özel İdare Genel Sekreterliği bu elemana devletin kasasından 3 jilet, el kremi, şampuan, diş macunu, banyo sabunu, traş jeli, bornoz ve duş jeli gibi temizlik ürünleri almış.

Hadi bu adamın -adam diyorum başka bir şey yazamadığımdan ötürü- kremi, ağdası, sabununu bir kenara geçelim.

Daha ne yapmış bu vatanperver vali?

Tunceli'de valiliği döneminde pazarlık usulü ile ana okulu ihalesi yapılıyor. İhale bedeli 672 bin TL'ye patlıyor. Sayıştay denetçileri araştırmaları sonucunda, devletin 570 bin TL zarara uğratıldığı ortaya çıkıyor.

Bu 570 bin TL zarara uğratılan ihaleyi kim alıyor dersiniz? Tunceli Merkez İlçe Başkanı Fikret Küçüköz.

Yani bizim vatanperver, Zaman gazetesinin deyimiyle "Fakirin yardımcısı" Mustafa Yaman, Ak Parti İlçe Başkanı ile dar alanda kısa paslaşmalar yapmış. Pasın bedeli de devlete 570 bin TL'ye patlamış.

"Devlet" diyorum, bildiğin benim, senin götüne girmiş yani. Benim vergi, hooooop diye hortumlanmış, ana okulu yapılacak diye.

Bu Mustafa Yaman denen zat hakkındaki bir davada, Anadolu Ajansı muhabirine, herkesin içinde "Bunu haber yapmayacaksın" diyor. AA'da hâlâ adam gibi muhabirler var olsa gerek ki, muhabir "Ben yazarım kararı Ajans yönetimi verir" diye yanıtlar.

Sonuç ne mi oldu? O haber Anadolu Ajansı'ndan servis edilmedi.

Ama kamyonun tekerleği başka yerde patladı ve arkadaşın kıl-tüy bakımının ücretinin de bizim cebimizden çıktığı, ortaya dökülüverdi.

Bir kampanya düzenlemek istiyorum. "Vali Mustafa Yaman'a devlet kasasından değil, hayırseverlerin cebinden ağda alalım" kampanyası.

Hem kendisi zor durumda kalmaz, hem de her tür kişisel bakım ürününü kendisi için alabiliriz, hayırseverler olarak.

Artık ağda ile neresindeki kılları alır, kendi keyfi bilir. Teklif bizden, kıllarını alması kendisinden.

Her şeyi devletten beklememek lazım ama öyle değil mi?

Hakikaten süper bir ülkeyiz. Vali krem, sabun filan alıyor, parasını devlete ödetiyor.

"Ülkenin çivisi çıktı" derler ya, bunlar o çivileri çıkartıp kıçımıza kadar sokuyor, biz rahat rahat hayatımıza devam ediyoruz.

Acaba ped ister mi, lazım mı? Yemin ediyorum parasını cebimden vermezsem adiyim. Nasılsa bizim cebimizden çıkıyor, buzdolabından, kömüre, sabundan, jilete kadar her şeyin parası. En azından araya Özel İdare Genel Sekreterliği'ni koymamış oluruz.

6 Nisan 2011

Melih Türkçe öğrensin


Türkiye'nin başkentinin belediye başkanının twitter'ından, bazı kelimelerin nasıl yazıldığını merak ettim baktım.

Ülkenin başkentinin ismini küçük harfle yazıp, tırnakla ayırmak, -de ve -mi eklerini birleşik yazmak gibi yetenekleri var.

Melih, ankara değil Ankara olacak. Milletle bir dönem sidik yarıştırmış, her türden eleştiriye "Mahkemede hesaplaşırız" tehdinini savurmuş ya da CHP'li yaftası yapıştırmış.

İnsanların Melih'le sidik yarışına girmesi bir tarafta, Melih'in Türkçe bilmemesi ayrıca ilginç bir durum. Böyle yazan -yani yazamayan- bir adamla konuşacak tek kelimem olmaz.

Adama "Lan oğlum sen önce Ankara'nın nasıl yazılacağını öğren de, sonra sidik yarışına gir" derler.

Sorsan, "Niye böyle yazıyorsun evladım?" diye, her boka yanıtı olduğu için elbet bir yanıt verir.

Ülkede kimse dilini bilmiyor. 4-5 yıldan beri fotoğraf diyene rastlamadım, herkes resim diyor. Açıklama olarak da, "Dijital çekiliyor da ondan" diye eveleyip geveliyorlar.

İnsanlar, "Geleceğim, yapacağım, öğreneceğim" yazmaktan aciz. Pek çok kelimenin yazılışı ufaktan değişime uğradı.

TDK da, bazı kelimeleri -örn; "ahçı, aşçı"- iki halde de kabul ediyor. Çünkü doğrusunu söyleyen kalmadı.

Melih'ten girdik, çıkamadık. Dünyada daha gereksiz bir siyasetçi var mıdır bilmiyorum. Ota boka dava açıyor. Bir yerden denk gelip bu yazıyı da okursa, bana da dava açsın isterse.

Böyle bir yöntemleri var: "Dava açarım haaa!" Her şeye dava açıyorlar. Yerli-yersiz, gerekli-gereksiz. Maksat korku salmak, insanların her şeyi söylemesini engellemek.

İpimle kuşağım, sikimle taşağım. Korkunun ecele faydası yok, hele ki kendi dilini bilmeyen bir tipten hiç korkulmaz.

Otursun önce Ankara'nın nasıl yazılacağını öğrensin, sonra mahkeme yollarına düşsün.

Lan oğlum başkanısın oranın. 'ankara' diye yazılır mı? İnsan her şeyde hata yapar, Ankara'da hata yapmaz.

5 Nisan 2011

Rijkaard sen ne büyük adammışsın


Frank Rijkaard: Geçen yıl ligi 5. bitirdik. Bu yıl üçüncülük başarıdır.

Her boku bilen yazarlarımız ne dedi; "Bu adam daha Galatasaray'ın büyüklüğünün farkında değil. Koskoca Galatasaray'ı ne sanıyor. Burası İspanya'ya benzemez"

Kendimizi dev aynasında görmeye bayılıyoruz. Bir bok değiliz ama herkese tepeden bakıyoruz.

Şu ülkeye gelip de, laf etmediğimiz bir tan teknik direktörü var mı acaba?

Laf edenlere şöyle bir bakın; Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, çaptan düşmüş Hıncal, senelerdir aynı yorumları yapan Rıdvan ve sonuca göre yorum yapan, yazdığını zanneden Hakan Ünsal gibi gazete şebekleri ve içindeki yabancı düşmanlığını her daim gösteren Hakan Ş. gibi cahiller.

Rijkaard denen adama söylenmeyen kalmadı şu yorumundan ötürü.

Zaman neyi gösterdi?
Rijkaard'ın sapına kadar haklı olduğunu.

Bir kere ne olduğunu, çapının neye yettiğini, gücünü bileceksin. Lafla peynir gemisi yürümüyor. Ukrayna takımları çakıp gönderdi Beşiktaş ve Galatasaray'ı. Bursaspor bir puan ve attığı 2 gole duacı kapattı Şampiyonlar Ligi'ni. Fenerbahçe önce Young Boys'a ardından da UEFA'da PAOK'a elendi.

Ulan şu tabloya bakıp, kimi eleştiriyorsun ki? Nesin sen? Neyin bokusun?

Aptallık sınırlarını da geçen bir biçimde kendimizi değer biçiyoruz. "Biz böyleyiz, biz şöyleyiz" diye. Bir bok değilsin, bir bok değiliz, önce onu kabulleneceğiz. Sonra gelen teknik direktörü eleştirirsin.

Ülkede siyaset de benzer paralelde işliyor. Dış borcun son 5 yılda 5 yılda yüzde 70.9 artış göstererek, 169 milyar 872 milyon dolardan, 290 milyar 350 milyon dolara yükselmiş. "Büyümede rekor kırdık" diye sağa-sola caka satıyorsun. Lan götünde giydiğin donu bile üretemiyorsun artık. Bütün halkın sürekli tüketiyor, bankalara borçlu yaşıyor. Başlarım öyle büyümeye.

Sene başından bu yana anlatmaya çalıştığım şey bu. Önce zihniyet aydınlanması başlatması gerekir Galatasaray'ın. Gidip 1905'ten başlayacak halin yok. Son 10 yılda, ne hata yapmışsın dökeceksin eteğindeki taşı. Açık açık itiraf edeceksin, "Biz şu konularda hata yaptık" diye.

Sonra yaptığın doğrulardan yola çıkacaksın. Telefonu-tekerleği yeniden icat etmiyorsun. Yapacağın şeyler, o kadar zor değil.

Hadiseyi izlemediğim için yorumlayamıyorum ama şu Batuhan konusunda bile bir açıklama yapamıyor koskoca Galatasaray. Ertesi gün çıkıp, basın metni yolluyor. Yöneticiysen kulübe naylon fatura keseceğine, televizyon programındaki yavşaklara cevap vereceksin, "Bu olayın içeriği budur" diye.

Galatasaray Başkanı ortalarda yok, yöneticileri piyasada yok. Yeni yönetim var mı yok mu belli değil. Herkes hesap-kitap içinde. Ehh takımın da bu durumda olmasını fazla yadırgamamak gerekir, o zaman.

Başa dönersek, Rijkaard hakikaten büyük adammış. Geleceği çok önceleri gördü ve sonun nasıl olacağını çizdi. Ama bizim çok bilenler, adama Galatasaray'ın büyüklüğünden dem vurdu.

Şu ülkede konuşmayı bilmeyen Hakan Ünsal'ı, Hakan Şükür'ü yorumcu-gazeteci-yazar yaptılar ya, Ercan Saatçi gibi saçma sapan şarkılar söyleyen holiganı yayın koordinatörü yaptılar ya, Ahmet Çakar-Erman Toroğlu gibi hayatları spekülasyon olan adamları futbolun bilenleri yaptılar ya, hepimizin beynini sikeyim bunları kabullenip, içimize sindirdiğimiz için. Bunları okuyan, takip eden adamlar var.

Biz Rijkaard gibi adamların kuyruğuna teneke bağlayıp, gönderdikten sonra, bizi bekleyen kümeler, ikinci ligler, şerefli mağlubiyetler haktır.

Fantastik Dörtlü (!)


Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu: Fukişima Nükleer Santralı'ndan yayılan radyasyonun bize gelme ihtimali yok gibi. Zaten arada dağlar. Rüzgar perdeleri, akımlar var. Bunlar önünü kesecek.

Enerji Bakanı Taner Yıldız: Türkiye'de kurulacak nükleer güç santrallerinin riski eleştirildiği kadar yüksek değil. ABD'de bekarlar evlilere göre 6 yıl daha az yaşıyor. Sigara ortalama insan ömrünü 2.3 yıl, yoksulluk 700 gün, alkol 130 gün, kalp 2100 gün öne çekiyor. Uçak kazaları ise ABD’de ortalama insan ömrünü bir gün öne çekiyor. Nükleer santrallerin ortalama ömür kaybı ise sadece 0.03 gün olarak tespit edilmiş.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Türkiye'de her üç kişiden birisi obez. Bu kişilere şişman mı şişko mu diyelim. Bence şişko demek daha doğru çünkü kolay kabullenemiyoruz.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Riski olmayan yatırım yoktur. O zaman evinize tüp de koymamak gerekir, doğalgaz hattı çekmemek gerekir ya da ülkenizden ham petrol hattının geçmemesi gerekir. Nükleer enerjiye karşı çıkanlar radyasyon riski olduğu için bilgisayar kullanmıyor mu? Televizyon seyretmiyor mu?

Bunlara ne yorum yapılır ki? Üstüne laf etsem, ben komik duruma düşerim. Okuyun, okuyun gülün işte.

İktidar sarhoşluğundan başka bir şey değil. Geçmişte "Odunu aday göstersem seçilir" diyenler baştacıydı, bugün de bunlar. Zihniyet aynı zihniyet. İsmi iktidar sarhoşluğu.

4 Nisan 2011

Pollyannacılık oynamaya ne dersiniz?


Seneye Digitürk'e verilecek paralar yerine beleş TRT'den Galatasaray'ı izleme şansımız var.

Galatasaray'ın artan borçlarını indirmek için, yüksek bedelli oyuncular yerine çaptan düşmüş 30 ve üzeri yıldızları transfer etme imkânı.

Kaybolan özgüven eksikliğini; Güngören Belediyespor, Akhisar Belediyespor ve bilimum Bilmem ne sikim Belediyespor gibi takımlar karşısına favori çıkarak tazeleme şansı.

Teknik direktör değiştirme konusunda bir sezonda 4 isimle çalışma şansı. Listeye Ekrem Al, Coşkun Demirbakan, Levent Eriş, Reha Kapsal, Hüsnü Özkara ve Ömer Kadri Özcan gibi isimler eklenebilir. Ayrıca bu isimler gönderilince tazminatları düşük de olur.

Yabancı transferi 2'yle sınırlı olduğundan kadrodakilerin hepsi gönderilip yerlerine maksimum 300 bin Euro'luk futbolcular alınabilir. Hatta gerekirse tezlere konu da olabilir.

Senelik 1 milyon dolar kira istenen TT Arena yerine, Şenlikköy Stadı gibi Florya'ya yakın bir stat da maçlar yapılabilir. Futbolcular stada yürüyerek gidip geleceğinden, otobüs ücreti, benzin gibi masraflardan kısılmış olur.

Bank Asya'da oynamak istemeyen futbolcuların satışından gelecek paralarla şampiyon takımın temelleri atılabilir.

Kulübe gelir getirmek için Florya'daki tesislerin bir bölümü İstanbul Büyükşehir Belediye ya da başka İstanbul takımlarına kiralanabilir.

Daha çok avantaj var. Saymakla bitmiyor. "Süper Lig, Süper Lig" dediler, daha bir numarasını göremedik. Hiç de öyle 'Süper' filan değil.

Seneye şu takımda kalıp da, 500 bin Euro'nun bir lira üstünde para alacak hangi oyuncu varsa şimdiden dokuz sülalesine saydırmaya hazırım.

Halı sahada 6'ya 6 maç yapsak sadece top sahibi olduğu için oynayacak adamlar var. Hatta gider basarım parayı, Barış'ı, Mustafa Sarp'ı, Serkan'ı, Aykut'u oynatmam.

Oturup kalkıp dua etsinler, Buca-Konya-Kasımpaşa'nın erkenden havlu atmalarına. Yoksa ciddi anlamda bu takım küme düşme adayıdır. Oynadığı futbolla, saha içindeki duruşlarıyla, olmayan yetenekleriyle, kazanmak için gram efor sarf etmemeleriyle.

Ama unuttum, Adnan Başkan açıklama yapacak. Ne yumurtlayacak merak ediyorum. "Mali olarak tabloyu düzelttik fakat futbolda istenilen başarıyı elde edemedik mi?" diyecek.

Kim istiyorsa gidebilir bu takımdan. Ağlayacak, sızlayacak adamlarla top oynuyoruz. Yeteneğini siktiğimin Barış'ı çıkar açıklama yapar "Artık gitme zamanı geldi" diye. Ulan! Seni bugüne kadar yollamayanların geçmişini sikeyim.

Arda çıkar millete kol sokar. Şimdi o havaya kaldırdığın kolunu, takımı bu hale getirenlerin hepsiyle birlikte, sahadaki arkadaşlarına, tribündeki yavşaklara, televizyonlara çıkıp soytarılık yapan orospu çocuklarına, takımın eski genel menajerinden, başkanına kadar kim var kim yok, hepsine sokabilirsin.

Şerefsiz pezevenkler, milli takımda üç kaplan gücünde oynarlar, üstlerine sarı-kırmızı forma geçirdiklerinde süt dökmüş kediye dönerler.

Hanginiz Galatasaray'dan büyüksünüz lan! Hepinizin ebesinin amına kadar yolu var. Sizde gram şeref, onur, haysiyet varsa, seneye bir kuruş para almadan oynarsınız.

İşin kötüsü, şu gidişata 'dur' diyecek, yönetim yok. Takımın ağzını ortasına sıçan Adnan Polat, "Ne yapar ederim de başkanlık koltuğunda otururum" diye bin takla atıyor.

Amına koyduğumun koltuğuna çok oturmak istiyorsan, 23 Nisan'da git Aziz'in kucağında otur. Bir dizine Adnan Sezgin otursun, diğer dizine de sen otur. Aziz Başkan gıdınızdan makas alır, siz de ekikiki-kikiki diye gülersiniz.

Gidin lan amına koyayım, gidin, siktirip gidin.

Bunları yakmak için odun-kömür dayanmaz


Ali Hoca'nın (hocalık, profesör unvanından ötürü değil) özellikle saçlarının esiriyim. Muhtemelen saçlarının sadece ıslanması için yaklaşık 45 dakika duşta kalıyordur.

Bak diyorum ki, "sadece ıslanması için", yıkamak için ne kadar süre kalacak, gerisini siz düşünün.

Sınavın ilk bombası Eyüp Silahtarağa İlköğretim Okulu'ndaki adayların tamamının kızlardan oluşmasıydı. Ali Hocamız, bir ilki başararak tamamı kızlardan oluşan YGS adaylarını bir okula doluşturdu.

Ortaya çıktıktan sonra Ali Hoca'ya sordular, "Hocam bu nasıl iştir?" diye. Ali Hocamız da, "Tesadüftür, bir daha olmaz" diye yanıtladı.



Neyse sınav yapıldı. Sınavdan çıkan gençlerin neredeyse tamamına yakını, kendilerine verilen silgilerden şikâyet etti. Gençlerin tamamı, isminin silgi ama işlevinin silmemek üzerine kurulu bu silgilerden illallah ettiler. Bir bakınmak lazım, o ihale kimlere verilmiş, kim o boktan silgileri, kaça kakalamış diye.

Neyse sınav bitti, daha üstünde dumanı tüterken, Artvinli bir dersane sahibi, bombayı patlattı: YGS'deki soruların şifresi kırıldı.

İki gün itiş-kakış geçti. Dün Ali Hocamız basın karşısına geçti. "Ik-mık, evele-üvele" dedi, soruların can alıcı kısımlarına yanıtlayamadı.

Ali Hocamıza kızmamak lazım, adamın lakabı "Gümüşsuyu Müftüsü", kendisi emir kulu.

Şimdi sırayla sınavdan önce neler olmuş bir bakalım. Pis kokular aslında sınavdan çok daha önceleri geliyordu.

Önce ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan, cemaat tipi dezenformasyonla itibarı kaybettirildi, istifaya zorlandı ve istenen kişinin göreve getirilmesi için düğmeye basıldı.

'Gümüşsuyu Müftüsü' Ali Hocamız göreve getirildi.

Sınav için düğmeye basıldı.

Sınavdan birkaç ay önce, eskiden bütün basına dağıtılan soruların sadece TRT'de yayınlanacağı açıklandı. Ki, TRT'nin nasıl bir kurum olduğunu hiç söylemiyorum bile.

Bazı sınav salonlarında harem-selamlık uygulama olduğu ortaya çıktı.

Sınavda soruların şifreli olduğu belirlendi.

Tabii bu kadar şeyden önce sınav sistemi değişti, her şey birbirinin içine girdi. Şu sınav sistemini girenler dahil kaç kişi iyi biliyor merak ediyorum.

Bu tıpkı Ergenekon davası gibi. Balyoz-Suga-Oraj-Sakal gibi bir dolu eylem planı var. Hepsi iç içe girdi. Kimse hangi planın ne olduğunu bilmiyor ama bunların toplamı Ergenekon oluyor. Her şeyi karmaşıklaştırıp, kimsenin anlamayacağı bir hale getirip, sonra istediğin şekle dönüştür. Nasılsa kimse anlamıyor, kimse bilmiyor.

Ya aslında bu kadar yazdım, Sağlık Bakanı'nın bir açıklaması bu zihniyeti çok iyi açıklıyor. Sağlık Bakanı diyorum lan, ismi üstünde Sağlık.

"Bundan sonra obez yerine şişko diyelim, o zaman caydırıcı olabilir"

Sağlık Bakanı'nın obeziteye önlem olarak düşündüğü şey bu.

Bu açıklamadan sonra bazı kişileri anmak için "Embesil, mal, sik kafası, götveren" diyeceğim, belki o zaman caydırıcı olabilir.

Öyle göte böyle yarrak efendim....

O değil de, bunlar 'Müslümanım' diye yırtınıyorlar ya, yemin ediyorum odun-kömür yetişmeyecek öte tarafta bunlara. Valilere, kaymakamlara söylesinler de, biraz stok yapsınlar, yoksa bunları birbiriyle tutuşturmak zorunda kalacaklar.