20 Ocak 2012

Mahallenin tecavüzcüleri serbest, delikanlılarının da götü açıkta kaldı


Kulüpler Birliği ve Türkiye Futbol Federasyonu toplantısından çıkan kararın meali, şikenin affedildiğidir. Çünkü varolan yasaya göre şike yapmanın cezası bir alt lige düşürmektir. Fakat eksi puan uygulaması ile bu karar by-pass edilmiştir.

Toplantıdan sonra bir açıklama yapan Fenerbahçe 2. Başkanı Nihat Özdemir, "58. madde değişmesin. Virgülüne dahi dokunulmasın. Biz herhangi bir şekilde, herhangi bir yolla, Fenerbahçe'nin yarım puanının bile kesilmesine, para cezası verilmesini kabul etmeyeceğiz. UEFA'nın dikte ettiği kararları kabul etmiyoruz" dedi.

Aynı Nihat Özdemir, bundan tam bir ay önce Hürriyet'e yaptığı açıklamada, "Eskiden sadece Fenerbahçe konuşuluyordu. Şimdi iddianame açıklandı. Fenerbahçe'nin yanı sıra 7 Süper Lig kulübü ve bir Bank Asya 1.Lig kulübü iddianamede suçlanıyor. Bütün kulüplerin ve federasyonun bunu düşünmesi lazım. Kulüpler Birliği, bir arada durmalı, 58. madde için birlikte hareket etmelidir. Ben bunu Fenerbahçe için değil, tüm kulüpler için, Türk sporu için istiyorum. Bu, konunun birinci boyutu. 58. madde değişmezse Türk sporu batar" demişti.

Garantiler alındı, şimdi 'delikanlılık zamanı!' Bundan bir ay önce Türk sporunu felakete sürükleyecek, 58. madde, bugün değiştirilmemeli...

Bazen fazla iyi niyetle yaklaşıyoruz pek çok konuya. Katillerin affedildiği, tecavüzcülerin yırttığı, bir kadını 25 yerinden bıçaklayanların serbest gezdiği, onlarca insanı öldürüp, toprağa gömenlerin cezaevinden çıkartıldığı, milyonlarca Euro dolandırıcılık yapanlar hakkında işlem yapılmadığı bir ülkede şikeye ceza olarak küme düşme verilmesini beklemek, aptallık düzeyinde bir iyi niyet gösterisi.

Hadiseyi siyasetten ayırmak lazım diyeceğim ama "Sporu siyasete karıştırmayın" diyen herkes, tribünlerdeki taraftarların potansiyel oy olduğunu gördüğü için, kafi derecede ikisi bir arada karışmıştır.

Dedik ya, tecavüzcüler ellerini kollarını sallaya sallaya dolanıyorlar diye. Mahallenizde tecavüzden hüküm giymeden, yırtan biri olduğunu düşünün. Ne gözle bakacaksınız bu insana? Hiçbir şey olmamış gibi, "Aslanım benim ne de güzel siktin?" mi diyeceksiniz? Ya da bu tecavüzcü, hiçbir şey olmamış gibi o mahallede oturmaya devam mı edecek? Elbette hayır, yapacağı ilk şey, izini kaybettirip yok olmaktır.

Fenerbahçe ve adı geçen 7 kulüp, mahallenin tecavüzcüleridir. Üstelik bu tecavüzcüler, bırakın mahalleden kaçıp, izlerini kaybettirmeyi, mahalleye kazık çakmak için ellerinden geleni yapmıştır. Üstelik mahallenin tecavüzcüleri, sürekli yeşil sahaya çıkıp, futbolu sikmeye devam edecek.

Şimdi yeri geldiği için konuşalım. Çarşı için yazdığım bir yazıdan ötürü, söylenmeyen şey kalmadı. Hatta sevdiğim bazı insanlar, defterden silmeye kadar götürdüler.
Eee birader; her şeye lafı, sözü olan, Erbakan'ın ölümünü, Erdoğan'ın annesinin vefatını bile esgeçmeyen Çarşı, 3 Temmuz'dan beri olan biten bu komediye neden ses çıkartmaz? Neden tepki göstermez? Neden dut yemiş bülbül rolü üstlenir?

Hani anarşist tavır, hani endüstriyel futbola karşı duruş, hani isyankâr, asi bünyeniz?

Sonra "Biz farklıyız" nameleri. Oğlum bırakın bu işleri lan, kimse farklı filan değil, o bok çukurunun içinde herkes.

O bok çukurunun içinde, bugün "Şike affedilsin" diyen Galatasaray da var, Trabzon da var, sürecin başından beri ağzını açmayan siz de varsınız, sapına kadar şikeye sahip çıkan taraftar da var.

Futbol bir bok çukurunun içindeydi zaten. O bok çukuru şimdi genişledi, genişledi herkesi içine aldı. Şikeyi yapan Fenerbahçe futbolu ne kadar sikmişse, bugün Kulüpler Birliği'nin aldığı kararın altına imza atanlar o kadar sikmiştir.

Kimse aptalca edebiyat parçalamasın, endüstriyel futbol diye. Store'den sırtına formayı geçiriyorsun, gidip kombine alıyorsun, hafta sonu maça gidiyorsun, her akşam bahis oynuyorsun, sonra da farkındalıktan söz ediyorsun. Canım benim, yemezler.

Üstünüzdeki formayla aynadaki yansımanıza bakın, kimsenin birbirinden farkı yok. 20 Ocak 2012 itibariyle, ağzının ortasına sıçılmış Türk futbolu, götünden sikilmiştir. Bundan sonra izleyeceklerimiz tamamen yanılmasalardan ibarettir.

Haa, biz mi ne yapacağız? Yarından itibaren futbol konuşmaya devam edeceğiz. Penaltıydı, ofsayttı, kornerdi diyerek kendimizi avutacağız.

Herkes kendisinin, diğerinden ne kadar temiz olduğuna inanmaya devam etsin. Futbolu siktiler, biz de hep birlikte karşısına geçip 31 çektik.

19 Ocak 2012

Orospu çocukluğunun sanat eseri


30 yıldır futbol izlerim, böylesi sanat eseri niteliğinde bir orospu çocuğu görmedim.

Bir orospudan çıkabilecek nitelikte bir orospu çocuğu değil çünkü.

18 Ocak 2012

Ali İlbey gibi sübyancılardan kurtulmak şart



19 Mayıs Bayram Değil, Dekolteli Öğrenciler Gösterisidir

Türkiye’de dekolte kadının ve kıyafetin resmî devlet eliyle törene ve “toplumsallaşmaya” dönüşme tarihçesine bakıldığında karşımıza 29 Ekim Cumhuriyet ve 19 Mayıs Gençlik Törenleri çıkar. İlk yıllardan sonra bu iki resmî törene 23 Nisan Töreni de eklenir.

Batı’dan ithal edilen bu uydurma resmî törenler, toplumu modernleştirmek için oluşturulmuş Kemalist cumhuriyetin İslâm’a mugayir bir projesidir.

Öyle ki, millî anâneye aykırı bu şenî törenlere “bayram” demekten hep hicap duydum. Kemalist seküler cumhuriyetçiler ve bir kısım milliyetçiler cehaletlerinden ve idrâklerinin İslâm medeniyet değerlerine kapalı olmasından dolayı bu törenlere “millî bayram” diyorlar.

Millî kavramı milletten, millet kavramı İslâm’dan neşet eder. Millet, “İslâm, yani şeriat üzere tutulan yol” demektir. Bu ölçülere uyan ve bağlı olan topluluğa da İslâm milleti denir. Dolayısıyla İslâmî anâne, usul ve değerleri taşıyan özel günler ancak bayram sayılabilir. Âyetlerde emredildiği şekilde Ramazan ve Kurban Bayramları’na bayram denir ve Müslüman milletçe ancak kutlanabilir.

TÜRKİYE’DE ANCAK İSTİKLÂL HARBİ BAYRAM İLÂN EDİLEBİLİR

Bayram İslâmî bir kelimedir. Dinî, yani millî bakımdan hususî değeri olan ve milletçe kutlanan günlerdir. Bayramlarda bayram namazı kılınır, bayramın mânasınca büyükler, eş-dost ve mezarlıklar ziyaret edilir, insanların gönülleri alınır, yoksullara yardım ve pay dağıtılır

Türkiye’de dinî bayramların yanında, “Hakk’a tapan millet” Millî Mücadele’ye “din-i İslâm” ve “Vatan-ı İslâm” üzere katıldığı için İstiklâl Harbi ancak bayram ilân edilebilir.

“Milliyetçi” sıfatını taşıyan hareketin siyasî lideri de idrâki medeniyetimize kapalı olanlara katılıp, “cumhuriyetin ilânına giden sürecin miladı olan 19 Mayıs tarihini çarpıtanların milletin varlık değerlerine saldırdığını, cumhuriyetin kanına girmeyi gündemine alanların tuzakları ile karşı karşıya kalındığını…” söylemiş.

“CUMHURİYET’İN KANI” MİLLETİN KANI MIDIR?

“Cumhuriyetin kanı”, milletin kanıymış öyle mi? Hayret ki, hayret! Oysa gerçekler “cumhuriyetin kanının” Müslüman Türk milletinin kanının olmadığını ayan beyan ortaya koyuyor. “Cumhuriyetin kanı”, din-i İslâm adına İstiklâl Harbine katılan milleti 1923’den sonra aldatarak devrimci cumhuriyeti ilân eden zorba ve bürokratik egemen sınıfın, yani Kemalistlerin kanıdır.

Dahası, milletin değerlerini “redd-i miras” eden ve 19 Mayıs’ı vatan-ı İslâmiye’nin kurtuluşu muhtevasından koparıp laikçi Cumhuriyet’le irtibatlandıranlar, milletin kanına girenlerdir.

“Samsun’da doğan güneş” diyerek yüceltilen 19 Mayıs’ın, belgelerle sabittir ki İstanbul’dan ve Sultan Vahdettin’in izninden ayrı ve bağımsız bir “millî hareket” olmadığı aşikârdır.

23 Nisan Töreni’ni çoğu insan, İstiklâl Savaşı’nda din-i mübin ve vatan-ı İslâmiye için cihada çıkan “Hakk’a tapan millet”in “Millî Hâkimiyet Bayramı” zanneder. Oysa bu durum bir yıl sürmüştü. Sonra, dekolte “bayanlar” gibi dekolteli kız öğrenciler oluşturulması için yeniden tanzim edilmişti.

Ardından, Atatürkçülüğü “iyi bir şey” zanneden bâzı öğretmen ve öğrencilerin “23 Nisan sevinç doğuyor içime” diye şiircikler yazdığı bu tören dekolteli seküler kız öğrenciler gösterisine dönüştürüldü.

19 MAYIS, LAİKÇİ CUMHURİYETİN VARLIĞINI DAYATAN İDEOLOJİK TÖRENLERDİR

“Bayram” sıfatına sahip olmayan, bir yönüyle Stalinist ve Hitlervâri totaliter rejimlerin törenlerinden kopya edilen, bir yanıyla Avrupaî kadın modelini telkin eden 29 Ekim Cumhuriyet ve 19 Mayıs Törenleri, Millî Mücadele’nin ruhuna aykırı “inkılâpçı Cumhuriyetin” varlığını dayatan ideolojik törenlerdir. Dahası, dekolteli kızlar ve “bayanlar” toplumu vücuda getirmenin resmî provasıdır.

Özellikle 19 Mayıs Töreni’nda dizden yukarı etekleri, teni gösteren kumaştan yapılma kol ve omuzları açık kıyafetleriyle kız öğrencilerin resmî geçitlerinin Avrupa’nın çağdaş seküler toplum manzarasına dönüştüğü âşikardır.

Kemalist cumhuriyetin gayesi bu denî törenler vasıtasıyla dekolte kıyafetli kız öğrencileri modern Türkiye’nin “çağdaş” nüvesi olarak hazırlamaktır. Bu yolda mesafe alındığı, “kamusal alanda”, özel lise ve üniversitelerde dekolteli öğrencilerin çoğalmasından anlaşılıyor.

Türkiye’de “dekolte kadın tipinin” meşrulaştırılması cumhuriyetin Batılılaşma programına dayanır. Malumdur ki dekolte kadın barlarda, pavyonlarda ve azınlıkların mukim olduğu Beyoğlu’nda arz-ı endam ederken, Atatürkçü cumhuriyet eliyle “yurt sathına” taşınır.

19 MAYIS GÖSTERİLERİ UTANMA VE İFFET DUYGULARINI KIRIYOR

Bu noktada dekolte giyinmenin yaygınlaşmasında ve benimsetilmesinde en büyük fonksiyonu cumhuriyet balolarının yanında 29 Ekim Cumhuriyet ve 19 Mayıs Törenleri üstlenmektedir.

Özellikle 19 Mayıs Törenleri, Müslümanca giyinen kız öğrenci tipine karşı modern öğrenci tipinin öne çıkarılması gösterileridir. Müslüman anâne ve vecibelerine aykırı bir pornografiye dönüşen bu resmî törenlerle dekolte kıyafeti meşrulaştırmanın yanında bu kıyafetin zahiriyle birlikte ruh ve fikrinin de verilmesi düşünülmüştür.

Bu şenaat ve müstehcenlik alâmetleri taşıyan törenlerde kız öğrencilerin bu kıyafetler içinde “çağdaş” Avrupa’dan kopya edilen çeşitli dans ve jimnastik hareketleriyle utanma ve iffet duygularının kırılması da sağlanmaktadır.

Ayrıca 19 Mayıs gösterilerinde şarkıların, dans ve figüratif hareketlerin eşliğinde öğrenciler Yunan ve Roma kültüründeki kadının “cinsel çekicilik” gösterisini de öğrenmiş oluyorlar.

Böylelikle sözde “çağdaşlaşmış yeni Türk kadınının” ruhunda İslâm’a ait zerre iffet ve hayâ duygusunun kalmaması sağlanıyor.

Müslüman millete mugayir laikçi cumhuriyet törenleriyle zuhur ettirilen “yeni Türk kadını” tipinin büyük oranda sivil hayatta da çoğaldığı bir gerçektir.

Asrın en büyük çürüme alâmetlerinden olan dekolte kıyafet yalnızca Müslümanların değil, bütün insanlığın iffetli insan olma hakkına, seciye ve birliğine aykırıdır.

YORUM

Yazıyı sonuna kadar okuyabildiniz mi bilmiyorum. İlköğretim öğrencilerini pornografik bulan 'insanlar' var.

Sonra yazdığım zaman 'din düşmanı' oluyorum. Alayında zihniyet bu, çocuk yaştaki kızları pornografik buluyor çünkü tahrik oluyor. Çünkü pezevengin oğlu, o yaştaki kızı koynuna alıp, o çocuktan eş yapmayı normal sayıyor.

"Kemik yaşı büyüktü" diye Bolu'daki olayı kapattılar. Peki Gaziantep'te evlendirilmekten son anda kurtarılan 13 yaşındaki kıza, Şanlıurfa'da 11 yaşında evlendirilen -siktiğimin imamının nikâhı ile- kıza, Konya'da doğum yapan 14 yaşındaki kıza, Muğla'da düşük yapan 13 yaşındaki kıza ne oldu?

Bu ülkede imam nikâhı ile evlendirilen milyonlarca çocuğun kemik yaşına da bakalım mı hep birlikte?

Akılları fikirleri siklerinde bu orospu çocuklarının. Namus-ahlâk diye götlerini yırtan bu yavşakların açtıkları garsoniyerlerle dolu yeni yapılan koca koca konutlar.

Geçiğimiz günlerde Adana'da yakalanan bir pedofili hastasının mahkemedeki savunması şöyleydi; "Cinsel amaçlı bir şey yapmadım. Sadece eşofmanını indirip, poposunu öptüm. Yalnız gördüğüm küçük kızlar ilgimi çekiyor. Kendime hakim olamıyorum."

Bu yazıyı yazan Ali İlbey denen sapığın da, Adana'daki sübyancıdan hiçbir farkı yok. 11 yaşındaki küçücük kız niye sadece bunlara pornografik geliyor?

Resmi törenin kaldırılıp kaldırılmaması ayrıca tartışılır. Ancak Ali İlbey denen bi insan görünümlü canlıya, teşekkür (!) etmek gerekir. Çünkü aslında akıllarda olanı açık açık dile getirmiş. Kıvırmadan, eğip bükmeden.

Her geçen gün daha da sapıklarla örülüyor hayatımız. Kızı yaşındaki çocuklardan tahrik olan, pornografik bulan bu puştların acilen tedaviye ihtiyaç var. Yarın öbür gün, bizim çocuklarımıza da göz dikecek bu aşağılık insin müsveddeleri.

Gerçi başyazarı, fiili sapık olarak cezaevinde yatmış, sonra bir kıyakla dışarı çıkartılmış Akit gibi bir paçavranın yazarından beklenti içine girmek de gerizekâlılık ama toplum ciddi bir tehlike içinde, bunu da görmek gerekir.

17 Ocak 2012

Adalet bekleyenler...


Mahkemenin aldığı karara göre ortada "terör örgütü" filan yok.

Terör örgütü üyeleri, ücretsiz ulaşım isteyen gençler!
Terör örgütü üyeleri, hak talep eden sendikacılar!
Terör örgütü üyeleri, ülkenin seçilmiş milletvekilleri!
Terör örgütü üyeleri, kitap yazan yazarlar!
Terör örgütü üyeleri, haber peşinde koşan gazeteciler!
Terör örgütü üyeleri, poşu takan Cihan!

Hrant Dink, bu devletin öldürdüğü ilk aydın, yazar, gazeteci değil, son da olmayacak.

İt sürüsünün üyeleri, ağabeyleri gibi 'kahraman' olarak anılır birkaç seneye, ağızlarından tükürüklerini saça saça "Türkiye seninle gurur duyuyor" çığlıklarıyla omuzlarda taşınır.

Adaleti beklemekle herkes hata yapıyor, sokaklar adaletini kendisi uygulayan zorbalarla, vandallarla dolup taşıyor.

"benim amcam öldürüldü bankaya giderken başından vuruldu alacak derdinden vuran adam 8 yıl verdi adam aynı şekilde tasarlamış ödürmeyi işte adalet ermeni olmak lazım haralde..."

"ya anlamadım adamlar ağırlaştırılmış müebbet aldı idam cezası yok daha ne istiyorsunuz hergün işkence mi yapsınlar. bu ülkede sadece ermeniler mi öldürüldü."

"milyonlarca kişinin tanimadiği bir gazeteci neden bu kadar çok konuşuluyor(veya konuşturuluyoruz).. muhsin yazıcıoğlu bu kadar konuşulmadı"

"kesin ailesi yine ikna olmamıştır"

"bana bir kürt olarak kimse senin kanin pis kan diyemez, ayni sekilde kimse gelipte bir türke senin kanin pis kan diyemez, her koyun kendi bacagindan asilir, kasinani kasimislar."

"birilerini, özellikle ermeni cemaatini memnun etmişs nizdir umarım. genelde cinayet davalarında verilen cezalar incelendiğinde verilen kararın vicdanları acıtacağı, adamına göre ceza müessesesinin sürekli gündemde kalacağı gerçeği ortadadır, sanırım."

Sokaklar şunları düşünen insan görünümlü yaratıklarla dolu. Yazıklar olsun.

Bu ülkede adaletin olduğuna inanan varsa, aptaldır ve aptal kalmaya mahkûm kalacaktır.

16 Ocak 2012

Panele katılmak, sergi açmak, işemek, sıçmak yasaktır!


Ülkede savcıların pek çoğu kendini aşmış görünüyor. Poşuydu, kitaptı derken Malatya'da Özel Yetkili 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 6 üniversite öğrencisi; "Panele katılmak, 1 Mayıs’ta sergi açmak, bildiri dağıtmak, 8 Mart’a katılmak, yıldızlı bere takmak, mezar ziyaretine gitmek" gibi 'suçlardan' yargılanacak.

Erkin Kocaman, Ayça Kılınç, Yusuf Yılmaz, Uğur Pektaş, Sevcan Göktaş ve Kubilay Uçucu isimli öğrenci arkadaşlarımız, bu suçlardan ötürü 3 Haziran 2011'den bu yana tutuklu. 7 ay olmuş, 7 ay. Suç ne? Panele katılmak. Lan sikerim böyle şey mi olur?

İDDİANEMEDE YER ALAN SUÇLAR

  • "Amerika Defol Bu Vatan Bizim-Halk Cephesi" pankartı etrafında basın açıklamasına katılmak.
  • AKP Malatya İl Başkanlığı önünde yapılan Tutuklu TAYAD’lılar serbest bırakılsın konulu basın açıklamasına katılmak.
  • 19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerine yönelik olarak yapılan “Hayata Dönüş” operasyonlarını protesto amaçlı basın açıklamasına birçok kişinin katılmasını sağlamak.
  • İnönü Üniversitesi kampusunda yapılan "Gazi, Beyazıt ve Halepçe Katliamlarını Unutmadık, Unutturmayacağız" adı altında düzenlenen basın açıklamasına katılmak.
  • Yasal bir dergi olan ve ülke genelinde dağıtımı ve satışı yapılan bir derginin satışını yapmak.
  • Ücretsiz ulaşım istemek için eyleme katılmak.
Doğru ya lan, üniversite öğrencisinin panelle, sergi açmayla, bildiri dağıtmayla, mezar ziyaretiyle ne işi olur.

Üniversite öğrencisi dediğin Ayfon'unu koyar cebine, okula gitmeden önce Starbucks'a uğrar, eline lattesini alır, arkadaşları ile buluşur, biraz futbol geyiği yapar, biraz akşamki dizilerden, filmlerden söz eder, sonra "Yauuuuuv, ülkeyi biz mi kurtaracağız?" diyerek en siyasi yorumunu yapar, sonra 'efendi' gibi okula gider, akşam da arkadaşlarla takılır, biraz twitter, biraz facebook, uykusu gelene kadar da TV karşısında oturur. Al sana mis gibi öğrenci modeli.

Ne lan o öyle, yıldızlı bere takmak. Che misiniz oğlum siz? 8 Mart ne ayrıca!Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü kutlamak erkeği mi düştü. Kutlayacaksan da, al bir kırmızı gül, kız arkadaşına ver, hem sevimlilik tatlılık olsun, hem de günü kutlamış ol.

Ülke zıvanadan çıkalı çok oldu. Memlekette siyasal görüşlü üniversite öğrencisi olmak, cezaevine giriş kartı gibi bir şey oldu. Her tür etkinlik, her tür protesto gösterisi örgütlü suç kapsamına alınıyor.

Fiili bir faşizm yaşanıyor. Üniversite öğrencileri ve gençler özellikle cendere içine alınıyor. Bu genç insanlara boktan profiller çiziliyor. Acun gibi tipler bunun için var. Genç yaşınız da siz de kısa yoldan köşeyi dönebilirsiniz deniyor.

Suç kapsamı darıltıldıkça daraltılıyor. Savcı Beylerin (!) keyfiyetine bağlı olarak haklarında dava açılıyor. İşin boku çıktı, "Panele katılmak, sergi açmak" bile suç olmaya başladı.

Herkes kafasını başka tarafa çeviriyor, kimse şu olan bitenle ilgilenmiyor. Yarın bir açıklama yapılsa ve "Ülkenin resmi ideolojisi Totalitarizm"dir dense, herkes "Oğlum biz zaten senelerdir Totalitarizm'i benimsemiştik" der.

Ülkede 30 sene önce yüzde 91'le darbeye evet diyen halk, 30 yılda darbe karşıtı oldu. Şu olayı "Şartlar öyle gelişti" diyerek, savunabilmek mümkün mü?

Nasıl iğrenç, nasıl boktan bir tavırdır bu. Bunların hocası da, 12 Eylül'de generallere alkış tutup, faşisti ayakta alkışlayıp, o referanduma 'evet' denmesi için götünü yırtmıştır. Sonra bir baktık ki, bunlar "darbe mağduru" olmuş.

Gencecik çocukların hayatlarını çalıyorlar. Aylarca, yıllarca cezaevine tıkıyorlar. Artık cezaevleri yetmiyor, yenileri yapılıyor. Gelişmişliğe bak sen, dev adalet sarayları ve dev cezaevleri projeleri.

Bu orospu çocuklarına küfür bile etmemek lazım. Orospu çocuğu küfür değil, bunların sıfatı, o yüzden rahatlıkla kullanıyorum.

Not: Lan oğlum, bak birkaç tane köşe yazarı var, isminizi vermiyorum, yazılar bende saklı, küfürleri çıkartıp kelime kelime yazıyorsunuz. Sizi de sikerim.

15 Ocak 2012

Bu vatana nasıl kıydılar?


BU VATANA NASIL KIYDILAR?

İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğini yediniz.
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Onu didik didik didiklediler,
saçlarından tutup sürüklediler.
götürüp kâfire : «Buyur...» dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Eli kolu zincirlere vurulmuş,
vatan çırılçıplak yere serilmiş.
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Günü gelir çarh düzüne çevrilir,
günü gelir hesabınız görülür.
Günü gelir sualiniz sorulur :
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

İyi ki bu topraklarda yaşamışsın Usta.

14 Ocak 2012

Antu kafasında maç analizi

Oğlum bu lig başından belli söyleyeyim. Her hafta rakip kırmızı kart mı görür amına koyayım? Bu ne lan böyle! Herifler kiminle oynasa maçı 10 kişi tamamlayamıyor. Ayrıca öyle kırmızı kart mı olur.

Ne değişti geçen yıldan bu yana da, sihirli değnek değmiş gibi birden böyle 4-5 atmaya başlatılar. Ligi 3 Temmuz'da planladılar. Önce ligin altını üstüne getirdiler. Yok şikeymiş, yok teşvikmiş! Anamızın ak sütü gibi helal olan şampiyonluğu lekelemeye çalıştılar. Sonra şu Şampiyonlar Ligi işi çıkınca, yıldız oyuncularımızı satmak zorunda kaldık. Zaten Platini denen ibne de kesin Galatasaraylı. Fransız tohumu değil mi lan o amk evladı!

Lig başladı Bünyamin Gezer'e yani adam gibi adama düdük astırdılar. Tabii abii, herifler bu lobi işlerini acayip yapıyor. İbne cincon. Hatırlasana lige nasıl başladık, o kenetlenmişlik ruhuyla, nasıl çatır çatır çatır futbol oynuyorduk. Nelerle savaştık oğlum nelerle? Darağacına çıktık da, son sözümüz ne oldu hatırla.

Baktılar bizi böyle de durduramıyorlar, başladılar hakemleri ince ince işlemeye. 'Kocaman' yürekli adamı bile çileden çıkarttılar. O beyefendi adam ne dedi lan, ne dedi!!! "Sivas maçıyla başlayan, ufak ufak hani 'ince ince yasemince' derler ya, böyle bir durum var. Bir budama var. Güç dengeleri değişti. Bu güç kaybını da hakemlerin iyi aldığını düşünüyorum. Çok net söylüyorum, güç dengeleri değişti."

Bugünkü maça bak oğlum.
Rakibin antrenörü kim: Bülent Korkmaz
Kalecisi kim: Orkun Uşak
Orta sahada kim var: Mustafa Sarp
Cernat nereli: Romen
Defanstaki Anıl nereden yetişme: Galatasaray
Kırmızı kart gören Mabiala nereli: Fransız.

Şunların arasındaki bağlantıyı yapayım mı? Bülent Korkmaz Galatasaray'ın kestane kaptanı, Orkun Uşak cincon'da oynadı, Mustafa Sarp dersen maaşallah 2 maça bir Galatasaray'a karşı oynayacak, hikâyeden gol de atıyor ki kimse anlamasın diye.
Önce Adnan Sezgin'i gönderdiler Samsun'a bu Mustafa Sarp'ı oraya aldırdılar, oradaki görevini tamamladı, geldi Karabük'teki görevi için. Samsun'dan bunu gönderen kim? O da Adnan Sezgin. İbneler Bizans gibi içeriden çalışıyor.
Cernat Romen. Hagi'yle onu bağlamışlardır o işi. Mabiala zaten Fransız, bunların tohumu Fransız.

Rakipler bize geldi mi taş gibi oynar, bunlar karşısında komik komik hatalar yapıyorlar. Samsun maçında gördük işte, devre arası gitmiştir soyunma odasına çuvalla para.

İki sezondur yatan Nonoş, birden gol atmaya başlıyor. Yaaaav bırakın, yemeyin bizi.

İstanbul Büyükşehir Belediye'yle oynuyorlar, hocaları Arif Erdem. Bu da mı tesadüf oğlum, bu da mı? Neler olup bitiyor bir kafanızı çalıştırın.

Lan zaten bunlar Türkiye'ye şikeyi öğreten kulüp. Sonra bize bok atıyorlar. Eziktaş zaten sesini çıkartmıyor, susup kaldılar.

Her şey önceden belli oldu. Hakan Şükür'ü milletvekili yaptılar. Erdoğan Bayraktar, bunların kulüp üyesi. Daha neler sayarım neler.

Sonra Galatasaray 2012'de 4'ten aşağı atmıyormuş da, rakiplerini yeniyormuş da. Kime anlatıyorsunuz oğlum kime? Bırakın bu işleri artık. Sikerim böyle ligi, boşuna oynuyoruz, takımı ligden çekelim, 6saray, 8taş ve Hamsiler oynasın. Biz de şerefimizle takımı ligden çekelim.

Not: Her hafta kazanınca değişiklik olsun dedim, küfretmeyin lan sakın.

Adalar seni özler Lefter


Bazı futbolcular takımsızdır; Lefter gibi.

Toprağın bol olsun.

8 Ocak 2012

İnancın adı Metin Göktepe


15 yıl önce Metin Göktepe'yi öldüren polisler, bu denli 'gümbürtü' kopmasını beklemiyordu muhtemelen. Onlar için Evrensel gibi bir gazetenin muhabiriydi. Günde 7 bin satan, sesinin çok fazla çıkmadığını düşündükleri. O yüzdendir ki, aynı gün Cumhuriyet gazetesi muhabirini gözaltına alırken, oradaki polislerden biri "Bu Cumhuriyet'ten, başımıza iş alırız. Bırakın" diye, Cumhuriyet muhabirini gözaltına almamıştı.

Ümraniye Cezaevi'nde öldürülen tutuklu cenazelerini izlemek için Alibeyköy'e gittiğinde 28 yaşındaydı. Gazeteci olmasına karşın, ilçeye girişine izin verilmedi. Mesleki refleksle, ısrar etti, orada olmak, birkaç kare fotoğraf çekmek, olup bitenleri yazmak zorundaydı.

Metin'i gözaltına aldılar. Acaba coplarla kaç kez vurdular? Kaç dakika boyunca, çevresini saran polislerin cop darbelerine maruz kaldı?

Eyüp Kapalı Spor Salonu'nda kendinden geçinceye kadar Metin'e vurdular. Sonra da cansız bedenini bir büfe yanına bıraktılar.

Sonrası mı?

Sonrası aşağılık yalanlarla örüldü. "Gözaltına aldık ama bıraktık. Çay bahçesinde sandalyeden düştü" dediler. Bu boktan yalana, herkesin inanmasını beklediler. Paniğe kapılan devlet, dönemin İstanbul Valisi Orhan Taşanlar aracılığıyla yalanın ucuna yalan ekledi ve "Gözaltına alınanlar arasında Metin Göktepe'nin olmadığın kamera görüntülerinen tespit edildi. İsmi de, gözaltı listesinde yok" dediler.

Bu yalanı daha fazla sürdüremediler ve bu kez "Duvardan düştü" yalanına insanların inanmasını beklediler.

Sürece bakar mısınız? Devlet seri halde yalan söylüyor, her açıklamada bir önceki yalanlarını yalanlayıp, başka yalanlarla vakit kazanmaya çalışıyorlar. Yapılan şey ne kadar aşağılıksa, şu süreç en az onun kadar aşağılıktı.

Sonra dava süreci başladı. Davayı ilden ile kaçırdılar, insanların takip etmesini engellemek için. Çünkü bir grup insan, Metin Göktepe'nin ölümünün peşini bırakmadı.

Dava sürdükçe sürdü, 6 polis 2 yıla yakın bir ceza aldı. Fakat Metin Göktepe davası herkese şunu gösterdi; yılmadan, yıkılmadan, örgütlü mücadeleyle sonuç alınabileceğini gösterdi.

Metin Göktepe, kendisinden önce ve sonra öldürülen gazeteciler için herkese ışık tuttu. Devlet ilk kez yaptığını kabullenmek zorunda kaldı.

Metin'in ölümü, devletin, o döneme kadar yaptığı ve üstünü kapattığı yalanları su yüzüne çıkarttı. "Duvardan düştü, sandalyeden düştü" gibi aşağılık yalanlara kimseyi inandıramayacağını anladı.

Gerçeğin peşinden giden Metin Göktepe, gerçeğin peşinden gidenlere yolu ne kadar sarp da olsa bir sonuç alınabileceğini gösterdi.

Bugün geldiğimiz noktada, artık gazetecileri öldürmek yerine, cezaevlerine atıyorlar. Mesleklerinin gereğini yerine getiremeyecek noktaya getirilen gazeteciler, ilkokul öğrencisi gibi azarlanıyor, işlerini nasıl yapmaları gerektiği yönetenler tarafından tarif ediliyor, uymayanlar tek kişilik hücrelerle, yargılaması bitmeyen davalarla, tutukluluk halleriyle 'terbiye' edilmeye çalışılıyor.

Cezaevleriyle tanıştırılmayanlar ise mesleklerini yapamaz duruma getirilip, patronlar tarafından işlerine son veriliyor.

Susanlar ve susmayanlar arasında tenis maçına benzer bir oyun var. Susanlar ayın 1'inde ATM'lere kartlarını sokup, maaşlarını çekerken, susmayanlar ise KCK, Ergenekon, Oda TV gibi davalarda süründürülüyor.

Aylardan Ocak, günlerden 8 Ocak, yıl 2012.

Metin Göktepe'nin öldürülmesinin ardından tam tamına 16 yıl geçti. Daha 'demokratik Türkiye'de gazetecileri yine sokak ortasında öldürüyorlar, demir parmaklıklar ardına gönderiyorlar, işten çıkartma korkusuyla ehlileştiriyorlar.

Metin Göktepe bugün yaşıyor olsaydı, yine inandıklarının peşine takılırdı. Belki KCK'den, belki Ergenekon'dan içeriye alınmıştı bile. Birkaç kişi dışında kimse ismini bilmeyecekti, tanımayacaktı, ne iş yaptığından bihaber olacaktı.

Metin her yönüyle çok şey öğretti bize; inanç, korkusuzluk, örgütlü mücadele, her türden baskıya dayanmak, ucunda ölüm olsa da gerçeğin peşinden gitmek.

İnsanları ölümle tanımadığımız, gazetecilerin mesleklerini özgürce, korkusuzca yapabildiği, cezaevleriyle tanıştırılmadığı bir ülkede yaşama umudumuzu korumak lazım.

7 Ocak 2012

Sabri'de devre 4'te biter


İlginç maç oldu, Sabri oynadığı ve oynamadığı süre içinde maça damgasını vurdu. Sabri'li ilk yarıyı 2-0 geride kapatıp, Sabri'siz ikinci yarıyı 4-2 kazandık. Bütün sorumluluğu Sabri'nin üstüne de yıkmak hoş değil elbet. Uzun süredir oynamıyordu ve hazır değildi. Adam bir de memleketinde deplasmana çıkmış, başında kavak yelleri esiyordur. İkinci golde havada o yelleri arıyor hali vardı. Bordeaux maçında attığı golün hatrına kıyak yapın.

Bazen insan beklemediği cümleler kuruyor, birazdan yazacağım da o türden. Maçı Fatih Terim'in 3 net ve doğru hamlesi 4'e getirdi. Sabri'ye bok atıyoruz da, Melo ve Engin çok mu iyiydi? İkisi de orta alanda döküldü, Samsunspor ilk yarıda bu iki arkadaş sayesinde, Galatasaray orta sahasında Ukrayna'ya vizesiz geçiş yapan Türk genci gibiydi. Her atılan topta 18'e kadar geldiler.

Ehh artık o noktadan sonra da, bırakın da savunmada hata yapılsın. Top oraya gelene kadar, kaç hata birbirine zincirleme eklenmiş, biz en son Sabri'yi görüyoruz. Sabri'yi savunmak adına söylemiyorum ama önümüzdeki görüntü buydu.

Terim'in ikinci yarıda Sabri'yi oyundan çıkartıp, Melo'yu savunmaya kaydırması ve Ujfaluši'yi sağa çekmesi Semih'in erken golüyle birleşince, iki doğru hamle daha yaparak Servet ve Sercan'ı oyuna aldı. O noktada tabii Samsunspor'un ilk yarı bitiminde yapması gereken orta alanı güçlendirmekti. En azından beraberlik kopartabilirlerdi ancak çok geç kaldı ve 2-2'de yaptı o hamleyi.

Sezon başından bu yana yırtınıyorum, yırtınmaya da devam edeceğim. Galatasaray'ın golcüden önce bir orta alan oyuncusuna ihtiyacı var. Engin'in takım içinde garip bir negatif elektiriği var. Sahada şamar oğlanı gibi gelen azarlıyor, giden azarlıyor.

Bu negatiflik dışında, Engin ancak rotasyonda kullanılabilecek bir oyuncu, o bölgede en az Selçuk kadar efektiflik katabilecek birine ihtiyaç var. Sezon başından beri orta alanda her çeşit varyasyon denendi, Engin sadece idare edebilir durumda görünüyor. Yapılabilecek nokta transferle, çok daha ürkütücü bir hal alabilir bu takım.

Fatih Terim'e bir parantez açmak gerekir. Maçın başında ciddi bir hata yaptı fakat takıntılı teknik direktörler gibi 'dediğim dedik, çaldığım düdük' şeklinde davranmadı. Bunu söylemek biraz salakça ama Sabri'yle çıkılacak 2. yarı çok boktan sonuçlar doğurabilirdi.

Teknik direktörler genelde hata yaptıklarını kabul etmez. Hata kabul etmek ciddi bir erdemdir, hele hele egoları bu denli gelişkin bir meslekte daha da önem kazanıyor. O yüzden alınan 3 puanda ciddi bir payı olduğunu söylemek gerekir.

2-0'dan 4-2'ye maç çevirmenin bir başka özelliği de, bundan sonra oynanacak rakiplere gönderilen mesajdır. Futbol dediğin oyunda psikolojinin yadsınamayacak bir yeri var. Şu günkü skor, pek çok rakip için de, sevimsiz gelecektir. Sahaya çıkan takım, biraz daha boynu bükük olacaktır. Ve tabii ki, takım için de ciddi bir güven anlamına geliyor.

Ne yalan söyleyeyim puan kaybı beklediğim bir haftaydı. Devre 2-0 bitince en fazla 2-2 olur diye düşündüm ama Sabri gibi bir faktörü gözardı ederek, eşeklik ettim. Tek başına maçın skorunu belirledi. Bu da ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu gösteriyor.

Küfretmeyin lan, taşak geçmiyorum ama adamı tek başına da günah keçisi yapmamak lazım. Her şeyin seri halde bokunu çıkartıyoruz, adamı o hale getirmenin anlamı yok.

Turgay Şeren gibi konuşmak geliyor lan ara sıra; "Sabri'yi severim iyi çocuktur ama kendisine dikkat etsin. Artık forma aslanın ağzında değil midesinde. Muslera da iyi kaleci ama iki top geldi ikisini de yedi. Selçuk'a da aferin yine sahada basmadık yer bırakmadı. Aferin Fatih, hatandan çabuk döndün."

Bir de Semih gol attı ya, acayip ötesi sevindim. Oğlu gol atmış baba sevinci yaşadım. O denli gururlu, o denli mutlu. Aslanımsın sen benim..

İyidir iyi, kazanmak güzel, deplasmanda kazanmak şahane, 2-0'dan 4-2 maç kazanmak fantastik.