2 Ağustos 2014
Osman -1-
Gecenin bir yarısı eve yorgun argın geldiğimde, kapıda beni karşılayacak biri olduğunu biliyordum. Ayakkabılarımı çıkardım ve kendimi girişin hemen önündeki halıya bıraktım. Osman hemen geldi yanıma, tüylerini terli yüzüme süre süre acıktığını bana anlatmaya çalışıyordu ama öylesine yorgun ve sinirliydim ki, elimle ittim. Oysa ondan daha aç durumdaydım ama yorgunluk bastırıyordu açlığımı. Tabii pes etmedi, bu kez bacaklarımdan başlayarak, yukarıya doğru sürtünmeye başladı.
Dışarıda yağan yağmur ve çakan şimşekleri duyunca pencereyi kapatmak geldi aklıma. Kalktım ve pencereye doğru yürüdüm. Perdeler ıslanmıştı, yine yıkayacağım için sinirim daha da fazla arttı. Osman arkamda, pencere pervazına çıktı, koluma sürtünmeye başladı. Tam pencerenin kolunu tutacaktım ki, bir şimşek çaktı ve gözlerim karardı, sonra...
Gözlerimi açtığımda pencere kenarında uzanmış duruyordum, dışarıya baktım ama gözlerimde gece görüş dürbünü varmışçasına bir görüntü vardı. Üstelik pencerenin pervazında duruyordum, bir el hızla popoma indi ve 'Kaç kere söyledim lan sana, oraya çıkılmayacak' diye beni ittirdi pencereden. Vay amına koyayım, vücudum tıpkı kedi gibiydi. Vücudu geçtim, kıçımda kocaman bir kuyruk vardı, Osman da aynı insan gibi olmuştu. Pat diye yere indim, kafamı havaya kaldırmış tanımadığım bir insana bakıyordum. Suratımı bakıp, 'Acıktın mı lan it' diye yavşak yavşak sırıtıyordu.
Hangi rüyanın içindeyim diye düşünürken, karnımın gurul gurul ettiğini hissettim. Evdeki insan görünümlü şey, Osman'ın mama kabına patır patır bir şeyler koyuyordu, içgüdüsel olarak gidip, yemeye başladım. Bok gibi bir tadı vardı ama yemekten kendimi geri alamıyordum. Yedikçe yedim, kabın dibini bulmuştum. O tanımadığım insan hemen yanıma su koydu. Bu kez dilimi dışarı çıkartıp, suyu yalamaya başladım.
Yavaş yavaş durumu kafamda çözmeye başladım, bildiğin kedi olmuştum ama bu insan kimdi onu anlamadım. Tam o sırada kapı çaldı, kapıya doğru giderken, o insan beni eliyle tutup, içerideki odaya koyup, kapıyı da kapattı. Kapı kolunun nasıl açılacağını biliyorum ama açamıyorum, zıplamaya çalıştım olmadı. Seslere kulak kabarttım, 'Osman Bey, rahatsız ediyorum gecenin bu saatinde ama gündüz evde yoksunuz, aidatı verebilir misiniz, yönetici beni sıkıştırıyor' diyen, bir ses duydum, 'Hay yöneticinize sokayım, gecenin 2'sinde ne aidatı, kaçıyor muyuz amına koyayım, sabah gelseydiniz' dedi, evdeki insan. Başka bir kapı açıldı ve 'Yemin ediyorum bir daha bu saatte kapıya dayanırsanız, aidat yerine, o göt yöneticiye başka bir şey vereceğim' dedi ve kapı serçte kapandı.
Kapıdaki adam 'Osman Bey' deyince beni bir gülme tuttu, içimden 'Osman Bey ne lan! Az daha kassalarmış ailesi Şişli koyacakmış' ismini dedim ama gülemiyordum, suratımda salak bir ifadeyle kapının önünde dikiliyordum sadece. Kapı açıldı, ayaklarına sürtündüm, tuttu beni havaya kaldırdı, 'Özledin mi lan abini it' dedi. Ben bıyıklarımı, kafamı yüzüne sürttüm. Burnumdan öptü sonra götoğlanı. Gıcık oldum ama bir şey diyemedim, baktım tırnaklarım kendi kendine çıkmaya başladı. Aldı elinden beni koltuğu koydu, bir de kıçıma hafifçe vurarak, 'Lan yavşak, kaç kere dedim o tırnaklar çıkmayacak' diye azarladı. 'Valla billa bilerek çıkartmadım' demek istedim ancak sadece suratına gözlerimi kısarak baktım.
Koltuğun üstüne kuruldum, kendimi yalamaya başladım. Nasıl saçma bir şeyse yalandıkça yalandım. Gözlerim bu ismi Ümraniye olmaktan son anda kurtulan lavukta. Yalandıkça ağzıma iğrenç iğrenç tüyler geliyor, hopp hepsini mideme attım. Bu lavuk, eline bir alet aldı, düğmelerine filan bastı, karşısındaki kutuda hareketli bir şeyler olmaya başladı. Birader o değil de, yalandıkça hoş olmaya başladım. Sırtım, göbeğim filan derken, kendi aletimi yalamaya başladım. Beynimden iğrenç şeyler geçiyor ama iğrenmiyorum, birkaç yalamadan sonra bir şey çıktı, nasıl tiksinç bir görüntü anlatamam ama iğrenmiyorum lan ısrarla.
Lavuk koltukta boylu boyunca uzandı, pat dedim onun yanına atladım. Gözleri kapanıyor, yarım yarım açılıyor, tekrar kapanıyor, bir süre sonra tamamen kapandı. Gittim ayaklarının ucuna yattım ben de. Benim de gözler kapanmaya başladı, sesler geliyor içimden 'gır gır' diye, sonrası tamamen kapandı.
Gözlerimi açtığımda bizim lavuk hâlâ uyuyordu, gittim mama kabına, içi boş. Bunun gözlerini nasıl açarım diye düşünürken, kendimi burnunu yalıyorken buldum. Önce ittirdi, ben bir geri gittim, sonra bir daha yaladım, pat dedi vurdu kıçıma. Çok da sikimde sanki, bir daha yalayınca doğruldu koltuktan 'Bir izin günüm var onun da ağzına sıçtın Ozan' diye bağırdı. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü, korktuğum başıma gelmişti, ben o olmuştum, o da ben. Tipinden anlamalıydım zaten, zenci gibi siyah bir şeydi. Kesin o şimşek çaktığında oldu bu diye düşündüm ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Osman lavuğu, gitti mutfağa mama koydu bana. Suratına bile bakmadan, yemeye koyuldum. İçeriden bağırdı, 'Şu mamayı hayvan gibi yeme yavşak Ozan, sessiz sessiz ye! Bir daha uyanırsam atacağım seni pencereden' diye. Hıh, çok da umrumda sanki. 'Bu lafları çok duyduk oğlum, sen kendini camdan atarsın, beni atamazsın' dedim ama hiç ses çıkmadı. Görülmeyen konuşma balonlarım varmış gibi aynı. Konuşuyorum ama benden başka duyan yok.
Mamayı bitirdikten sonra azıcık su içip, koltuğun yanına kıvrıldım, Osman'a baktım, camış gibi uyuyordu; bacaklar bir yanda, kollar bir yanda. Sığır olacakken, son anda yırtıp insan olmuş gibi görünüyordu. Bu durumu çözmem lazımdı ama kedi olmak da şahane fantastik şey. Ekmek elden su gölden, mamam önümde, suyum yanında. Ohhhh bir da hatun olsa, ne güzel olurdu, cennet buymuş kesin diye geçirdim içimden. Düşünceler içinde uyuyup kalmışım...
Rüyamda şahane bir Van kedisi vardı, gözler en afillisinden, kuyruğunu kaldırmış yan yan sürtünüyor, garip sesler çıkartıyor, benim yaladığım alet hafiften hareketlenmiş derken, Osman yavşağı önce başımı sonra göbeğimi, ardından da kıçımı okşamaya başladı. Suratına bakıp 'Lan göt! Ben senin götünle, başınla oynuyor muyum?' dedim ama yine sesim çıkmadı, sadece 'Mivv' diye mantıksız bir ses çıktı. O değil, rüyamın içine sıçmıştı adi herif. Yüzüme bakıp, 'Amanın Ozan'ım kızar mıymış?' diye güldü. Nasıl sinirlendiğimi anlatamam fakat vuramıyorum da şerefsize. Niye bilmiyorum, yapamıyorum. Izdırabına sıçtığımın yavşağa habire götümle oynuyor. Pat pat vuruyor filan, ne kadar yavşak hareket var, bu lavukta. Mutfağa gitti, pat hemen arkasından ben de gittim. Niye merak ettim bilmiyorum ama gittim işte. Raflardan bir şeyler çıkartıyor, arada gidip buzdolabını açıyor, böyle 2-3 tur sürdü muhabbet. Ben herifin ayaklarındayım, o nereye, ben oraya. Uykusunu alınca, siniri geçmiş yavşağın.
Oturdu sandalyeye, ben de ayaklarımı onun dizine uzattım, suratına bakıyorum. 'Daha yeni yedin, halen yemek peşindesin, beni yiyeceksin en sonunda' diye söylendi. 'Tipine sıçtığımın yavşağı, aç bırak, yemezsem en adi götverenim, tabii yiyeceğim. İzin ver, bütün gün ben senin götünle-başınla oynayayım, o zaman sen beni ye' dedim, suratına bakarak. 'Yerim lan seni' dedi, suratıma şefkatle bakarak. Tipine soktuğumun malı, ben neler diyorum, bu halen yerim diyor, bildiğin mal değneği lan bu. Harbi insanlar salakmış, onu anladım bu kısa süre içinde. Herifin suratına bakıp küfür ediyorum, o hâlâ seviyor beni. Eline bir kitap alıp okumaya başladı, Allah'ın enteli, yesene adam gibi yemeğini, göz bir yerde, eller bir yerde, kıçı başı ayrı oynuyor malın. Masayı topladı, gitti bilgisayarı açtı, kuyruğumu sallaya sallaya arkasından gittim. Haberlere baktım, maillerine baktı, ben öylece yanındaki sandalyede nelere bakıyor diye onu izliyorum. Fıtır fıtır bir şeyler yazmaya başladı, aha bir baktım göt lalesi benim fotoğrafımı koydu bilgisayara, arada birileriyle konuşuyor. Uyuz oldum yavşağa, ses çıkartamıyorum.
Eline bez aldı, masayı sildi, sonra bir sigara yaktı. Telefonu çaldı, 'Kaçta geliyorsun?' diye sordu. Suratında yine o yavşak ifade var, iyice sinir oldum, elden bir şey gelmiyor. Gittim, onun yattığı koltuğa uzandım, uyuyup kalmışım, zilin sesiyle uyandım. Gözlerimi yarım açtım, kapıya seyirttim. Oha amına koyayım, benim kız arkadaşım lan bu! Herif kız arkadaşımın belinden tuttu, öpüyor. Gittim hemen Ayça'nın bacaklarına sürtündüm, suratına bakıyorum ama öpüşüyorlar. Ayça eğildi, 'Ay Ozan da beni kapıda beklermiş' diye kafamı sevdi, kaldırdım kuyruğumu yüzümü sürttüm bacaklarına. 'Ayça benim ben, Ozan benim, öpme o pisliği' diye bağırıyorum, ağzımdan sadece 'miyavvvvvv' diye bir ses çıkıyor. Sinirden kendimi sikecek kıvama geldim, gittim yere oturdum. Yatak odasına geçtiler, ağzına sıçayım senin lan! Ben de senin ağzına sıçmazsam Ozan değilim, puşt herif.
Yayıldığım yerden kalktım, gittim masanın üstündeki kolonya şişesini düşürdüm, kapı açılmadı, artık ne bok yiyorlarsa içeride. Sonra kocaman bir fotoğraf çerçevesi var, kafamla ittirip onu düşürdüm. Aha da kırıldı lan. Kapı açıldı, Osman denen yavşak 'Ağzına sıçacağım senin' diye üstüme gelirken, hop diye atladım yere, oradan koltuğun altına. Aahhahaha malın keyfinin içine ettim. Keyfim yerine geldi. Ayça da çıktı, üstüne çarşaf sarılmış. Göt lalesi herif, benim kız arkadaşım o, benim lan, benim amına koyayım. Yeter ya, ben eski halime gelmek istiyorum.
Koltuğun altından çıktım, pencerenin kenarına gittim, lale beni görünce 'Aman oğlum gir içeri, üzme beni' dedi. Üzme beniymiş, şerefsiz puşt, kız arkadaşımla ne yapıyorsun içeride. Bu daha başlangıç, senin hayatını sikmezsem ne olayım...
-Devamı ve sonu salı günü-
Not: Cumartesiye kadar izin verin, yarısını bitirdim ama parmaklarım kopacak gibi yazmaktan, özür dilerim...
28 Temmuz 2014
Sefo Deresi'nden Agop Amca'ya...
Bugün 28 Temmuz, bugün bayram. Şeker de yiyemeyen Hossam Abdul'un, Shadi Abu Harbied'in, Iman Khalil Ammar'ın, Sefo Deresi'nde kurşuna dizilenlerin kutlayamayanların bayramı.
Bu dünyada ve ülkede bayramlarla matemler iç içe geçmiş yaşanıyor. Kimilerinin bayram olarak kutladığı bir gün, kimilerinin acısını en derinden yaşadığı gün.
Sefo Deresi'ni hiç duydunuz mu? 33 kurşunla öldürülen 33 kişiyi. Elleri arkadan bağlanarak, diz çöktürülerek, bir kurşunu bile harcamadan, 33 Kürt'ü öldürdüler. Üstelik orada öylece bırakılırlar, ölü bedenlerini hayvanlara yem ederler, gömmezler bile. Sonra, kimse gelip kemiklerini bulamasın diye, etrafını mayınlarla döşerler. Yetmez 'yasak bölge' ilan ederler, kimseyi sokmazlar oraya. Kemikleri bulunmasın da, suçları ortaya çıkmasın diye.
Ama bu devlet öyle utanmaz ki, emri veren 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın adını bölgedeki sınır taburuna verirler. Öldürdükleri yetmez çünkü, kana susamış nefretlerini, insanların acılarını taze tutmak için verirler.
Hangi gün verirler Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın ismini o tabura. Deniz Geçmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam edildikleri gün olan 6 Mayıs'ta değiştirirler. Büyük Türk devleti ve askeri gücünü gösterir, dosta düşmana karşı (!)
Mustafa Muğlalı cezaevinde öldü ama iade-i itibar verildi. Devletin itibarı bu kadar işte, 33 insanı katledip, kurşuna dizdiren birine itibarını verecek kadar.
Katiline aşık, onu kutsayan bir devlet geleneği var, yıllar geçse de, bu anlayış değişmiyor. Sonra Kürtlere 'Neden dağa çıktın?' diyorlar, 'neden isyan ettin' diyorlar ama Kürtlere 'Neden isyan ettin?' diyorlar. Kendi dilini konuştuğu için dayak yiyen, işkence gören, öldürülen, tecavüz edilen, insanlara bu soruyu sormak için vicdan taşımıyor olmak lazım.
Hanginiz kimliğinizi seçtiniz? Bugün İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, Antalya'da, Almanya'da doğmayı kim seçti? Kim seçti Amed'de, Batman'da, Urfa'da, Dersim'de doğmayı. Kim Kürt olmak istedi doğduğu an, kim Türk olmayı seçti, hanginiz Musevi olmayı seçti, hanginiz Ermeni olmayı?
İnsanların yapmadığı seçimlerden ötürü yargılanması, suçlanması, dünyanın en büyük ahmaklığıdır. Bu ülkede yaşayanların büyük çoğunluğu bu ahmaklığı yapıyor. Oturup sadece birkaç saniye düşünün, sadece birkaç saniye. Belki o zaman hak vereceksiniz. 'Benim Kürt arkadaşlarım var' diyerek değil, Kürtlerin yaşadığı acıları biraz anlayarak düşünün.
Bayramdan çıktık yola. 'Ben küçükken' diyebilecek yaşa geldiğim için rahatça böyle bir giriş yapabilirim artık.
Küçükken bayram sabahı, ilk gittiğim yer evsahibimiz Agop Amca'ydı, annesi Madam Teyze'yle (ismini bilmiyorum, annem öyle diyor diye, ben de hep öyle hitap ettim) birlikte yaşardı. Mendil içinde parayı sadece onlar verirdi, sanki Müslüman gibiymiş gibi bizim bayramımızı kutlarlardı. En çok onlara gitmeyi severdim, mendil içinde para aldığım için değil ama minik bardakta yeşil acı bir içecek ve yanında lokum verdikleri için.
Bugün Ermeni, Musevi dediğimiz insanlar, bizim gibi bayram kutlardı, bizden daha harbi kutlarlardı. Müslüman kapılarından kovulurduk 'şeker yok' diye ama Agop Amca'ya ne zaman gitsek, çikolata verirdi bize.
Oğlum (sadece erkek okumuyor ama kızım lafını sevmiyorsunuz ondan öyle yazıyorum), insanlığın dini, dili, ırkı olmaz. Belki çok geç kaldım ama 22 yaşından sonra insanları, iyi insan ve kötü insan olarak sınıflandırdım. Kimsenin ne olduğuna, hangi ırktan olduğuna bakmadım. Beni dinlersiniz, dinlemezsiniz bilemem ama siz de öyle yapın.
Gazze'de insanlar Müslüman diye üzülmüyorum, insan oldukları için üzülüyorum ama bu ülkede yüzyıllardır yaşanan Mario Levi'ye yapılan muameleye de öfkeleniyorum. Sen-ben bu topraklarda yokken yaşayan bir adama lanet okumak, boykot etmek insanı insan olmaktan çıkarır.
Gazze diye ağlaşan Müslümanlar, dün Deniz'ler Filistin'e gittiğinde 'terörist' diye niteliyordu. Mazlumdan yana olmak ama öyle hikâyeden değil, harbici şekilde yanında olmak insanlığın gereğidir.
Bugün kimimize göre bayram, kimimize göre matem. Kimi kutlayacak, kimisi matemini yaşayacak.
Mendil içinde parayla, lokumla, nane likörüyle yetindik; keşke Agop Amca yaşasıydı da, birlikte rakı içseydik, muhabbet etseydik.
Hepiniz kendinize iyi bakın, sakın insanlıktan ayrılmayın...
Bayramda birilerini sevindirin, en çok çocukları ve yaşlıları ama. Hafızalarında yer etsin. Hoş, bir günlük mutluluğun amına koyayım ama yine de yapın işte.
Not: Ahmed Arif şiiri için
Etiketler:
agop amca,
bayram,
gazze,
mario levi,
sefo deresi
24 Temmuz 2014
Umarım eylemlerim devam eder
'Yarın yazacağım' dedim ama yarın bugüne kaldı. Mevzunun içeriğini bilen biliyor zaten, ensonhaber isimli haber sitesinde, 1 Mayıs'ta yapılmış bir haber vardı. Bunun üstüne 'Serkan Kalemciler kimdir?' başlıklı bir yazı yazdım.
Pazartesi günü aramızda olan telefon görüşmesini yazdım, sonra araya kıramayacağım bir gazeteci abim girdi ve bana 'sana kaldır demiyorum ama bir düşün' dedi. Serkan Kalemciler, kendisi ile konuşmuş (o konuşmanın da içeriğini yazmayacağım).
Ben de kafamda bir şey tasarladım ve yazıyı yok yere kaldırmak istemediğimi, o yapılan haberin terbiyesizliğine karşın özür dilenmesi gerektiğini söyledim. Kendisi 'röportaj da yapabiliriz, öyle de özür dileyebiliriz' dedi ancak fotoğrafta görülen DİSK'li ablamız, onlarla asla biraraya gelmek ve istemediğini böyle bir şeyin içinde olmayacağını söyledi.
Son olarak ben, 'Madem öyle, sitenizden bir özür yazısı yayınlayın' dedim, Serkan Kalemciler de, bugün itibariyle bunu gerçekleştirdi.
Benim açımdan konu kapandı. Haaaa, onlar yine benim pespaye, iğrenç, basit ve gazetecilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan haberler yapmaya devam edecekler ama artık kim, kimin ne olduğunu biliyor, bundan sonra başka mecralarda, başka şekillerde eleştiririm.
Sadece şunu söyleyeceğim; kendi aile değerleri için üzülenlerin, başkalarının değerleri için de aynı hassasiyeti göstermeli. Bir önceki yazıda vicdandan söz etmem o yüzdendi. Salt özür meselesi değil, ailesinin de bu duruma üzüldüğünü öğrendiğim için kaldırdım. Yoksa hakikaten ne korkuyorum, ne çekiniyorum, ne de umursuyorum.
Hikayenin özü budur. Şunu söylemem lazım, yaptığım şeyden gayet memnunum. Siz hep beni küfür ediyor sanıyorsunuz ama böyle şeyler de yapıyorum lan. Ayrıca geçen biri 'Abi senin küfürsüz yazıların da hiç çekilmiyormuş' dedi, üzüldüm oğlum; küfürden mi ibaretim!
Yakın bir tarihte, piyasada prim yapan bir solcu gazetecinin ipliğini pazara çıkartacağım, bekleyin.
Herkes kendine iyi baksın, kimse insanlıktan ayrılmasın...
Etiketler:
disk,
ensonhaber,
mutlu oldum,
serkan kalemciler
23 Temmuz 2014
Yarın yazacağım
Gece gece yine bilgisayar başında olmak bok gibi bir duygu ama açıklamam lazım. Serkan Kalemciler'le ilgili iki yazıyı da kaldıracağım. Şimdiden 'ooooo tırstın mı?' tadında yorumlar yapmayın ya da yapın lan, hakikaten umrumda değil.
Neden kaldıracağımı, sebepleriyle anlatacağım. Sadece şunu bilin, hakikaten korkudan filan değil, öyle bir korkum olsa, şu bloğun geçmişinde silmem gereken en az 100 yazı olurdu.
Şu vicdan denilen şeyden bazı durumlarda az olması gerektiğini düşünüyorum, böyle yazıp duruyorum siz beni çok acayip sinirli, pis bir herif filan sanıyorsunuz ama kazın ayağı öyle değil işte.
Neyse çok bile kaldım bilgisayar başında, yarın bir ara boşluk bulup, yazacağım.
Kendinize iyi bakın, insanlıktan ayrılmayın...
19 Temmuz 2014
Doğmamış kızıma mektuplar
Defne; sen ne zaman olacaksın bilmiyorum. Hayatımda senden daha fazla istediğim bir şey yok. Seni hep 3-4 yaşlarında hayal ediyorum, sanki öncen yokmuş gibi. Oysa kucağımda uyutacağım, gecenin bir yarısı ağlayarak uyandığında, aklımı kaybetmiş gibi yanına koşacağım, bir yerin acıdığında benim her yanım acıyacak. Biri sana, sesini bile yükseltse gidip boğazına yapışmak gelecek.
Ama öyle işte, senin varlığın sanki 4 yaşında başlıyormuş gibi hayal ediyorum her gün. Minicik ellerinden tutup, hiç istemediğim, hatta en nefret ettiğim şeyleri yaptıracaksın bana. Bir de bakacağım ki, o nefret ettiğim şeyler, hayatımın anlamı olacak.
İşten yorgun argın geleceğim, kapıda yüzüme gülümseyerek sarılacaksın, her şeyi unutturacaksın. Uyuduğunda saçlarını okşayacağım, kokunu içime çekeceğim.
Yıllar geçecek, eğer bu boktan baban ölmediyse, tartışacak seninle, kızacak, öfkelenecek. Sonra sana kızdığı için kendisine lanetler yağdıracak.
Seninle eyleme gitmek istiyorum, bir rock barda kafaları çekip dağıtmak istiyorum, sokaklarda el ele tutuşup bağıra bağıra şarkı söylemek istiyorum.
Bir gün gelecek, ayrılmaya hazırlanacaksın Defnem, hissedeceğim ama bir şey söylemeyeceğim çünkü sen çok mutlu olacaksın. Hepsini içine atacağım, yeter ki sen mutlu ol diye.
Beni sevmiyorsun diye sürekli endişe duyacağım. Kendi kendime kafamda sürekli, bu dönüp dolaşacak.
Afacan sen doğduğunda yanında yatacak, Osman burnunu yalayacak, Cücük gelip koklayıp kaçacak. Sen de kedileri seveceksin, sokakta her gördügün kediyi sevmek isteyeceksin. Kedileri sen de sev olur mu? Sadece kedileri değil, bütün hayvanları sev.
Sen büyüyeceksin, kocaman olacaksın, ben hep seni küçücük kızım gibi göreceğim, büyüdüğüne inanmayacağım.
Defnem, seni sanki hep varmışcasına özlüyorum be kızım.
Bana sarılmana, elimden tutmana, gözlerime bakmana, 'babacım' demene, minicik parmaklarınla bana dokunmana ihtiyacım var.
Ben sana yazacağım, hep yazacağım. Birlikte okuyacağız bunları. Okuduktan sonra kafanı yana eğip bakacaksın bana, 'canım babam' deyip, sarılacaksın bana. Sarılmazsan küserim ama.
Birlikte kitap okuyacağız, benimle tartışmaya başlayacaksın. Aslında seninle öyle tartışmalar yaptığım için sevineceğim ama hiç çaktırmayacağım, sen babanın azıcık kıl bir adam bileceksin.
Ben sana sürekli 'biz gençliğimizde' diye cümleler kuracağım, sen bana 'offf baba yaa, bin yıl geçmiş' diye hayıflanacaksın.
Ben sana Ahmet Kaya, Pink Floyd, Gary Moore, Metallica, Slayer filan dinleteceğim, sen eşek gibi beğeneceksin. Her konuda serbestsin ama bu konuda ben ne dersem o olacak. Öyle boktan boktan şeyler dinlersen, küserim bir daha da konuşmam.
Yoruldum be Defnem, çok yoruldum. N'olur artık gel. Ben seni çok özledim be kızım, sana bakıp, hayata dair ne kadar inancım varsa güçlendirmem lazım.
Sana söz, sen doğmadan romanı bitireceğim, önsözüne senin adını yazacağım.
Seni çok seviyorum. Bir annem, bir annen, bir de sen, üçünüzü de çok seviyorum. Kollarını açıp, koşa koşa gel hadi.
18 Temmuz 2014
Sakın Filistin için ağlamayın, bırakın biz ağlarız
Şimdi sırayla Mısır'da yürütülen İsrail ve Hamas arasındaki kalıcı ateşkes görüşmelerine bir bakalım.
17 Temmuz Perşembe günü, Mısır'da kalıcı ateşkesin sağlanması için İsrail ve Filistin, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi'nin arabulucuğunda bir görüşme gerçekleştirdi.
Görüşmeye Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve İsrail delegasyonunda İsrail Güvenlik Servisi Şin Bet'in direktörü Yoram Cohen ve bu senenin başlarında Filistin hükümeti ile sürdürülen ancak başarısızlığa uğrayan müzakerelerdede rol alan başbakan danışmanlarından Yitzhak Molcho bulunuyordu.
Reuters'ın öğlen saatlerinde geçtiği haberde, İsrailli bir yetkili, İsrail ve Hamas arasında Mısır'da yapılan görüşmelerde kapsamlı ateşkes sağlandığını söyledi.
Ancak Hamas Sözcüsü Sami Ebu Zuhri ise, böyle bir anlaşmanın söz konusu olmadığını söyledi ve ateşkes iddiasını yalanladı.
Mısır'ın Dışişleri Bakanı Sameh Şükrü, ateşkesin sağlanamaması üzerine yaptığı açıklamada Kahire'nin çabalarının Türkiye ve Katar tarafından baltalandığını devlet ajansı MENA'ya açıkladı.
Bu arada İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman da İsrail'i ziyaret eden Norveç Dışişleri Bakanı Borg Brende ile görüşmesi sırasında "Türkiye ve Katar'ın, Mısır'ın ateşkes önerisini kabul etmemesi yönünde Hamas'a baskı yaptıkları" iddiasında bulundu.
İşin ilginci Sameh Şükrü bu açıklamayı yapmadan iki gün önce, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Çankaya Köşkü'nde Katar Emiri Şeyh Al Thani'ni ile bir görüşme yaptı.
Görüşmeye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı İbrahim Kalın da katıldı.
Üstelik Al Thani'nin gece yarısı geldiği Türkiye'de Sabiha Gökçen Havaalanı'ndan alınarak, Başbakan Erdoğan'ın Dolmabahçe'deki çalışma ofisine helikopterle getirilerek, içeriği açıklanmayan ve programda olmayan bir saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.
Mısır ve Türkiye arasında var olan iki yönetim arasında ciddi sorun olduğu su götürmez bir gerçek ancak Mısır Dışişleri Bakanı'nın açıklamaları, Katar Emiri Al Thani'nin Ankara ve İstanbul'daki temasları bir araya gelince, anlamlı duruyor.
Bu kadar tesadüfün birarada olması ancak aptalların inanabileceği türden. Çünkü akan kan, üstünden her gün miting meydanlarında naralar atılıyor, 'Eyyy İsrail' ile başlayan cümlelerle başlayıp, 'insanlık' ve 'vicdan' çağrıları yapılıyor. Peki bu kadar sert kükreyen başbakanın kabinesinin Dışişleri Bakanı, İsrail'in Gazze'ye kara harekâtı düzenlediği anda yaptığı resmi açıklama ne oluyor? "İsrail'in Gazze'ye düzenlediği kara operasyondan kaygılıyız."
Akp iktidarı her seçim öncesi, dökülen kandan, karışıklıklardan nemalanıyor. Bu kez, dökülen kanın adresi Filistin. Üstelik kalıcı ateşkese (İsrail'in daha önce 235 kez ateşkesi ihlal ettiğini ve bozduğunu da bir kenara yazalım, hafızalarda kalsın) yaklaşılmışken, Türkiye bu ateşkesi baltalayan taraflardan biri oluyor.
Kendi ülkesinde akan kan üstünden siyaset yapan Akp iktidarı ve onun başı Recep Tayyip Erdoğan'ın eline, tam da Ramazan'da inanılmaz bir fırsat geçti. Her zaman olduğu gibi bu fırsatı değerlendirmekten geri kalmıyor. Miting konuşmalarını her gün dinliyorum, yapılan temel vurgu, alabildiğine muktedir görüntüsü çizip "Monşer" diye aklınca dalga geçtiği Ekmeleddin İhsanoğlu'nu zayıf göstermek (Oyumu Ekmel'e vermeyeceğimi de açık açık belirteyim).
Bugün, tam da şu anda (saat 02.49) öldürülen Filistinlilerin kanı, Akp iktidarına bulaşmıştır. Cumhurbaşkanı seçilebilmek için her türlü yolu deneyip, alabildiğine Müslümanlık ve milliyetçilik vurgusu yaparak, rakiplerini altetmeye çalışıyor. Bugüne kadar bunda başarılı olduğunu gördük zira miting cv'si; Alevileri yuhalatmaktan, polis tarafından öldürülen Berkin Elvan'ın annesini yuhalatmaya kadar geniş bir yelpazeye sahip.
Bu yüzden, Filistin'de kan akması ve savaşın devam etmesi seçimlerin sonuna kadar kendisi için eşsiz bir fırsat. Öyle ki, kalıcı ateşkesi engellemek için devreye girmekten bile çekinmiyor. Tabii Filistin'de kan akmalı ki, kendisi seçim meydanlarında bağıra çağıra İsrail'i suçlayıp, 'Müslüman kardeşlerimiz öldürülüyor' diye ajitasyonun dibine vurmalı.
Bu yazdıklarımı isteyen komplo teorisi olarak değerlendirebilir, gerçekten de umrumda değil ama görüşme trafiğine bakınca, Türkiye'nin kalıcı ateşkesin olmaması için elinden geleni yaptığı görülüyor.
Bu ülkenin başına gelmiş en büyük felaket Akp'dir. İktidarda kalabilmek için her türlü çirkinliği sergileyen, kendi ülke insanın öldüren, onunla yetinmeyip, savaşı körükleyen ve barışın önünde engel olan bir siyasi iktidarın ve onun liderinin başkanlık sistemine geçilirse, olası sonuçlarını düşünmek bile istemiyorum.
Bugün Gazze diye ağlayıp duran ama öte taraftan da Akp'yi destekleyenler sakın ama sakın Filistin konusunda vicdani duruş sergilemeye kalkmasın. Bunların ne denli vicdanlı olduğunu gencecik çocuklar öldürülürken; 'gebersin piç', 'oh iyi oldu', 'şunların hepsi ölse' diye sevinç çığlıkları atarken gördük.
Filistin benim davam, Suriye'de öldürünlerin benim davam olduğu gibi. Irak'ta IŞİD'in kafasını kestiği insanlara da sahip çıkıyorum, Nijerya'da Boko Haram'ın yaptığı bombalı saldırıda ölenlere de ya da Kenya'da El Şebap'ın öldürdüğü insanlara. Hepsi benim davam.
Ölenlerin dini veya siyasi görüşlerine bakıp vicdan yapmadım, her bireye sadece ve sadece insan gözüyle bakıyorum. Kafa kesenlere gizliden destek verip, Yahudiler için 'Hitler az bile yapmış' demiyorum.
Vicdanlarınız ve insanlığınız nüfus cüzdanlarındaki din hanesinde takılıp kalmış. Sadece minicik bir satıra sığabilecek kadar insansınız, daha fazlası değilsiniz.
O yüzden sakın Filistin için ağlamayın, bırakın biz ağlarız.
Eğer ağlamayı düşünüyorsanız, Roboski'den başlayın, Berkin'den, Ali İsmail'den, Soma'daki madencilerden, son 6 ayda ölen 978 emekçiden başlayın. Yeter ki, başlayın...
Haa bu arada, 2013 yılının Nisan ayından beri Gazze'ye gidecekti, bizim yiğit oğlan. O iş n'oldu ya!
Not: Yazı küfürsüz oldu, daimi takipçilerden özür dilerim...
Etiketler:
abdullah gül,
al thani,
filistin,
hamas,
israil,
mit,
recep tayyip erdoğan
15 Temmuz 2014
Katilsiniz!
Enerji Bakanı Taner Yıldız: Hiçbir işçi yanarak ölmedi
Enerji Bakanı Taner Yıldız: Soma'da işçilerin cesetleri tanınacak haldeydi
Enerji Bakanı Taner Yıldız: Soma'daki maden ocağı dünya standartlarında
Bu insanları ölüme gönderdiler, hem de bile bile. Bugün kimse hatırlamıyor bile, bir süre geçince, hiçbirimiz hatırlamayacağız. Ölen öldüğüyle kalacak, ateş düştüğü yeri yakmaya devam edecek.
Bu fotoğraflar, ne davanın avukatlarına ne ailelere ne de basına verildi. Sadece savcılığın elinde bulunuyor.
Madenin içinden fotoğraflara bakınca, Taner Yıldız'ın 'örnek' diye övdüğü madende kullanılan teknolojinin ortaçağdan kalma olduğu görülüyor.
Yangından mal kaçırır gibi bu olayın üstü örtüldü. Madenci yakınlarının eline para tutuşturarak, cinayeti kapatmaya çalışacaklar.
Aslında koymak istemiyordum ve çokça çekindim ama herkesin hafızasına kazınmasını istedim. Hangi katillerin baştacı edildiğini, hangi katillerin bugün elini kolunu sallaya sallaya serbest bırakıldığını hatırlamanız için.
Ülkenin başbakanı, Soma'da kendisini protesto eden kişiyi yumrukladı (ya da tokatladı). Bununla yetinmediler, bu insanların yakınlarını sokak ortasında dövdüler, üstelik kendilerine Müslüman diyenler hiç utanıp sıkılmadan, yerlerde tekmelenen kişinin TGB'li olduğu yalanını söyleyip o tekmeyi savundular. Yetmedi
Ülke vicdansızlık çemberi içinde. Kim, daha fazla vicdansız adeta yarışıyorlar. Ortak işledikleri suçlarını bedelini bir cemaat (savunduğum anlaşılmasın ama sakın, sikerim cemaati) üstüne yıkarak, günahlarından arınmışlar gibi davranıyorlar.
Bu iktidarın elinde, ne kadar yıkarlarsa yıkasınlar, kan damlıyor ve bu izler asla silinmeyecek.
Bu katillere destek veren, herkes cinayetlere ortaktır. Hepimiz göreceğiz, tıpkı 5 sene önce cemaate göğüs gerenlerin, bugün cemaat'i ağzına geleni söylediği gibi, gün gelecek ve sonsuz destek veren yavşaklar, yarın Akp'ye, senden-benden daha fazla laf söyleyecek. Onlar da günahlarından öyle sıyrılmaya çalışacak.
Bu ülkeden nefret ediyorum ve tiksiniyorum ama hiçbir yere gitmeyeceğim, ömrümün yettiği süre içinde bu yavşaklarla mücadele etmek için elimden geleni yapacağım.
Yazacak çok şey var fakat, yazdıkça daha da sinirleniyorum. Bu katillerden günü geldiğinde hesap sorulacak elbet, o güne kadar gücünüzü sakın ha sakın yitirmeyin.
Etiketler:
maden faciası,
madenci,
ölüm,
soma,
taner yıldız
14 Temmuz 2014
Bu kafayla gidilecek askerde, neyin alınacağı bellidir
Dünya Kupası’nda yegâne gururu (!) Cüneyt Çakır olan bir
ülkenin spor kamuoyu “Türkiye neden Dünya Kupası’nda yok?” diye dövünüyor. Hatta,
“Pek çok takımdan daha iyiyiz, orada biz
olmalıydık” yorumları yapılıyor. Peki gerçekten Türkiye orada olmalı mıydı?
Tabii ki hayır çünkü Dünya Kupası’nda maçları izlediğimizde Türkiye gibi
sistemsiz, plansız, programsız takımların olmadığını gördük.
Bugün Fenerbahçe ve Milli Takım kalecisi Volkan Demirel’e, Almanya’nın Dünya Kupası şampiyonluğu soruluyor. Volkan yanıtlıyor; “Dünya Kupası'nı fazla izlemedim. Biraz futboldan uzak kalmak, futbolu özlemek istedim. Sadece yarı final ve final maçlarını izledim. Kuyt'ın kazanmasını çok isterdim Hollanda adına veya Portekiz'deki, Nijerya'daki arkadaşlarımızın bir şeyler yapmasını isterdim. Nasip Almanya'nınmış. Orada da Mesut Özil var. Ona tebriklerimizi iletiyoruz. Türk bayrağının o turnuvalarda dalgalanması gerekiyor. Bu sene olmadı ama gelecek turnuvalarda bu gerçekleşecektir."
Açıklamanın neresini okusan, orası dökülmeye başlıyor. Futbola bakışın ülkede ne denli sığ ve cehalet koktuğunu görüyoruz.
Ülkenin en önemli takımlarından birinde oynayan ve aynı zamanda milli takımın kalesini koruyan bir adam, 64 maçtan sadece 3’ünü seyrediyor. Yani dünyada futbola dair ne oluyor, ne bitiyor, onu ilgilendirmiyor. Tabii bahanesi hazır, ‘futbolu özlemek istedim.’
Dünya Kupası’nı Kuyt’un kazanmasını istiyor. Hollanda’nın değil tabii Kuyt’ın kazanmasını istiyor. Neden? Eş-dost-akrabadan biri alsın, kupa yabancıya gitmesin diye! Kuyt kazanınca, biz de kazanmış olacağız, o hesap.
Sonra en harika bölüm geliyor, “Nasip Almanya’nın!” Kupa dediğin kader, kısmet işidir zaten. Sıkı çalışmanın, disiplinin, altyapının, teknik ve taktiğin, sahadaki takım oyununun, bireysel performansın, antrenmanın vs vs hiçbiri Dünya Kupası’nı kazanmak için şart değil. Kupayı kazanmak için kısmet yeterli!
Bu ülkede futbolun neden gelişmediğini, gelişemediğini,
başarıların gündelik olduğunu görmek istiyorsanız, Volkan Demirel’in açıklamalarına
bakmak yeterli. Kuvvetle ihtimal 4 yıl sonra Türkiye’de sıfat olarak
kendilerine ‘yazar’ı edinmişler, o gün “Ah
biz burada olmalıydık” diye dövünecekler. Tek bir analize gerek olmadan,
salt ah-vah’larla geçireceğiz.
Ülkenin başbakanı, bağıra bağıra gelen maden facialarını “Ölüm madencinin fıtratında var” diye her olayı böylesine basite indirgeyince, ülkenin milli takım kalecisinin de, “Nasip Almanya’nınmış”tan fazlasını beklememek gerekir. Çünkü bu ülkede uzun süreden bu yana, olumsuz her şey kaderin, kısmetin işi. Hata yok, eksik yok, ihmal yok! ‘Kader var, kaderrrr’ (Bu bölümü o yavşak gibi okursanız, daha eğlenceli oluyor. Ben denedim eğlendim)
“Kupayı Kuyt’ın kazanmasını isterdim” bölümü de ayrı felaket. Bunu sadece Volkan’ın böyle değerlendirdiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.
Misal, Milli Takım U-19 takımının başında kim var, bakarsanız ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Vedat İnceefe., hangi yetenek, hangi birikimle ve neden o görevde? Sorunun yanıtını herkes gayet iyi biliyor. Yancılıktan mütevellit, Ünal Aysal’a güzel salladığı için.
Fatih Terim, bu ülkede kaç yıldır teknik direktörlük yapıyor? 1997 yılında Ankaragücü’yle başlayıp, bugün Türkiye Futbol Direktörü. Aradan geçen 17 yılda, Fatih Terim’in hangi yardımcısı, bir yerlerde başarılı oldu? Hiçbiri. Peki neden? Onun nedeni, Volkan Demirel’in “Kupayı Kuyt’ın kazanmasını istedim” yanıtında gizli.
Çünkü U-19’lara, U-17’lere, U-20’lere teknik direktör seçilirken, temel koşul en iyi şekilde biat edecek olması ve “İki Galatasaray’dan aldık, iki de Fenerbahçe ile Beşiktaş’tan alalım, yanına da Trabzonlu ekleyelim” şeklinde, yemeğe tuz, biber serpmek gibi oluyor.
Bu adamların kariyerleri nelerdir, hangi akademilerden mezundur, oyuncularla iletişimi nasıldır, teknik taktik bilgisi var mıdır, bunlar önemsiz.
Koskoca bir Dünya Kupası’ndan alınabilecek ders, ‘nasip’se, Türkiye daha çok uzun zaman, altyapı eğitimini yurtdışından almış oyunculara bel bağlayıp, her turnuva sonrası ağlayıp, sızlamaya; başarı diye günlük galibiyetlerle yetinmeye devam eder.
Bu kafayla gidilecek askerde, tezkere niyetine neyin alınacağı bellidir. Bakalım kader yüzümüze gülerse belki 2016 ve 2018’e gideriz. Kaderimizde yoksa, ‘nasip değilmiş’ der, geçeriz.
Etiketler:
dünya kupası,
fatih terim,
kader,
kısmet,
nasip,
volkan demirel
11 Temmuz 2014
'Siktir git' derim, kimse kusura bakmasın
Hayatta pek çok kez, hiç istemediğimiz şeylerle
karşılaşıyoruz. Hazırlıksız yakalandığımız, beklemediğimiz, nice olay,
hayatımızın yönünü değiştiriyor. Bunların bazıları bizden kaynaklanıyor,
bazılarıysa tamamen inisiyatifimizden bağımsız gelişiyor.
Bugün Başbakan Erdoğan’ın, Vizyon toplantısı yapıldı. Bu toplantıdaki bir
fotoğraf karesi, başkalarını bilmiyorum ve umursamıyorum ama benim içimi
acıttı.
Galatasaray Başkanı Ünal Aysal’ın, TFF Başkanı Yıldırım Demirören‘le yan yana oturup, çekilen telefona verdikleri samimi görüntü, iktidar muhalifi bir Galatasaraylı olarak canımı fazlasıyla sıktı. Haa bu arada not düşülsün, Ünal Aysal Selahattin Demirtaş ya da Ekmeleddin İhsanoğlu’nun toplantısına gitseydi inanın ya da inanmayın keyfimi kaçırırdı.
Fazlasıyla savunan çıkacaktır bu görüntüyü ve o toplantıya katılımı. Kimisi ‘davete icabet etmek gerekir’ diyecektir, kimisi ‘Galatasaray’ın lehine olacağı için gitmesi iyidir’ diyecektir, kimi de başka sebepler bulacaktır.
O toplantıda kürsüde konuşan kişi, 12 yıllık icraatlerinde söz etti ve talip olduğu görevle hiç ilgisi olmadığı halde ve cumhurbaşkanı seçilse de varolan kanunlarla bireysel olarak yapamayacağı şeyleri anlattı. Bir buçuk saat süren toplantının tamamını izlediğimde, puzzle’ın parçalarının eksik olduğunu düşündüm.
Neden eksik?
Çünkü Metin Lokumcu’nun öldürülmesi yoktu.
Çünkü 19 yaşında karnındaki bebeğini kaybeden, ‘kadın mı kız
mı belli olmayan’ genç kız yoktu.
Çünkü Roboski’de üzerlerine bomba yağdırılan 32 kişinin
ölümü yoktu.
Çünkü Reyhanlı’da öldürülen 52 kişi yoktu.
Çünkü Soma’da ölüme itilen 302 madenci yoktu.
Çünkü Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük,
Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan, Berkin Elvan yoktu.
Çünkü milyarlarca dolarlık yolsuzluklar yoktu.
Çünkü gemiler, gemicikler yoktu.
Çünkü satılan TEKEL’ler, Tüpraş’lar yoktu.
Çünkü milletin amına koyup, zengin edilen yandaşlar yoktu.
Çünkü satılan topraklar, barajlar yoktu.
Çünkü doğa katliamları, katliama karşı koyan köylülerin
dövülmesi yoktu.
Çünkü her sokağa çıkıldığında, halka böcek muamelesi yapan
destan yazan polisler yoktu.
Buraya en az 200 tane daha ‘çünkü’yle başlayan ve sürüp giden
cümle daha yazabilirdim ama ne yorgunluktan ağrıyan parmaklarımı daha fazla
yormak istemiyorum, ne de ruhumu daha fazla sıkmak istiyorum.
Herkesin kendi Galatasaray’ı var. Kimi Fatih Terim’i çok seviyor, kimisi nefret ediyor. Kimisi için Hakan Şükür 'kral', kimisi için 'kral değil', kimi Arda Turan’a 'aslan' diyor, kimisi 'rezil'. Bunların hiçbirini eleştirmiyorum, herkes istediğini düşünmekte ve Galatasaray’ı kafasında istediği gibi kurgulamakta serbest. Ben öyle yapıyorum çünkü. Sevdiğim sarı-kırmızıyı kendimde şekillendiriyorum, kendime göre anlamlar katıyorum.
Ünal Aysal’ın orada, Yıldırım Demirören’le yan yana oturup, sırıtması benim açımdan affedilecek bir durum değil. Bunca ‘çünkü’den sonra affedebilmem mümkün değil. Haa, Ünal Aysal’ın da çok sikinde tabii bu durum.
Oraya her için gitmiş olursa olsun, Ünal Aysal, bendeki kredisini bitirmiştir. İsterse onun başkanlığında Galatasaray Şampiyonlar Ligi’ni alıp, Kıtalararası Kupa’yı kazansın zerre umrumda değil, olmayacak da.
Aynı nedenlerden ötürü Fatih Terim’i sevmiyorum. Yoksa ‘6
kupa kazandı, nasıl eleştirirsin ulan yavşak’ türünden cümleler yazıp ‘İmparatorrrr’
diye yeri göğü inletmesini de bilirdim. Ama muktedirden yana olanlardan,
hayatımın hiçbir zamanında hazzetmedim. Daha önce de söyledim, öğrendiğim bir
şey değil bu, tamamen güdüsel bir durum. Öyle hissettim hep. Terim hadisesi
başka zamana kalsın, nasılsa bir gün onu da dökülürüm.
Ünal Aysal için ‘Galatasaray Başkanı olarak, menfaatlerini korumak için oradadır’ gibi bir savunma yapmasın bana kimse.
Galatasaray’ın menfaatleri öldürülen gençlerden önemli değil, bende. İkisini sen istersen yan yana getirme, ben getiriyorum.
Eline, eteğine yapıştığın adamlardan tekme yediğin gün, bu toplantıya katıldığın için bundan sonra ne söylesen, ne yapsan suya yazı yazmaktan başka anlam ifade etmiyor.
Böyle büyük topluluğa bir biçimde ait olduğun zaman, içinden
çıkılmaz hallerle karşı karşıya kalıyorsun. Bugün benim yaşadığım buydu,
başkanlığı süresince yaşayacağım da budur, bundan sonra her ne yaparsan yap.
‘Tarafı olmadığımız siyasi tartışmalar içine çekilmeye çalışıyoruz’ deyip, bu toplantıya katıldığın zaman da, ‘siktir git Ünal Aysal’ derim, kimse de kusura bakmasın.
Etiketler:
recep tayyip erdoğan,
ünal aysal,
vizyon toplantısı,
yıldırım demirören
2 Haziran 2014
1954 Dünya Kupası kadrosundan unutulmuş bir kahraman: Coşkun Taş
Türk futbolunda adını bilmediğimiz, geçmişleri, kariyerleri hakkında bilgi sahibi olmadığımız pek çok kahraman var. Her kaybolan nesil sonrası, bu kahramanları anımsamakta daha fazla zorlanıyoruz.
Brezilya’da düzenlenecek 2014 Dünya Kupası’na sayılı günler
kala, Türkiye futbolundaki kahramanlardan birini hatırlatmak istedim.
Türkiye’nin ilk Dünya Kupası macerasında kadroda bulunan Coşkun Taş’la söyleştik. Ağzından çıkan her cümlede şaşkınlığım biraz daha arttı. İtiraf etmem gerekir; böylesi bir kariyeri bilmediğim için de kendimden utandım. Almanya’da üst düzey futbol oynayan ilk isimlerden biri Coşkun Taş. Süleyman Seba’nın takım arkadaşı, 1954 Dünya Kupası kadrosunda bulunan en genç oyuncu, Köln Spor Akademisi’nden mezun olan ilk Türk.
Türkiye’nin ilk Dünya Kupası macerasında kadroda bulunan Coşkun Taş’la söyleştik. Ağzından çıkan her cümlede şaşkınlığım biraz daha arttı. İtiraf etmem gerekir; böylesi bir kariyeri bilmediğim için de kendimden utandım. Almanya’da üst düzey futbol oynayan ilk isimlerden biri Coşkun Taş. Süleyman Seba’nın takım arkadaşı, 1954 Dünya Kupası kadrosunda bulunan en genç oyuncu, Köln Spor Akademisi’nden mezun olan ilk Türk.
Söyleşinin satır aralarında pek çok ilginç şey bulacaksınız.
Örneğin; Almanya’da yetişen Türk asıllı futbolcular için söylediği “Türkiye Futbol Federasyonu beleşe konmaya
çalışıyor” cümlesi ya da Almanya’ya Halit Kıvanç’ın yolladığı bir mektupla
transferi.
Şimdilerde emekliliğin keyfini çıkartan Coşkun Taş’ın sevinçleri,
kırgınlıkları ve hatıraları…
Futbol kariyeriniz
nasıl başladı?
Aydın Lisesi’nde okurken boş sahalarda futbol oynuyordum. Aydınspor idarecileri bana geldiler, bir talebe lisansı çıkardılar. Böylece 1947 yılında sol açık olarak futbol kariyerim başladı. O yıllarda genç takımlar yoktu. 15 yaşında hem okul takımında ve hem de Aydın liglerinde oynamaya başladım.
Aydın Lisesi’nde okurken boş sahalarda futbol oynuyordum. Aydınspor idarecileri bana geldiler, bir talebe lisansı çıkardılar. Böylece 1947 yılında sol açık olarak futbol kariyerim başladı. O yıllarda genç takımlar yoktu. 15 yaşında hem okul takımında ve hem de Aydın liglerinde oynamaya başladım.
1951’de Aydınspor Bursa’daki Amatör Türkiye Şampiyonası’na
gitmişti. Sadri Ulusoğlu (MeşhurArap Sadri)
beni beğenmiş. O dönem liseyi bitirmiştim ve İstanbul’da üniversite tahsilini
yapabilmek için bana para imkânı sağlayabilecek bir kulüp arıyordum.
Beşiktaş’ta sağ bek oynayan Aydınlı Kemal Ağabey ile beraber İstanbul’a gittik. 1951 yılının Ağustos ayında aylık 275 lirayla antrenmanlara başladım. Tabii ilk geldiğim günlerde yedektim. Sol açığımız sakatlanınca, onun yerine geçtim ve İstanbul liglerinde futbol kariyerim başladı.
17 yaşında Aydın’dan İstanbul’a geldikten sonra Beşiktaş yılları nasıl geçti?
Beşiktaş’ta sağ bek oynayan Aydınlı Kemal Ağabey ile beraber İstanbul’a gittik. 1951 yılının Ağustos ayında aylık 275 lirayla antrenmanlara başladım. Tabii ilk geldiğim günlerde yedektim. Sol açığımız sakatlanınca, onun yerine geçtim ve İstanbul liglerinde futbol kariyerim başladı.
17 yaşında Aydın’dan İstanbul’a geldikten sonra Beşiktaş yılları nasıl geçti?
CT: Akaretler’deki Beşiktaş Kulübü’nde bana bir oda
verdiler. Ağabeyim Metin Taş’la
(sonradan senatör oldu) beraber geceleri orada kalıyorduk. Ağabeyim eczacılık okuyordu.
Ali İhsan Karayiğit’e de bir oda
vermişlerdi. 1952 yılında aynı zamanda Yüksek Ticaret’te okumaya başladım.
1952 yazında Yunanistan Milli Takımı ile özel maç yapılacaktı. Sahaya, kalede Galatasaray’da oynayan Turgay Şeren hariç tamamı Beşiktaşlılardan oluşan bir takım çıktı. 25. dakikada lif kopması nedeniyle sahayı terketmek mecburiyetinde kaldım.İlk milli maçıma böyle çıktım. O zamanlar oyuncu değiştirmek yoktu o zaman. Takımı 10 kişi bıraktım. Ama Türkiye Futbol Federasyonu bu maçı kayıt etmemiş. İnternet kayıtlarında yok.
1952 yazında Yunanistan Milli Takımı ile özel maç yapılacaktı. Sahaya, kalede Galatasaray’da oynayan Turgay Şeren hariç tamamı Beşiktaşlılardan oluşan bir takım çıktı. 25. dakikada lif kopması nedeniyle sahayı terketmek mecburiyetinde kaldım.İlk milli maçıma böyle çıktım. O zamanlar oyuncu değiştirmek yoktu o zaman. Takımı 10 kişi bıraktım. Ama Türkiye Futbol Federasyonu bu maçı kayıt etmemiş. İnternet kayıtlarında yok.
1953 yılında ilk kez U-18
Avrupa Kupası’na katılacaktık. Antrenör Cihat
Arman geldi ve “Coşkun sen 19
yaşındasın, benim takım kaptanımsın. Yaşını 18 yap” dedi. Ben de, Aydın’a gidip, dava
açarak 1935 doğumlu oldum. Belçika’da 16 takım arasında 3. olduk.
Peki Dünya Kupası hikâyesine gelelim. Dünya Kupası’na giden Türkiye’nin kadrosundaki en genç oyuncuydunuz. Ülkede neler yaşandı, gitmeniz belli olduğunda? Dünya Kupası’ndaki ilk maç, yani 4-1 yenildiğimiz Batı Almanya karşılaşmasını biraz anlatabilir misiniz?
Peki Dünya Kupası hikâyesine gelelim. Dünya Kupası’na giden Türkiye’nin kadrosundaki en genç oyuncuydunuz. Ülkede neler yaşandı, gitmeniz belli olduğunda? Dünya Kupası’ndaki ilk maç, yani 4-1 yenildiğimiz Batı Almanya karşılaşmasını biraz anlatabilir misiniz?
1954 Dünya Kupası elemelerinde ilk maçta İspanya’ya 4-1
yenilmiştik. Ben takımda yoktum. İstanbul’da 1-0 kazandığımız maçta oynadım ve 1-0
galip geldik. Üçüncü maç için 17 Mart 1954 yılında Roma’ya uçtuk. Maç 2-2
bitti. O dönem penaltı atışları yoktu ve kura çekildi. Kurayı biz kazandık ve
İsviçreye gitmeye hak kazandık.
Antrenörümüz İtalyan Sandro Puppo bizi Yıldız Sarayı’nda köşkte kampa soktu. Köşk bomboştu, yataklar yorganlar yastıklar getirdiler. Bol bol yastık kavgası yaptığımızı hatırlıyorum. Tabii futbol camiası Dünya Kupası’na girmemizden çok memnundu.
Antrenörümüz İtalyan Sandro Puppo bizi Yıldız Sarayı’nda köşkte kampa soktu. Köşk bomboştu, yataklar yorganlar yastıklar getirdiler. Bol bol yastık kavgası yaptığımızı hatırlıyorum. Tabii futbol camiası Dünya Kupası’na girmemizden çok memnundu.
Dünya Kupası’nın yapılacağı İsviçre’ye uçtuk. Lozan’da Leman Gölü kenarında bir otele yerleştik. İlk maçta Almanya’ya 4-1 yenildik. Daha sonra Kore’yi 7-0 yendik. Her iki maçta da forma giymedim. Son oynadığımız Almanya maçında oynadım. Zürih’te 7-2 yenildik ve Türkiye’ye geri döndük.
Birlikte oynadığınız unutamadığınız isimler kimler?
Beşiktaş’ta Sevgili Süleyman Ağabey (Süleyman Seba) ve Çengel Hüseyin’le (Hüseyin Saygun) 2 yıl beraber oynadık. Süleyman Ağabey’in başkanlığı sırasında sık sık telefonlaşırdık. O devrin bütün oyuncu arkadaşlarımı Fenerli ve Galatasaraylılar da dahil saygı ve sevgiyle anıyorum. Vefat edenlere de Allah rahmet eylesin diyorum.
Almanya’ya karşı oynadığımız maçta rakibim olan Hans Schaefer 1959 yılında FC Köln’de takım kaptanı ve arkadaşım oldu.
Yüksek okul bittikten sonra yedek subaylığım İstanbul Rami’de geçti. Askeri Milli takımla Hollanda’da Lüksemburg’da, Paris’te karşılaşmalara çıktık. Galatasaray’da forma giyen Metin Oktay’la Askeri Milli Takım’da birlikte oynadık.
Almanya’da futbol oynamaya nasıl karar verdiniz?
Mali Müfettiş olmak istiyordum. Bir yabancı lisan öğrenme
mecburiyeti vardı. Futbolu vasıta yaparak, Almanya’da kulüp aramaya başladım. Halit
Kıvanç Ağabey bana bu konuda yardımcı oldu.
Halit Abi o dönem, Alman Kicker spor dergisinin Türkiye temsilcisiydi. FC Köln takımı sol açık arıyormuş. Halit Abi’nin FC Köln Başkanı Franz Kremer'e yazdığı mektupla, Almanya’ya transfer oldum. Vapurla Venedik’e, oradanda trenle Köln’e geldim. Almanya’da o zamanlar profesyonellik yoktu. Kontratlı oyuncu olarak 400 Mark karşılığında oynamaya başladım. Diğer taraftan da bir şirkette çalışıyordum. 1959-1962 yılları arasında FC Köln’de oynadım. FC Köln’le 1960 senesinde Almanya ikincisi olduk.
Almanya’da forma giymeye başladıktan sonra Türkiye ile ne gibi farklılıklar dikkatinizi çekti?
Halit Abi o dönem, Alman Kicker spor dergisinin Türkiye temsilcisiydi. FC Köln takımı sol açık arıyormuş. Halit Abi’nin FC Köln Başkanı Franz Kremer'e yazdığı mektupla, Almanya’ya transfer oldum. Vapurla Venedik’e, oradanda trenle Köln’e geldim. Almanya’da o zamanlar profesyonellik yoktu. Kontratlı oyuncu olarak 400 Mark karşılığında oynamaya başladım. Diğer taraftan da bir şirkette çalışıyordum. 1959-1962 yılları arasında FC Köln’de oynadım. FC Köln’le 1960 senesinde Almanya ikincisi olduk.
Almanya’da forma giymeye başladıktan sonra Türkiye ile ne gibi farklılıklar dikkatinizi çekti?
Almanya’daki futbol çok kondisyon isteyen bir oyundu. Ayakta toptutmak yok, hep tek pas. Alışıncaya kadar iflahım kesildi. Çok seri olduğum ve iyi çalım attığım için başarılı oluyordum. Takımımızda 7 milli oyuncu vardı. Çok esaslı bir takımdık.
Futbol kariyerinizin en unutulmaz anı neydi?
Maalesef Almanya’da geçti. Almanya Şampiyonası eleme
maçlarında 6 maçta oynadım ve 3 de gol attım. Oldukça formdaydım. Final maçında
beni yabancı diye oynatmadılar. Bunu bana Doğu Alman antrenörümüz söyledi. O
zaman oyuncu değiştirme kuralı da yoktu. Bu olaydan sonra futboldan tamamen
soğudum ve 27 yaşında antrenör olmaya karar verdim.
Yanılıyorsam beni düzeltin, Köln Spor Akademisi’nde teknik direktörlük diploması alan ilk Türk sizsiniz. Nasıl bir eğitim sürecinden geçip, bu diplomayı aldınız?
Yanılıyorsam beni düzeltin, Köln Spor Akademisi’nde teknik direktörlük diploması alan ilk Türk sizsiniz. Nasıl bir eğitim sürecinden geçip, bu diplomayı aldınız?
Köln Yüksek Spor okulunda 8 ay tahsil gördüm. Futbol hocamız Hennes Weissweiler isminde meşhur bir Alman’dı. Almanya’da Bundesliga Lisansı alan ilk hocayım.
Çok zor bir okuldur. Futbol yanında vucut yapısı, konuşma, öğretme, masaj, kondisyon artırma gibi dersler verilir. En az 30 sayfalık bir kitap yazmak mecburiyeti vardı. Beni, Almanya’nın unutulmaz teknik adamlarından Helmut Schön imtihan etti. Türkiye’den konuştuk. İyi dereceyle mezun oldum. Benden sonra Hamburg’da oynayan Özcan Arkoç, Yılmaz Yücetürk, Yılmaz Vural ve ismini unuttuğum bir arkadaş da diplomalarını aldılar.
Peki sonra ne
yaptınız?
Alman bir hanımda evlendim. Temelli Almanya’da kalmaya karar
verdim. Ford Fabrikaları Satış şubesine girdim. Hobi olarak fabrikanın futbol
hocalığını aldım. Sonra bilgisayar kurslarına giderek sistem analisti oldum. 300’e
yakın küçük büyük programlar yazdım. 31 yıl çalıştıktan sonra emekli oldum.
Almanya’da Futbol Federasyonu’nda çeşitli görevlerde bulundunuz. Size Türkiye’den gelip ulaşanlar oldu mu? Olduysa, size ne gibi taleplerle geldiler?
Almanya’da Futbol Federasyonu’nda çeşitli görevlerde bulundunuz. Size Türkiye’den gelip ulaşanlar oldu mu? Olduysa, size ne gibi taleplerle geldiler?
Köln’de futbol camiası beni iyi tanır. Mahalli Futbol Federasyonu Başkanı beni yabancı takımlar temsilcisi yaptı. Disiplin kurulu üyeliği ve 20 yıl ikinci başkanlık yaptım. Disiplin Kurulu tüzüklerini Türkçe’ye çevirdim, bastırdım ve bütün Westfalen eyaletine dağıttım.
Hatırlarım, Yılmaz Vural Köln’de bir Türk takımının teknik direktörlüğünü yaparken, bana kitaptan çok şey öğrendiğini söylemişti. Disiplin Kurulu mahkemelerinde görev aldım. Hakem dövmeleriyle uğraştık.
O devirde federasyonlarda her kayıt kalem kâğıtla yapılırdı. Başladım program yazmaya. Access’le (database sistem) bir federasyonun yaptığı bütün işlemleri bilgisayara geçirdim.
Hakem tayinleri, yazışmalar, yalnız Köln’de oynanan haftalık
800 maçın sonuçları ve fiksürler. Sonradan bu yazılımları Bölge federasyonu da
üstlendi. 16 yan federasyon ve 1056 kulüp bu yazılımları kullandı. 1995-2005
arası işlemde kaldı. Sonra DFB (Alman Futbol Federasyonu) online sisteme
geçerek, bütün Almanyayı kapsayan bir çalışma başlattı.
1971 yılında Köln ve 1991’de Gelsenkirchen’de tercümanlık yaptım. Orada Sayın Şenes Erzik’le tanıştım. 2003 yılında Almanya Futbol Federasyonu, Türkiye ile Almanya arasında oynanan U-21 maçında temsilcilik görevi verdi. Leverkusen’de oynanan maçta yenildik. Bir Türk yedek oyuncu soyunma odasına giderken bir Alman oyuncuya yumruk attı. Hem de hakemin gözünün önünde. Vahşiliğimizi burada da gösterdik.
1971 yılında Köln ve 1991’de Gelsenkirchen’de tercümanlık yaptım. Orada Sayın Şenes Erzik’le tanıştım. 2003 yılında Almanya Futbol Federasyonu, Türkiye ile Almanya arasında oynanan U-21 maçında temsilcilik görevi verdi. Leverkusen’de oynanan maçta yenildik. Bir Türk yedek oyuncu soyunma odasına giderken bir Alman oyuncuya yumruk attı. Hem de hakemin gözünün önünde. Vahşiliğimizi burada da gösterdik.
Bütün bu çalışmalarımdan ve Türklerin spor entegrasyonuna çabalarımdan
dolayı Almanya’dan Yüksek Hizmet Madalyası aldım. Bu çok az yabancıya verildiği
için çok sevindim.
Almanya’da yetişen Türk futbolcuların, milli takım seçimleri konusunda fikirleriniz neler? Kişisel bir karar da olsa, sizce Türk Milli Takımı’nı mı, Almanya Milli Takımı’nı mı tercih etmeliler?
Almanya’da yetişen Türk futbolcuların, milli takım seçimleri konusunda fikirleriniz neler? Kişisel bir karar da olsa, sizce Türk Milli Takımı’nı mı, Almanya Milli Takımı’nı mı tercih etmeliler?
Futbolcu kapasitesi yüksek oyuncu oldukları için için (Mesut
Özil, İlkay Gündoğan, Nuri Şahin v.s.) Alman Milli Takımı’nı tercih etmelerini
isterim. Çünkü Onlar Almanya’da doğdular, eğitimlerini ve terbiyelerini oradan
aldılar. Çok küçük yaşlardan itibaren, Almanya Futbol Federasyonu’nun kamplarında
yetiştirildiler.
Türkiye Futbol Federasyonu beleşe konmaya çalışıyor. Yetiştirme planlarının bir kopyaları elimde. Almanya Futbol Federasyonu her sene genç takımlar için 2 milyon Euro para harcıyor.
Türkiye Futbol Federasyonu beleşe konmaya çalışıyor. Yetiştirme planlarının bir kopyaları elimde. Almanya Futbol Federasyonu her sene genç takımlar için 2 milyon Euro para harcıyor.
Peki sizce, Türkiye
Futbol Federasyonu’nun, Almanya’da forma giyen Türk futbolcuları milli takıma
kazandırma çalışmaları yeterli mi?
Türkiye Futbol Federasyonu kendi planlarını, kendisi yapsın.Almanya’da hazır yetişmiş gençler yerine, Türkiye’deki gençleri yetiştirsin. Öncelikle bir sürü içi geçmiş yabancı futbolcu alımından vazgeçsinler. Türkiye’de o kadar aç insan varken, yazıktır o vergisiz verilen milyonlarca Eurolar.
Brezilya’da
düzenlenecek Dünya Kupası’nda kupasında favoriniz var mı?
Brezilya.
Günümüz futboluyla, oynadığınız dönemleri karşılaştırdığınızda; dikkat çekici, belirgin farklar nedir?
Günümüz futboluyla, oynadığınız dönemleri karşılaştırdığınızda; dikkat çekici, belirgin farklar nedir?
Futbol günümüzde çok serileşti, sistemler değişti.
Futbolcuların teknik yetenekleri arttı ama öyle iki çalım atıp da pas verme
devri geçti. Mesela Lefter’i hatırlıyorum. Her çalımında tribünler ayağa kalkardı.
Oyuncuların taktik anlayışları çok ilerledi.
Yıllarını futbola adamış biri olarak Türkiye’deki futbol ortamı hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Futbolu çok seven bir milletiz. Futbolu bir savaş olarak gördükçe;
istenmeyen, sporla hiç alakası olmayan hadiseler ortaya çıkıyor. Senelerce Fairness
komisyonlarında yer aldım. Radikal düşünceli insanları statlara alınmaması
gerekir.
Son sözleriniz…
Şu anda Kuşadası’nda tatilimi geçiriyorum. 80 yaşına gelmiş, yaşantısının büyük çoğunluğunu Almanya’da geçirmiş bir Türk/Almanım. Aydınspor, Beşiktaş ve FC Köln’ü halen destekliyorum.
1954 Dünya Kupası’na katılan ve hayatta olan Milli Takım arkadaşlarımdan bir rica olacak. Almanya'dan, Polonya’dan çok sayıda imza isteği geliyor ama adreslerini bulamıyorum. Onlara ulaşmak isteyen insanlar var.
Şu anda Kuşadası’nda tatilimi geçiriyorum. 80 yaşına gelmiş, yaşantısının büyük çoğunluğunu Almanya’da geçirmiş bir Türk/Almanım. Aydınspor, Beşiktaş ve FC Köln’ü halen destekliyorum.
1954 Dünya Kupası’na katılan ve hayatta olan Milli Takım arkadaşlarımdan bir rica olacak. Almanya'dan, Polonya’dan çok sayıda imza isteği geliyor ama adreslerini bulamıyorum. Onlara ulaşmak isteyen insanlar var.
Not: İlk fotoğrafta ayakta soldan üçüncü sırada. İkinci fotoğrafta ise ayakta soldan ilk sırada
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)