2 Ocak 2012

Alın size vefa lan!


"Galatasaray Efsanelerini Anıyor" projesi kapsamında, her maç öncesi bir futbolcusunu anıyor. Yarınki İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçı öncesinde ise sıradaki isim Tarık Hodziç.

Yaşım 8-9 civarlarında. O zamanlar televizyonda maç yayını filan yok. Evde radyo başında abimle (tamam lan tamam ağabey diye yazılır da idare edin) ikimiz otururduk. Şimdi nasıl inanın bilmiyorum ama o zaman maçlar dönüşümlü anlatılırdı.

Atıyorum Beşiktaş, Ankaragücü deplasmanında, Galatasaray evinde Eskişehir'le oynuyor, Fenerbahçe Altay deplasmanında, Bursaspor evinde oynuyor. Bunların hepsinin yerleri belliydi. Murat Ünlü İzmir'den, Tansu Polatkan İstanbul'dan, Hüseyin Başaran Ankara'dan. Öyle düşünün işte. Haa bir de, bu aradaki bağlantı için sürekli "Şimdi merkeze bağlanıyoruz" derdi, o an maçı kim anlatıyorsa. Bu arada hatırladığım maç anlatan spikerler de, Tansu Polatkan, Abidin Aydoğru, Murat Ünlü, Levent Özçelik, Hüseyin Başaran, İlker Yasin, Necati Karakaya'dır. Unuttuklarım da kusura bakmasın, velakin yüzyıl geçti aradan.

Ben tabii sürekli Galatasaray maçı anlatılsın diye bekliyorum. Abim de Beşiktaş'ı bekliyor. Lan maç 0-0 gider, bekle bekle Ali Sami Yen'e bağlantı olmaz. Yarak kürek ne kadar maç varsa hepsini dinliyoruz. Tak diye "Şimdi merkeze bağlanıyoruz" diye bir ses geldi mi, görme heyecanı, yerinde duramazsın. Merkezden de şu anons gelir "Evet sevgili seyirciler şimdi mikrofonlarımız Ali Sami Yen Stadı'nda."

Lan yüreğin atacak gibi olur, götünün üstünden kalkar doğrulursun. Stadın sesini dinlersin ilkin. Böyle hayvani coşkulu bir ses varsa, banko gol atılmıştır ya da penaltı vuruşu vardır. Sik gibi bir sessizlik varsa, taşaklara gelmişsindir golü yemişsindir. Ya da son seçenek; yine sik gibi sessizlik olur, bağlanırlar ve "Evet Ali Sami Yen'de henüz gol sesi çıkmadı. Galatasaray sıfır, Eskişehirspor sıfır" der. Bak bu golden bile güzel gelirdi bazen. Sessizlik var diye gol yediğmizi düşünürdüm ama 0-0 olunca manyak gibi rahatlardım.

Bizim parlak olmadığımız dönemler, daha şampiyonluk nedir görmemişim. Bizim kalede Eser vardı, acayip sevdiğim adamlardandı. Cüneyt, Raşit, Fatih Terim, Çaycı Ahmet, Mustafa Denizli, Sejdic ve Tarık Hodziç de takım kadrosunda bulunan adamlardı. Zaten Seydic ve Hodziç iki yabancımızdı.

Gazetelerde sırf spor sayfasına bakıyorum, başka bir boka da bakmıyorum. O yüzden çok net anımsarım, bu ikili yani Sejdic ve Hodziç, devre arasında Yugoslavya'ya, ülkelerine gitmişlerdi. Elemanlar gidiş o gidiş geri gelmediler. Eğer yanılmıyorsam, Ali Uras'tı başkan. "Gelmezlerse futbol hayatları biter" diye açıklama yapmıştı.

İki satır yazayım dedim konu uzadı. Yarın "Galatasaray Efsanelerini Anıyor" serisinin konuğu Hodziç. Lan, Hodziç yazıyor da, hayatımız boyunca adamı Hoçiç bildik biz. Benim için halen Hoçiç'tir değişmez.

Hoçiç'le röportaj yapmışlar, bu şahane insan demiş ki, "Türkiye'den önce Belçika'da oynadım, orada da para kazanıyordum ancak orada Galatasaray'daki gibi arkadaşlık, seyircinin bağrına basması söz konusu olmadı. Ben Galatasaray formasını giymeyeli 30 yıl oldu. Ancak Fatih Terim başta olmak üzere birçok eski arkadaşımla haftada bir telefonlaşır konuşuruz. Saraybosna'nın en iyi yerinde bulunan iş yerime (Bilmeyene not: Şampiyon-Galatasaray'dır kebapçının ismi ve her taraf baştan aşağı sarı-kırmızıdır) verdiğim isimle, takımıma olan sevgimi bugüne kadar hep gösterdim. Çünkü ben Galatasaray'a çok şey borçluyum."

Bak işte, Hoçiç candır, canın kuytusudur, içidir. 3.5 yıl futbol oynadı bu takımda, aradan geçti 28-30 yıl ve adam "Çünkü ben Galatasaray'a çok şey borçluyum" diyor.

Buralarda "vefa, vefa" diye dolananlar vardı ya. Kimisi, siyasi oldu, kimisi gazeteye kapağı attı, kimisi antrenör oldu, kimisi teknik direktör oldu, kimisi menajer oldu. Bu kimiler uzar gider amına koyayım. Bu adamların hepsi, deve yüküyle para kazandı bu kulüpten. En boktanı 3-5 milyon dolar kazanarak ayrıldı ya da bıraktı futbolu. Bugün yaptıkları işleri bile Galatasaray sayesinde yapıyorlar, haberleri yok malak emzirmelerinin.

Ama birtakım ibneler, sakız gibi yapıştılar bu kulübe. Üstelik arkadan konuşmadık laf da bırakmadılar. "İbne basın" dediğimiz heriflere, takım içinde ne olup ne bitiyor yumurtladılar. Sonra çıkıp "Biz bu kulübe çok şey verdik ama onlar..." diye her türlü boku söylediler. Yalan söylediler, iftira attılar, taraftarın gözünde bu kulübü küçük düşürmeye çalıştılar.

O yüzden birtakım pezevenklerden nefret ediyorum. Futbol oynamak dışında hiçbir vasfı olmayan adamlar, bu boktan sistem sayesinde milyonlarca dolar kazandılar Galatasaray Kulübü'nden.

Yeniyetme taraftar bilmez, bu Hoçiç'ler, Seydiç'ler öyle ahım şahım paralara da oynamadılar. Şimdi alınan paralarla karşılaştırırsan, devede kulak kalır. Ama işte adam 30 yıl geçse de "Her şeyimi Galatasaray'a borçluyum" diyor.

'Vefa' dediğin şey, sanki tek taraflı, bir taraf sahada top oynarken, diğer taraf yani kulüp bunları asgari ücrete mahkûm ediyor zannedersin, puştları dinleyince.

Artık herkes biliyor, Tarık Hodziç'in Türkiye'de gol kralı olan ilk yabancı olduğunu. Onun bir tek gol krallığını, soytarı kılıklı kralların gol kralı olmasına değişmem.

Şu bazı yavşakların (biri değil alayı) konuştukları ile Hoçiç'in söylediklerini bir kefeye koyun, tartın bakalım. Sonuç ne çıkacak acaba?

Öyle forma öpüp, yumruk şov yapmakla adam olunmuyor.

Vefa mı? Alın amına koyayım, öğrenin Hoçiç'ten. Ama tabii bunu anlamak için zekâ gerekiyor. Onu aramak da benim beyinsizliğim olsun...

Yardım elini uzatamamıştık, şimdi fırsatımız var


18 Ekim'de "Yardım elinizi uzatın" diye bir çağrıda bulunmuştum.

Van'da öğretmenlik yapan Ezgi kardeşimiz, Ergin vasıtasıyla, "defter, kalem, okuma kitabı" gibi şeyler talip etmiştik. Bu olaydan 5 gün sonra, bütün ülkeyi sarsan bir deprem oldu ve gönderdiklerimiz Ezgi'nin yıkılan evinin altında kaldı. Zaten süre kısaydı, bazılarımız hiçbir şey gönderememiş bile olabiliriz.

Ezgi öğretmenimiz, aradan geçen zamandan sonra yeniden Erciş'e dönmüş.

Erciş'te, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Başkanlığı'nın topladığı 300 milyon TL'nin bir kuruşu bile girmemiş. Yardım bile yapılmamış, insanlar kaderlerine terk edilmiş.

Ezgi öğretmenimiz, bir yurda gitmiş ancak bir gün sonra "Yer yok" gerekçesiyle çıkartılmış. Devletin kendi öğretmenine reva gördüğü muamele bu minvaldeyken, yeniden harekete geçmek gerekir.

Ezgi öğretmenden haber var, ihtiyaçları çok fazlaymış. İlk etapta istekleri "Pastel, sulu boya, yapıştırıcı, makas, elişi kâğıdı. fon karton, oyun hamuru, her türden oyuncak, resim kâğıdı, defter, kalem, okul öncesi için hikâye kitapları, ıslak mendil"

İsterseniz, yardım edecekleri bir gruba ayırırız ve her grup bir şeyler yollar, isterseniz de, aşağıda vereceğim adrese, herkes gönlünden ne koparsa yollasın.

Bir şeyler yapmak lazım, öyle kıçımızı devirdiğimiz yerden, "ah, vah" diyerek, kimseye yardımcı olamayız.

Hadi lan, kaç tane çocuğun eğitimine yardımda bulunacağınızı düşünün. Kaç çocuğun umudu yeniden yeşerecek, kaç öğrencinin yüzünde gülümseme belirecek?

Haydi harekete geçelim...

ADRES: Ezgi Diken adına Van Erciş PTT şubesi

Toplanan paralara ne mi oldu? Orasına da siz karar verin.

31 Aralık 2011

2012 için umut etmek yetmez. Herkese mutlu yıllar


Boktan bir yıldı, hele hele son günleri daha boktan geçti. Her yıl tonla dileğimiz oluyor; güzel, iyi niyetli, temiz dilekler ama sadece ve sadece diliyoruz. Oturup düşünmek lazım, bunların gerçekleşmesi için neler yaptığımızı, mücadele edip etmediğimizi.

2012 yeni umutlarla başlayacak, en azından öyle başlatmak için gayret edin.

İnsanlara yardım edin, savunmasız canlılar için bir şeyler yapın, çevrenizdeki haksızlıklara karşı sesinizi yükseltin.

Öyle boş boş oturup, iyi yıllar demek yok.

Umarım ağzına sıçtığımız dünyamız ve ülkemiz için güzel bir yıl olur.

Sınırsız ve sınıfsız bir dünyada; eşit, özgür ve demokratik bir ülkede; barış içinde, kardeşçe yaşayacağımız günler çok uzakta olmasın.

Sevene, sevmeyene, sinirlenip küfredene kadar herkese mutlu yıllar...

29 Aralık 2011

Bu acıyı başka bir şey böylesine iyi anlatamaz


İnsan bir yakınının ölüsüne bakmaktan böyle sakınıyor, bakamıyor, bakmaya korkuyor. Bu acıya "İyi oldu" diyenler var.



Kelimeler biter, söylenecek söz kalmaz...

Ama onlar kaçakçı!


Aleviyse, haftalar öncesinden evlerini belirlersin, çoluk-çocuk-kadın-yaşlı demeden palalarla doğrarsın, kılıf olarak "Solcular birbirini öldürdü" dersin.

Öğrencileri evlerine girip boyunlarına tel geçirip, kurşuna dizersin, kılıf olarak "Bunlar zaten solcuydu" dersin

Muhalif gazeteciyse, işkence yaparak döve döve öldürürsün, kılıf olarak "Zaten Evrensel'de çalışıyordu" dersin.

Aydınsa, bir otelde hepsini cayır cayır yakarak öldürürsün, kılıf olarak "Provokasyon vardı zaten hiçbiri yanarak ölmedi" dersin.

Ermeniyse, sokağın ortasında herkesin gözü önünde kalleşçe arkasından vurup, kılıf olarak "Türkler hakkında ileri geri atıp tutuyordu" dersin.

12 yaşında çocuğu 13 kurşunla öldürürsün, kılıf olarak "Potansiyel teröristi, ileride dağa çıkardı" dersin.

Sokaklarda eylem yapan emekli bir öğretmeni öldürürsün, kılıf olarak "Gazdan ölmedi, kalp krizinden öldü" dersin.

Konsomatrisse işkence yaparsın, işkenceye kılıf olarak 'Orospuydu ondan dövdük' dersin.

Kürtse, uçaklarla üstüne bomba yağdırırsın, kılıf olarak "Kaçakçılardı ondan bomba yağdırdık" dersin.

Kendi vatandaşının üstüne tonlarca bombayı atarsın, kılıf olarak "O bölgede terörist faaliyet tespit edilmişti" dersin.

Daha ne kadar insan öldürüp; vicdanımızı rahatlatmak, haklılığımızı kanıtlamak için yeni yeni kılıflar bulacağız?

Kendi topraklarımızda yaşayan insanları öldürmeye, linç etmeye, katliam gerçekmeştirmeye devam edeceğiz?

Kaçakçıysa bomba atabiliriz, üstlerine kurşunlar yağdırabiliriz öyle ya!

Siz de bulun kendinizi rahatlatacak sebepleri. Belki o zaman daha güzel bir ülkede yaşadığınızı düşünüp, çığlık çığlığa bağıran vicdanlarınızı susturabilirsiniz.

Herkes aynı düşünse ne güzel olurdu değil mi? Kimse farklı olmasa, aynı şeyleri düşünse, devlete sonsuz biat etse ve devletin katliamlarını alkışlasa.

Nurtopu (!) gibi bir katliamımız var artık. Kutlamaya başlayalım çılgınca...

28 Aralık 2011

Türbanın ekmeği ye ye bitmiyor


Yeni Şafak gazetesinin "Başörtülü binince BMW bozuluyor" manşeti, bugün herkes tarafından konuşuldu. Haberi söylemeye gerek yok ancak bilmeyenler için kısaca şudur: Ralli şampiyonu Burcu Çetinkaya ile sporsorluk anlaşması yapan firma, 1 yıllık kullanım hakkı aldığı BMW'yi, bir televizyonda türbanlı arkadaşı ile test edince, firma 'imajımız bozuldu' diyerek anlaşmayı iptal ediyor.

Hadise bundan sonra sosyal medyada yayılınca, vurun abalıya misali; başörtü düşmanlığından faşizme kadar uzanan suçlamalarla muhatap kaldı.

Borusan Otomotiv, öğlen saatlerinde bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve olayın türbanla ilintili olmadığını, türbanlı Merve Sena Kılıç'a daha önce test edilmesi için 5 aylık sürede 8 araba tahsis edildiğini, Burcu Çetinkaya ile ortada bir sponsorluk anlaşması olmadığını ve bu yıl için kendisiyle anlaşmaya varılamadığını açıkladı.

Yazıyı "Vaayyyy göte bak, türbana karşı BMW'yi savunuyor" diye eleştireceklere, daha en başka siktiri çekmek lazım.

Bu tip ekonomi haberleri genelde manüplasyona açık olduğunu bir söyleyelim. Medyada böylesi haberlerin kullanımının temel birkaç amacı vardır. Birincisi, bok atılan firmayla reklam anlaşması yapmak içindir. Bunu bir genel yayın yönetmeninden birinci ağızdan duyduğum için rahat rahat söyleyebiliyorum. Çünkü süreç böyle işler, sen bindirirsin, bindirirsin, firma imajının daha fazla zedelenmemesi için, yayını yapan gazete, televizyon ya da internet sitesine, kendisini zerre sarsmayacak bir rakam karşılığı reklam anlaşması yapar ve hadise tatlıya bağlanır.

Gelelim diğer konuya. Yine herhangi bir medya kuruluşu bir firmaya bok atar sürekli. Bok atmasındaki amaç, kendisinin arkasında durduğu aynı ürünün farklı markasına insanları yönlendirmektir. Böylece bir taşla iki kuş vurulur.

Türban bu memlekette, hatırladığım kadarıyla ekmeği çok yenmiş bir konu. Yeni Şafak, Akit gibi siktiriboktan gazeteler, sayısı hatırlanmayacak kadar çok haber yaptı konuyla ilgili. Hastaneye giremeyen türbanlı, orduevine alınmayan türbanlı, okula gidemeyen türbanlı, yolda saldırıya uğrayan türbanlı vs. vs. Bunlar olmadı, yaşanmadı gibi bir şey de söylemiyorum, götünden anlamasın kimse.

Geldiğimiz noktada, türban konusunda ağlamanın yolları azalmıştır. Çünkü artık herkes istediği şekilde, istediği yere girip çıkabiliyor. Hâlâ bitip tükenmek bilmeyen bir biçimde, türban muhabbeti yapmak o yüzden pek geçerli bir durum değil.

Ulan memlekette cumhurbaşkanı eşi, başbakan eşi, onlarca bakanın eşi türbanlı, İngiltere'de Kraliyet Sarayı'ndan tut da, Çankaya Köşkü'ne kadar her yere girip çıkıyorlar. Daha ne diye ağlak pozisyonlara giriliyor. Yetti amına koyayım bu "biz mağduruz" edebiyatı.

Ülkenin zenginliği kimin elinde bakıversinler bir zahmet. Memlekette milyoner sayısı son 1 yılda 9 bin 755 kişi birden yükseldi. Bu milyonerler kim, bu şirketler kimlere ait herkes gayet iyi biliyor.

Yeni Şafak, eğer türbanlılara yardım etmek istiyorsa, eşleri tarafından aldatılan, eşlerinden şiddet gören kadınların sorunlarına eğilsin. Bu milyoner sayısıyla doğru orantılı biçimde artan, sağda solda açılan garsoniyerleri kimlerin kullandığıı sorgulasın.

Haa doğrudur yanlıştır ama özel bir şirket, bu yalan haberde konu edildiği gibi isterse, türbanlı diye anlaşmayı iptal da edebilir. Kimi ne ilgilendirir? Herif icabında "ben türbanlılara araba satmıyorum" deme hakkına da sahip. Bu cümleden de, savunduğum anlamını çıkartanın götüne koyayım ayrı mesele.

BMW aptal bir firma değildir. Kendilerinin en büyük müşterilerini bu konuda üzmez. Türkiye'de artan zenginlikten kimlerin faydalandığı, kimlerin şu an lüks içinde yaşadığını gözönüne alacak olursak, böylesi çokuluslu şirketler, bindikleri dalı kesecek kadar keriz değildir.

İnsanların faşizm eleştirilerine ancak götümle gülüyorum. Ülkede faşizmin daniskası yaşanıyor, gazeteciler cezaevlerinde, binlerce kişi tutukluluk süreleri 3 yılı aşan davalarda süründürülüyor.
Bunlar faşizm değil, demokrasi gereği ama türbana dolandırılan götten çıkma bir habere faşizm diye götler yırtılırcasına bağırılıyor.

Çünkü istiyorlar ki, bugün göz önündeki o zenginliği, sumenaltı etsinler. Ezilenden ezene geçen sistem saklansın, insanlar bunları hep mağdur olarak hatırlasın. Sürekli ağlayıp sızlayarak, halktan çaldıkları milyarlarca doların tartışılması yerine bu boktan konu tartışılsın istiyorlar.

Bu sosyal medyada peydahlanan, herkesin birbirini tetikleyerek yarattığı linç kültürü, ileride olabilecekler açısından, ne denli dehşet olduğunu da gösteriyor.

BMW'yi türban üstünden eleştirmek yerine, kriz bahanesiyle işten çıkarttığı emekçilerden söz edilerek yapmak mümkün ya da sömürü düzeninin payendesi olarak. Ama Yeni Şafak ve türevleri bu konulara girmez. Çünkü bu sömürü düzenini oluşturan parçalardan biri de bu fikrin sahipleridir.

Bu türban mavralarını; twitter'da, facebook'ta "Bu faşizmdir" diye ağlanmayı, sağa sola saldırmayı bırakın artık. Sömürenin kim olduğu apaçık ortada, faşizmin kimlerin elinden geldiği de. Siz orada salak salak, bir boku bilmeden BMW gibilerini eleştirirken, oy verdiğiniz adamlar BMW'leri ile ortalarda fink atıyor, TOKİ konutlarında açtıkları garsoniyerlerde çatır çatır sikişmek için BMW'lerini 5. vitese atıyorlar.

Ne çok mal, ne çok salak, ne çok gerizekâlıyla örülü etrafımız. Kendilerine verilen minicik oyuncaklarla oyalanıp, sömürü düzeninin daha da güçlenmesine sadece seyirci kalıyorlar.

Mal kitlesi, o BMW'lere ben mi biniyorum, siz biniyorsunuz. Götü yiyen protesto etmek için yaksın...

26 Aralık 2011

Serpiştirilmiş mesaj mı, duruş mu ya da ne boksa...


Behzat Ç'ye ilişkin çok şey yazıldı, çizildi. Sanırım üstünde en fazla durulan konu, bir polisin, belli çevrelerce çok sevilmesi ve bir polisten kahraman olup olmayacağı. Hadisenin bu noktasına girmeyeceğim, velakin bir noktadan sonra kendi içinde açmazları ve çıkmazları olan, ayrıca da herkesin baktığı pencereden farklı görünebilir.

Tüm bu tartışmalar dışında asıl takıldığım konu, geçen haftaki bölümde, konu alınan kayıp anneleri oldu. Dizinin başından beri kimi zaman gecekondu yıkımlarına, sokak çocuklarına kimi zamansa sıcak gündeme dokundurmalar yapması hepimizin hoşuna gitti. Bugüne dek, çok fazla rastladığımız karşı duruşlardan değildi çünkü.

Benim itirazım da tam bu noktada başlıyor. Direkt söyleyeceğim, bu tavırlar bana samimi gelmiyor. 80 dakikalık dizinin içine iliştirilmiş, birkaç dakikalık görüntüler, konuyu sadece değinme noktasıyla bitiriyor.

Bu tip durumlarda, kendi reflekslerimi harekete geçiririm ve "Ben olsam ne yapardım?" sorusunu sorarım. Eklemek gerekir ki, herkesin aynı şeyi düşünmesini de beklemiyorum.

Dizinin kısa sürede fenomen haline geldiğini söylemek yanlış olmaz. Dizi kısa sürede, büyük kitlelere ulaşınca filmi yapıldı mı? Yapıldı.

Açık açık konuşalım, filmin yapılma amacı, televizyonda görülen ilginin, sinemada banknota çevrilmesinden başka bir şey değildir. Televizyondan, sinemaya her geçişin amacı ne yazık ki bu oluyor.

Tam bu noktada, biraz önce yazdığım samimiyetsizlik olgusu devreye giriyor. Karşı duruşu olup aynı zamanda da sinemayla ilişkisi olan insanların, böylesi bir film çekmesini beklerim çünkü.

Dedim ya, "Ben olsam ne yapardım?" diye, işte ben olsaydım, yapacağım şey, bu ülkede acısı hiç bitmemiş, onlarca olayı projeksiyon aletine yansıtmak olurdu. İyi niyetli çabalara rağmen, bu ülkede gelişmiş bir siyasi-politik sinema yok. Üstelik sayısını hatırlayamayacağımız kadar kanlı olaylar, büyük acılar yaşınmasına rağmen.

Samimiyetsiz gelmesinin sebebinin çıkış noktası tamamen bu sebeptir. Televizyonda bok gibi para kazanıyorsun, bunu sinemaya harcarken, "1 koyar 3 alırım" düşüncesini hissettirmeye başladığın an, bazı şeyler sorgulanabilir hale geliyor.

Behzat Ç. ekibi Kahramanmaş'ta annesinin karnında öldürülen bebeği, 12 Eylül'de ülkenin pek çok cezaevinde işkencehanelerden geçirilmiş insanları, Sivas'ta yakılan aydınları, Bahçelievler katliamını, faili meçhul kalmış onlarca cinayeti v.s. v.s. konu alan bir filmi beyaz perdeye aktarmak, şu yapılan iki üç dakikalık görüntülerden daha farklı anlamda olacaktır.

Tabii şunu da söylemek mümkün, "Birader, hiç konu almasalar, hiç değenmeseler daha mı iyi?"
Elbette iyi değil ama şu an yapılan da öyle büyük övgülere mazhar olamaz. Eğer gerçekten bir şey yapılmak isteniyorsa, bir dizi içine serpiştirilmiş mesajlar yerine, başıyla-sonuyla bir olayı adamakıllı aksettirmek çok daha samimi ve ayrıca konuyu bilmeyen onbinlerce insanı aydınlatmak olacaktır.

Umarım, halkın üstünden deveyi hamuduyla götürenler, halka doğru düzgün karşılık verebilirler.

Başıma bir şey gelmeyecekse altın vuruş yapayım; iyiden iyiye bu konuların sömürüldüğünü ve üstünden para kazanıldığı hissine kapılıyorum.

Eklemeden geçemeyeceğim; zaten yapılması gerekenlerin, övgü almasına alıştırılmamıztır asıl ayıp olan. Bu ülkede yaşayıp da, bunlara gözünü kapatan, kulaklarını tıkayanlar zaten insan olamaz.

Not: İzlediğim tek dizi olduğunu da belirteyim.

22 Aralık 2011

Poşet Hayati -2-


İçerisi karanlık ama dışarıdan her şeyi duyuyorum. Zenginin evindeki karanlık oda bile başka oluyor. Bu odanın kendisi, Hacer Abla'nın evinden daha güzel. Sesler geliyor dışarıdan ama bir türlü anlam veremiyorum konuşulanlara. Bana 'pis' diyen kaltağın sesi olduğu belli. Aha kapı da açıldı.

- Berkecannnn. Kaç kere dedim sana şu yediğin çikolataların ambalajlarını bu odaya atma diye? Hacerrr bu odadaki kâğıtları da toparla. Bu odayı da iyice sil.

Berkecan nedir lan! Böyle isim mi olur. Ya Berke koyarsın, ya Can. İkisini birleştirince Voltran mı oluşuyor. Yemin ediyorum, Berkecan diye ismim olacağına bana 'naylon' denmesine razıyım. Ne naylonu lan, göt lalesi deyin, ağzımı açmam. Aranızda Berkecan yok değil mi? Varsa alınmayın oğlum, sizin hatanız değil, koyanın hatası. Hacer Abla da geldi, garibim daha geleli bir saat olmadı kan ter içinde kalmış.

- Suat, bu gömlekteki, saç kimin?
- Hangi gömlekteki hayatım?
- İş gezisinden getirdiğin beyaz gömlek.
- Aman be hayatım, birinden düşmüştür.
- Biliyorum o düşmeleri ben!
- Saçmamala Aydan. Şu paranoyak halin can sıkıcı hale gelmeye başladı.


Karı manyak lan. Önüne geleni azarlıyor, herkese emirler yağdırıyor. Görseniz bir boka da benzediği yok. Çakma sarışın, boyu 1.60 ya var ya yok. Sırf makyaj, başka da bir numarası yok. Gece o makyaj çıkınca sikime benzemiyorsa, granül poşet değilim.

- Suat otelde bastığımı unutuyorsun herhalde. Paranoyak demeyi kes artık.
- Oldu bir hata hayatımın aşkı, bir daha hiç yaptım mı?
- Bu ne diyorum!
- Hostesten filan gelmiştir belki. Ne bileyim ya.
- Hostesler ne zamandan beri gömleğinin iç cebine saç bırakıyor.
- Dünya hali, olur diyorum hayatım. Çocuklar duyacak, gece konuşuruz.


Hacer Abla'nın da keyfi yerine geldi. Baksanıza nasıl gülüyor.

- Hacer, çocukların kahvaltılarını hazırla çabuk. Oyalanma oralarda.
- Tamam hanımım.
- Üfffffffff! Bana hanımım demeyi kes. Aydan Hanım diyeceksin.
- Tamam hanımım. Ay, Aydan Hanım peki.


Hacer Ablam kapıyı aralık bıraktı, oley lan. Fakat karıya bok attım ama kase de iyiymiş. Tamam itiraf ediyorum, kadınlara karşı zaafım var. Gördüm mü dayanamıyorum. Ama harbiden oğlum, karının götü iyi, kıvamı yerinde. Bir punduna getirip, sürtünsem var ya. Offfff çok canım çekti.

Suat senin de erkekliğini sikeyim. Karı, köpek etmiş herifi, süklüm püklüm karşısında. Ben böylelerini ruhum gibi bilirim, çak ağzına iki tane, bak bakalım nasıl karşında muma dönüyor.

Veletler de aşağıya indi herkes kahvaltı masasında oturuyor. Fakat sağ tarafı tam göremiyorum. Kılıbık Suat o tarafta oturuyor olsa gerek, bir tek onu göremiyorum çünkü. Garibim Hacer Ablam, masayı kurdu, şimdi de etrafı siliyor.

- Berkecannn, çabuk masaya otur diyorum.
- Tamammmmmm.


Ağzını yayışına bak şunun. Elinde kaşıkla, bana doğru yaklaşıyor. Kaşığı tutmacımdan soktu, havalandırdı beni.

- Berkecan, oğlum masaya oturur musun lütfen?

Herif, oğluyla değil de, sanki Londra Büyükelçisi ile konuşuyor, ciddiyete bak. Boşuna mal olmamış bu çocuk. Eyvallah kibarlık iyi güzel de, insan oğluyla da böyle konuşmaz.
Piç, 3-4 kez düşürdü, her seferinde kaşığı deliğimden sokuyor. Deliğimden soktu dediğim için gülenin, ağzına sıçarım. Bak, cidden ağzınıza yüzünüze sıçarım.

- Hacer şu pis şeyi, çabuk al elinden.
- Emredersiniz Aydan Hanım.


Hacer Abla'nın ellerindeyim nihayet, huzur doldum, kuran çarpsın. Yalan yok, isterdim Hacer Abla ile kalayım ama bizim hayat da kelebek misali çarçabuk bitiyor. Seneleri geçtim, haftalarca hayatta kalanımız bile olmuyor. Genelde çöplük köşelerinde sonlana bir hayata sahibiz. En afilli olanımızdan, benim gibi en garibana kadar böyledir. Allah'ı var Hacer Abla iyi insan. Çöpe de gideceksem, o atsın isterdim. Beni usulca alıp, tam mutfağın ortasındaki tezgahın kenarına iliştiriverdi.

Mutfak diyorum ama sizin bildiğiniz mutfaklardan değil. Her taraf ihtişamla dolu. Bir tane poşet olmaz mı lan mutfakta. Oğlum her mutfakta bir poşet olur. Burada yok. Ya tamam şimdi doğruya doğru. Pek iyi değiliz, alayınızın sağlığı ile oynuyoruz filan da, Türkiye'de yaşıyoruz, poşetsiz olmaz.

Ev ahalisi gitti, kaldık Hacer Abla'yla başbaşa. O bütün evi köşe bucak temizledi, ben burada pinekledim. Zil çaldı, bir kadın geldi. Hacer Abla'yla konuştular, sonra bizimkisi gitti. Kaldık burada tek başımıza. İlkin çocuklar geldi eve, şoförleri de var. İsmi Narin'miş, Hacer Abla söyleyince duydum. Belli ki akşamları da ihtiyaçları bu karşılıyor. Gençten ismi gibi bir kız. Bu yaşta, elleri çatlamış kızcağızın. Adaletini sikeyim böyle dünyanın, 23-24 yaşında ya var ya yok. Aha da, Aydan orospusu geldi.

- Narin, Hacer kaçta gitti.
- 5 buçukta gitti Aydan Hanım.
- Tamam kızım, çocuklar geldi mi?
- Biraz önce geldiler, kıyafetlerini değiştiriyorlar.
- Sen onların yemeğini hazırla. Biz bu akşam Suat'la bir davete gideceğiz. Narin gelene kadar gitme sakın.


Karı beni kesti, "Bu pisliği çabuk at!" diye çıkıştı kıza. Kızcağız, beni eline aldı, elinin içinde yuvarladı, içime birkaç ekmek parçası koydu ve mutfak tezgâhının altındaki çöpe attı. Böyle şansın içine tüküreyim e mi?

- Şşşşt, dayıoğlu ismin ne?
- Napacan yarrağım ismi mi? Nüfusuna mı alacaksın? Dayıoğlu ne lan ayrıca, mal mal konuşma.
- Oğlum akıllı ol, içimize aldık seni, akşam gideceğimiz yer aynı. İki kelimenin belini kıralım.
- İçine mi aldın? Dur biraz daha salayım o zaman.


Başladık gülmeye, çöp poşeti Hakikat'la birlikte. İbneye başta çıkıştım ama esaslı oğlanmış. Sabahtan beri burada takılıyormuş, içine atmadık şey bırakmamışlar. İlk geldiğinde zengin evine kapağı attım diye sevindiyse de, hayatı benden daha kısa süreceği için dertli mi dertli.

Biz muhabbete devam ederken, lavuğun biri Hakikat'ın kenarlarından geçirdikleri iplerden bağlayıp, dışarı çıkarttılar. Evin önündeki çöp konteynerinin içine atıverdiler. Hakikat'ın ağzı bağlı olunca konuşamadı tabii, ne kadar konuşmaya çalıştıysam çıt çıkmadı. Sokaktan bir ışık sızıyor fakat göremiyorum çok fazla. Yarım saat geçmeden, sesler gelmeye başladı, çöpleri karıştıran iki genç Hakikat'ı parçalayıp, beni ellerine aldılar. Bir çırpıda içimi açtı, ekmekleri görünce, iki kollu koca sepetli arabasının ön tarafına koydu beni.

Çöp koyteynerini hafiye gibi araştırdılar. Plastikleri biri alıyor, kartonları diğeri. Arada birbirlerini "İyi bak, iyi bak" diye uyarıyorlar. Çöpteki işleri bitince başladık bunlarla gitmeye.

- İbo, şu parka gidip biraz oturak mı?
- He ya, oturak amına koyayım.
- Bir şey diyeceğim ama kızarsın diye söylemeye çekiniyorum.
- Söyle, söyle.
- İki bira alak ya, bütün gün yorumdum.
- Alak amına koyayım, alak.


Giderken iki çöp konteynerini daha karıştırdılar. İbo benim yanıma, bir lavuk daha getirdi. Başta söyledim ya, naylon torba aleminin en itibarlı, en götü kalkık olanı takviyeli poşet koydular. İbnenin havalarını size anlatamam. Yüzüme bakmıyor, kafayı yana çevirdi, dışarıyı seyrediyor. Puşt! Sanki Eyfel'den Paris'e bakıyor, o derece yavşak tavırlar içinde.

Geldik bir parka, arabalarını bin bankın önüne koydular, muhabbete başladılar.

Acayip şeyler dönecek hissediyorum. Şu takviyeli lalenin de sülalesini sikeceğim. Bekleyin işte, harbiden manyak muhabbet var. Yarın görüşürüz canpareler. Takviyelinin ismi de Ersoy. Kıl olurum amına koyayım Ersoy ismine.

Poşet Hayati 1

21 Aralık 2011

Futbola sokayım, size bir şey olmasın


Futbolun içine sıçılmış, izlediğimiz her şey Houdini ya da Copperfield numaraları gibi olan bir ligin ilk yarısı bitti.

Çok yormayın beni, kısaca maça değineyim. İlk yarı boyunca kanatsız kuş gibi çırpınıp durduk. Ne Emre Çolak kanat oyuncusu özellikleri taşıyor, ne de Kazım o yerin daimi adamı olur. Emre Çolak alternatif olarak düşünülebilecek bir isim ama sol kanadını teslim edemezsin. Zaten Terim'in de böyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum, ilk yarıyı kurtarmak ve Riera'ya gözdağı vermek için blöf yaptı ve tuttu.

Kazım tipinde savruk adamlar hedefi olan takımlar için güvenilir oyuncular değil. İlk yarı kaptırdığı 3 top, kontra olarak döndü. Evet iyi niyetli ancak serseri mayın gibi yapacakları kestirilemiyor. Harika top çevrilen bir anda, insanı delirtebilen özelliklere sahip.

Bu iki noktaya baktığımızda ne görüyoruz? Galatasaray'ın hücumda ciddi anlamda kanat sorunu var. Devre arası bu konuya el atılacakmış gibi duruyor.

Orta oyunu şeklinde geçen ilk devrenin bitimiyle, Fatih Terim, herkesin gördüğünü, hepimizden daha iyi gördüğü için, orta sahada takıma baskı uygulatıp, oyunu kanatlara yıkınca, Manisaspor bocaladı. Bu güneşe kar dayanmaz misali, Selçuk da fantastik bir vuruşla maçı tayin etti.

Fenerbahçe maçında tepe noktası yapmış ve acayip motive olmuş takım, sik keyfine ve göt kurtarmaya yönelik play-off sisteminde sergilenen futbol açısından düşüş göstermiş olsa da, kayıpsız geçilen haftalar, büyük kârdır. Geçen yazıda da söz ettim, büyük takım olmak biraz da böyle zamanlarda belli oluyor. Üstü yapıştırılan bu hüviyet, belki bugün çok önemli olmasa da, ilerisi için ciddi bir ışık.

Sezon başına dönecek olursak gazete sayfalarında neredeyse Topkapı Sarayı maliyeti çıkartılan Selçuk ve Muslera'nın ne denli faydalı olduğunu herkes gördü. İyi futbol, iyi futbolcuyla oynanır. Ehh, bu sikindirik sistemde de bu tip adamlar büyük meblağlarla alınıyor. Muslera ligin açık ara en az gol yiyen kaleci, Selçuk attığı 5 gol ve 5 asistle takımın istatistiki açıdan en verimli oyuncusu. Ki, oynadığı oyuna şerh koymaktayım çünkü halen yeterli düzeyde değil. Ama kalite böyle bir şey işte.

Kim ne derse desin, Servet ve Gökhan Zan'dan kurtulup bu takıma o mevkide adam kazandırmak şart. Kimisi beğenir, kimisi beğenmeyebilir bu iki adamı ancak takımdan ellerini ayaklarını çekmesiyle, takımın bir üst seviyeye gelmesinin de bir olması, tesadüf gibi görünmüyor. İki tane adamla da sezon geçmeyeceğine göre, şimdiden harekete geçmekte fayda var.

Kim bu ligden zevk aldı bilmiyorum. Kendi adıma konuşmak gerekirse, öyle donuk ve soğuk gözlerle ekrana baktım. Tabii Fenerbahçe maçını ayrı bir tarafa koyarak söylüyorum.

Elmander, Melo, Ujfaluši ve Muslera senelerdir bu takımın, niçin istediğimiz noktada olmadığını gösteren adamlardı. Birkaç isim dışında ne kadar mal varsa kakaladılar. Misal halen Stancu'dan medet uman var. Yok usta işte olmaz, Galatasaray'da yedek bile olmaz çünkü herif yabancı. Ben de umutluydum ama olmadı.

Boktan ligin, boktan ilk yarısının, ne boka yaradığını bilmediğim lideriyiz. Oyun, skor, futbol, gol, sarı kart, hakem v.s. v.s. şu dosyaları, klasörleri okuduğumuzda hepsi hikâye geliyor.

"E hikâye geliyor da, ne sikime yazıyorsun?" diye soracak olursanız, ne bileyim a.k. yazıyorum işte.

Alakasız olacak ama şu takımda en sevdiğim adam da Elmander ve Ujfaluši. Fakat biraz sakin be Ujfa. Gördüğü sarı kartların hiçbiri faulden değil, itirazdan.

Futbola sokayım, size bir şey olmasın...

Yediğin bokların haddi hesabı yokmuş ulan!


Kendisi asker selamıyla nam salmış bir arkadaş. Sivasspor'da başarılı bir dönem geçirince, götü kalkıp, herkese akıl veren bir şahsiyet.

Galatasaray tribünleri kendisine küfredince (kesinlikle doğru olduğunu savunmuyorum), canlı yayına kızını alıp, ahlâktan dem vuran, gözyaşlarını oracıkta akıtan, Cuma günü oynanacak bir maç öncesinde, "Mübarek cuma gününün ruhuna uygun, centilmen, askerlerimizin dağlarda çarpıştığı şu günlerde onlara layık olmaya çalışarak, bir maç oynayacağız" diyecek kadar vatanına bağlı, "Bir takımın 3-4 futbolcusu solaryumda, 4-5 oyuncusu manita peşinde koşuyor. Herkes kendine bakacak. Türkiye'de değişmesi gereken gerçekler var. Futbol devrimi yapmalıyız." diyecek kadar futbol sevdalısı, "İstanbul'da Laila var Sivas'ta La ilahe illallah" diyecek kadar da dinine bağlı biri.

Tabii Eskişehirspor'da teknik direktörlük yaparken, "Oyuncularım ne zaman Nadide Sultan’a ne zaman da Eyüp Sultan’a gitmek gerektiğini bilecek" diyerek, akıl ve mantık da sunan bir arkadaş!

Ek deliller ortaya çıkınca gördük ki, bizim namus timsali, vatanperver, Müslüman Bülo'nun yerinde yeller esiyor. Kendisi, neredeyse çocuğu yaşındaki 18'lik kızlarla birlikte olan, pezevenklerle yoğun telefon trafiği yürüten, eşi için "Orospuyu dövmeye gidiyorum" diyecek kadar da delikanlı (!)

Bülent Uygun ayna niteliği taşıyor. Ağzından din-iman-namus-ahlâk-milliyetçilik gibi değerleri düşürmeyen, her konuşmanın içine bunları iteleyen tiplerin alayı böyledir işte.

Taşıdığı eksikliklerden, konuşa konuşa sıyrıldığını zanneder. Çünkü bu halk, böylesi ucuz, aşağılık çiğ şovenizm yapan adamları sever.

Eeee Bülo, 8 yemeyip 7 yerdin, 6 yemeden 5 yerdin ama yemediğin halt kalmamış. Aynaya bakınca miden kalkıyor mu acaba? Her gün aynaya o suratla karşılaşsam, suratımı parçalarım, bir daha o mide bulandırıcı şeyi görmemek için.

Cami yaptırdın, okul yaptırdın değil mi? Ulan o kadar aşağılıksın ki, o okuldan mezun olan kızları bile koynuna almaya çalışırsın.

Herkese ders vermek kolay siktiğimin memleketinde. Kendi kızın yaşındaki çocuklarla birlikte olmak hiç mi vicdan sızlatmaz ulan! Allah, kitap diye bağırırken, insan hiç mi rahatsız olmaz?

Küfür bile etmeyeceğim sana, Dibine kadar pisliğe bulaşmış, pezevenklere dilenen bir adama ne söylense azdır? Pedofilik yavşak!