12 Mayıs 2012

Seni şampiyon olacaksın diye sevmedim









Sonuç her ne olursa olsun, siz şampiyon oldunuz zaten.

Kompradorlar, para babaları, şikeciler için düzenlenmiş 6 maçın ta amına koyayım.

8 Mayıs 2012

Gururu olmayanın, namusu da olmaz


Bu ülkede pek çok kez, mızrağın çuvala sığmadığı olaylarla karşılaştık. Hele hele son 11 yılda, neredeyse mızrakların tamamına yakını çuvala sığmadı, at götündeki kelebek gibi göze çarptı.

Toplumun adalete olan inancı her seferinde sarsıldı.

Deniz Feneri diye bir dava yaşadık. Almanya adli makamlarınca "Almanya tarihinin en büyük yolsuzluk davası" olarak adlandırılan Deniz Feneri e.V. Derneği'nin 41 milyon Euro'nun büyük bölümünün amacı dışında kullanıldığı, 17 milyon Euro'sunun Türkiye'ye gönderildiği ortaya çıktı.

Almanya,'da önce soruşturma başlatıldı, ardından da failleri mahkemeye çıkartarak yargıladı ve hapis cezaları verdi. Frankfurt Eyalet Yüksek Mahkemesi'nde görülen davanın savcısı Kerstin Lötz, "Davanın asıl failleri Türkiye'de" iddiasında bulundu.

Davanın Türkiye ayağının başlatılması için Almanya'daki mahkemeden davanın tüm belgeleri istendi. Bu belgelerin Türkçe'ye çevrilme süreci bile 1 yıl kadar sürdü. Bu 1 yıllık süre içinde derneğin Türkiye ile ilgisi olmadığı, Almanya'daki ve Türkiye'deki derneğin farklı dernekler olduğu, sadece isim benzerliği olduğunu, Başbakan Yardımcısı konumundaki zat yani Bülent Arınç defalarca televizyon ekranlarından söyledi.

Gel zaman, git zaman davanın Türkiye ayağında 3 yıl sonra hareketlenmeler yaşandı. Savcılar Nadi Türkaslan, Mehmet Tamöz ve Abdulvahap Yaren, iddianamelerini tamamladı ve operasyonlar başlatıldı. Operasyonlarda Zahid Akman ve Kanal 7 yöneticilerinin de olduğu 9 kişi tutuklandı.

Bir de baktık ki, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Deniz Feneri davasını örgütlü suç kapsamına alan üç savcıyı görevden aldı ve Sincan Savcılığı da, Nadi Türkaslan, Mehmet Tamöz ve Abdulvahap Yaren için 11 yıl hapis istemiyle iddianame hazırladı.

Hadise buraya kadar anlaşılmıştır umarım. Özet geçmeme karşın, Son 11 yıllık süreç içinde, Türkiye'de ucu iktidara dokunacak bir olayın üstü nasıl örtülmeye çalışıldı gayet açık ve net biçimde görülüyor.

3 Temmuz 2011 günü, Türkiye'de Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım'ın da içinde bulunduğu, futbol dünyasını sarsan bir soruşturma ile tanıştık.

Olayı bugüne kadar özetlemeyeceğim, zaten şu bloğu takip eden herkes gayet iyi biliyor neler yaşandığını. Sonuç itibariyle gördük ki, İbrahim Akın ve Serdar Kulbilge denen iki futbolcu arkadaş, bireysel olarak tek başlarına şike yapmışlar. Bazı yöneticiler ve menajerler de bireysel teşebbüste bulunmuş.

Bu iki dava arasındaki benzerliklere şöyle bir bakın.

Dünyanın her yerinde şike yapan takımlar düşürülürken, Türkiye'de eşi benzeri olmayacak biçimde kulüplere ceza verilmeden pislik temizlenmeye çalışıldı.

Türkiye'deki Deniz Feneri davasında nasıl savcılar hakkında bugün 11 yıl hapis isteniyorsa, şikeye bulaşmamış takımların üstüne de o pislik atılarak, adaletin işlemesini sağlayanlarla, adaleti kendilerine uydurmaya çalışanlar aynı sepette toplanmaya çalışılıyor.

Deniz Feneri'nin Türkiye ayağında, aralarında eski RTÜK Başkanı Akman'ın da olduğu 20 kişi hakkında "suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve örgüte üye olmak" suçlarından takipsizlik kararı verildi, suçlama "resmi belgede sahtecilik" olarak düzenlendi. Şike davasında ise şikenin sahaya yansımadığı gibi ancak götümüzle güleceğimiz bir suç unsuru bulunarak, şeref yoksunlarının kıçı kurtarılmaya çalışıldı.

Her iki davaya sahip çıkanların da, aynı yüzsüzlük, aynı omurgasızlık, aynı onursuzluk ve gurursuzlukla, kitlelerine sahip çıktığını görüyoruz.

Sonuç itibariyle, her iki davada da, kitleler dolandırıldı, insanlar aptal yerine ve ülkenin başında bulunan iktidar da, bunlara hem arka çıktı hem de sahiplendi. Üstüne, istedikleri gibi cezalar verilmesini sağladı. Yani cezalandırılmamalarını sağladı.

Başta dedik ya, mızrağın çuvala sığmadığı durumlar var diye, her iki olayda da o mızrak çuvala sığmadı. Bugün takımlarına aptal gibi sahip çıkanlar, eğer varsa vicdanlarında asla ve asla aklamayacaklar yapılanları.

Çok ilginçtir, kendisini 'Son Kale' olduğunu savunanlar ve bunun üstünden mağdur edebiyatı yapanlara sahip çıkanlar, suçladıkları siyasal iktidardan başkası değil.

Dolandırıcılık yapıp, yüzsüzce "temiziz" diyenlerle; maç satın alıp "temiziz" diyenler, birbirinden ayrı fikirlerde olduğunu düşünüyor ama aynı onursuzluğu sergiliyor.

Onur, gurur, edebiyatı yapıp, ahlak bekçiliğine soyunanların yüzsüz yüzsüz "Bu da geçer" demelerini bir noktaya kadar eğlenceli buluyorum ama belli bir yerden sonra mide bulandırmaya başlıyor.

Gerek siyasal iktidar, gerekse de, şike yaptığı kabak gibi ortada olmasına rağmen mazlumu oynayan güruh; ne kadar iğrenç olduğunuzu anlamak için aynaya bakmanız yeterli.

Üstünüzden asla atamayacağınız bir lekeyle yaşamak zorunda kalacaksınız. Ama pek çoğunuzun işkembesi alabildiğine geniş, bunu da sindirirsiniz kolaylıkla.

6 Mayıs 2012

4 Mayıs 2012

Biz de dişlerimizi sıkıyoruz











Samsun'da Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nde bugün açılışa katılan Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç'ı protesto etmek isteyen öğrencilere önce özel güvenlik görevlileri, ardından da polis böyle saldırdı.

Toplumu dindar yapmak isteyenler, aslında kindar insanlar yarattıklarının farkında değiller.

Tıpkı kendi söyledikleri gibi, dişlerimizi sıkıyoruz, kimilerimiz sıkarken, kırıyoruz o dişleri. O günün geleceğini bekliyoruz. Sonsuza kadar iktidar kalamayacaklarının farkında bile değiller.

Üniversitelerdeki özel güvenlik terörü gerçekten fazlasıyla can sıkmaya başladı. Hiçbir yasal dayanağı olmayan, paralı köpeklerin öğrencilere, sanki can düşmanıymış gibi vurması, tokatlaması kabul edilebilir bir durum değil.

Hep söylüyorum, iyi ki şu dönemde öğrenci değilim. Bana şöyle bir tokat atacak, gece evine giderken; kolunu, bacağını kırmadan bırakmam, bir de kulağına fısıldarım "Okul hatırası" diye.

Üniversitelerimiz özgürleşti değil mi? Türban serbest bırakıldı ve özgür hale geldi. Öyle ya, bundan 10 yıl önce üniversitelerin özgürleşmesinin önündeki tek engeldi, şimdi kimse sesini çıkartmıyor.

Kendilerine yönelik tek bir olumsuz tepkiye bile tahammülleri yok. Öğrenci, işçi, memur, tiyatrocu v.s. v.s. Kendileri gibi düşünmeyen kimseyi etraflarında görmek istemiyorlar.

Dişlerimizi sıkıyoruz, kırılırcasına sıkıyoruz hem de. Kimse bunları unutmuyor, herkes alabildiğine kinini içinde biriktiriyor. Tokat atana, yanağımızı çevirmeyeceğiz, bundan emin olun.

3 Mayıs 2012

Kocaman yürek ve Şenol Güneş


Şenol Güneş'i kaç kez yazdım bilmiyorum. Bilen zaten biliyor, bilmeyene de not düşeyim; Türkiye'deki kirletilmiş futbol ortamında dürüstlüğüyle, onuruyla, duruşuyla adam gibi adamların başında gelir. Belki Galatasaraylılar kızıyor ya da kızacak ama Fatih Terim'le mukayese bile etmeyecek derecede de seviyorum.

Aykut Kocaman, pazar günü Beşiktaş maçı sonrasında yaptığı "Artık ülkenin spor kamuoyunun vicdanı olduğunu düşünüyorum. Adalet duygusu olduğunu düşünüyorum. Her takımın maçları izleniyor. Sonu hayırlısı olsun" açıklamasıyla Galatasaray'ın 4-2 kazandığı Trabzonspor maçını işaret etti. Ehh, sahadaki futbol yere göğe sığdırılamayan Kocaman yürekli arkadaşı tatmin etmiyordur.
Süper Final'de oynadığı 2-0 kazandığı Trabzonspor maçı dışında rakiplerini sonuç olarak yenmesine karşı, sahadaki futbola baktığımızda yetersiz bile denilmeyecek düzeyde kaldığı çok açık.

Dün Şenol Güneş'in, yaptığı açıklamalardan sonra Fenerbahçeli arkadaşlar, arşiv karıştırarak, kamuoyunda gördüğü saygıyı hak etmediğine yönelik zırvalarda bulunuyorlar.

Aykut Kocaman'la ilgili 2004-2005 sezonunda Fenerbahçe'nin (80), Trabzonspor (77) önünde 3, Galatasaray (76) önünde 4 puan farkla kazandığı şampiyonluğu deşmek lazım. Madem tarihten günümüze başlıklı sınıftayız, birkaç derse bakmak kimseyi rahatsız etmez sanırım.

2004-2005 Türkiye 1. Süper Ligi 23. haftasında Fenerbahçe, Malatyaspor deplasmanına çıkacaktır. Dönemin Malatyaspor teknik direktörü Aykut Kocaman ani bir kararla, İlyas Kahraman'ı kadro dışı bırakır. İşin ilginci İlyas takımın en etkili futbolcusudur ve o yıl kadro dışı bırakıldığı 3 hafta dışında tek bir maçı bile kaçırmamıştır.
Keza Bilal Kısa da, İlyas'la birlikte takımın en iyi ve en kaliteli futbolcularındandır. Bilal de, sezonun neredeyse tamamında ilk 11'de çıkarken, 23. haftadaki Fenerbahçe maçında, teknik direktör Aykut Kocaman'ın tasarrufuyla 88. dakikada oyuna dahil edilir.

Aykut Kocaman'ın, İlyas Kahraman'ı kadro dışı bıraktığı gün, Cemil Turan'dan Fenerbahçe altyapısından yetişmiş Serkan Özsoy'a bir telefon gelir. Cemil Turan, Malatya Finansbank şubesine 300 milyar lira gönderildiğini ve bu paranın arkadaşlar arasında pay edilmesini söyler ve ekler, "Eğer gerekirse 100 milyar daha gönderelim." Serkan Özsoy, bu paranın takım içinde pay edilmesini sağlar.

İşte, o kadar garip ki, bu telefon geldikten sonra da Aykut Kocaman ani bir kararla İlyas'ı kadro dışı bırakır.

Şimdi buraya kadar yazılanlara "Siktir lan, nereden biliyorsun? Götünden sallama" diyecek arkadaşlara, "Hooooop bir yavaş gel" şeklinde yanıt vermek istiyorum.

2004-2005 sezonunda Malatyaspor İdari Menajeri kimmiş bir bakıverin. Ben kendisini abim diye biliyorum ama emin olmak isterseniz siz yine de emin olmak için bakarsınız, sonra çemikirirsiniz.

Sadece tuttuğumuz takımlar üstünden birilerine sonuna kadar sahip çıkmak ve başkalarına da bok atmak genel bir refleks halini almış durumda. Adamın yöneticisi bok yer yine sahip çıkar, taraftarı sıçar ona sahip çıkar, başkanı siker ona da çıkar.
Yanlışın rengi yoktur, yanlış yanlıştır. Rengine sevdalandığım takımın yöneticisi bir bok yediyse, ilk ben sıçmalıyım ağzına ya da teknik direktörü bir yanlış yapmışsa "Hoooop hoca orada dur" demeyi bilmeliyiz.

Ama yok, öyle değil, Türkiye'de bu işler böyle yürümüyor. Biz sapına kadar sahip çıkarız, götümüzü sikseler gıkımızı çıkartmayız.

Şenol Güneş'e laf söyleyecek en son adam Aykut Kocaman'dır. Şenol Güneş'i şike yapmakla, takımını yatırmakla suçlayacak adamın alnını karışlarım. Şenol Güneş, bu ülkede futbolu çekilir kılan figürlerin başında gelir.
Ezbere kelimelerle konuşan adamların olduğu bu kirli dünyada, doğru bildiğini söyler, kimseden çekinmeden. Çünkü onun kirli bir geçmişi, utanılacak tarihi yoktur.

Sportif olarak başarılıdır veya başarısızdır, orasını tartışırsınız da, adamlığını ölçebilecek kimse yok bu ülkede.

Şenol Güneş'in teknik direktörlük yaptığı ülkede, Yıldırım Demirören'in Futbol Federasyonu başkanlığı yapması, egemenlerin istedikleri kararları alması, her zaman olduğu gibi pisliklerini, kokuşmuşluklarını örtbas etmeye çalışmaları, bir yöneticinin "Şike saha içinde sonuca yansımamışsa, saha dışında da sorun yoktur" diye yüzsüzce bunun kabul edilebilirliğini savunması, utançtır.

Ya Şenol Güneş bu kirli ortamda daha fazla kalmamalı ya da bi iğrenç tipler spatulayla kazınmalı.

Ama biz öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, Şenol Güneş gibi tertemiz adamlar futboldan soğutulur; Yıldırım Demirören, Nihat Özdemir, Aykut Kocaman gibi sinsiler, leş yiyiciler, emek hırsızları futbola hakim olur.

Aykut Kocaman, eğer zerre adamsa, gram insansa, pazar günü yaptığı açıklamalardan ötürü özür diler. Gayet iyi biliyoruz, böyle bir şey yapmayacak çünkü onun geçmişi de, tıpkı bugünü gibi kirli.

Bu iki ismi karşılaştırmak hata ama Aykut Kocaman, Şenol Güneş'in sıçtığı bokun içine girse arınır. Aralarındaki fark budur.

Umarım bu boktan ve kirli futbol ortamında Şenol Güneş hoca gibi insanlar çoğalır.

"Futbolu eskiden fakirler oynar, zenginler izlerdi; şimdi zenginler oynuyor, fakirler izliyor" diyebilecek kaç tane adam var bilmiyorum ama vuvuzelanın sadece boru olduğunu sananların olduğu yerde Şenol Güneş, söylediği kelamlarla o boruyu karşısındakinin götüne sokmayacak kadar da zariftir.

İyi ki varsın hocam, hep olursun umarım...

2 Mayıs 2012

Devleti için çalışanlar ve davalarından vazgeçenler



Bu milleti için, cinayet işledi.



Bu, devleti için kurşun sıkanlardan.



Bu, devletine büyük hizmet edenlerden.



Bunlar, ülkesi için adam astı.



Bunlar da devletin ve milletin menfaati için namus davalarından vazgeçti.

Hepsi göz yaşartıyor. Bu liste de uzayıp gidiyor.
Yedik, hepsini yedik. Devleti için, milleti için kurşun sıkıyorlar, adam öldürüyorlar, gencecik insanları asıyorlar, 'asla vazgeçmeyiz' dedikleri davalarından vazgeçiyorlar.

Hepsi çok seviyor vatanını, milletini, devletini, bayrağını, sporunu, futbolunu.

Memleketin sihirli kelimesi "Ülkem için yaptım." Destansı bir yanı da var, her yaptığının önüne bir perde çekiyor.

Nihat Özdemir'in bugün toplantıda yaptığı açıklamadan, aynen alınmıştır: "Eğer şike suçu, daha açık konuşmak gerekirse maç skorunu bağlama suçu sahadaki oyuncular tarafından yerine getirilmediyse, saha dışında da bir sorun yoktur."

Süreci gerçekten de iyi yürüttüler ve son darbeyi de "Vatan-millet-Sakarya"ya bağladılar.

Özür dileriz, memleketin menfaatleri için vazgeçtiniz 45 milyon Euro'dan. Yanlış anlamışız, yanlış değerlendirmişiz, hep bizim kötü niyetimizden kaynaklanıyor, sizin gibi düşünmeyen herkese de yazıklar olsun!

"Biz temiziz" diyen adam kim? Nihat Özdemir. Hakkındaki "suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve örgüte üye olmak", "ihaleye fesat karıştırmak", "görevi kötüye kullanmak", "rüşvet" ve "kamu kurumu aleyhine dolandırıcılık" gibi suçlamaların tamamından aklandı. Tıpkı Deniz Feneri sanıkları gibi suçsuz yani.

Buna inanan varsa, Pamuk Prenses saflığındaki beyninizi sikeyim...

'Sütü bozuk' pezevenkler



Bir iktidarın hemen her projesi, uygulaması, elini attığı her şey fiyasko ile sonuçlanır mı? Sonuçlanır.

Milli Eğitim ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın ortaklaşa uygulamaya koyduğu "Okul Sütü Projesi"nin daha ilk gününde, birçok ilde yüzlerce öğrenci zehirlendi. Şu olay, dünyanın herhangi başka bir yerinde olsa, bu iki bakan istifa eder, yapılan ihale iptal edilir, sütü bozuk çıkan firmalara ağır para cezaları verilir.

Tabii bizim ülkemizde onur kavramı pek kullanılan, ihtiyaç duyulan bir kavram olmadığı için istifa filan hak getire.

Peki bizde ne oluyor? Diyarbakır'da 110 öğrenci zehirleniyor, vali açıklama yapıyor: "Birkaç öğrenci zehirlendi diğer çocuklar da psikolojik olarak etkilendi" diye, olayın büyütülmemesi gerektiğini söylüyor.

Edirne Valisi "Aç karna içmiş olabilirler" diyor.

Çocuklar zehirlenmiş, bunlar 'psikolojik' diyor. Hepsini psikolojik olarak dürteceksin, kastıra kastıra, anlayacaklar psikolojik nasıl olurmuş.

Sözün özü, valiler olayı örtbas etmeye çalışıyor. Günümüzde valiler zaten, olabildiğince yalama, olumsuz da olsa her şeye alabildiğine sahiplenme gibi görevleri var. Gerçi kimisi, kamyon tepesine çıkıp, kömür de dağıtıyor.

Rezilliklerle dolu bir ülkede yaşıyoruz, elini attığın her şey elinde kalıyor, basit bir projeyi gerçekleştiremeyecek kadar beceriksiz adamlar tarafından yönetiliyoruz.

Daha ne bekliyoruz? Daha ne kadar sikileceğiz, daha ne kadar fakirleştirileceğiz, daha ne kadar ellerini cebimize sokmalarına, hayatlarımızı şekillendirmelerine göz yumacağız?

İki açıklamayla, gönülleri alırlar, kimse merak etmesin. 11 yıldır yapılan başka bir şey yok. Biri iyi polis, öteki kötü polis oynuyor, sonra olay kapanıyor.

Koskoca Deniz Feneri davasını; savcılara soruşturmalarla, el çektirmelerle, görev değişiklikleriyle kapattılar, bu okyanusta kum tanesi olur ancak.

Sütler bozuk mu, bayat mı bilemem ama bizi yönetenlerin tamamının sütünün bozuk olduğu apaçık ortada.

1 Mayıs 2012

1 Mayıs



























































30 Nisan 2012

Sızıntı



İnce bir sızıntı olarak dünyaya gelen Minik Yıldırım ve şikeye sahip çıkanlar, huzur içinde kafalarını yastığa koyabilir şimdi.

Avrupa'dan gelecek cezaya, Galatasaray'ı da dahil etmek, çok ince zekâ ürünü bir davranıştı ve bu yüzden de PFDK'ya sevkedildi.

Galatasaray yönetiminden hiçbir şey beklemiyorum, onlar zarifliklerini, kibarlıklarını (!) asla elden bırakmazlar.

Şu süreçte en az şike yapanlar kadar hatalılar çünkü. Resmi siteden açıklama yapmakla tavır alınmıyor.

Neyse yazasım da yok, konu hakkında. Şikenin mucidi ve Türkiye patentini elinde bulunduran Galatasaray da, şikeden ceza alsa, orgazm etkisi yaratsa bünyelerde. Sarsılarak, haykırarak, anıra anıra boşalsalar, tüm dertlerden sorunlardan kurtulacağız.

Not: Lan oğlum halen sağda solda atıp tutuyorsunuz, neredeyse çocuğum yaşındasınız. Bir siktirip gidin lan, hakikaten gidin amına koyayım. Hayır, ağır küfür edeceğim olmayacak. Amcıklar her konuda bilir kişi. Futbolu biliyor, sanatı biliyor, siyaseti biliyor, gazeteciliği biliyor, hayatı biliyor. Bilmediği bok yok heriflerin. Buradan bir tane kadın için gelin destek olalım dedim, bir taneniz çıkmadı ortaya. 5 kitap, 3 film üstünden solculuk oynarsınız, sonra milleti eleştirirsiniz. Kitabınızı sikeyim sizin. Neyse, er ya da geç bir bok olmadığınızı anlarsınız. Toyluğunuza veriyorum...

29 Nisan 2012

Loran Vayloyan bir an önce dönersin umarım


Her insan hata yapar. Bizi biz yapan olgulardan biri de, yaptığımız hatalardır. Şöyle bir düşününce, hayatta ne kadar çok hata yaptığımı bir kalemde görebiliyorum, en büyüğünden, en küçüğüne kadar. Oturup 2 dakika düşünsen, sen de ne kadar hata yapmışsındır, hemen fark edeceksin.

Bunları, niye yazdım değil mi? Hadiseye geçmeden önce, geçtiğimiz hafta Fenerbahçe maçı öncesinde Galatasaraylı taraftarların toplandığı yerden bir olay anlatayım, gözlerimle şahit olduğum bir olay.

Saat 14.00 gibi birkaç arkadaşımla buluştum. Sokakta çeşit çeşit insan var. Herkes Fenerbahçe maçı üstüne muhabbette. Meşaleler yakıldı, sis bombaları atıldı v.s. derken, bir tartışma yaşandı. İşin ilginci, daha sokağa girdiğim ilk anda fark ettiğim ve her tarafından itlik akan bir herif, olayın öznesi durumunda. Sırtında Ultraslan'a ait bir eşortman üstü var, zaten önyargılıyım ama herifi herhangi biri sokakta görse, sadece suratındaki meymenetsizlikten içeri atarım, o derece itici bir tip. Bu eleman, birine "Tamam gel konuşalım" dedi. Üç adım, bilemedin beş adım sonra "Konuşalım" dediği çocuğa arkadan tokatı patlattı.

Her neyse, bu olayı kafanızın bir tarafında tutun işte.

Fenerbahçe'nin Galatasaray'ı 2-1 yendiği maçtan sonra, Mehmet Topuz ve Stoch'la birlikte sanırım en fazla konuşulan hadiselerden biri oldu, Loran Vayloyan meselesi. Loran, en sonunda bir açıklama yaparak, 'kendi isteğiyle' mesleğine bir süre ara vereceğini açıkladı.

Loran'ı çok yakından tanımıyorum, sigara yasağının getirilmediği dönemde, NTV'deki sigara odasında birkaç kez muhabbet etmişliğimiz vardır, hepsi o.

Başta dedim ya, 'insanlar hata yapar' diye, işte Loran da, mesleği gereği yapmaması gereken bir hata yapmıştır. Hata mıdır? Evet hatadır. Muhtemelen kendisi de, "Ulan keşke yapmasaydım" demiştir, bundan eminim.

Loran'ı, diğer muhabirlerden ayıran bir başka özellik de, isminden de anlaşılacağı üzere, kimliğidir. Herkes gayet iyi biliyor ki, Loran Vayloyan bir Ermeni bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.

Olaydan sonra, sağda solda bolca dolaştım, yazılanlara göz gezdirdim. Galatasaray taraftarının hatırı sayılır bir kısmı, ağızlarından salya akıtarak, "Kovun bu Ermeni'yi" şeklinde, buram buram ırkçılık ve ayrımcılık kokan, ağızlarından salya akıtarak, Loran'ın işten kovulmasını istedi.

Bir bölümü de, kimliğinden bağımsız olarak, yaptığı şeyiiçine sindiremediğinden ötürü, görevine son verilmesini istedi.

Loran, başarılı bir muhabir, mesleğini gayet iyi icra eden bir adam. Haa, adam Fenerbahçeli'dir, sevmezsin o ayrı mesele. Ama bunca yıldır doğru düzgün işini yapan bir adamın, tek bir hata sonrasında boynuna ilmik geçirmek de, büyük insafsızlıktır.

Ultraslan denen grubun yaptığı açıklama, tek kelimeyle iğrençti. Hayır, her şeyi kenara bıraktım, bir taraftar grubunun "Lig TV'nin Fenerbahçe muhabiri Loran Vayloyan'ın Ali Sami Yen Spor Kompleksi TT Arena sınırları içerisinde ve Galatasaray adının olduğu her yerde muhabirlik mesleği sona ermiştir!" deme cüreti bile, Türkiye'deki futbol ortamının ne derece boktan noktada olduğunu apaçık gösteriyor.

Koskoca bir kulüp varken, onu çiğneyerek, bir basın çalışanını tehdit etmesi kabul edilebilir değildir. Kimsiniz arkadaş siz, kimsiniz? Bu ülkede, savcı yok mudur, bunu bir suç unsuru olarak nasıl kabul edemez anlaşılır gibi değil.

Ulan ülkede, hata yapan yapana, bırak hatayı senin iktidarının yediği bokun haddi hesabı yok, hiçbirine ses çıkartma, tepki verme, bir muhabiri herkesin gözü önünde linç ettir.

Yahu hepimiz milyon tane hata yapıyoruz bu hayatta, her gün yapıyoruz, yaptığımız her hata sonrası birileri bizi linç edecekse, kimse kalmaz bu boktan dünyada. Kaldı ki, insani bir durum, adam Fenerbahçeli, bütün gün o futbolcularla birlikte, olabilir arkadaş olabilir. Bu kadar tahammülsüzlük neden? Bak tekrar ediyorum, evet yaptığı yanlıştır fakat direkt adamı asmak, o çocuğun yaptığı hatanın zilyon katı büyük hatadır.

Benim vicdanımda, Loran Vayloyan'a yapılan kitlesel bir linçtir, kimse başka türlüsünü anlatamaz bana ve bu linç büyük oranda kimliğinden kaynaklanmaktadır. İsteyen, "Hiç ilgisi yok" demeye devam etsin, ikna olmam. Ömer Güvenç örneği orada bir yerlerde dururken, kimse de beni ikna edemez.

Tribünler, bu asalaklardan kurtulmalı. Bunların siyah-beyazı, sarı-laciverdi, bordo-mavisi v.s. v.s her türlüsünden kurtulunmadığı sürece, bugün şikeden muzdarip olanlar, yarın kendi takımları şike yaptığında, tıpkı eleştirdikleri adamlar gibi sokaklara çıkar, renkler değişir, kendileri sahiplenir.

Bir insanı, ilk hatasında, linç eden kim var, kim yoksa, hepsinin geçmişini sikeyim. Sanki bu götverenler peygamber de, hayatta hiç hata yapmadılar, önüne geleni asıp kesiyorlar.

Esrar çekip, sokaklarda insanları tokatlayacaksın, saatlerce karaborsa bilet satacaksın, sonra bir adam sevindi diye, tehdit edeceksin; bunun adına da tavır diyeceksin. Götünüzü filler siksin, pezevenkler...

Yaşadığımız sürece hata yapacağız, Loran da yapacak, ben de yapacağım, sen de yapacaksın. Yaptığımız her hata bizim biz yapıyor ve daha güçlü ayakta kalmamızı sağlıyor.

Kendi adıma açıkça itiraf ediyorum, Galatasaray Kulübü, Loran Vayloyan konusunda sınıfta kalmıştır. Bu asalak taraftar grubunun, yaptığı açıklamayı suratlarına vurması gerekirken, gizliden ya da açıktan destek vermiştir. Ama öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, ülkenin başbakanı bile "Taraf olmayan bertaraf olur" diye birilerini tehdit ediyor, biz de bunu içimize sindiriyoruz.

Umarım Loran Vayloyan, mesleğine geri döner. Nerede dönerse dönsün ama dönsün. Çoluk çocuk sahibi bir adamı, tehditle işinden etmek, sadece Türkiye gibi faşist yönetimli ve faşizan ruhlara sahip ülkelerde olur.