29 Nisan 2012

Loran Vayloyan bir an önce dönersin umarım


Her insan hata yapar. Bizi biz yapan olgulardan biri de, yaptığımız hatalardır. Şöyle bir düşününce, hayatta ne kadar çok hata yaptığımı bir kalemde görebiliyorum, en büyüğünden, en küçüğüne kadar. Oturup 2 dakika düşünsen, sen de ne kadar hata yapmışsındır, hemen fark edeceksin.

Bunları, niye yazdım değil mi? Hadiseye geçmeden önce, geçtiğimiz hafta Fenerbahçe maçı öncesinde Galatasaraylı taraftarların toplandığı yerden bir olay anlatayım, gözlerimle şahit olduğum bir olay.

Saat 14.00 gibi birkaç arkadaşımla buluştum. Sokakta çeşit çeşit insan var. Herkes Fenerbahçe maçı üstüne muhabbette. Meşaleler yakıldı, sis bombaları atıldı v.s. derken, bir tartışma yaşandı. İşin ilginci, daha sokağa girdiğim ilk anda fark ettiğim ve her tarafından itlik akan bir herif, olayın öznesi durumunda. Sırtında Ultraslan'a ait bir eşortman üstü var, zaten önyargılıyım ama herifi herhangi biri sokakta görse, sadece suratındaki meymenetsizlikten içeri atarım, o derece itici bir tip. Bu eleman, birine "Tamam gel konuşalım" dedi. Üç adım, bilemedin beş adım sonra "Konuşalım" dediği çocuğa arkadan tokatı patlattı.

Her neyse, bu olayı kafanızın bir tarafında tutun işte.

Fenerbahçe'nin Galatasaray'ı 2-1 yendiği maçtan sonra, Mehmet Topuz ve Stoch'la birlikte sanırım en fazla konuşulan hadiselerden biri oldu, Loran Vayloyan meselesi. Loran, en sonunda bir açıklama yaparak, 'kendi isteğiyle' mesleğine bir süre ara vereceğini açıkladı.

Loran'ı çok yakından tanımıyorum, sigara yasağının getirilmediği dönemde, NTV'deki sigara odasında birkaç kez muhabbet etmişliğimiz vardır, hepsi o.

Başta dedim ya, 'insanlar hata yapar' diye, işte Loran da, mesleği gereği yapmaması gereken bir hata yapmıştır. Hata mıdır? Evet hatadır. Muhtemelen kendisi de, "Ulan keşke yapmasaydım" demiştir, bundan eminim.

Loran'ı, diğer muhabirlerden ayıran bir başka özellik de, isminden de anlaşılacağı üzere, kimliğidir. Herkes gayet iyi biliyor ki, Loran Vayloyan bir Ermeni bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.

Olaydan sonra, sağda solda bolca dolaştım, yazılanlara göz gezdirdim. Galatasaray taraftarının hatırı sayılır bir kısmı, ağızlarından salya akıtarak, "Kovun bu Ermeni'yi" şeklinde, buram buram ırkçılık ve ayrımcılık kokan, ağızlarından salya akıtarak, Loran'ın işten kovulmasını istedi.

Bir bölümü de, kimliğinden bağımsız olarak, yaptığı şeyiiçine sindiremediğinden ötürü, görevine son verilmesini istedi.

Loran, başarılı bir muhabir, mesleğini gayet iyi icra eden bir adam. Haa, adam Fenerbahçeli'dir, sevmezsin o ayrı mesele. Ama bunca yıldır doğru düzgün işini yapan bir adamın, tek bir hata sonrasında boynuna ilmik geçirmek de, büyük insafsızlıktır.

Ultraslan denen grubun yaptığı açıklama, tek kelimeyle iğrençti. Hayır, her şeyi kenara bıraktım, bir taraftar grubunun "Lig TV'nin Fenerbahçe muhabiri Loran Vayloyan'ın Ali Sami Yen Spor Kompleksi TT Arena sınırları içerisinde ve Galatasaray adının olduğu her yerde muhabirlik mesleği sona ermiştir!" deme cüreti bile, Türkiye'deki futbol ortamının ne derece boktan noktada olduğunu apaçık gösteriyor.

Koskoca bir kulüp varken, onu çiğneyerek, bir basın çalışanını tehdit etmesi kabul edilebilir değildir. Kimsiniz arkadaş siz, kimsiniz? Bu ülkede, savcı yok mudur, bunu bir suç unsuru olarak nasıl kabul edemez anlaşılır gibi değil.

Ulan ülkede, hata yapan yapana, bırak hatayı senin iktidarının yediği bokun haddi hesabı yok, hiçbirine ses çıkartma, tepki verme, bir muhabiri herkesin gözü önünde linç ettir.

Yahu hepimiz milyon tane hata yapıyoruz bu hayatta, her gün yapıyoruz, yaptığımız her hata sonrası birileri bizi linç edecekse, kimse kalmaz bu boktan dünyada. Kaldı ki, insani bir durum, adam Fenerbahçeli, bütün gün o futbolcularla birlikte, olabilir arkadaş olabilir. Bu kadar tahammülsüzlük neden? Bak tekrar ediyorum, evet yaptığı yanlıştır fakat direkt adamı asmak, o çocuğun yaptığı hatanın zilyon katı büyük hatadır.

Benim vicdanımda, Loran Vayloyan'a yapılan kitlesel bir linçtir, kimse başka türlüsünü anlatamaz bana ve bu linç büyük oranda kimliğinden kaynaklanmaktadır. İsteyen, "Hiç ilgisi yok" demeye devam etsin, ikna olmam. Ömer Güvenç örneği orada bir yerlerde dururken, kimse de beni ikna edemez.

Tribünler, bu asalaklardan kurtulmalı. Bunların siyah-beyazı, sarı-laciverdi, bordo-mavisi v.s. v.s her türlüsünden kurtulunmadığı sürece, bugün şikeden muzdarip olanlar, yarın kendi takımları şike yaptığında, tıpkı eleştirdikleri adamlar gibi sokaklara çıkar, renkler değişir, kendileri sahiplenir.

Bir insanı, ilk hatasında, linç eden kim var, kim yoksa, hepsinin geçmişini sikeyim. Sanki bu götverenler peygamber de, hayatta hiç hata yapmadılar, önüne geleni asıp kesiyorlar.

Esrar çekip, sokaklarda insanları tokatlayacaksın, saatlerce karaborsa bilet satacaksın, sonra bir adam sevindi diye, tehdit edeceksin; bunun adına da tavır diyeceksin. Götünüzü filler siksin, pezevenkler...

Yaşadığımız sürece hata yapacağız, Loran da yapacak, ben de yapacağım, sen de yapacaksın. Yaptığımız her hata bizim biz yapıyor ve daha güçlü ayakta kalmamızı sağlıyor.

Kendi adıma açıkça itiraf ediyorum, Galatasaray Kulübü, Loran Vayloyan konusunda sınıfta kalmıştır. Bu asalak taraftar grubunun, yaptığı açıklamayı suratlarına vurması gerekirken, gizliden ya da açıktan destek vermiştir. Ama öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, ülkenin başbakanı bile "Taraf olmayan bertaraf olur" diye birilerini tehdit ediyor, biz de bunu içimize sindiriyoruz.

Umarım Loran Vayloyan, mesleğine geri döner. Nerede dönerse dönsün ama dönsün. Çoluk çocuk sahibi bir adamı, tehditle işinden etmek, sadece Türkiye gibi faşist yönetimli ve faşizan ruhlara sahip ülkelerde olur.

26 Nisan 2012

Tükürdüğünü yalama sanatının ustaları

Günün konusu, Fenerbahçe'nin "Götümüzü sikseniz, davamızdan vazgeçmeyiz" dedikleri CAS davasından geri adım atmaları.

3 Temmuz'dan bu yana, bir spor şikesi konusunu siyasileştirerek, başka başka anlamlar yükleyerek, kutsallaştırmaya çabalayarak, "onur-gurur-namus" üçgenine sıkıştırmaya çabaladılar.

Namussuzluk, gurursuzluk, onursuzluk ayyuka çıktığı zaman, "Biz davayı çektik ama durum bizim lehimize, kimbilir neler aldık oğlum" diye ergen sınıfına bile giremeyecek cümlelerle, durumu kurtarmaya çabalıyorlar, zavallılık düzeyinde.

Başkanın, yöneticilerin "CAS davası bizim onurumuzdur. Asla geri çekmeyiz" demiş, herif şimdi bunu savunmaya çabalıyor. Hatta çaba değil de, daha çok çırpınıyor.

Bak Türkçe anlamayan gerizekâlı, bunun anlamı ne biliyor musun? 'Biz onurdan, namustan, gururdan vazgeçtik' demek oluyor, davanın çekilmesi.

Sokaklara çıkıp, pankartlarla götünü yırtan sen miydin? Evet
Her yerde, insanlara bu davada haklı olduğunuzu ve UEFA'nın bedel ödeyeceğini söyleyen sen miydin? Evet
Davanın kutsal olduğunu söyleyen sen miydin? Evet.

Sen şimdi bunların hepsini unuttun, "Durun bakalım, kimbilir neler aldık ki, bu davadan vazgeçtik" diye, kendini avutmaya çalışıyorsun.

Gurursuzluğu, onursuzluğu, namussuzluğu bu kadar kolay içine sindirebilmek için insanda mide değil işkembe olması lazım. Sendeki işkembe olunca da, insan olmuyorsun, direkt olarak sığırlığa geçiş yapıyorsun. Gerçi sığırlığa geçtikten sonra, onurdur, gururdur, namustur umrunda olmaz.

Yok şartlar oluşmuş, kulüplerin menfaatleri olurmuş o yüzden CAS'taki davanın geri çekilmesi normalmiş. Karşılığında kimbilir neler neler almışmış.

Lan salak, ne diye sokağa çıkıp yırtındın o zaman? İhtiyacın olmadığı kavramlar için, neyin kavgasını veriyorsun.

"Hiçbir pazarlığı kabul etmiyoruz" diyen sen, bir yerlerde pazarlık yapıldığı için şimdi seviniyorsun.

Oportünizmin doruklarındaki yüzsüzlüğünü, tükürdüğünü yalama konusundaki çabanı, yüzünüze baka baka yalan söyleyen yöneticilerinizin her söylediğini savunma gayretinin ta amına koyayım lan.

Bu kadar yüzsüzlük, bu kadar onursuzluk, bu kadar gurursunuzluk ve bu kadar namussuzluk, tam da sana uygun düşüyor.

Ama tabii bu yüz surat hacı Murat modelinle, her boka kılıf bulan kişiliksiz kişiliğinle, bu durumdan da bir pay çıkartıp, "Hahahahaha işte aldık 45 milyon Euro'yu" diye sevinç çığlıkları atarsın.

Bak sana belki söylemediler ama Şampiyonlar Ligi'ne katılmaman ne anlama geliyor biliyor musun? 2011-2012 sezonunda Şampiyonlar Ligi'ne alınmayan Fenerbahçe, Türkiye'yi geçtim, Avrupa'da futbolu takip eden insanların gözünde seni 'kirli' gösteriyor. Sen bu kiri içine sindirebiliyorsan, sorun yok ama bir daha ortalara çıkıp da, "Hebelü hübele" diye bağırma.

Fenerbahçe'nin CAS'taki davadan vazgeçmesinin tek bir anlamı vardır, o da şikeyi içine rahat rahat sindirdiği ve kabullendiğidir.

Gerçi, nasılsa ligden düşme olmadı, nasılsa puan silme olmadı, şikecilerin götü rahat etsin diye play-off diye bir sistem getirildi, gerisi sorun değil. Yarın öbür gün ülke UEFA'dan toptan ceza yese, en çok bu yavşaklar sevinecek, ellerini ovuşturacak.

Küfür de edesim yok sizin gibilere. Sen onursuzluğu, gurursuzluğu, namussuzluğu içine sindiriyorsan, ne kadar küfür de etsem "Yarabbi Şükür" diye çekiniyorum.

Sizin namus davası diye adlandırdığınız şey olsa olsa şalvar davası olur.

Şerefini, onurunu, namusunu, gururunu paraya değişen adamların şike yapmadığını düşünmek de aptallık sınırlarında dolaşmaktan başka bir şey değildir.

Not: Artık kim üstüne alınırsa, ona gitsin. Ona, buna demedim diye dert anlatamayacağım.

25 Nisan 2012

Sözcü: Bir Akp projesi



Sözcü Gazetesi'ni nasıl bilirsiniz?

Kimileri bu soruya "Türkiye'de aslanlar gibi muhalefet yapan tek gazete" diye yanıt verebilir. Kimileri de, "Yavşağın önde gideni, hükümet karşıtı" şeklinde şanıt verebilir.

Çıktığı günden bu yana, Akp iktidarını yerden yere vuran, sinir bozucu düzeyde muhalif tavrı ile, Türkiye'de pek çok gazeteyi geride bırakarak, en çok okunanlar arasında yerini aldı.

Peki "Sözcü Gazetesi'ni siyasi olarak nasıl bilirsiniz?" diye sorsam, ne yanıt verirsiniz. Kuvvetle muhtemel, ulusalcı ve Atatürkçü diye nitelendirirsiniz. Aklınıza

şu da takılmış olabilir; ülkede, muhalif tavrıyla bilinen gazeteciler işsiz kalırken, cezaevlerine atılırken, Sözcü Gazetesi nasıl oluyor da, ayakta duruyor? Gazeteden tek bir kişi hakkında bile soruşturma açılmıyor ya da cezaeviyle tanıştırılmıyor.

Şu son cümlelerde yer alan sorular, büyük ihtimalle hepimizin aklına gelmiştir. En azından benim aklıma geldi. Kullandığı tavır, takındığı ırkçılık düzeyindeki yazı dili ve çiğ muhalif karşı duruşuyla, aklı başında insanların, Sözcü Gazetesi'ni tasvip ettiğini sanmıyorum.

Şimdi buraya kadar yazılanlara karşı çıkın ya da çıkmayın ama bundan sonra yazılacakları iyi okuyun ve ülkenin aslında nasıl bir durumda olduğunu görün.

Sadece birkaç kişinin katıldığı bir toplantı yapılıyor. Toplantıda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan var. Toplantıya katılan bir diğer kişi Sözcü Gazetesi'nin sahibi Halit Ertuğrul Akbay.

Başbakan Erdoğan'ın yanında ise önünde kahverengi bir çanta bulunan Remzi Gür var.

Bu arkadaşın kim olduğunu bilmeyen var mı? Varsa söyleyeyim; Başbakan Erdoğan'ın gizli kasası, kadim dostu, son 20 yılda Türkiye'nin sayılı zenginlerinden biri haline gelen, uğruna TMSF'den Köşk satışı yapılan bir arkadaş (!) Başbakan Erdoğan, toplantıda, Sözcü Gazetesi sahibi Halit Ertuğrul Akbay'a döner ve şunları söyler: "Her ay sadece ve sadece 200 bin satacaksınız, 300 bin değil. Bunu yaparsanız, (bu sırada Remzi Gür kahverengi çantasının içinden bir tomar para çıkartır ve gösterir), her ay bu para sizin" der.

Bu sırada Remzi Gür araya girer ve "Teknolojik destek istiyorsanız, bunu da sağlarız" diye ekler.

Başbakan Erdoğan, Avrupa'da yaptığı ziyaretler sırasında Türkiye'de muhalefetin susturulduğu yönündeki eleştirilere, çantasından çıkarttığı Sözcü Gazetesi'yle yanıt verir. "Muhalefet yok mu? Alın bakın, canıma okuyorlar" diyerek, muhaliflere dokunulmadığını ve cezaevindeki gazetecilerin, mesleklerinden ötürü değil, 'darbecilik, teröristlik' gibi suçlardan yargılandıklarını anlatıyor.

Sözcü'ye bugüne dek, muhalif gözüyle bakan insanlar arasındaysanız, her şeyi yeniden bir gözden geçirin. Bu kadar gazeteci içerideyken, bu adamlar nasıl rahat rahat 'çakıyor'?

Hakkında olumsuz yazılan neredeyse her şeye dava açan Tayyip Bey, nasıl oluyor da kendisini yerden yere vuran Sözcü Gazetesi hakkında bir-iki dava dışında, dava açmıyor. (Biraz daha dava yazaydım, kusacaktım)

Yakın bir zamanda, yeni bir sol parti kurulursa, emin olun bu da Akp projesi olacaktır. Ülkede her kurumu, herkesi kontrol altına alan siyasi iktidar, muhaliflerini bile kendisi yaratıyor.

Muhalifetin bile, kendi kontrolünde olmasını isteyen ve ona göre kurgulayan iktidarın, ne kadar demokrat olduğunu da, varın siz karar verin.

Not: Yazar mıyım, yazmaz mıyım bilmiyorum ama bunun yazılması gerektiğini düşündüm çünkü hiçbir yerde yazılmayacağından eminim.

10 Mart 2012

İnsanlıktan ayrılmayın


Yaklaşık 2-3 aydır doğru düzgün yazma isteğim yok. Futboldan kafi derecede soğudum, ülkede olan biten her şey yorucu olmaya başladı ve garip bir biçimde yorulmaya başladım.

Fazla yazmak istemiyorum, internette bu kadar olmak ve sürekli yazmak zorunda kalma isteği, beni çok rahatsız ediyor.

Buraya yazmaya başlarken, hiç düşünmediğim şeyler oldu, acayip güzel insanlarla tanıştım. Bazılarıyla görüştük, konuştuk, dertleştik, paylaştık.

Ama artık sona geldiğimi hissediyorum. Zorla yazıyorum, zorla bu sayfayı açıyorum ve bir yük hissi oluşuyor.

Lafı fazla uzatmayacağım, duygusal triplere de girmeyeceğim.

Herkes kendine iyi baksın. İnsanlıktan sakın ayrılmayın.

Bitti...

8 Mart 2012

En iyi kadın ölü kadındır


Şanlıurfa'da yaşları 14 ila 17 arasında değişen çocuklar evlendiriliyor.
Türkiye sınırlarında çocuk yaşta evlendirilenlerin sayısı yüzde 14.
Çocuk yaşta evlendirilenlere oransal olarak bakıldığında Gürcistan'tan sonra dünyada ikinci sıradayız.
Gayri resmi rakamlara göre 5.5 milyon civarında çocuk gelin var.

Bazıları para karşılığı satılıyor.
Bazıları tecavüz edildiği için sözümona namuslarının kurtarılması için evlendiriliyor.
Bazıları, ilk eş 'eskidiği' için kuma olarak alınıyor.

* 2002'de 66 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 17 kişi hayatını kaybediyor.
* 2003'te 83 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 94 kişi hayatını kaybediyor.
* 2004'te 164 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 103 kişi hayatını kaybediyor.
* 2005'te 317 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 135 kişi hayatını kaybediyor.
* 2006'da 663 kadın hayatını kaybederken , terör yüzünden 149 kişi hayatını kaybediyor.
* 2007'de 1011 kadın öldürülürken, terör yüzünden 183 kişi hayatını kaybediyor.
* 2008'de 806 kadın öldürülürken, terör yüzünden 222 kişi hayatını kaybediyor.
* 2009'da 953 kadın öldürülürken, terör yüzünden 101 kişi hayatını kaybediyor.

Ülkede kadınların yüzde 52'si kaba dayağa maruz kalıyor.
Son 8 yılda kadına yönelik cinayet rakamları yüzde 1400 oranında arttı.

* Tüm kadınların % 25'i Fiziksel şiddete uğruyor.
* Şiddete uğrayan kadınların %75'i eşi tarafından şiddete uğruyor.
* Şiddete uğrayan erkeklerin % 75'i aile dışından gelen şiddete uğruyor.
* Cinayet sonucu ölen kadınların %40-70 eşi tarafından öldürülüyor.
* Tecavüze uğrayanların %50 si 18 yaş altında ve bunlardan %10 erkek çocuk gerisi kız çocuktur.
* Her 4 kız çocuktan biri cinsel şiddete uğruyor.
* Daha çok 7-9 yaş arası çocuklar cinsel şiddete uğruyor.
* 5-10 yaş arası çocukların %55'i ensest mağdurudur.
* 10-16 yaş arası çocukların %40 ensest mağdurudur.
* Cinsel saldırganların %75'i tanıdık biridir.
* Ensest olaylarında faillerin %50'si öz baba ve sırasıyla amcalar enişteler, ağabeyler, dedeler ve dayılardır.
* Acil yardım hattını arayan kadınlardan % 57'si fiziksel şiddete, % 46,9'u cinsel şiddete, % 14,6'sı enseste ve % 8,6'sı tecavüze maruz kalmıştır.
* 1995'te başkent Ankara'daki gecekondularda yaşayan kadınlar arasında yapılan bir araştırma, kadınların % 97'sinin kocalarının saldırısına uğradığını ortaya koymuştur.
* 1996'da orta ve yüksek gelir gruplarında yer alan ailelerle yapılan bir araştırmada, soruların başlangıcında kadınların % 23'ü kocalarının kendilerine karşı şiddet kullandığını söylemiş, fakat belirli şiddet tipleriyle ilgili sorular sorulduğunda bu oran %71'e yükselmiştir.
* Başka bir araştırma, kadınların % 58'inin yalnızca kocalarından, nişanlılarından, erkek arkadaşlarından ve erkek kardeşlerinden değil, kadın akrabalar da dahil olmak üzere kocalarının ailesinden de aile içi şiddete maruz kaldığını tahmin etmektedir.
* Bir grup orta ve üst sınıf kadının % 63,5'unun cinsel tacizin bir türüne maruz kaldığı bulgusuna ulaşılmıştır.
* Bir araştırmaya göre, şiddet sonucu ölen 40 kadından 34'ü evde ölmüş, 20'si asılmış ya da zehirlenmiş, 20'sinde öldürüldüklerine dair kesin belirtiler görülmüş ve 10'u da ölmeden önce aile içi şiddete maruz kalmıştır.
* Türkiye'nin kuzeybatısında yer alan Bursa şehrindeki halk sağlığı merkezlerinde yapılan bir araştırma, kadınların % 59'unun şiddet kurbanı olduğunu ortaya koymuştur.
* Mor Çatı'nın 1990 ile 1996 yılları arasında 1.259 kadın arasında yürüttüğü bir araştırma, kadınların % 88,2'sinin bir şiddet ortamında yaşadığını ve % 68'inin kocaları tarafından dövüldüğünü göstermiştir.
* Ankara'da yapılan başka bir kadın araştırmasına göre, kadınların % 64'ü kocalarından, % 12'si ayrıldıkları kocalarından, % 8'i birlikte yaşadığı erkeklerden ve % 2'si de kocalarının ailesinden şiddet görmektedir. % 60'ı, kocalarının kendilerine tecavüz ettiğini söylemiştir.

Bu istatistikleri bir tarafa koyun, kadının toplumdaki yerine bakın, Türkiye'nin gösterdiği ilerlemeyi hesap edin.

Tabii ki salt Akp iktidarı sorumlu tutulamaz şu tablodan ama kadına şiddet ve kadın ölümleri konusundaki ilerlemelerini de (!) görmemek mümkün değil.

Kadının toplumdaki rolü şekilleniyor.
Türkiye demokratikleşiyor.
Ekonomik olarak büyüyor.
Ortadoğu'da hakim güç oluyor.
Dünyada söz sahibi haline geliyor.

7 Mart 2012

Su akar yatağını bulur



O kadar yıl, önünden tonla ölüm, işkence, tecavüz haberi geçince mesleki bozulmaya uğruyor insan. Önüne her gelen haberde yüreğin titremiyor, içinden bir şey geçmiyor, etrafı kırıp parçalamak isteği duymuyorsun.

Ama bu haberi okuyunca, içimden bir şeylerin akıp gittiğini hissettim.

22 yaşında genç bir adam, sevdiği kız gelin arabasıyla evinin önünden geçerken, aklını yitiriyor ve annesiyle birlikte bir harabede yaşamaya başlıyor. 3 ayda 150 TL'lik yardım alıyorlar ve kapısı, penceresi bile olmayan bir evde soğuktan korunmak için köpeklerle birlikte yatıyorlar.

Aşk nedir, nasıldır, ne kadar sürer bilmiyorum. Emin olduğum bir şey varsa, aşkın bir süre sonra yok olup gittiğidir. Yüreğinde fırtınalar kopartan, kalbinin yerinden çıkacakmış gibi atmasını sağlayan kişiye karşı, vakit geçtikçe aynı şeyleri hissetmemeye başlıyorsun.

Yıllar önceydi, bir muhabir mikrofon uzatmış "Aşk nedir?" diye soruyor, herkes kendince yanıtlıyordu. Yaşı en fazla 10 olan bir ayakkabı boyacısı, hayatımda duyduğum en güzel cevabı verdi; "Seversin, seversin kavuşamazsın. Aşk odur işte" diye.

Bir insanın aklını kaçırmasına neden olabilecek ne kadar şey var acaba bu boktan hayatta?

Sevdiğin insanın bir başkasıyla evlenmesiyle, kaç kişi kendi hayatından vaçgeçer. Mantıklı mı, değil mi, doğru mu, yanlış mı v.s. v.s?

Bu kadar yıldan sonra şunu gördüm, hayatta kimse vazgeçilmez değil. Bazı şeyleri zorlamamak lazım. Zorladıkça daha kötüye gidiyor ve daha içinden çıkılmaz hal almaya başlıyor.

Şükrü Kurhan, sevdiği kız için aklını yitirmiş. Bugün, kapısı, penceresi bile olmayan bu adamın yanında sadece ve sadece anası var.

O yüzden şu hayatta annem dışında karşısında eğilip büküleceğim kimse yok. İnanın değmiyor, değmez de.

Üstad söylemiş, benim üstüne lafım yok: "Kendine iyi bak, beni düşünme. Su akar yatağını bulur."

Dinleyin işte

Gerçek bir 'adam' portresi


Galatasaray'ın Euroleague vizesi aldığı Lietuvos Rytas maçı sonrasında, "Peki bundan sonraki planlarınız ne?" sorusuna verdiği, "Şimdi bir kadeh şarap içeceğim ve daha sonra Euroleague hakkında düşüneceğim" yanıtı duyduktan sonra daha çok sevdim Oktay Mahmuti'yi.

Açıkçası hayatıyla ilgili çok şey bilmiyordum, genel geçer bilgiler dışında. Bir arkadaş, bildiklerini paylaşınca, sizin de okumanız gerektiğini düşündüm.

6 Mart 1968'te Üsküp'te doğan Oktay Mahmuti, küçük yaşlardan itibaren basketbola büyük bir sevda ile bağlanmış. Önce oyuncu olmayı denemiş. Lise takımında oynamış ama bir yeteneği olmadığını görünce, başka bir yola girmek için sürekli basketbol hakkında okumaya başlar ve koç olmaya karar verir.

Üsküp'te Rabotnicki kulübünün altyapısında çok genç yaşlarda, ıvır-zıvır işlerle kariyerinin ilk adımlarını atar. Bir taraftan da eğitimini sürdürür.

Yugoslavya'da iç savaşın patlak vermesiyle Oktay Mahmuti ülkesinden ayrılmak zorunda kalır ve yolu Türkiye'ye düşer. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden kabul alarak, İstanbul'a gelir.

Maddi olanaksızlar içinde, yabancı bir ülkede tek başına kalan Mahmuti, bu dönemde İstanbul'daki basketbol takımlarının antrenmanlarını takip etmeye başlar ve Efes Pilsen genç takımının hocası Aydın Örs ile tanışır. Aydın Örs, sürekli antrenmanları izleyen Makedon gençle, bol bol sohbet eder. Mahmuti'ye yardımcı olmak için kapanma noktasındaki Eczacıbaşı altyapısında yardımcı koçluk görevi ayarlar.

Aynı yıl, Efes Pilsen'de Aydın Örs, A Takım koçluğuna getirilir. Örs, teknik patronu olduğu Efes Pilsen'e yeni bir takım oluşturmak için Oktay Mahmuti'nin kendisine öve öve bitiremediği adı o güne dek hiç duyulmamış Makedon genç bir oyun kurucuyu denemeye karar verir. Senelik 50 bin dolar ücret karşılığında Petar Naumoski, Efes Pilsen forması giymeye başlar.

Eczacıbaşı, basketbol şubesini kapatmaya karar verince, Oktay Mahmuti de Efes Pilsen'de görev almaya başlar. Hem Naumoski'nin tercümanlığını hem de altyapı sorumluluğunu üstlenen Oktay Hoca, göreve gelir gelmez yıldız takımında boyu 2 metrelik bir genci keşfeder. Daha önceleri boyundan ötürü sürekli uzun oyuncu olarak oynatılan bu genci, direkt guard pozisyonunda oynatmaya başlar.

Başlangıçta, 2 metrelik bu genç de, yerini yadırgar ve yıldız takım kötü sonuçlar almaya başlar. Oktay Mahmuti kendisine "Bu boydaki çocuktan guard olur mu?" eleştirilerine "Bu çocuğun çok özel oyunculuk yetenekleri var. Guard olsun diye değil oyun bilgisini ve karar yeteneğini geliştirsin diye guard oynatıyorum" yanıtını verir. Bu genç, hepinizin tahmin ettiği gibi Hidayet Türkoğlu'dur.

Sonrasında Efes Pilsen A takımının başına geçer. Ardından İtalya'ya gider ve Benetton Treviso'da 2 yıl geçirir ve kendine uygun bir teklif gelmediği için bir sene kadar aktif koçluk hayatına ara verir.

2010 yılında önüne bir proje konur ve Türkiye'ye basketbolu sevdiren ancak senelerdir başarılı olamayan Galatasaray'dan gelen teklifi kabul eder.

Galatasaray'ın o dönemdeki yöneticisi Hakan Üstünberk ile 3 yıla yayılan bir plan yaparlar ve ümit milli takım seviyesindeki gençleri transfer etmeye başlarlar. Galatasaray ile anlaşma imzalamasından çok kısa süre sonra Barcelona, kendisine resmi teklif yapar.

Oktay Mahmuti, yeni bir sözleşmeye imza attığı için, Barcelona, teklifini Galatasaray Basketbol Şubesi'ne gönderir. Hakan Üstünberk, bu çok önemli görevi, Oktay Mahmudi'ye bildirir. Oktay Mahmuti, Hakan Üstünberk'e "Size söz verdim, birlikte plan yapmaya başladık. Sözümden dönemem ve kimseyi yarıda bırakamam" diyerek, teklif için teşekkür eder ve yoluna Galatasaray'da devam edeceğini belirtir.

Hakan Üstünberk, Mahmuti'nin bu tavrından çok etkilenir ve sözleşmesinde iyileştirme yapmak için Oktay Hoca'ya yeni bir teklif sunar.

Oktay Mahmuti, hiç düşünmeden iyileştirme için teşekkür eder ama kendisine bir teklif geldiği için daha önce anlaştığı bedelin üzerinde bir ücret almayı etik bulmadığını belirtir.

Sonrasında play-off finalinde şampiyonluğun kılpayı kaçması ve Galatasaray'ın seneler sonra bir kupayla sezonu açması gelir.

Oktay Mahmuti, senelerdir uyuyan devi uyandırdı. İki yıl önce Euroleague'ye katılacağımızı biri söylese, "Hadi canım sen de!" derdim. Ancak rüya gibi bir sezon geçirdik. Türkiye'de işler şu an için yolunda gidiyor, şampiyonluğun en büyük favorisi biziz ve rakiplerin bütçelerinin yarısı kadar bile değiliz.

Oktay Mahmuti'nin nasıl biri olduğunu görmek açısından şunu da bilmekte fayda var. Özellikle yağmurlu havalarda Mahmuti, otostop yapan taraftarları arabasına alıyor. Kendisine 'güvenlik' için bunun yanlış olduğunu söyleyen yöneticilere, "İstanbul'a ilk geldiğimde yağmurda Abdi İpekçi'den eve arabasız çok döndüm. Ne kadar zor olduğunu bilirim" der. Bir gün Abdi İpekçi'den otostop yaparken, Oktay Mahmuti'nin arabasına binerseniz şaşırmayın.

Bazı insanlar, hayatta her şeyi hak ediyor. Oktay Mahmuti de, bunlardan biri. Alın teri dökerek, emek sarfederek, çok çalışarak, tırnaklarıyla kazıya kazıya bulunduğu yere gelmiş.

Yolumuz hiç ayrılmasın Oktay Hoca. Çünkü sen bize çok yakıştın...


Teşekkür: Bana bu yazıyı gönderen Selim Sanver'e teşekkürü borç bilirim.

5 Mart 2012

Yeni Türkiye'nin rol modelleri



2-3 yıldır ağırlıklı olarak yazılı basında Ali Ağaoğlu ve Acun Ilıcalı isimleri sürekli karşımıza çıkıyor. Hayat hikâyeleri, zenginlikleri ve ilişkileriyle görmediğimiz gün yok gibi.

Bugün Ali Ağaoğlu'nun nikahlı eşi ile birlikte röportajını görünce "Yeter ulan yeter!" diye bağırdım.

Mesleki açıdan baktığımda, her iki ismin de magazin değeri yüksek, okunurluğu fazlaca kişiler olduğunun farkındayım. Acun ya da Ali Ağaoğlu'nun medyada yer almasını da anlaşılır buluyorum ama her gün, her dakika ve sürekli bu adamları görmek de bir süre sonra eziyete dönüyor.

Nedir bu iki tipin özellikleri?

Zengin olmaları.
Evli olmalarına karşın, evlilik dışı ilişki yaşamaları.
Eşlerinin bu evlilik dışı ilişkilere onay vermesi.
"Tırnaklarımızla kazıyarak buraya geldik" mesajı vermeleri.

İçinde bulunduğumuz ülkede, pek çok şey değişiyor. Bu değişimler kimi zaman uzun vadeye yayılarak kimi zamansa kısa sürede oluyor.

Ali Ağaoğlu ve Acun Ilıcalı rastgele seçilmiş isimler değil. Bu iki isim de, yaşam biçimleri ve hayat hikâyeleriyle topluma örnek oluşturuyor. Yoksul bırakılmış, gün be gün soyulan halka, "Siz de bir gün bu zenginliğe erişebilirsiniz" mesajı veriliyor.

Öyle ya, sıradan bir muhabir, bugün özel uçağı olan, milyonlarca dolarla oynayan bir adam haline geldi!
Ali Ağaoğlu ise küçük bir müteahhitken, bugün İstanbul'un her yerine lüks siteler inşa ediyor, arabalarını sığdırmaya yer bulamıyor.

Ortalama zekâya sahip olan ben, hiçbir şey okumadan, hayatta tek bir konuyu dahi sorgulamadan televizyon karşısına geçsem, "Vay ulan! Ben neden Acun olmayayım? Neden Ali Ağaoğlu gibi 24 bin dolarlık saat takmayayım koluma" diye hayaller kurar, yoksulluğumu hayallerle bastırmaya çalışırdım.

Benim sırtımdan kazanılan milyonlarca doları hiç düşünmeden, "Bu iki adam gibi nasıl yaşarım?" diye aptal aptal beyaz cama bakardım.

İşin bu hayal kısmını bir kenara bırakırsak, her iki mide bulandıcı tipin evlilik dışı ilişkilerini de ayrıca değerlendirmek lazım. Her ikisi de evli ancak her ikisi de evliliklerinin dışında ilişki yaşıyor.

"Alan razı, satan razı. Sana ne lan angut?" diyen çıkar mı bilmiyorum -çıkarsa da geçmişini sikeyim- ama toplumda çok eşliliğin sempatiye çevrilmesi açısından, sıradan isimler olmadıklarını düşünüyorum.

İkisi de, evli ama genç kızlarla birlikte. Eşleri bu duruma hiç sesini çıkartmıyor. Çünkü insanlık onuru, kadınlık gururu diye bir şey yok. Doğru ya, neden olsun! Bok gibi parayla besleniyorlar, gerisi mi önemli mi?

Ayrıca günümüz toplumunda çizilmeye çalışılan kadın portresinde, eşi mal gibi koltuğa yayılmışken, her an hizmete hazır, eşi ne yaparsa yapsın bir dakika bile yanından ayrılmayan, eşi izin vermeden konuşmayan, her hareketini eşinin onayıyla yapabilen, köleden hallice, kişiliği zavallı hale getirilmiş bir canlı. (Bkz: Alttaki fotoğraf)



Şimdi yeniden Acun ve Ali denen tiplere dönelim. Bir hafta boyunca tüm gazetelere ve haber portallarına bakın. Bunların olmadığı bir güne rastlayacak mısınız?

Size vaad edilen hayatlar bunlar. Asla gerçekleşmeyecek bir hayalin, aptallık sınırlarını zorlayacak şekilde peşine takılıyoruz. Evine ayda 700 TL giren insanlar, her akşam Acun denen bu herifin programını izleyerek, onun zenginliğine zenginlik katmasına yardımcı oluyor.

Peki gerçek mi ne?

Gerçek; Ali Ağaoğlu'nun kendi ağzından söylediği gibi, İstanbul'da yapılan yüzlerce binanın inşaat malzemelerinin kumlarını Marmara Denizi'nden çekmesi, demirlerini de hurdalarından çekmesiyle yani kısacası sahtekârlık yaparak, halkı dolandırarak zengin olmasıdırb

Peki gerçek mi ne?

Gerçek; cemaat desteğiyle, televizyon krallığı kurmaktır.

Gerçek; iktidarın halka yalan söyleyerek oy alması, halkı asla gerçekleşmeyecek hayallerle oyalamaları, bize böyle boktan rol modeller yaratarak, halkı uyuşturmaları.

Gerçek yaşadıklarımızdan başka bir şey değil. Hayal dünyasında yaşadıklarımızı bir kenara bırakıp, ailemizin, etrafımızın neler yaşadığına dönüp bir bakın.
Kızınıza 500 bin Euro'luk araba alabilir misiniz?
Kendinize uçak satın alabilir misiniz?
Kolunuzda 3-4 yıllık maaşınıza eşdeğer bir saat olabilir mi?

Ya mışıl mışıl uyuyup, bizi sikmelerine izin veririz.
Ya da uyanıp, bizi sikenleri sikeriz.

Başka yol varsa haber verin.

1 Mart 2012

Simgeye takıldıysan, kafana 'aptal' yazan dövme yaptır



Türk Lirası'nın yeni simgesi tanıtıldı. Güvenli liman, çapa diye ecüş bücüş, saçmalık kokan açıklamalar yapıldı ama kişisel görüşüm bir boka benzemediği yönünde.

Üstüne yapılan yorumları okuyunca, insan bir acayip oluyor. Yorumların ortak özelliği "Haç ve Ermeni Dram'ına benzemesi." İnsanlar bu iki yorum üstünden Hıristiyanlığı ya da Ermenileri alabildiğine aşağılamış. Unutmadan bir de, Recep Tayyip Erdoğan'ın baş harflerini yani RTE'ye benzediği söyleniyor.

Neyse sorun aslında bu da değil. Bunlar bilmediğimiz, daha önce hiç karşılaşmadığımız konular değil. Asıl sorun; insanların bu konu üstünde onlarca, yüzlerce, binlerce, onbinlerce kelime yazması. Ülkenin gündemi 01 Mart 2012 tarihi itibariyle bu sikindirik simge oldu.

Garip değil mi? Beş kuruşluk kâğıt parçasının simgesinin ne olduğu hepimizi çok ilgilendiriyor. Hepimiz üstüne iyi, kötü, olumlu, olumsuz bir şeyler söylüyoruz.

Simgesinin ne olduğunu bilmeden ayda 700 TL alıp, köle gibi çalıştırılan insanlar hakkındaysa aklımızın ucuna hiçbir şey gelmiyor. Bu konu hakkında söyleyecek lafımız yok. Paranın şekli sike benzese ne olur, göte benzese ne olur! Misal, simgesi yarrak olsun ama kimse muhtaç olmasın.

Lan oğlum bu dünyada, her gün binlerce insan açlıktan ölüyor, açlıktan ölmemek için insan öldürüyor, hırsızlık yapıyor. Ötesi yok, kendini satan var.

Hayatımız elimize tutuşturulan elma şekerlerini yalamakla geçiyor. Sapından tutup, ağzımıza veriyorlar. Isırmaya çalışıyoruz, ısıramıyoruz. Ancak ve ancak yalayabiliyoruz. Yaladıktan sonra da, "Çok şükür, yalayamayanlar da var" diyoruz.

Malsın, malım, malız... O elma zaten benim hakkım, ne diye şükredeceğim pezevengin evladına, bir-iki yalattı diye.

Boş boş konuşup, saçma sapan olaylar hakkında milyon yorum yapan bir aptal güruhuyuz.

Dünya, beş kuruş etmeyecek, üstünde birilerinin resimleri olan kâğıt parçalarının esiri olmuş, buna kimsenin sözü yok, kimsenin itirazı yok, TL'nin üstündeki işaret neye benzemiş, güzelleme diziyoruz üstüne.

Paranın amına koyayım, insanlara bir şey olmasın. Devletin ücretsiz vermesi gereken pek çok hizmet paralı. Düşünsene her yanımız su ama biz içmek için ona para veriyoruz. 25 yıl önce biri gelip "Hacım var ya, ileride suyu böyle bir boka benzemeyen damacana diye bir aygıta koyup, bize parayla satacaklar" dese, "Siktir git oğlum, mal mal konuşma" derdim.

Cidden bak, bazı şeyleri 10 saniye düşünün, ne denli mantıksız olduğunu anlıyorsunuz. Ama bu boktan sistem, hiçbirimizin böylesi basit şeyleri düşünmesine bile fırsat vermiyor.

Neden vermiyor?

Çünkü insan düşünmeye, sorgulamaya başladığı andan itibaren, Dünya'da hüküm süren, insanı köleleştiren, insanı insanlığından çıkartan, hakkımız olanlara bile şükretmeye iten bu boktan sistemi kafalarına geçiririz.

Bırakın TL neye benzemiş, bırakın para üstünden iğrenç ırkçılık naralarını atmayı.
Sizi köleleştiren bu sistemle ilgili konuşun.
Bu sistemin çarpıklıklarını fark edin.
Açlığa, yokluğa, yoksulluğa isyan edin.
Bir parça ekmeğe muhtaç edilen insanların farkına varın.

TL isterse at yarrağına benzesin, ister eşek sikine. O para için birbirini öldüren, o para için ölen milyonlarca insanın olduğu dünyada isyan etmiyorsanız, aptal aptal konuşmayı bırakın.

28 Şubat 2012

Sikerler 28 Şubat'ı


28 Şubat'ın üstünden 15 yıla yakın bir zaman geçti. O günden bugüne ne değişti diye bir arkanıza dönüp bakın.

Gayet iyi anımsıyorum, tankların Sincan'dan geçişi alkışlarla karşılanıyordu. Medyanın neredeyse tamamına yakını, bu süreci daha da alevlendirmek için ellerinden geleni yaptılar.

Bugünün iktidar ve güç sahipleri, 28 Şubat üstünden yaratılan mağduriyetin keyfini çıkartıyorlar. Her fırsatta 28 Şubat güzellemeleri yaparak, ne kadar ezildiklerini, ne kadar etkilendiklerini söyleyip duruyorlar.

Peki 28 Şubat'ta kaç idam oldu?
Kaç kişi tutuklandı?
Kaç kişi cezaevine girdi?
Kaç kişi işkenceden geçirildi?
Kaç kişinin evlerine girilip, kitapları yakıldı?
Kaç kişi işkence sonucunda hayatını kaybetti?
Kaç kişi için yurtdışına çıkış yasağı konuldu?

Ne bileyim, hangi babanın götünden çıkartılan cop, oğlunun ağzına sokuldu?
Ya da, hangi kocanın yanında karısına tecavüz edildi?

Ne oldu lan 28 Şubat'ta? Bunu gayet iyi niyetle soruyorum. Kime ne oldu?

12 Eylül'de neler yaşandığını yeniden yazıp çizmek mi lazım! İdamları, gözaltıları, daha bir-iki hafta öncesine kadar yaşanan yargılamaları, açılan davaları, vatandaşlıktan çıkarmaları, insanları zorunlu mülteci olarak yurtlarından sürmeleri, yüzbinlerce davayı mı hatırlatmak gerekiyor.

Bu ülkede götünü yırta yırta bağıran hep haklı görünür. İki-üç tutuklamayla geçen, darbe niteliği bile taşımayan, bir süreçten geldiğimiz noktada işte bugünler yaşanıyor.

Yaşananlar ne peki?

Gazetecilerin, bilim insanlarının, siyasilerin, avukatların, öğrencilerin, sendikacıların; olmayan darbelerle, oluşturulmuş davalarla cezaevine gönderilmesi ve sonu gelmeyen yargılamalar.

Dünün mağdurları (gerçi iktidar sahibi olmalarına karşın halen mağdurlar), sözümona ezilenleri, bugün diğer tarafa geçtiler ve alabildiğine gaddar, olanca nefretleriyle kendilerine muhalif kim var, kim yok cezaevine atıyorlar.

28 Şubat'tan bugüne değişen çok şey yok aslında. Halk yine yoksul, yine bir parça ekmeğe muhtaç.

Akp iktidarının 28 Şubat'tan bu yana becerdiği en iyi şey, korkuyu her kesime yayması oldu.

28 Şubat döneminin başbakanı Necmettin Erbakan, Kaddafi'yle çadırda görüşme yaptığı için hakkında söylenmeyen kalmamıştı, aşağılanmanın her türünü yaşadı. Ama aradan 10-12 sene geçti aynı çadıra Tayyip Erdoğan girince, ağızlarını bile açamadılar.

Ya da Kayseri'nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, "Süslü püslü göründüğüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. Resmi görevim nedeniyle bugün bir törene katıldım. Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur." dediği için 1 yıl hapis ve 420 bin lira ağır para cezasına mahkûm edildi. Ama Tayyip Erdoğan, "Dilinin, dininin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum" deyince kimse sesini çıkartamıyor.

Çünkü ağzını açarsan, eleştirirsen demir kapılar, taş duvarlar seni bekler. Bir gazeteci olarak işsiz kalırsın.

"Darbelerle hesaplaşacağız" diye referandum düzenleyenler, kirli ağızlarıyla idam edilen devrimci gençler üstünden oy avcılığı yapanlar, bugün kendi sivil darbelerini her geçen gün şartlarını daha da ağırlaştırarak uyguluyorlar.

Evet, 28 Şubat'ta birtakım insanlar mağdur oldu ama 12 Eylül'le hesaplaşmadan, 12 Eylül'ün hesabını vermeden, 12 Eylül darbecileri yargılamadan kimse ağlayıp, sızlamasın.

Son 5 yıldır don lastiği kıvamına getirdiler "mağduruz" edebiyatı. Her yetki, her güç elinde olacak ama "mağdurum" diyecesin.

12 Eylül'le ülkede belli bir düşüncenin filizlenmesini sağladılar, 28 Şubat'la da o düşünceye kök saldırıyorlar. Olayın benim açımdan özeti budur.

Villada otur, konakta yaşa, sermayeyi elinde tut, sokakta öğrenciyi, işçiyi coplattır sonra "ama biz ezildik" de. 12 Eylül'de yaşananlar dururken, "mağduruz" derken insanın yüzü kızarır ama bu pezevenklerde yüz de yok.

Haaa unutmadan, bugün "28 Şubat, 28 Şubat" diye götünü yırtanlar, o gün neredeydi acaba? 12 Eylül'ü alkışla, aradan 30 yıl geçsin darbe karşıtı ol. 28 Şubat'ta sessiz kal, aradan 10 yıl geçsin kıçını yırt. Herkes nasıl samimi, nasıl samimi a.k.

Samimi olan, götü yiyen 28 Şubat'çıları yargılar...