26 Ekim 2011

John Travolta özentisi pezevenk

Sezonun başı ilginç olmuştu. Mahkemelik olan bir ligimiz var. Bir sezon öncenin şampiyonu kim belli değil. Kulüp başkanları, teknik direktörleri, yöneticileri cezaevinde yatıyor.

Lig başlamasına kısa süre kala, play-off diye bir sistem getiriliyor, yangından mal kaçırılır gibi 40 kusür yıllık sistem değiştiriliveriyor.

Yayıncı kuruluş Lig TV'nin, ligin yönetiminde başak aktörlerden biri olduğu söylentisi ayyuka çıkıyor.

Neyse lig başlıyor, herkes hayatından memnun. Mutlu mesut tablolar çiziliyor. Fenerbahçe iki kazanıyor, üstüne Galatasaray iki galibiyet alıyor, şike, cezaevi, çete suçlamaları unutuluyor.

Bugünkü Galatasaray maçının temel resmidir tüm bunlar. İstemediği play-off zorla kabul ettirildi, değiştirilmeye çalışılan şike yasasının altına imzasını attı kulüp olarak. Ehh bu kadar şeye 'eyvallah' demişken, Abdullah Yılmaz denen adama da boyun eğmeyi bileceksin.

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir misali, sezon başından beri elini 10 santimden yükseğe kaldırıp, hakeme baktın mı sarı kartı basıyorlar. Herifler hakem değil, Tanrı vekili gibi sahanın içinde. Uyanık olanı emekliliğini açıklayıp, kapağı TRT'ye atıyor. Muhtemelen, Grease'den çok etkilenmiş, saçları John Travolta özentisi pezevenk de, Bünyamin'den rol çalmaya çalışıyor. TRT'de para mı yok, Pazar akşamı olmaz, Salı akşamı koyarlar bir spor programı Abdullah götverinini oraya çıkartırlar.

Haa iğneyi başkasına batırırken, çuvaldızı kendimizden eksik etmeyelim. Bunları öyle haybeden centilmenlik çağrıları, entel-dantel görünmek için söylemiyorum. Servet denen sığırın yaptığı affedilir bir hata değil.

Pozisyon kırmızı kart ya da değil, o tartışılır ama sevgili sığırcık, taç çizgisine doğru yol almış bir adamın kolundan ne çekiştiriyorsun? Bırak gitsin herif dönemediysen kalecin var. O da olmazsa en fazla gol olur. 25'te oyuna girip, 44'te kırmızı kart gören adamın zekâsından şüphe bile etmem velakin olmayan şeyi arama gafletinde bulunduğum için gerizekâlının önde gideni yaftasını yapıştırırlar bana. Dakika 90 olur, yaparsın aynı hareketi, gol olsa da herkes seni alkışlar ama 44'te yapılacak iş değil bu üstelik takım 2-1 gerideyken.

Dönelim saha içinde olanlara; şimdi bu söylediğim şey için bir sürü adam yüklenecek bana biliyorum ama çok da umrumda değil. Fatih Teriml'in başında bulunduğu takımların hiçbiri sinirini kontrol edemiyor. Sabri sezon başından beri itirazdan kırmızı yiyor, Ujfaluši keza öyle. Maç 3-2'ye geldikten sonra Melo ve Selçuk'un kırmızı kart görmesi gerekir.

Hepimizin hayatta isyan ettiği şeyler var, kızıyoruz, sinirleniyoruz ama profesyonel bir iş yapıyorsak, bir noktadan sonra sinir kontrolünü yapmak gerekiyor. Sinirlenip, arkadan tekme atmak kimseye yakışır bir hareket değil. Haaa, madem sinirlisin git tekmeyi hakeme at, yardımcıya salla. Sana hiçbir şey yapmamış, topunu oynayan rakibe vurma.

İşler iyi giderken, hiçbir şey batmaz insanın gözüne de, sarpa sarmaya başlayınca ağır ağır batar, bu sinir konusu da böyle bir durum. Madem hakemler böyle bir uygulamaya gitti, o zaman ona göre davranacaksın. Yoksa hakemin saha içinde, dokunulmaz olduğunu filan düşünmüyorum, tam tersi bu yarı Tanrı pozisyonundan herkesten çok şikâyetçiyim.

Hakem iyi niyetli değildi. Neredeyse Tayland ligini bile izliyoruz. Böylesi gerginleşen maçlarda, hakemin iki takımın kaptanını çağırıp, biraz daha sakin olunması yönündeki telkinlerinin her yerde yapıldığını görüyoruz. İşte hakem tam da bunun için kötü niyetliydi.

Mesleki deformasyon (öğretmen kendisi) olsa gerek, saha içinde önüne geleni azarlıyor, bakışlar, tavırlar, iğrenç mi iğrençti. Bir de arkadaş, o saçının her telini ayrı ayrı siksinler e mi?

Başa dönüp, sonlandırayım. Bugüne kadar kimse sesini çıkartmadı olan bitene. "Bu arkadan kurulmuş ligde oynamıyoruz" denmeliydi. "Play-off'u istemiyoruz" deyip, transferlerini sürdürüyorsan samimiyet sorgular noktaya geliyor insan.

İki basın açıklamasıyla olacak şey değildi, geçen yılki iğrenç süreci kınamak. Kimin umrunda bu lig? Kim aynı heyecanla izliyor? Ortadaki pastadan iki dilim de biz alalım diye, bu boktan kurmacanın payendesi olunmaması gerekirdi.

Futbola dair de bir-iki kelam edeyim demek istiyorum ama ne yapsam çıkmıyor. Şu kadarını söyleyeyim, Eboue'den sağ açık, sol açık filan olmaz. Fatih Terim, bu adamın joker olduğunu nereden çıkarttı bilmiyorum ama kendisi kupa 2'li, maça 3, karo 4, hadi bilemedin sinek 6'lısı olur, başka bir şey olmaz. Riera konusunda halen kararsızım, çok çabuk asıldığını düşünüyorum.

Elmander gibi futbolcular lazım, sakinliğini koruyup aynı zamanda futbol oynamaya çalışan.

Salazar'dan aşağı salıverdim derbiyi!



Portekiz'de diktatör Salazar, otoriter yönetimini nasıl sürdürdüğünü sorduklarında "Halkı 3F ile uyuttum" der. Yani 'Fado, Fatima ve Futbol'la.

Pazar günü Van'da meydana gelen depremden sonra, medya 3 maymunu oynarken, sosyal medyada insanların, bölgedeki duruma ilişkin anlattıkları, konuştukları devletin yetersiz kaldığı gerçeğini ortaya çıkartınca, facebook ve twitter kullanıcıları için "İdeolojik olarak kullanıyorlar" suçlamasında bulunuldu.

Tabii, nasılsa medyaya diz çöktürülmüş, kalemlere emirler verilmiş ve her şeyin yolunda gittiği tablosu çiziliyordu. Daha biraz önce bir köşe yazarının "Bakanım isterseniz, "Yardımlar en geç bir hafta içinde tamamlanacak demeyelim, tepki çeker, biz buna en kısa zaman ifadesini kullanalım' daha iyi olur" konuşmasını dinleyince, midemin bulanmasıyla, yarından sonra çizilecek profilin de ipuçlarını açık açık verdi.

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in, "Terör örgütünün bu ülkede ve bu millete karşı mücadelesi dağda silahlı mücadelenin veya şehirde bombalı mücadelenin yanında, bu konularda da yalan haberleri yayarak bir takım asparagas haberleri yayarak, oluşturarak veya Van’da izlediğimiz gözlediğimiz gibi olmayan talebi oluşturarak, talep patlaması yaparak adeta yardımın yetersizliği gibi bir algılamayı oluşturmak şeklinde de devam etmektedir.
Açıktan devletin ve milletin oraya gönderdiği yardımın engellenmesi, engellenmişliği söz konusu değildir. Fark ettirmeden gizlice bir engelleme söz konusudur"
açıklaması, devletin yardım konusundaki acizliğini taşeronlaştırmadaki ustalığını da gösteriyor.

Libya'ya havadan uçaklarla yardım yapan Akp iktidarı, kendi halkına yardım etmek konusunda çok açık ve net sınıfta kalmıştır. İktidar kendi beceriksizliğini örtmek için her tür kurum ve kuruluşu suçladı.

Oysa 4. günde halen yardım gitmeyen onlarca köy var, insanlar Van merkezinde bile sokaklarda kalıyor.

Dış yardımlar konusunda süngüsü düşen hükümet tam da "Neden o zaman 3 gün beklediniz?" diye eleştirilmeye başlamışken, Türkiye Futbol Federasyona, Beşiktaş-Fenerbahçe derbisine, sarı-lacivertli taraftarların alınmayacağını duyurdu.

Rakip taraftar için biletleri satılmış bir derbide alınan bu son dakika haberinden sonra, gündem ne oldu peki?

Salazar'ın 3F'inden biri Türkiye'de devrede. Biz de hep birlikte oturup, bu gündem değiştirilme çabalarına ortak oluyoruz.

Bravo bize....

25 Ekim 2011

'Türk gururu, kan ve kırık kemikler üzerine inşa edilmemeli'


Pazar günü meydana gelen depremden sonra; aralarında Almanya, Fransa, Rusya İsrail, Yunanistan, İngiltere, Ermenistan'ın da bulunduğu 51 ülke yardım teklif etti. Ancak Akp hükümeti, yardım tekliflerini bugüne kadar reddetti.

"Tek başına güçlü Türkiye" imajı çizilmeye çalışırken, bir taraftan da, bakanlar ve Akp'nin yönetenleri "Bölgeye yeterli malzeme gönderilmiştir" diyerek, bu imajı güçlendirmeye çalıştı.

Basın her zaman olduğu gibi devlet ağzıyla yayın yaparken -mecburen- Van'da yaşanan karmaşa ve isyan noktasına gelen halkın sesi yavaş yavaş duyulmaya başlandı.

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, dün yaptığı açıklamada; "Şu anda vatandaşlarımızın gerek barınmasında, gerek beslenmesinde çok büyük mesafe alındı. Çok büyük sıkıntımız yok" derken, bugün ise saat 16.30 sularında, "Çadır ve ısıtıcı dışında sıkıntımız yok" açıklamasını yaptı.

Tabii aynı Beşir Atalay'ın TBMM'de yaptığı açıklamayı, Zaman gazetesinin "Evi yıkılan ve çadır ihtiyacı olan vatandaşımızın ihtiyacı karşılanmıştır. Ekstra çadır isteyenler için çalışmalar sürüyor" diye verdiğini eklemekte fayda var.

Türkiye'de işler artık böyle yürümeye başladı. Özellikle Anadolu Ajansı'nın Bülent Arınç kontrolüne geçmesiyle, artık farklı bakışlara rastlayamıyorsunuz. Sesler biraz yükseldi mi, medya patronları ve yöneticileri toplantılara çağrılıp, kulakları bükülüyor. Ertesi gün bir bakıyorsunuz, "Kuzey Irak'a girdik" diye başlıklarla karşılaşıyorsunuz.

Siz bakmayın, kıçına-başına 'Journalist-Gazeteci' sıfatı yazanlara. Bu ülkede gazetecilik dediğiniz şey, tamamen ajans haberciliğidir. Oturdukları yerden ahkâm kesenler, aslında olup bitenin ne olduğunun farkında bile değil. Ama işte, kulaklar bükülüp, sesler kısılınca; onur, şeref, namus, haysiyet kavramları da statükoyu ve koltukları korumaya çevrilince ana akım medyada, haber dediğiniz şeyler paçavradan başka bir şey olmuyor.

Peki Türkiye'de bunlar yaşanırken, dış basın ne diyor? İşte o noktada, korkulardan arınmış habercilik devreye giriveriyor. Bugün tüm dış basının ortak hareket noktası, Türkiye'nin yardımları geri çevirmesi ve yetersiz yardımlardı.

New York Times: Yardım çabaları, bazı yerlerde çok kaotik idi ve bazı yardım dağıtma merkezlerinde kavgaların yaşandığına ilişkin haberler geldi.

The Guardian: Dondurucu soğukta geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalan on birlerce insan konusundaki kaygılar artıyor.

Times: Kuşkusuz Türkiye, on yıl öncesine kıyasla daha modern, daha güvenli ve daha refah bir yer ama hiçbir ülke, bir depremle tek başına rahatlıkla baş edecek kadar modern ve kalkınmış değil. Türk gururu, başka türlü durumda yaşayacak olanların kanı ve kırık kemikleri üzerine inşa edilmemeli.

BBC: Ankara, dondurucu bir havada ısınma ve çadırsız ikinci geceyi geçiren, en çok ihtiyaç olanların bazılarına yardım etmemekle suçlandı.

El Pais: Kurtarma ekipleri, olanak eksikliğinden şikayet ediyor. Halk, enkaz altındakileri kurtarmak için toprağı elleriyle kazıyor.

Independent: Daha fazla ölüm yaşanmasını önlemek istiyorlarsa kendilerine acilen yardım ulaştırılmalı.

Bir deprem felaketini, Türkiye'de kendilerine gazeteci diyenler böyle yorumlarken, dünya basını ise bambaşka anlatıyor.

Ortada bir gerçek vardı ve bu gerçeği Times gazetesinin "Türk gururu, başka türlü durumda yaşayacak olanların kanı ve kırık kemikleri üzerine inşa edilmemeli" ifadeleri harikulade anlatıyordu.

Türkiye'nin, tıpkı dünyanın başka yerlerinde yaşanan felaketlerde olduğu gibi yardıma ihtiyacı vardı ancak "Ortadoğu'da biz de söz sahibiyiz", "Dünya politikalarını şekillendirmede biz de varız", "En büyük 16. ekonomiyiz" diye özellikle son 1 yıldır masal anlatanlar, kendileri de bu deli saçmalarına inanmış olacak ki, İran ve Azerbaycan'dan gelen yardımlar dışında hiçbirini kabul etmedi.

Ancak akşam saatlerinde çaresizlik diz boyu olduğu görüldü ve Dışişleri Bakanlığı'nın İsrail dahil 30 ülkeden yardım talebinde bulunduğu ortaya çıktı.

Valisi deprem bölgesinde BDP'li belediyelerle çalışmayı reddediyor, hükümeti yurtdışından gelen yardım tekliflerini reddeder ve kurtarılacak pek çok can, enkaz altında bırakılıyor.

Deprem için toplanan 25-30 milyar TL'lik deprem vergisinden sadece 3 milyon lirayı çıkartıp verenler, utanmadan yardım kampanyası başlatırken, enkaz altlarında kalan Türk-Kürt yurttaşın hesabını veremez. Üzerine toprak atılan her tabutta bu yüzsüzlüğü yapanların sorumluluğu vardır.

Gazeteler ve televizyonlar mucize hikâyeleri ile insanları oyalıyor, iktidar yeterli yardımın yapıldığı konusunda günde 3-5 bakanı ekranlara çıkartarak söyledikleri yalanın pekişmesi konusunda yoğun çaba harcıyor.

Depremin vurduğu insanların üstüne gaz bombası atılan, halkına her gün yalan söylenen, kendisini dev aynasında görüp 'yardıma ihtiyacımız yok' diye kandıran, medyasının korkudan halkını aldattığı bir ülkede yaşıyoruz.

Bunca şeye karşın, insanların yardım etmek için kendisini nasıl paraladığını, devletin yapamadığı organizasyonu nasıl yaptığını, sokak çocuklarının belediyelere nasıl karton kutu taşıdığını, üniversiteli gençlerin kampüslerde örgütlenip yardım kampanyaları başlattığını görünce de, umudu kesmemek diyorum.

Ülkenin siyasetçisi, parti gözetmeksizin boka batmış debelirken; gençlerin, kadınların, çocukların yani halkın, hiç tanımadığı insanlara sıcacık yardım elini uzatması, 'gölge etmeyin başka ihsan istemez' dedirtiyor insana.

İyi ki varsınız...

Unutmadan; sosyal medya, ana akım medyadan çok daha başarılı bir sınav vermiştir. Bunun için ayrı bir yazı şart oldu...

24 Ekim 2011

Hilal'in gülümsemesi için değmez mi?


Umut dolu olmak için hep bir neden vardır. 13 yaşındaki Hilal 25 saat sonra enkaz altından kurtarılmış.

Güneşli bir pazar günü kardeşleri ve annesiyle misafirliğe gidiyorlar. Daha koltuğa oturmadan sarsılmaya başlamışlar, dört katlı apartman yıkılıvermiş. Hepsi birden enkaz altında kalmış. Annesi, kendisine göre enkazın daha altındaymış, "Dayan yavrum, dayan kızım, kurtaracaklar bizi" diye kızına moral vermiş.

Hilal enkazdan çıkarken böylesi gülümsemiş ama eklemiş "Annem, kardeşlerimi ve dayımı kurtarın" diye.

Bütün gün sadece haber yapıp durdum, Hilal'i görünce koyverdim kendimi. Oturuyorum, hiçbir şey yapmadan. Birkaç kelime söylüyorum, o kadar. Vicdanımı rahatlatıyorum sadece. Kendimden nefret ediyorum, insanlara yardım edemediğim için.

N'olur, yalvarırım yardım imkânınız varsa, elinizi uzatın. Yüzlerce insan enkaz altında, gün ışığını görmek için dualar ediyor.

Siyasi partiler, yardım kuruluşları v.s. v.s. birilerine ulaşın ve yapabileceğiniz her şeyi yapın. Birlikte yaşadığımız, aynı havayı soluduğumuz, aynı topraklarda yaşadığımız insanlara yardım edin.

Deprem gerçeği yarın bizi de vuracak. Başka insanların da size; bugün birilerinin sırt çevirdiği gibi, nefret dolu sözler söylediği gibi davranmasını ister miydiniz?

Ya o enkaz altında kalan, sizin kardeşiniz olsa, sizin anneniz, sizin babanız olsa? Ya da benimki olsa?

Sırt mı çevireceğiz insanlara, yardımlarımızı esirgeyecek miyiz? Lütfen ne yapın, edin, çaresizce yardım bekleyen insanlara yardım etmek için harekete geçin.

Öfkenizi, sinirinizi, deprem gerçeğine önlem almayanlara, hepimizden alınan deprem vergilerine rağmen kampanya düzenleyenlere yöneltin.

Hilal annesiz kalmasın, kardeşsiz büyümesin...

Başka Hilaller de gülümseyebilsin...

Hepimizin acısı













23 Ekim 2011

Yorumsuz!





























'Neden?' diye sormayacağız bile


Sabah gazetelere baktığımda ilk haberdi, Radikal'in "Afet, devleti vurmaz" haberi. Devlet, Van Gölü kıyısındaki 6 mahallede oturan vatandaşlarını "Sular yükseliyor" diyerek, oradan ayrılmalarını sağlıyor ve daha sonra Van Gölü manzaralı devlet binaları yapıyor.

Sonra bilgisayar başında otururken, Van'daki o acı depremi okudum. Şu an söylenen binlerce insanımızı kaybettiğimiz yönünde. Enkaz altında yüzlerce insanın "Kurtarın bizi" çığlıkları.

Birçoğumuz 1999 depreminde yaşadı bunları, yaşamadıysak da televizyonlarda izledik, gazetelerde okuduk. Mucizeler artsın diye dua ettik hep birlikte. Her mucize haberinde, sanki bizim yakınlarımız kurtarılmışcasına sevindik.

Ama çok değiştik. Acıları nasırlaşmış bir ulus olmamıza karşın, artık acılarımızı bile sınıflandırıyoruz. Böylesi binlerce insanı kaybetmişken, dua etmeyi bırakıp, "Kürtler ölsün", "Cana değil, mala gelsin", "İlahi adalet", "Askerlerimizi şehit edenlere Allah'tan cevap geldi" diyerek, ütstümüzdeki insanlık giysilerini çıkartıp, bilinmez, tanınmaz canlılar haline geliyoruz.

Konuştuğumuz dile, inandığımız değerlere, kimliğimize, dinimize, dilimize bakarak, yitip giden binlerce insanın ardından vicdanlarımız hiç mi hiç sızlamadan "Oh olsun!" diyoruz. Üstelik bunu derken, adaletten söz ediyoruz.

Şu küçücük kızın gözlerindeki korku, yaşadığı travma, milyonlarca kişinin umrunda bile değil. Bir o kadar kişi, bu kız ölmediği için üzülüyor. Anasız, babasız büyüyeceği içinse dünyalar kadar mutlu.

Peki bundan sonra ne mi olacak? Biz bunun takdiri ilahi olduğuna inanacağız. Bugüne kadar iktidarların, belediyelerin deprem bölgesi olmasına karşın, bu ülkeye tek bir çivi bile çakılmadığını esgeçeceğiz.

Başbakan, bakanlar Van'a gittiği için, insan yerine konduğumuzu, devletimizin bize sahip çıktığına inanacağız. Neredeyse her ürün için verdiğimiz deprem vergilerinin nereye gittiğine dair tek bir soru bile sormayacağız. Sorsak da, yanıtsız bırakacaklar bizi.

"Buna da şükür" diyerek, bir sonraki deprem gelene kadar, bu gerçeği unutacağız. Hatta aradan birkaç sene geçince, bunları yaşanmamış sayacağız.

Ne demişti bugün İstanbul'un neredeyse her boş alanına bina diken Ali Ağaoğlu; "İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stoğunun yüzde 70'i deprem açısından güvenli değil. 1970'li yıllarda İstanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi'nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez, ölen şanslıdır."

Türkiye'nin en zengin adamlarından biri, nasıl zengin olduğunu anlatıyordu aslında bu kelimelerle. Bu sözlere rağmen hakkında tek bir işlem bile yapılmadı. Üstelik, binlerce daire yapıyor şu anda.

Bugün Van'da yıkılan o boktan binaları da başka bir Ali Ağaoğlu yaptı. En fazla soruşturmayla yırtacak. Sonra yıkılan binalar için ellerini ovuşturmaya başlayacak, yerlerine yenisini yapacağı için.

Hiçbirimizin toplu iğne kadar canı yok bu ülkede. İstiklal Caddesi'nde kafasına onlarca kiloluk cam düşen kızın da yok, kaldırımda otobüs beklerken araba çarpan çocuğun da yok, dağda ölen askerin, militanın da, depremde yitip giden binlerin de.

Her şeye 'kader' gözüyle baktığımız sürece de, tekrar tekrar öleceğiz. Belki birkaç saat depremden söz edip, 'ah'lar vah'lar' çekeceğiz.

Sonrası mı? Bilmem siz yanıtlayın...

Bu acıyı yaşayan herkese geçmiş olsun, yakınlarını kaybedenlerin başı sağolsun...

Devletinin göl manzarası için yurttaşını evinden ettiği, üstelik yıkılma ve su baskını riskine karşın kamu binası diktiği bir ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum.

21 Ekim 2011

Tesadüfler, masallar, hayallerle karalım nefretimizi


3 Ağustos 1986: Emekli orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın malvarlığı Türkiye'nin gündeminde.
7 Ağustos 1986: 12 bin işçi işten çıkartıldı.
9 Ağustos 1986: Türkiye'de rüşvet dağıtıldığı ortaya çıkan F-16 üreticisi General Dynamics, satış işlemleri için çalışmalara başladı.
11 Ağustos 1986: Kamuoyu araştırmalarına göre Türkiye'de en çok konuşulan olay Zeynem Özal'ın jaguar alması ve ev kiralarına yapılan zamlar.
13 Ağustos 1986: Hakkari Uludere'de Jandarma arası pusuya düşürüldü. 12 asker şehit oldu.
15 Ağustos 1986: Emekli orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın F-16 satışlarında komisyon aldığı iddia edildi.
16 Ağustos 1986: Türkiye Kuzey Irak'a harekat başlattı.
30 Ağustos 1986: Altın fiyatları 41 bin TL'den 65 bin TL'ye yükseldi.

1987 HAREKATI

5 Mart 1987: Irak topraklarına harekat başlatıldı.
9 Mart 1987: Nusaybin'de PKK'nin bir köye düzenlediği baskında 6'sı çocuk 8 kişi öldü.
11 Mart 1987: TÖBANK şüpheli bir satış operasyonu ile kurtarıldı.
14 Mart 1987: Enflasyon hızla artıyor. Milyonlarca memur ve isçinin zamları konusunda mutabakat sağlanamıyor.
21 Mart 1987: Türkiye'nin gündeminde 'rabıta' var. Abitat al Allam Al İslami adlı kökten dinci örgütün, 12 Eylül yönetiminin imzasıyla yurtdışındaki din görevlilerine maaş ödediği ortaya çıktı.
25 Mart 1987: İsçilerin maas zammı için Ankara'ya yürüyüşü engellendi.

1991 HAREKATI

5 Ağustos 1991: Ek vergiler getirildi. KDV oranlari artırıldı.
6 Ağustos 1991: Anadolu Liseleri sınavındaki optik okuyucu hatası nedeniyle yüzlerce aday sınavı kazandığı halde açıkta kaldı, yüzlerce aday kazanamadığı halde Anadolu liselerine yerleştirildi.
7 Ağustos 1991: Kuzey Irak'a hareket başlatıldı.
10 Ağustos 1991: Erken seçim kararı alındı.
11 Ağustos 1991: Hükümet zamları açıkladı. Sigara ve alkole yüzde 30 zam. Çay, tereyagi, et ve benzeri ürünler de yüzde 30 zam gördü.


1991 II. HAREKAT

21 Ekim 1991: Seçimler yapıldı. DYP birinci çıktı ancak koalisyon hükümeti kurulacak.
25 Ekim 1991: PKK tren taradi. 5 er sehit, 1 ölü 3, yaralı.
26 Ekim 1991: PKK Hakkari Çukurca'da dört ayrı bölgeye 500 teröristle baskın düzenledi. 17 er şehit oldu.
26 Ekim 1991: Kuzey Irak'a harekât düzenlendi.
31 Ekim 1991: Odun, kömür, akaryakıt, et, tüpgaz, yüzde 35 oranında zamlandı.

1992 HAREKATI

2 Ekim 1992: PKK 30 köylüyü kurşuna dizdi.
7 Ekim 1992: PKK kampları bombalanıyor.
17 Ekim 1992: Kuzey Irak'a harekâtı başlatıldı.
21 Ekim 1992: PKK otobüs taradı. 22 kişi hayatını kaybetti.
26 Ekim 1992: Ahmet Özal Türkiye'nin en zenginleri arasına katıldı.
1 Kasim 1992: Yerel seçimler yapıldı.
3 Kasim 1992: Faizler artırıldı, dolar 8 bin lirayı gördü.

1994 HAREKATI

19 Ocak 1994: Altının gramı 205 bin liradan 216 bin TL'yı çıktı, dolar 17 bin lirayı aştı.
21 Ocak 1994: Bakanlar Kurul memur maaşlarına zam yapılmayacağını açıkladı.
23 Ocak 1994: PKK köy bastı, gaz bombalarıyla 20 kişiyi öldürdü.
24 Ocak 1994: Tarihi 24 Ocak kararları alındı.
26 Ocak 1994: Diyarbakır Valilik binası PKK tarafından bombalandı :1 ölü, 23 yaralı.
27 Ocak 1994: Hükümet yüzde 13.6 oranında devalüasyan uyguladı.
28 Ocak 1994: Akaryakıt yüzde 10, tüpgaz yüzde 10 oranında zamlandı. Her tür beyaz eşya fiyatına yüzde 20 zam geldi
29 Ocak 1994: Türk jetleri PKK kamplarını bombaladı.

1995 HAREKATI

10 Mart 1995: Hükümet krizi boy gösterdi.
13 Mart 1995: Gazi Mahallesi'nde iki kahve tarandı. 16 kişi hayatını kaybetti.
16 Mart 1995: Ümraniye'de kayıplara karışan bir sivil, 4 kişiyi öldürdü.
19 Mart 1995: Tunceli'de askeri konvoya saldırı 18 asker şehit oldu.
21 Mart 1995: 35 bin askerle Irak'a operasyon düzenlendi.

2008 HAREKATI

1 Şubat 2008: Üniversitelerarası Kurul türban sorununu konuşmak için toplandı. YÖK Başkanı 'toplantıya katılmayın' çağrısı yaptı.
3 Şubat 2008: AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, "Türbanlıya ders vermem" diyen öğretim üyelerine, "Yaşları gelmişse emekliliklerini isteyip ayrılabilirler, istifa diye bir müessese vardır" diyerek kapıyı gösterdi.
7 Şubat 2008: RTÜK ATV ve Sabah'ın, Çalık Grubu'na satışına onay verdi.
16 Şubat 2008: Cizre Karayolları Bölge Müdürlüğü önündeki direkte bulunan Türk Bayrağı, PKK yandaşları tarafından yere indirildi.
19 Şubat 2008: Şırnak'ın Cizre İlçesinden bu sabah yaklaşık 100 araçlık bir konvoyla Irak sınırındaki birliklere askeri sevkiyat yapıldı. Çukurca semalarında alçak uçuş yapan jetler ise Kuzey Irak'a yöneldi.
21 Şubat 2008: Emekliliklerinde 4 bin tl alacak milletvekillerinin ücretleri 6 bin TL'ye yükseltildi.
22 Şubat 2008: 10 bin askerle sınır ötesi harekât başlatıldı.
22 Şubat 2008: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yükseköğretimde başörtüsünün serbest bırakılmasını öngören 5735 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”u onayladı.
26 Şubat 2008: Üniversiteler türban konusunda kaos yaşıyor. Bazı üniversitelerde serbest, bazıları ise yasak uyguluyor.
28 Şubat 2008: AKP, üniversiteye türbanlı öğrenci almayan rektörleri savcılığa verdi.

2011 HAREKATI

5 Ekim 2011: TBMM Genel Kurulunda, Irak'ın kuzeyine sınır ötesi operasyonlar için Hükümete verilen yetkiyi bir yıl uzatan Başbakanlık tezkeresi kabul edildi.
13 Ekim 2011: Motorlu taşıtlar, içki, sigara ve cep telefonunda ÖTV çeşitli oranlarda artırıldı.
17 Ekim 2011: İstanbul'daki Hizbullah davasında 6 sanık tahliye edildi. Davada tutuklu sanık kalmadı.
18 Ekim 2011: Bitlis'te polis aracına düzenlenen bombalı saldırıda 5 polis şehit oldu, olay yerinden geçen 3 kişi yaşamını yitirdi, 3 kişi de yaralandı.
19 Ekim 2011: Hakkari'nin Çukurca İlçesi'nde güvenlik güçleri ve sınırdaki askeri birliğe PKK'lı teröristler tarafından ağır silahlarla eş zamanlı düzenlenen saldırıda 24 asker şehit oldu, 18 asker yaralandı.
20 Ekim 2011: Kuzey Irak'a harekat başlatıldı.
21 Ekim 2011: Deniz Feneri e.v. davasında tutuklu bulunan, aralarında Zahid Akman'ın da bulunduğu 6 kişi serbest bırakıldı.


Haydi Türkiye hep birlikte uykuya dalalım. Bunların hepsinin tesadüf olduğunu kabullenelim. Hatta bir gün boyunca bunları aradığım için bana "kötü niyetli, şerefsiz, fırsatçı" damgası yapıştırın.

Eğer zamlar geri alınacaksa, Türkiye'nin iliklerini sömürenler bundan vazgeçecekse, tek bir insanın burnu bile kanamayacaksa, bu yoksul halkın vergileri silaha, bombaya harcanmayacaksa, bana ne istiyorsanız söyleyebilirsiniz.

Televizyonlarımızı açalım, bir dizi bulalım kendimize. Şöyle en çok et gösterilen, en gerçekçi tecavüz yaşanan, en muhteşem erkek kasları gösterilen. Zenginlik hayalleri kuralım kendimize, bireysel olarak her an yırtacakmışız masallarını dinleyelim.

Haaa tabii birincil görevimiz; eğer Kürt'sek Türklerin 'gebermesini' dileyelim, Türk'sek Kürt leşlerinin ekranlarda gösterilmediği için öfkemize öfke katalım.

Bugün küfür etmeyeceğim demiştim, o yüzden etmeyeceğim de...

Henry Fielding'ın dediği gibi; "Hayatta en büyük olaylar, bir sürü iyi tertip edilen küçük tesadüflerden doğar."

Hepsinin hesabı verilecek


Almanya'da savcı ne dedi: "Almanya tarihinin en büyük yolsuzluğu"
Alman savcı ne söyledi: Almanya'daki sanıklar asıl failler değil. Asıl failler Türkiye'de.
Yargılama birkaç ay içinde gerçekleştirildi ve hapis cezası verildi.

Biz ne yaptık? Aylarca dosyaların Almanya'dan gelmesini bekledik. Sonra aynı dosyaların çevirisini bekledik.

Tüm bunlar için birkaç yıl bekledik. Sonra operasyon başlatıldı.

3 savcı Almanya'ya gitmek istedi, Adalet Bakanlığı ne yanıt verdi? "Masraflarınızı kendi cebinizden karşılayın."

Bu tarihi yolsuzlukta savcılar görevlerini yaparken, birdenbire soruşturmadan alındılar. Peki ne zaman görevden alındı 3 savcı? Tutuklamaların hemen ardından.

Bugün ne oldu? Deniz Feneri e.V. soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Zahid Akman, Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Mustafa Çelik, İzzet Kurum ve Ali Solak tahliye edildi.

Ehh, İçişleri Bakanı zat'ın operasyon başlamadan önce koruma müdürü vasıtasıyla onbinlerce insanın parasını toplayıp, sonra buharlaştıran bu heriflere, operasyonun başlatılacağı bilgisini verdiği yerde, bu 6 tipin serbest bırakılmasına şaşırmamak gerekir.

Domuz bağıyla katledenler bile birkaç gün önce serbest bırakıldı. Niye şaşıyoruz ki o zaman, bunların serbest bırakılmasına?

Nedim Şener, Mustafa Balbay, Ahmet Şık ne yapıyor peki?

Mustafa Balbay, tam tamına 960 gündür tutuklu. Bu 960 günün 236'sı tek başına bir hücrede geçiyor.

Nedim Şener'in gazetecilik faaliyetleri 'terör' sayılıyor. Ahmet Şık'ın taslak halindeki kitabı devletin bölünmez bütünlüğünü sarsıyor ama insanların milyonlarca Euro'sunu çalarken yakalananlar rahat rahat ortalarda dolanma hakkına sahip oluyorlar. Hatta, bu iğrenç tipleri yargılama hazırlığında olanlar kovuşturmaya uğruyor, görevden alınıyor.

Karısını elleriyle boğan adama 'iyi hal' indirimi veriliyor, testereyle gencecik bir kızı kesen manyak 11 yıl sonunda serbest kalma hakkı kazanıyor, insanları cayır cayır yakanlar çarçabuk kaçabiliyor, dolandırıcılar, katiller, psikopatlar kafalarını havaya kaldırdığında güneşi görebiliyor ama eline kalemden başka bir şey almamış insanlar yıllardır cezaevlerinde süründürülüyor.

Biz de, rahat rahat bunun adına 'adalet' diyeceğiz, öyle mi?

İktidar en yakından, uzağa doğru kurduğu saadet zincirinin bozulmaması için elinden geleni yapıyor. Eldeki tüm imkânlar kullanılıyor.

Gitmeyecek, böyle sürmeyecek. Ama bugün ama yarın hepsinin hesabı verilecek. Kimse umudunu kesmesin. Hiçbir zalimin iktidarı sonsuza dek sürmez.

Bu halka hesap vereceksiniz. Ufacık bir kızın babasız büyümesinin, eşini bekleyen genç kadının gözyaşlarınının, çoluğunun çocuğunun yemeğinden keserek para biriktiren yoksul halkın paralarını çalmasının hesabını teker teker vereceksiniz.

O villalar, o cipler, o konaklar, uçaklar, gemiler nasıl alındıysa hepsinin hesabı sorulacak...

Yemeye devam


Han-ı Yağma

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Tevfik Fikret